Bir Neanderthal Gibi Düşünmeye Çalışmak

Steven Mithen


Neanderthal gibi bir İlk İnsan aklına sahip olmak nasıl bir şey olurdu?

Bu soruyu yanıtlamak için bilinç konusuna dönmemiz gerekir. Ben bu kitapta, bilincin, bireyin ait olduğu grubun diğer üyelerinin hareketlerini tahmin edebilmesini sağlayacak bilişsel bir hile olarak evrimleştiğini öne süren Nicholas Humphrey’in yaklaşımını izliyorum. Humphrey, bilincin, akıllarımızı diğer insan akılları için birer model olarak kullanabilmemizi sağlamak amacıyla evrimleştiğini savunmuştur. Evrim geçmişimizin bir aşamasında, kendimize hayali bir durum karşısında nasıl davranacağımızı sorarak duygu ve düşüncelerimizi sorgulayabilir hale gelmiş bulunuyoruz. Bir başka deyişle, bilinç, sosyal zekanın bir parçası olarak evrimleşmiştir.

Neanderthallerin yaşamış olabileceği öznel farkındalık ve duyarlık durumlarının akışıyla, bugün akıllarımızın içindeki akışın farklı olmasının doğurduğu önemli sonuçlar vardır. Neanderthal aklında, sosyal zeka, alet yapımını ve doğal dünya ile etkileşimi ilgilendiren zekalardan ayrılmıştı. Akıl katedrali analojimizde, bilinç, sosyal zeka şapelinin ağır ve kalın duvarları arasında tutsak edilmişti, katedralin diğer kısımlarım dan ancak çok boğuk bir şekilde “sesi duyulabiliyordu”. Dolayısıyla, Neanderthallerin, teknik ve doğal tarih zekası alanlarında kullandıkları bilişsel süreçler konusunda, hiçbir bilinçli farkındalıklarının olmadığı sonucuna varmamız gerekir.

Bu öneriyi geliştirmeye devam etmeden önce, bilincin çok yönlü bir olgu olduğu uyarısını yapmam gerekiyor. 1991 tarihi Consciousness Explined adlı kitabında, Daniel Dennett’in, bilinci gerçekten de açıklayıp açıklayamadığı tartışılabilir. Bazıları Dennett’in açıklamalarının mazeretlerden ibaret olduğunu öne sürmektedir. Görünüşe göre, en az iki tür bilinç vardır.' Bunlardan biri “duyarlıklar” olarak adlandırdığımız, örneğin renk ve sesler ile vücudumuzdaki kıpırtıların farkında olmaktır. Nicholas Humphrey bu tür bilinci, bireyin kendi akılsa! durumu hakkında akıl yürütüp düşünmesiyle ilgili olan diğer bilinçten “daha aşağı bir düzen" olarak adlandırır. İşte, Neanderthal aklında, sosyal dünyayla ilgili düşünceleri açısından var olduğu halde, alet yapımı ve doğal dünya etkileşimiyle ilişkili olarak eksik olduğundan kuşkulandığım bilinç, daha yüksek bir düzen olan bu “refleksif bilinç”tir.

ilk İnsanların, taş aletlerini yaparken, bizim bir yandan yolcuyla konuşup diğer yandan araba kullanırken yaşadığımız türden bir bilinç deneyimi yaşadıklarına inanıyorum. Böyle bir deneyim sırasında, yolculuğu belleğimizde dönemeçler, trafik ışıkları ve karşılaştığımız diğer risklerle ilgili hiçbir iz kalmadan bitirir ve araba kullandığımızı aklımıza bile getirmeyiz. Daniel Dennett’in belirttiği gibi, bu tür araba kullanımı genellikle klasik bir “bilinçaltı algılama ve zeka hareketi” örneği olarak tanımlanırsa da, bu aslında bir “kısa süreli bellek kaybı ve bilinç dalgalanması” durumudur.

İlk insanlar alet yapımı ve yiyecek arama sırasında bu “dalgalı bilinç” türünü kullanmış olabilirler. Bu durum, sosyal zeka şapelinin dışından “duyulan” bilincin kuvvetle “susturulması” sonucunda ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, bilinci oluşturan akılsal modüller hizmet vermek üzere geliştikleri alanlardan farklı alanlara uygulandıkları zaman, verimli olamamıştır. Bu durum, Neanderthalleri alet yapımı ve yiyecek arama konusunda sahip oldukları bilgiler konusunda dalgalanan, kısa ömürlü ve geçici bir bilinçle baş başa bırakıyordu. Bir iç gözlem gerçekleşmiyordu.

Konu 6 milyon yıllık ortak ata ve 2 milyon yıllık H. habilisler olduğunda, bu savı kabul etmek, bunu Neanderthaller için yapmaktan daha kolay olabilir. Çünkü ne ortak ata ne de H. habilis, alet yapımı ve doğal tarih konusunda gelişmiş düşünce süreçlerine sahipti. Dolayısıyla bu konularda bilinçli olup olmamaları önemli değildi. Ama Neanderthaller, hatta herhangi tipte bir İlk İnsan söz konusu olunca, böyle becerikli bir alet yapımcısı ya da doğal tarihçi olup da sahip olduğu bilginin derinliğinin ya da kullandığı bilişsel süreçlerin farkında olmamanın nasıl bir şey olabileceğini hayal etmek çok zordur. Nasıl ki, sabah giyeceğimiz giysiyi (yani özdeksel ürünlerimizi) seçerken, o gün içinde bulunacağımız sosyal bağlamları aklımıza getiriyorsak, aynı şekilde, aletin ne için kullanılacağını detaylı bir biçimde düşündükten sonra bu düşüncelerden ürünün tasarımında yararlanmadan alet yapmanın nasıl bir şey olabileceğini hayal etmek bize son derece güç gelecektir.

İsviçre ordu çakısı türü bir düşünce tarzına sahip olsak, yaşamın nasıl olacağını hayal edebilmek için öyle çok çaba sarfetmemiz gerekebilir ki bu tür bir düşünce tarzının olasılığı bile sorgulanabilir. İsviçre ordu çakısına benzer bir akıl var mı? Böyle kuşku anlarında kendimize, aklımızın içinde hiç farkında olmadığımız birçok karmaşık bilişsel sürecin işlediğini anımsatabiliriz. Gerçekten de, aklımızda olup bitenlerin belki de yalnız küçük bir parçasının farkındayız. Örneğin, çıkardığımız dilsel seslerin oluşması ve anlaşılabilmesi için kullandığımız süreçler konusunda hiçbir bilinçli farkındalığımız yoktur. Günlük konuşmalarımız içinde kullandığımız sayısız dil kuralının ya da anlamını bildiğimiz binlerce kelimenin farkında değiliz. Gramatik açıdan doğru, anlamlı sesler oluşturmak, belki de yaptığımız en karmaşık işlerden biridir kullandığımız bilişsel süreçlerin sayısı Neanderthallerin taş alet yapımı için gerek duyduklarının çok ötesindedir ve bunu, aklımızda neler olup bittiği konusunda hiçbir bilinçli farkındalık içinde olmadan yaparız.   

Daniel Dennett, diğer bilinçaltı düşünce tiplerinin önemini de vurgulamıştır. Bunların varlığını kanıtlamak için kahve fincanının masanızın üzerine devrilmesi örneğini verir: “Bir anda oturduğunuz sandalyeden fırlar, masanın kenarından damlayacak kahveden kendinizi zor kurtarırsınız. Masa üstünün, dökülen kahveyi emmeyeceğini ya da yerçekimi kanununa uyan bir likit olan kahvenin, masanın kenarından aşağı döküleceğini düşündüğünüzün farkında olmazsınız, ama bilinçaltınızda buna benzer düşüncelerin ortaya çıkmış olması gerekir. Çünkü eğer fincanın içinde yemek tuzu bulunsaydı, ya da masa bir havlu ile kaplanmış olsaydı ayağa fırlamayacaktınız.”3

Bilinçaltı düşünceye belki de en inandırıcı örnek, İlk İnsanların, kullandıkları bilişsel süreçler ve bilgi konusunda ya hiç bilinçli farkındalığa sahip olmadan ya da sınırlı bir farkındalıkla alet yapmış ve yiyecek aramış olabilecekleridir. Bazı talihsiz insanlar üst beyin köklerinde hafif sara nöbetiyle sonuçlanan ani fonksiyon kayıplarına uğrarlar. Buna bilinç kaybı da dahildir. Bununla birlikte, bu kişiler, yine de yaşamsal etkinliklerini sürdürmeye, bu etkinlikler ister yalnızca yürümek, hatta isterse araba kullanmak veya piyano çalmak şeklinde olsun, devam ederler. Çevresel uyarılara seçilimci tepkileri içeren bu amaca yönelik etkinliklere, bilinçli olarak düşünce süreçlerinin farkında olmadan devam ederler. Bu Şekilde hareket ederken, davranışları oldukça mekanik bir özellik alır daha sonraki bir bölümde yeniden değineceğimiz bir konu ama yine de bu karmaşık etkinlikleri devam ettirirler.

ilk İnsan aklının, bugün hafif bir kriz geçiren insanınkine eşdeğerde olduğunu öne sürmüyorum. Bu örneği, yalnızca bireyin kendi düşünce süreçleriyle ilgili bilinçli farkındalığının olmamasının, bu süreçlerin işlemediği ve karmaşık davranış biçimlerini doğurmadığı anlamına gelmediğini gösterebilmek amacıyla veriyorum. Eğer insanlar bilinçli farkındalığa sahip olmadan araba kullanıp piyano çalabiliyorlarsa, Neanderthallerin de aynı şekilde taş alet yapma ve yiyecek arama olasılıklarının inandırıcılığı da artıyor demektir.    

Belki inandırıcı, ama aslında hayal etmesi hala olanaksız bir durum. Yine de bir Neanderthal gibi düşünmenin nasıl olabileceğini hayal etmedeki bu zorluk, evrimle yerini bulan kendi düşünce şeklimizdeki bir kısıtlamayı yansıtıyor da olabilir. Nicholas Humphrey’in bilincin evrimi konusundaki düşüncelerinin can alıcı noktasında, bilincin, akıllarımızı diğer insanların akıllan için model olarak kullanabilmemizi sağladığı düşüncesi yatar. Diğer insanların da bizim gibi düşündüklerini düşünmenin evrimsel değerinin çok yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Ama bunun doğal sonucu, diğer insanların (hangi türden olurlarsa olsunlar) temelde bizimkinden farklı bir tarzda düşüneceklerini düşünebilmeyi, kalıtımsal olarak zor bulmamız olmaktadır.

Biz, büyük olasılıkla, filozof Thomas Nagel’n 1974’tc ortaya attığı “Bir yarasa olmak neye benzer?” şeklindeki ünlü sorusunu sorarken olduğu kadar kötü bir durumda değiliz. Her şeyden önce evrimsel açıdan, Neanderthallere, yarasalara olduğumuzdan daha yakınız. Nagel, bir yarasa olmanın kendisi için değil, bir yarasa için ne anlama geldiğini öğrenmek istiyordu. Şöyle diyordu: “Bunu anlamaya çalışırken, kendi aklımın kaynaklarıyla sınırlıyım, oysa bu iş için bu kaynaklar yetersiz. Bunu ne kendi mevcut deneyimlerime eklemeler yapıldığını, ne ondan yavaş yavaş parçalar çıkarıldığını düşünerek, ne de ekleme, çıkarma ve değişimlerin oluşturduğu bir birleşimi hayal ederek başarabilirim.”

O halde, bir Neanderthalin nasıl düşünmüş olabileceğini anlamaya çalışırken tüm başarabileceğimiz, örneğin bir işe konsantre olduğumuz ve aklımızı dünyanın kalan kısmına kapalı tutabildiğimiz anlarda olduğu gibi, kısa süreli bir deneyim olabilir. Ama bu deneyim bir andan fazla süremez. Nagel ve yarasalarında olduğu gibi, bir Neanderthal için Neanderthal olmanın ne olduğunu bilemeyiz. Evrim bu olasılığı koruma altına almıştır ve bize de, İlk İnsanların İsviçre ordu çakısına benzettiğimiz akılsallığı düşüncesiyle uğraşmak kalmıştır.

Ama bu çabamızda bize yardımcı olan arkeolojik ve ampirik kanıtlar, filozof ve psikologların tüm kuramlarından belki de daha değerlidir. Gerçekten de, temel olarak farklı tipteki bir insan aklı konusunda en güçlü savunma, bu kayıtların pek alışılmamış özellikleri içinde yer alır. Taş aletlerde açıkça görülebilen İlk İnsanın teknik becerisi içinde örneklenen çoğu davranış, çağdaş görünür. Ama pek çok başka davranış da tam anlamıyla tuhaftır: Endüstriyel geleneklerin monotonluğu, kemik ve fildişinden yapılma aletlerin bulunmayışı ve sanatın eksikliği gibi. İlk İnsanların “tipik" ürünü olan elbaltası bu tuhaflıkların tümünü özetlemektedir. Ama, arkeolog Thomas Wyrın’in de belirttiği gibi, “modern kültürün ürünleriyle karşılaştırarak elbaltasının tuhaflığını abartmak zor olmalı.”6 Bana göre, İlk İnsanların arkeolojik kayıtlarına bir açıklama getirmenin tek yolu, Çağdaş insanın sahip olduğundan tamamen farklı bir akıl tipi ortaya koymak olacaktır.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült