Bir Şizofrenin Öyküsü

Marguerite Sechehaye


Bir Şizofrenin Otobiyografisi, anormal psikolojiye önemli katkıları olmuş bir eserdir. Bu kitap Renee'in, genç bir Fransız kızın kişiliğinin kaybolmasına ve yabancılaşma hislerine karşı verdiği mücadeleyi anlatır. Renee'nin anlatığı gibi, "bir şeyler" ona saldırmıyorlar veya herhangi bir şey yapmıyorlardı, ama işlevlerini ve anlamlarını yitirmişlerdi; "onların varolmaları benim yakınmama sebep oluyor." Bu elbette Sartre'ın "Bulantı" isimli eserinde bahsettiği olgunun aynısıdır. Tüm geleneksel anlamların yokolmasıyla geniş bir yanılsamalar dünyası gelişmiştir. Anlamsız dünya; Sistem, Aydınlanma veya Emirler Ülkesi haline geldi ve bu dünyanın olayları dikkat gerektirir olaydan çok; emir şeklindedir. Psikoterapik savaşta sistem, Renee'nin analistiyle olan ilişkisiyle çatışmıştır. Bu, kişiliksiz, cansız ve vahşi varlık alanıyla (sistem), sıcak insan ilişkileri arasındaki çatışmayı, psikozla ilgili işlemlerin temel diyalektiği olarak görüyoruz.

 

V. : SİSTEME GİRİYORUM Analize başladıktan hemen sonra, korkumun suçu gizlediğini anladım; suç, sonsuz ve korkunç suç. îlk seanslar sırasında mastürbasyon ve herkese karşı duyduğum düşmanlık hissi derinlerde yatıyordu. Kelimenin tam anlamıyla insanlardan nefret ediyordum ve bunun nedenini bilmiyordum. Rüyalarda ve uyanıkken düşündüğüm fantazilerde sık sık bütün dünyayı üzerinde yaşayanlara beraber havaya uçuracak elektrikli bir makine yaptığımı görüyordum. Daha da kötüsü bu makineyle insanların beyinlerini çalacak ve böylece yalnız benim isteğime uyan robotlar yaratacaktım. Bu benim en büyük, en müthiş intikamım olacaktı.

Sonraları bu fantazilerimi normal görüp, bunlar için suçluluk hissi duymamaya başlamıştım. Zaten suç, çabuk yayılan, çok büyük bir şeydi; belli bir şey üzerine dayanmazdı. Ve karşılığında cezalandırmak gerekirdi. Ceza, gerçekten dehşet vericiydi, sadistçeydi -suçlu olma hissini kapsıyordu. Çünkü bir insanın kendini suçlu hissetmesi kadar kötü bir şey olamaz, bu cezaların cezasıdır. Sonuç olarak gerçekten cezalandırıldığım halde bir türlü bundan kurtulamayacaktım. Tam tersine, gittikçe daha çok suçluluk hissi duyuyordum. Durmadan, beni neyin bu derece korkulu bir şekilde cezalandırdığını; neyin beni suçlu hissetmeme neden olduğunu araştırıyordum.

Bir gün, çektiğim acıların meçhul patronuna, "îşkenceci"ye bir rica mektubu yazdım. Ondan, ne kötülük yaptığımı söylemesini rica ettim. Ama mektubu nereye yollayacağımı bilmediğim için, yırtıp attım.

Bir süre sonra, işkencecinin, elektrik makinesinden başka bir şey olmadığını farkettim; yani beni cezalandıran, "Sistemdi." Onun geniş, dünyaya benzeyen bir varlık olduğunu ve bütün insanları içine aldığını sanıyordum. En üstte emir verenler, cezalan uygulayan ve diğerlerinin suçlu olduğuna hükmedenler vardı. Ama aslında suçlu olan kendileriydi. Her insan diğerinden sorumlu olduğuna göre, her hareketinin de diğer insanlar üzerinde etkisi vardı. Bütün insanları suçluluk musibetiyle birbirine bağlayan müthiş bir sistem. Aslında herkes sistemin bir parçasıydı fakat bunun farkında olanlar pek azdı.

Onlar, "aydınlanmış" olanlardı.... benim gibi. Ve bu durumun farkında olmak hem bir şeref, hem de şansızlıktı. Bunu bilmeyenler, aslında sistemin de farkında değillerdi. Sonuç olarak, kendilerini hiç suçlu hissetmiyorlardı, ve onları öyle çok kıskanıyordum ki.

Tam bu sırada halka kapandı: "Aydınlanma Ülkesi" ile "Sistem" aynı şeydi. Bu sebeple oraya girmek, Sistemin verdiği suçluluk, sonsuza dek cezalandırılmak hisleri gibi duygular dışında, her şeye karşı duygusuz olmak demekti. Ben suçluydum, berbat, çekilmez bir suçluydum, ve bunun hiç bir nedeni yoktu. Herhangi bir ceza, hatta en kötüsü bile verilebilirdi- yine de beni bu yükten kurtaramazdı.

Sadece "Ana"nın, analistimin yanında olduğum zaman kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Ama bunun için de en az bir saatin geçmesi gerekiyordu, ilk geldiğimde buz gibi oluyordum; odayı, eşyaları, "Anayı", herşeyin ayrı ayrı, birbirinden kopuk halde, soğuk, amansız, acımasız ve cansız olduğunu görüyordum. Sonra, son ziyaretimden beri olup bitenleri anlatmaya başlıyordum. Ara sıra, içimden bir ses sözümü kesip, "Aha!" diye alay ederek sözlerimi tekrar ediyordu; ne dersem onu tekrarlıyorlardı. Onları bastırmak, yok farzetmek için çabalıyordum. Ama benim sözümü dinlemeyip, alaycı tekrarlarına devam ediyorlardı. Sözcüklerin yanısıra görüntüler de vardı. Örneğin, Almanca hocamın bir sözünü anlatmak veya küçük kız kardeşimin okula gitmek konusunda olay çıkardığından bahsetmeye kalktığımda; Almanca hocamın, masasında bir kukla gibi hareketler yaptığını, her şeyden kopmuş, köredici bir ışık altında, kollarını bir manyak gibi salladığını görüyordum. Küçük kardeşimi de mutfakta yerlerde öfke içinde yuvarlanırken görüyordum (fakat o da, Almanca hocam gibi değişik bir şekilde görünüyordu).

Gerçekte amaçlarına uygun olarak, belli dürtülere göre davranan bu insanlar boş ve ruhsuz bir hale girmişlerdi. Yalnızca vücutları kalmıştı onlara, otomatlar gibi hareket ediyorlardı, davranışları duygu ve anlamdan yoksundular. Bu müthiş bir şeydi. Bu görüntülerden, içten gelen seslerden kurtulabilmek için "Ana"ya baktım ama bana gülümseyen bir heykel, buzdan bir şekil algıladım. Ve bu gülümsemesi, beyaz dişlerini göstermesi beni korkuttu. Çünkü yüzündeki her hattını tek tek, diğerlerinden kopmuş olarak görüyordum; dişleri, sonra burnu, sonra yanakları, sonra bir gözü ve diğerini. Belki de bunların birbirlerinden ayrı olması beni bu derece korkutmuştu ve kim olduğunu bilmeme rağmen yine de onu tanıyamamıştım.

Odanın geri kalan kısmında her şey duruyordu, olduğu yerde, donmuş, katı bir halde. Dehşet, çılgınca keder, içimde gittikçe yükseliyordu.

Başımı Ana'nın omuzlarına gizledim, beni kollarıyla sarmıştı, onun sıcaklığını ve giysilerinin tatlı kokusunu duyuyordum. Gözlerimi yumdum ve "korkuyorum, korkuyorum, sen yoksun. Bana yardım et, Sistem beni ele geçirecek; sular kabarıyor, boğulacağım; üşüyorum, buz gibi soğuğun içindeyim; oh, öyle korkuyorum ki; neden değiştin, neden heykelleştin ve Sistemin emri altına girdin, neden?" diye ağladım.

Umutsuzca ona sarıldım, elbisesine yapıştım.

Ona sığınmak istiyordum, kalbinde saklanıp beni altüst eden o korkunç acıdan kaçmak istiyordum.

Bütün bu zaman boyunca, alaycı sesleri ve resmî, soğuk sözcüklerin durmadan "ve göreceğiz" veya "Trafalgar savaşı" veya "evet, bayan" dediğini duyuyordum.

Sonra bu deliliğin ortasında Ananın tatlı sesini duydum, "Küçük Renee, benim küçük Renee'in, Ana buradayken korkmamalısın. Şimdi Renee yalnız değil. Ana burada ve ona bakacak. O her şeyden daha güçlüdür, "Aydınlanma"dan da güçlüdür. Ana, Renee'yi sudan çıkaracak; biz kazanacağız. Bak, Ana ne kadar güçlü, Renee'yi nasıl koruyacağını biliyor. Renee hiç bir şeyden korkmasın," diyordu. Ve eliyle başımı okşadı, alnımdan öptü. Sonra sesi, saçıma dokunuşu, beni koruması, etkisini göstermeye başladı.

Yavaş yavaş, sözcükler ve sesler kayboldu, odayı gerçek dışı algılamam artık önemini yitirdi; gözlerimi kapadım. Bana en iyi gelen şey, konuşurken üçüncü şahısla kendinden bahsetmesiydi, "Ana ve Renee," "ben ve sen" değil tesadüfen ben dediği zaman, onu tanımıyordum ve bu yanlışı yapıp aramızdaki bağlantıyı kırdığı için kızıyordum. Örneğin, bana "Göreceksin, beraberce nasıl Sisteme karşı savaşacağız" (ben ve sen ne demekti?) dediği zaman bana gerçek gibi gelmiyordu. Yalnızca "Ana", "Renee" veya daha da iyisi "küçük Renee", gibi sözlerde gerçek, canlılık ve etki vardı.

"Ana"ya neler olup bittiğini nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Her şekilde, beni anladığından emindim. Onun için, "korkuyorum" veya "her şey birbirinden kopuyor" veya "buzdan heykel şeklini almışsın" veya "çok soğuk" gibi sözcükleri söylediğim zaman Ana çektiğim acıları ve duyduğum dehşeti çok iyi anlıyordu.

Bazen ona, "sözcükler bana oyun yapıyorlar, benimle alay ediyorlar" deyince, o hemen bunları kovalamış ve "Renee yalnızca Ana'nın sesini dinlemeli; bu çok önemli, çünkü Ana'nın sesi Renee'yi seviyor." demişti. Sonra bu harika sesi, bir tılsım gibi bana gerçeği geri getiren o sesi duyardım. Rahatlamış, ama mücadeleden yorgun düşmüş bir halde beni ilgilendiren konulardan bahsetmeye başlardım. Fakat, heyhat, gitme zamanım hemen gelmiş olurdu.

İçim yeniden ısınmış, cesaretlenmiş bir halde, Ana'nın söylediklerini tekrarlayarak eve döndüm. Sokağa çıkınca gerçek dışının mukavva tablosunu yeniden görmeye başlıyordum. Her şeye rağmen, seansın başında olduğu kadar bundan etkilenmiyordum; çünkü hala Ana'nın sıcaklığını hissediyor, sözlerini kalbimde duyuyordum. Özellikle, artık bu durumu değiştirmek için çabalamıyordum; bu tuhaf algılama şekline razı olmuştum.

Eve dönerken gördüğüm kişiler veya eşyalarla, Ana ile olduğu gibi bir ilişkiye girmek için bir ihtiyaç hissetmiyordum.

Bir yıllık analiz süresinden sonra, Ana'nın yöntemini değiştirmesinden memnun olmuştum. Önceleri, söylediğim her şeyi, korkularımı, suçlarını tahlil ediyordu. Bu soruşturmalar bana, yakınmalarımın bir faturası gibi geliyordu, duygularımın nedenlerini araştırmak gibi görünüyorduysa da esas amaç daha gerçek olanı bulmaktı. Sanki, "hangi durumlarda kabahatli olduğunu ve nedenini bul," der gibiydi. Bu bence bir suçun varlığının ispatıydı ve aslında Sistem de vardı; çünkü insan bazı hareketlerin sebeplerini bulabiliyordu. Bu seanslardan sonra eve, daha mutsuz, daha suçlu, daha yalnız, dönüyordum; kimseyle bir ilişkim olmadan kendi gerçekdışı dünyamda yalnızdım.

Fakat ana yanıma oturup benimle üçüncü şahıs tipinde konuştuğu ve özellikle nedenlere bakmadan beni anlar göründüğü zaman öylesine rahatlıyordum ki!

Yalnız o, beni içine alan gerçek dışı duvarı kırıp içine girebiliyordu ve yalnız o benim hayatla bağımı sağlıyordu. 


 

VI: SİSTEM BANA EMİRLER VERİYOR VE BAZI ŞEYLER CANLANMAYA BAŞLIYOR

Artık gerçekdışı oluş öyle bir noktaya ulaştı ki; Ana, kendisi bile aramızda ilişki kuramaz oldu. Bir süre eşyaların bana oyunlar oynadığından ve bu yüzden nasıl acı çektiğimden yakındım.

Aslında bu "şeyler", özel bir şey yapmıyorlardı, benimle konuşmuyor veya bana doğrudan saldırmıyorlardı. Onların varoluşu benim yakınmama neden oluyordu. Eşyaları bir metal gibi düz, keskin hatlarla görüyordum, onlar birbirlerinden öylesine kopuk, öylesine ışıklı ve kaygılı görünüyorlardı ki beni dehşete düşülüyorlardı. Örneğin, ne zaman bir iskemleye veya bir vazoya baksam, onların ne işe yaradığını düşünmüyordum -vazoyu çiçek ve su koyulacak bir şey, iskemleyi üzerine oturacak bir şey olarak değil- ama isimlerini işlevlerini ve anlamlarını yitirdikleri için, onlar "şeyler" olmuşlardı ve yaşamaya, varolmaya başlamışlardı.

Bu varoluş benim büyük korkumu açıklıyordu. Algımın karanlık sessizliği içinde, birdenbire "şey" beliriveriyordu.

Mavi çiçek desenli taş kavanoz karşımda duruyor, varlığıyla bana meydan okuyordu. Korkumu yenmek için başka tarafa baktım. Gözlerime bir iskemle ilişti, sonra bir masa; bunlar canlıydılar, varlıklarını savunuyorlardı.

Onların baskısından kurtulabilmek için isimlerini söylemeyi denedim, "iskemle, kavanoz, masa... bu bir iskemledir" dedim. Ama sözcük boşlukta yankılandı, hiç bir anlam taşımıyordu; eşyadan ayrılmış, kopmuştu, öylesine tek başınaydı ki bir yandan o canlı alaya bir şeydi; öbür yandan da bir isim, içi boş bir zarftı. Bu ikisini bir araya getiremiyor, önlerinde öylece, korkuyla ve acz içinde duruyordum.

"Bu şeyler bana oyun oynuyorlar, korkuyorum" dediğim zaman insanlar, "kavanozu veya iskemleyi canlı olarak mı görüyorsun?" diye sorarlardı. Onlar, hatta doktorlar da bu eşyaları, konuşmalarını duyduğum insanlar gibi gördüğümü zannediyorlardı. Ama bu doğru değildi. Bunların yaşamları, orada oldukları, var oldukları gerçeğinden ibaretti.

Onlardan kaçmak için başımı ellerim arasında saklıyor veya bir köşede duruyordum. Yoğun bir acı çekme dönemi geçirdim. Her şey canlıydı ve bana meydan okuyordu. Dışarıda, sokakta insanlar çıldırmıştı, oradan oraya amaçsız gidip geliyorlardı, birbirlerine ve eşyalara bakıyorlardı ve bunlar kendilerinden daha gerçekti.

Aynı zamanda, sistemden emirler almaktaydım. Bu emirleri ses olarak duymuyordum; ama yine de yüksek sesle söylenmiş gibi âmirane idiler. Örneğin, daktilo yazmaya hazırlanırken birden, bir güç bana sağ elimi yakmamı veya içinde oturduğumuz binayı yakmamı emrediyordu. Bütün gücümle bu emire direndim. Ana"ya telefon edip anlattım. Sesi, benim onu dinlememi istiyor, Sistemi dinlemememi söylüyordu, bu bana güven verdi. Sistem beni çok tedirgin ettiğinde, ona koşabilecektim. Bu beni oldukça sakinleştirmişti ama maalesef yalnızca bir an için.

Anlatılamayacak kadar büyük bir acı kalbimi sıkıştırdı, hiç bir çaresi olmayan büyük bir acı. Denileni yapmayı kabul etmediğimde, kendimi suçlu ve korkak gibi hissediyordum ve içimdeki acı çoğalıyordu. Sonra, emirler daha ısrarlı olmaya başladı. Sonunda, söz dinlemek için ateşe doğru gidip; elimi uzatınca da yoğun bir suçluluk hissi duydum, sanki alçakça bir şey yapı-yormuşum gibi hissettim ve tedirginliğim arttı. Her şeye rağmen, ikinci emir daha büyük bir rahatsızlık yaratıyordu, çünkü bu emire uyarsam kişiliğimi onarılmaz bir şekilde zedeleyecek bir davranışta bulunmuş olacaktım. Ve yine her iki durumda da, denileni yapma veya yapmama oldukça yapmacıklı, teatral bir şeydi. Bu arada, ben yalnızdım. Anadan başka hiç kimse bu savaştan haberdar değildi. Sözünü dinlemiş olsaydım, aynı derecede aldatıcı olurdum, çünkü kendimi yakmayı kabul etmemiştim. Emirler bana müthiş acı veriyordu; karakterime çok ters düşen bu düzenbazca hisler de beni çok üzüyordu.

"Aydınlanma'nın derinliklerine batmamak için bütün gücümle savaşmaktayken; oldukları yerlerden benimle alay eden, korkutan, tehdit eden şeyler görüyordum. Ve, beynimde aptalca sözcükler yüzüşüyorlardı. Gözlerimi kapayıp, benim ortasında bulunduğum karışıklıktan kaçıp kurtulmaya çalıştım. Ama huzur bulamadım, korkunç görüntüler üzerime geliyorlardı, öyle canlıydılar ki gerçekten fiziksel olarak onları hissediyordum. Aslında görüntüleri gördüğümü söyleyemem; onlar hiç bir şeyi simgelemiyordu. Onları görmekten çok hissediyordum.

Bazen ağzımın içinin kuşlarla dolu olduğunu, buldan dişlerimin arasında ezdiğimi hissediyordum. Tüyleri, kartları ve kırık kemik parçaları beni boğuyor gibi oluyordu. Veya, »üt şişeleri içine hapsettiğim insanları görüyordum. Bu insanlar şişelerin içinde kokuşuyorlardı ve ben bunları yiyordum. Bazen de bir kedi kafasını yediğimi, bu sırada onun da benim kalbimi, ciğerlerimi kemirdiğini hissediyordum. Bu iğrençti, tahammül edilemez bir şeydi.

Bu dehşet ve karışıklığın ortasında, görevimi herşeye rağmen bir sekreter gibi devam ettiriyordum. Ama ne zorluk çekiyordum Tanrım! Bu işkence yanında, tiz sesler, keskin haykırışlar başımın içinde çınlıyordu. Bunu hiç beklemiyordum, ilk duyduğumda yerimden sıçradım. Bununla birlikte, bu sesleri, gerçek insanların çıkardıkları gerçek bağırışlar gibi duymuyordum. Gürültüler, sağ yanımdan geliyorlardı ve kulaklarımı tıkamak zorunda kalıyordum. Ama bunları, gerçek gürültülerden ayırt edebiliyordum. Onları duymadan hissediyor, içimden yükseldiklerini biliyordum.

Gittikçe daha çok sistemin kontrolü altına girdiğimi, Aydınlanma Ülkesine gittikçe daha çok battığımı biliyordum.

Huzur duyduğum anlar yalnızca analiz seansları idi ve özellikle saatin sonuna doğru, Anayla sonunda temas kurabildiğim zamanlardı. Ondan beni Aydınlanmanın pençelerinden ve Şeylerin canlanmasından kurtarması için yalvardım.

Ama iyi niyetlerine rağmen, o zamanlar Sisteme karşı oldukça güçsüzdü. Ona direnebiliyordu ve tehlikede olduğum zaman ona koşabiliyordum; ve bütün bunlar birer zaferdiler.

Sonunda trajedi oldu. Emirler daha zorlayıcı ve daha çok şeyler ister oldular: Elimi yıkamam gerekiyordu, çünkü sağ el daima yasanın eliydi.

Sistemde harika bir birbirine bağlılık vardı. Bunu bilmeden, insanların cezalandırılmasını emretmiştim ve şimdi benim sıram gelmişti, ben cezalandırılacaktım. Benden ceza görenlerin, beni cezalandırmaya hakları vardı. Verilen her ceza karşılığında bir cezaya maruz kalınıyordu. Beni içine alan bu cezalandırma Sisteminin mekanizmasını anlayınca emirlerle daha az savaşmaya başladım.

Bir gün, titreyerek, sağ elimin tersini, akkor haline gelmiş olan kömürlerin üstüne koydum ve mümkün olduğu kadar orada tuttum. Sisteme karşı olan görevimi düşünerek ve emirler yağdırmayı durduracağını umarak, acıya dayanabilmeyi başardım. Bu sırada, büronun şefi geldi. Çabucak elimi çektim, görmediğini düşünerek rahatlamıştım. Ama yanılmışım. Bir anda, durumu kavramıştı, çünkü Akıl Hastalan Denetleme Kurulunun doktoruna haber verdi. Bu aslında benim kendi doktorumdu.

Konsültasyondan sonra beni hastaneye kaldırmaya niyetli olduklarının farkındaydım; benimle alay eden nesnelerden ve beni çevreleyen Sistemden bahsettim; çünkü bunlar benim bir parçam haline gelmişlerdi. Yalnız yanma öyküsünü anlatmadım, aldığım emirlerden de bahsetmedim çünkü bunları hiç bir zaman tam olarak kabullenmemiştim.

Her şeye rağmen acilen hastaneye yatırılmam için yeterli nedenler vardı, zaten olmasa da hiç değilse bir kuruluşa, bir enstitüye kapatılmam gerekiyordu.

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült