Bir Evren Anlayışı Üzerine

Sigmund Freud


Bayanlar, Baylar; son toplantımız sırasında günlük uğraşılarımızdan söz etmiş ve sanki gösterişsiz küçük evimizi düzene koymuştuk. Şimdi cüretli bir atılış yaparak psikanalizin bizi özel bir dünya anlayışına götürüp götürmediğini, götürüyorsa bunun ne olduğunu bütün bize soranlara karşılık vermeye çalışacağız.

Dünya anlayışı: Özgül olarak Almanca ve yabancı bir dile çevrilmesi güç bir kavram, onun için yapılan her tanım kusurlu gibi görünmektedir. Ben bir dünya anlayışının, varlığımızın ortaya attığı bütün sorunları tek bir ilkeye göre çözümleme gücünde olan bir zihin yapısı olduğuna inanıyorum. Böylece sorulması mümkün her soruya yanıt vermekte ve bizi ilgilendirebilen her şeyi belli bir yere sıralamaya olanak sağlamaktadır. İnsanların benzer bir dünya canlandırmaya girişimleri ve bunun ideallerinden biri olması pek doğaldır. Ona kattıkları inanç, onların kendilerini yaşamda daha rahat bulmalarına nereye yöneldiklerini, duygularım ve ilgilerini nasıl en yararlı şekilde kullanabileceklerini öğrenmelerine olanak verir.

Bu «evren anlayışı» sözcükleriyle söylenilmek istenen bu ise, psikanaliz bakımından verilecek yanıt kolay olacaktır. Bir uzmanlık bilimi, psikolojinin bir dalı — derinlik psikolojisi ya da bilinçsizlik psikolojisi — olarak analiz, özel bir dünya anlayışı yaratmak gücüne sahip değildir. 0 bilimin kendisine sunduğunu benimsemek zorundadır. Fakat bilimsel evren anlayışı tanımlamış olduğumuz anlayıştan hissedilir ölçüde ayrılmaktadır. Bir dünya açıklamasının, teklik ilkesini kabul ettiği doğrudur, fakat o bunu yerine getirilmesi daha sonraya bırakılacak bir program gibi kabul eder. Bazı olumsuz karakterlerle de ayrılmakta, halen bilinen üyelerle sınırlanmakta ve kendisine yabancı olan her üyeyi reddetmektedir. Evreni tanımanın ancak bir zihinsel çabadan, dikkatle denetlenilen gözlemlerden, sıkı araştırmalardan doğabileceğini; bir tanrı esininden, bir seziden, ya da bir falcılıktan doğmadığını ileri sürmektedir.

Bu anlayış, bizimkinden önceki yıllarda genelliğe yakın bir biçimde kabul edilmişe benzemektedir. Çağdaşlarımıza, ancak böyle bir anlayışın, hasis olduğu kadar umut kırıcı da olduğunu ve zihnin isteklerini de, insan ruhunun gereksinimlerini de hesaba katmadığını ileri sürerek kendini beğenmiş bir itirazda bulunmak kalıyordu.

Oysa bu itiraz pek enerjik bir biçimde reddedilebilir; savunulacak gibi değildir bu; çünkü ruh da insana yabancı evrenin bilimsel kavranışının sözcüsü olmak için özellikle nitelendirilmiştir, çünkü kim ona dünya tablosunda psişik görüş noktasını savsaklama siteminde bulunabilir? Böyle bir psikoloji olmazsa bilim pek eksik kalır. Fakat bilimlerin inceleme çerçevesi içine insanların (ve hayvanların) zekâ ve duygu işlevleri sokulursa, yine de bilimin tümünün onda değişmiş hiçbir şey bulamayacağı, bilginin hiçbir yeni kaynağının fışkırmadığı, hiçbir yeni araştırma yöntemi görünmediği belirtilmek zorunda kalınır.

Sezi, fal, gerçekten varsalar, bize yeni ufuklar açmak gücüne sahiptirler, fakat biz onları duraksamadan yanılsamalar kategorisi içine ve bir isteğin hayali gerçekleşmeleri arasına sıralayabiliriz. Bir dünya anlayışı tasarlama gereksiniminin duygusal bir nedeni olduğu kolayca görülebilmektedir. Bilim, insan psişizminin böyle istekler gösterdiğini gözlemlemektedir ve onları iyi kurulmuş gibi kabul etmek için hiçbir neden bulunmamasına karşın onların kaynağını araştırmaya hazırdır. Böyle yaparak, bu şekilde, duygusal bir istekten çıkan ve yalnızca yanılsama olan her şeyi bilimden uzaklaştırmaya özen gösterir.

Elbette, bu isteklerin hor görülür bir biçimde savsaklanması ya da insan yaşayışındaki önemine değer verilmemesi gerektiğini ileri sürmüyoruz. Onların sanat yaratışlarına, din, felsefe sistemlerine katıldıklarını tanımaya hazırız, hiç değilse, bu gereksinimlerin bilimsel bilgi alanı üzerine aktarılmasına izin vermek son derece haksız ve yersiz olur. Eğer böyle hareket edilirse, psikoza —kişi ya da topluluk psikozuna — giden yollar açılır ve sözkonusu eğilimlerden, hepsi, istekleri ve gereksinimleri tatmin ettikleri gerçekliğe doğru dönmüş bazı değerli emeller çıkarılır.

Bilim görüşü bakımından burada eleştirmemek, reddetmemek ve yalanlamamak nasıl olur? Bilimin, sadece insanın psişik etkinliğinin dallarından kuşkusuz biri olduğu, dinin ve felsefenin birer başka konu olduğu, bilimin onlarla görülecek hiçbir şeyi bulunmadığı savı kabul edilemez. Bu şekilde bilim, din, felsefe, hakikat üzerinde eşit haklara sahip olurdu ve her insan kanılarını serbestçe kurabilir ve inancını yerleştirebilirdi.

Bu son derece zarif, hoşgörücü, geniş, hasis önyargılardan soyulmuş sanılan bir görüştür; ne yazık ki, savunulacak gibi değildir ve bilime karşıt bir dünya tasarımının, zaten pratik bakımdan eşdeğeri olarak görünen tasarımın bütün kötülükleri ona düşer. Çünkü hakikat hoşgörür olamaz, o ne uzlaşma, ne de sınırlandırma kabul etmelidir. Bilim insan etkinliğinin yapıldığı her alanı kendisinin sayar ve bir güç, onun bir bölümünü başkasına geçirmeye girişince anlatılmaz bir kritik hale gelir.

Bilim alanında hak iddia eden ve savaşan üç gücün tehlikelisi dindir. Hemen hemen her zaman zararsız ve hayırlı olan sanat bir yanılsamadan başka bir şey olmak savında değildir ve denildiği gibi onun «tutkunu olmuş» bazı kimseler dışında gerçeğe saldırmaya asla girişmez. Kendisi bir bilim gibi davranan felsefe bilime karşı çıkmaz, bazen bilimden yöntemler alır, ama kuruntulara takılıp ileri sürer. Bu, bilginin her ilerleyişinin, bizim, boşluğunu görmemize olanak verdiği bir savdır. Yöntem bakımından ise felsefe, mantıklı işlemlerimizin anlayış gücüne değerinden çok önem vererek ve örneğin sezi gibi başka bilgi kaynaklarının gerçekliğini kabul ederek yolunu şaşırmaktadır. Çok zaman, filozoftan söz ederken, «gece takkesi ve ropdöşambr parçaları ile evrensel yapının deliklerini tıkamaya çalışıyor» diyen şairin (Henrich Heine) bu nüktesi doğrulanmaktadır.

Fakat filozof kitle üzerine hiçbir etki yapmaz ve ancak pek az sayıda, hatta küçük aydınlar klanı arasında bile az sayıda kimse ile ilgilenir. Başkaları, için bir şey söylemez. Tersine din, insanın en güçlü heyecanlarını kendi iradesine göre düzenleyen pek büyük bir kuvvettir. Yakın zamana dek manevî bakımdan insan yaşamında bir rol oynayan her şeyi kapsadığı bilinmektedir.

Din bir çağa kadar bilimin yerini tutuyordu, o zamanlarda bilim hemen hemen hiç yoktu denilebilir. Böylece din kıyaslanmaz surette mantıklı ve uyumlu bir dünya anlayışı yaratmıştı. Bu büsbütün sarsılmış olmakla birlikte şimdi de yaşamaktadır.

Dinin pek geniş rolünü iyice canlandırmak için, onun insanlara vermeye giriştiği her şeyi göz önüne almak gerekir : İnsanları evrenin başlangıcı ve kuruluşu üzerine aydınlatır, onlara, varoluşun değişiklikleri ortasında Tanrı'-nın koruyuculuğunu ve öbür dünyanın mutluluğunu sağlar ve sonunda tüm otoritesinin yargılarına dayanarak onların görüşlerini ve eylemlerini düzenler. Böylece üçlü bir görevi yerine getirir. İlk planda, tıpkı bilimde olduğu gibi, fakat başka yollarla insanlığın merakını doyurur, bundan dolayı da bilimle çatışır. Kuşkusuz, etkisinin büyük bölümünü ikinci görevine borçludur. Çünkü bilim, yaşamın tehlikeleri ve kötü rastlantıları karşısında insanın korkusunu yatıştırmak ya da ona felâketler içinde bir avuntu vermek sözko-nusu olduğunda onunla yanşamaz. Bilimin bazı tehlikeleri önlemeyi, bazı kötülüklere karşı başarı ile savaşmayı 'öğrettiği doğrudur, insanlara yaptığı yardımı yadsımak olası değildir, ama birçok durumda acıyı yok edemez ve insanlara boyun eğmeyi öğütlemek zorunda kalmaktan başka şey yapamaz. Din üçüncü görevinden dolayı, yani insanlara buyruklar, yasaklar, kısıntılar koyduğu zaman bilimden daha çok uzaklaşır; çünkü bilim de dinin verdiklerine benzeyen, fakat başka türlü nedenlerden doğmuş davranış kuralları hazırlayarak olguları araştırmak ve ortaya çıkarmakla yetinir.

Bu üç görevi birbirine iliştiren bağın niteliğini açıkça kavrayamıyoruz. Dünyanın yaratılışı öyküsü ile bazı ahlak kurallarına boyun eğme arasında ne ilinti vardır? Bu kurallar ahiret mutluluğu ve tanrısal koruma vaadine sıkıca bağlıdırlar; çünkü korumanın ve mutluluğun konusu, etik yasalara boyun eğmeyi, ödüllendirmeyi gerektiriyor. İşte yalnız bunlara uyan sonsuz mutluluk hakkına sahip olacaktır, başkaldıran ise cezaya uğrayacaktır. Onun uygulamalarını hor görenin başına her kötülük gelecektir.

Yalnız jenetik bir analiz dindeki derslerin, avutmaların, buyrukların garip topluluğunu anlamaya olanak verir. Bu analiz önce sistemin en şaşırtıcı bölümüne, dünyanın yaratılışını anlayış tarzına uygulanabilir. Gerçekten kozmogoni zorunlu olarak niçin din sisteminin içine katılmaktadır? Fakat önce bu öğretinin neden oluşmuş bulunduğunu görelim : Dünya insana benzeyen, fakat çok daha büyük, daha güçlü, daha bilge, daha çalışkan bir varlık, kısacası idealleş-tirilmiş bir üstün insan tarafından yaratılmıştır. Hayvanların, dünyanın yaratıcılarıymış gibi kabul edilebilmiş olması, daha sonra sözünü edeceğimizin totemizmin etkisini belirtmektedir.

Dikkat edilecek olgu şudur : Dünyanın bu yaratıcısı çoktanrılı halde bile tektir. Üstelik, çok zaman bir dişil tanrılığa anıştırma yapılsa bile, o daima erkek bir varlıktır. Bazı mitolojilerde erkek tanrı, canavarlar sırasına indirilen bir dişi tanrının yerini alır ve dünya tarihi bu şekilde başlar. Ne yazık ki bu ilginç sorunları burada derinleştirenleyiz. Bir işaret bize bu araştırmalarda yolumuzu bulmamıza olanak verecektir. Yaratıcı tanrı «Baba» diye adlandırılmıştır. Psikanaliz bunun vaktiyle küçük çocuklara görünmüş olduğu gibi görkemli bir baba olduğu sonuçlama-sını çıkarmıştır. İnanan kimse, dünyanın yaratılışını kendi doğumuna benzetme yoluyla tasarlar.

O zamandan başlayarak avutucu vaatleri ve ahlaknı sert isteklerini kozmogoniye iliştiren bağ ortaya çıkar. Çocuğun yaşamını borçlu olduğu kişi de, baba da, (ya da daha doğru olarak baba ile annenin kurduğu ana - babalık dayatması) varoluşun bin türlü tehlikesiyle karşı karşıya olan çocuğu gözetmiştir; böylece korunan küçük varlık kendini güven içinde duymuştur. Yetişkin hale gelince insan, kendi artan kuvvetini anlar, ama karşı karşıya bulunduğu yaşamın bütün tehlikelerini bilir, iyice düşünüp taşındıktan sonra da kendini çocukluğundaki kadar güçsüz, o kadar zavallı sayar. Evrenin karşısında her zaman için sadece bir çocuktur.'O zaman küçükken yararlanmış olduğu o korumadan vazgeçmek istemez. Bununla birlikte, babasının da ancak pek az güce sahip olduğunu, onun, önce hayal ettiği pek üstün varlık olmadığını erken anlayarak, eskiden fazla değer verdiği babanın hayaline geri döner, onu «hal» de ve gerçekte yerleşen bir tanrı yapar. Anının duygusal gücü, kendini korunmuş hissetme susamışlığıyla uyuşup, birlikte, inancın nedeni olurlar.

Din programının başlıca noktalarından üçüncüsü olan etik kuralları dahi bu çocukça duruma bağlanır. Filozof Kant, ünlü bir sözünde, gökte yıldızların ve kalbimizde ahlak kurallarının bulunuşunun, Tanrı'nın büyüklüğünün en inandırıcı kanıtları olduğunu söylemiştir. Elbette bu karşılaştırma en azından gariptir; çünkü yıldızlarla bir insanın benzerlerine karşı olan aşk ya da öldürücü kin gibi bir duygu arasında hangi ilinti meydana çıkarılabilir. Bununla birlikte, Kant'ın sözü büyük bir psikolojik doğruluğa değinmektedir. Çocuğu dünyaya getiren onu her tehlikeden koruyan, ona yasak olan ve olmayan şeyleri anlatan, içgüdülerini yumuşatmayı öğreten ana - babasına, kız ve erkek ı kardeşlerine karşı nasıl davranması gerektiğini bildiren, ; ona, son olarak, öğretilenlere uyarsa önce aile kucağına, sonra daha geniş çevre içine kabul edileceğini ve sevilip sayılacağını açıklayan baba (ana - baba dayatması) dır. Çocuk bütün bir cezalar ve ödüller sistemi yardımıyla da toplumsal görevlerini kavrar; ona öz güvenliğini ana-baba sevgisine, daha sonra yabancıların sevgisine ve onun kendine olan sevgisine eklenecek olan inanca bağlı bulunduğunu kabul ettirir.

Daha sonra insan, değiştirmeksizin bütün bu koşulları dine aktaracaktır. Ana - babasının koyduğu yasaklar, zo-runluklar, onda vicdan biçimi altında yaşamaya devam edeceklerdir. Tanrı da dünyayı aynı cezalar ve armağanlar sistemiyle yönetmektedir : Her bireye tanınan koruma ve mutluluk kişinin bu ahlâk kuralları karşısında gösterdiği boyun eğişle orantılıdır. Tanrı için duyulan sevgi, insana benzerlerini ve doğayı tehdit eden tehlikelerle savaşma gücü veren tarafından sevilme gereksinimidir. Son olarak, dua, göksel irade üzerine doğrudan doğruya bir etki yapma olanağı vermekle insana güçlü tanrının ilgisini sağlar.

Beni dinledikçe zihninize bir yığın sorunun üşüştüğünü biliyorum. Ancak merakınızı gidermeye ne yer, ne zaman uygundur; ama bir şey bana apaçık gibi görünüyor : Ne denli inceden inceye yapılırsa yapılsın, hiçbir araştırma bizim dinsel anlayışımızın çocukça durumumuzca belirlendiği kanımızı sarsamaz. O zaman bu durumun çocuksu hareketine karşın başka bir kanıya öncülük etmiş olması hayli şaşırtıcı görünmektedir. Belli bir çağda, tanrıların ve dinlerin bulunmadığı su götürmez bir gerçektir; bu animizm çağıdır. O zaman dünyada insana benzer ruhsal varlıklar kaynaşıyorlardı. Cinlerdi bunlar. Dış dünyamızın nesneleri baştan başa bunlarla doluydular, hatta onlara karışmışlardı: fakat yardım ve koruma istenecek hiçbir evrensel yaratıcı, hiçbir üstün varlık bilinmiyordu. Animizmin cinleri genel olarak insana düşman görünüyorlardı. İnsan hiç değilse o zaman, kendine sonraki zamanlarda olduğundan daha çok güveniyordu. Kuşkusuz bu kötü ruhlar karşısında pek büyük ve sürekli bir korku duyuyordu, fakat bir koruyucu erk yakıştırdığı birtakım eylemlerle kendini savunuyordu. Zaten kendi de belli bir gücün sahibi olduğunu sanıyordu. Doğadan bir dilekte mi bulunacak, örneğin yağmur mu yağdıracak, insan zamanının tanrısına yakarmıyordu, fakat ona göre doğrudan doğruya doğayı etkilemeye yarayan bir büyü töreni yapıyordu : Kendi kendine, yağmura benzer bir şey üretiyordu. Dış güçlere karşı bu savaşta birinci silahı bugün tekniğimizin en eski öncüsü olan büyü idi.

Büyüye inanma, insanın kendi kendine yapma gücüne sahip olduğu zekâ işlemlerine aşırı önem ve değer vermesinden doğmaktadır. Bu inançtan, bizim saplantılarımızda

bulduğumuz, «düşüncenin tüm erki» çıkmaktadır. O çağın insanlarının dildeki ilerlemelerinden, düşünceyi kuşkusuz çok kolaylaştırmış olan o ilerlemeden gurur duymayı sürdürdüklerini sanabiliriz. Sözcüğe, sonradan dinin tanıdığı büyülü bir erki vermişlerdir : «Ve Tanrı dedi ki : Işık olsun. Ve ışık oldu.» Ayrıca büyü eylemleri animistin yalnızca dileklerinin erkine güvenemediğini gösteriyor. Daha çok, o, doğayı bir öykünmeye götürmeye yarayan belli bir eylemden (büyüden) isteklerinin gerçekleşmesini beklemekteydi. Yağmur istediği zaman kendisi su saçıyordu, toprağın verimli olmasını dilediğinde doğaya, tarlaların ortasında cinsel ilişkinin görüntüsünü sunuyordu.

Biliyorsunuz ki, bir gün psişik anlatımını bulmuş olan her şey güç kaybolmaktadır; şu sıralarda bile hayli animist gösterilerinin, özellikle batıl inanç denilen biçim altında, dinin arka planında gözlemlenebildiğini öğrenmekle hiç de şaşırmazsınız. Dahası var, bizim felsefemizin animist düşünme biçiminin bazı çizgilerini sakladığı yadsınabilir mi? Düşüncemizin gerçek olaylara yol gösterdiği ve onları yönelttiği fikri, söz büyüsüne fazla önem ve değer vermek değil midir? Elbette burada büyülü eylemi olmayan bir animizm sözkonusudur.

Öte yandan, hiçbir şey bizi daha o çağda bir belli etkenin, insanların karşılıklı bağlantılarını belirli kılan kuralların varolduğunu düşünmekten alıkoyamaz, yine hiçbir şey bu kuralların, bu etikanın animist inançlara sıkı sıkıya bağlı olduklarını da göstermemektedir. Kuşkusuz bunlar kuvvetlerin ve pratik gereksinimlerin orantılılığı sonucu olarak çıkıyorlardı.

İnsanı animizmden dine geçmeye neyin götürdüğünü öğrenebilmek ilgi çekici olurdu fakat, kolayca tasarımlayacağımız gibi insan psişizmi tarihinin o çağlarını hâlâ kalın bir karanlık sarmaktadır. Dinin, önce ilk ahlâk kuralları tabularının çıktığı totemizm denilen o garip hayvanlara tapma biçimi aldığı kanıtlanmış gibidir. Az önce <sTotem ve Tabu» da bu değişimin, insanın aile bağlantılarında bir altüst olmadan ileri geldiğini önden belirtmiştim. Din sayesinde cinler korkusu psişik olarak insana bağlı kalmıştır. İşte animizme oranla dinin en büyük eseri budur. Fakat kötü ruh, ilk çağlardan sonra da yaşamasını sürdürerek din sistemi içindeki yerini elden bırakmamıştır.

Bunu dinsel evren anlayışının tarih öncesi diye kabul edelim ve şimdi, ondan sonra gözlerimizin önünde neler geçtiğini, neler oluştuğunu görelim. Doğal olayların gözlemi ile güçlenmiş olan bilim kafası yüzyıllar boyunca dine beşerî bir iş olarak bakmaya ve onu eleştirel bir incelemeye tutmaya girişmiştir. Din buna dayanamadı. İlk önce, basit gözlemin bize öğrettiği ile çeliştiği ve insan imgeleminin apaçık izlerini taşıdığı için şaşkınlık ve kuşku doğuran mucizeler ele alındılar. Sonra sırlar, giderek dünyanın yaratılmasına ilişkin dogmalar yıkıldılar. Çünkü gösterdikleri bilgisizlikler, baştan başa geçmiş çağlara özgül saflıklara bulanmışlardı. Doğa yasalarının daha ileri götürülmüş bilgisi sayesinde bu aşamanın geçildiği anlaşılmıştır. Canlı ve ruh taşıyan varlıklarla cansız doğa arasında kurulması gereken ayrılığın zihinlere yerleştiği gün, ilkel animizm olanaksızlaştı; dünyanın yaratma, ya da insanların kendilerinin yaptıkları gibi üretme ile oluşturulmuş olduğu fikri artık bir apaçıklık olmaktan çıktı. Ayrıca çeşitli din sistemlerinin karşılaştırmalı incelemesinin, onların uyuşmazlığının ve birbirlerine karşı hoşgörülü olmayışlarının doğurduğu izlenimin bunda bir rol oynadığını da unutmamak gerekir.

Bu çalışmalarla sağlamlaman bilim kafası, sonunda duygusal bakımdan dinsel anlayışın en önemli ve en değerli bölümlerini inceleme tehlikesini göze aldı : Bu, bazı etika kurallarını dinlemesine karşılık, insana söz verilen tanrısal koruma ve ahiret mutluluğudur. Din tarafından verilen bu güvencelerin akıl almazlığı her zaman doğrulanabilmişse de, ancak çok sonraları insan onlardan kuşkulanmaya ve bunu söylemeye yeltenebilmiştir. Evrende herkes için babalık kaygısıyla dolu ve kendisine bağlı olan her şeyi iyi sonuca götürmekle uğraşan bir erk bulunduğu kabul edilmez gibi görünüyor. Evrensel bir iyilik fikri, kendiliğinden var olan bir adalet fikri —ki bu aslında ötekiyle kısmen uyuşmazlık halindedir — uzlaşmaz gibi görünmektedir. Yer sarsıntısı, su baskınları, yangınlar, namuslu ve dindar kimselerle kötü ve dinsiz kimseleri ayırt etmez. Cansız doğanın işe karıştığı bu noktada, bir insanın yazgısının benzerleriyle olan ilişkilerine bağlı olduğu bu noktada, erdemin ödüllendirilmesi ve kötülüğün cezalanması kuralı hiç mi hiç yoktur. Pek çok zaman şiddet gösteren, hile yapan kimse, vicdan azabından yoksun olan kimse, o denli tamah edilen yeryüzü nimetlerini ele geçirir; oysa dürüst insanın elleri boş kalır; karanlık, kaba ve duygusuz güçler insanın alın yazısını düzenlerler; dine göre, dünyayı yöneten ödüllendirme ve cezalandırma sistemi hiç yokmuş gibi görünmektedir. İşte, animizmden dine sığınmış olan ruhçuluğun bir bölümünü bırakmak için bir neden de budur.

Psikanaliz dinin başlangıcının çocuk güçsüzlüğü olması gerektiğini göstererek ve içindekileri yetişkin yaşta hâlâ yaşamakta olan çocuksu isteklere ve gereksinimlere bağlayarak, dinsel dünya görüşünün eleştirilmesine son bir kanıt sağlamıştır. Bunda doğrudan doğruya dini yadsıma söz-konusu değildir; ne var ki bununla ilgili bilgilerimize bir çeki düzen verme gereksinimi sözkonusudur. Dinle, o, tanrısal kaynağı ile övündüğü zaman çelişme halindeyiz. Eğer bizim tanrısallık açıklamamız kabul edilirse, zaten o bundan zarar görmez.

Şimdi bilimin dinsel evren anlayışı üzerine verdiği yargıyı özetleyelim.

Çeşitli dinlerin herbiri, gerçeğin kendi tekelinde olduğunu ileri sürerken, biz, dinin kapsadığı gerçek payını tümüyle önemsememenin daha uygun olduğuna inanıyoruz. Bu içinde yaşadığımız fiziksel dünyayı bir yenme denemesidir; istekler dünyası yardımıyla biyolojik ve psikolojik gerekler bizi kendi kendimizi yaratmaya itmişlerdir. Öğretileri kabul edildikleri çağların izlerini taşımaktadırlar : Bunlar çocukluk çağları, insanların bilgisizlik çağlarıdırlar. Dinin bize sunduğu avuntular inanılmaya değer değillerdir ve deney dünyanın bir «nursery» (*) olmadığını bize öğretmektedir. Eğer etika kurallarına dinin onlara vermek istediği güç tanınmaya bırakılırsa, onlara bambaşka biçimde nedenler göstermek yerinde olur; bu kurallar, gerçekten, insan toplumu için mutlak gereklidirler ve onlara uymayı dinsel inanca bağlamak tehlikelidir. Din, insanlığın evrim tarihindeki yeri belirtilmek istendiği zaman, sürekli bir edinim gibi görünmektedir. Fakat insanın kendisini çocukluktan olgunluğa götüren yol üzerinde kaçınılmaz surette geçmesi, geçmek zorunda bulunduğu nevrozun eşine benzemektedir.

Size yapmış olduğum açıklamayı eleştirmekte elbette özgürsünüz ve ben bile size birtakım kanıtlar verebilirim. Böylece size dinsel dünya anlayışının yıkılışının ancak kısa ve eksik bir özetini vermiş bulunuyorum. Çeşitli süreçlerin kronolojik sırasını doğrulukla göstermedim, bilimsel anlayışın uyanışında işbirliği yapmış olan başka güçlerin gelişimlerini incelemeyi bir yana bıraktım. Dinsel dünya anlayışının söz götürmez egemenlik çağında, sonra doğmakta olan eleştiri anlayışının etkisi altında yapılmış olan değişmelerden söz etmeyi de önemsemedim. Son olarak, yalnız tek bir din biçimini, batılı uluslarınkini göz önüne aldım. Bana sanki kanıtlamamış, olabildiğince gözalıcı ve çıbuk kılmaya elverişli, bir çırpıda bir görünüm tasarlamış olma siteminde bulunabilirsiniz. Daha iyi ve daha eksiksiz sonuç-

(*) Bebek bakımevi.

lar elde etmek gücünde olup olmadığım sorusunu bir yana bırakalım. Bütün size söylediklerimi başka yerde daha iyi açıklanmış olarak görebileceğinizi size hiçbir yeni fikir vermediğimi biliyorum. Bununla birlikte, şunu söylememe izin veriniz : Dinsel sorunların en inceden inceye gözden geçirilmesinin bizim varmış olduğumuz sonucu doğrulamaktan başka bir şey yapamayacağı kanısındayım.

Bilim anlayışı tarafından dinsel dünya görüşüne karş* yürütülen savaşın sona ermediğini biliyorsunuz; bugün de gözlerimizin önünde sürüp gitmektedir. Psikanalizin polemik yapmaya alışmamış olmasına karşın, bu kavgaya katılmakta duraksamıyoruz. Belki, böyle hareket ederek, dünya anlayışı konusunda durumumuzu daha iyi aydınlatmayı başarabileceğiz. Dine bağlı kimselerin ileri sürdükleri kanıtlardan kimilerini kendilerine karşı çevirmenin kolay olduğunu, bununla birlikte kimilerinin çürütülmeden kurtulduklarını göreceksiniz.

Önce bize yöneltilen ilk itirazı inceleyelim : Bilim, araştırmalarının konusu olarak dini almakla pek kendini beğenmiş görünmektedir, deniliyor. Din, insan kavrayışının sınırlarını aşan ve akla dayanan eleştirinin ona hiçbir saldırma hakkına sahip olmadığı pek yüce bir şeydir. Başka bir deyişle, bilim din konusunda yetkisizdir. Elbette, din kendi mülküne çekilip otursa büsbütün yararlı ve değerli kalır, fakat din bununla yetinmediğinden bilim onu reddetmek zorunda kalıyor. Eğer bu reddedişe önem verilmezse, niçin dinin insanla ilgili bütün şeyler arasında böyle ayrıksı bir yer aldığı sorulur; buna ise tanrısal kaynaktan gelen dinin insanın ölçülerine vurulamayacağı ve insan aklının kavrama gücünde olmadığı bir zeka tarafından bize esinlendiği karşılığı verilir.

Gerçekten bir vahy'in öznesi olan tanrısal zekâ yok • mudur? Tanrısallığın söz götürmezliği bahanesi altında bu sorunun sorulmaması gerektiğini söylemek yanıt vermek midir? Bütün bunlar bize bazen analiz sırasında zaten anlayış sahibi bir hasta falan ya da filan yorumlamayı reddettiği ve bu reddedişin nedenlerini özellikle saçma yargılar üzerinde kurduğu zaman ortaya çıkan bir olguyu düşündürüyor. Bu mantık yoksunluğu ancak duyusal nitelikte güçlü bir çelişme nedeninin varlığını doğrulamaktadır; bunda kuşkusuz ki bir duyusal bağ sözkonusudur.

Bu aynı neden başka bir yanıtta kesinlikle açığa vuruluyor. Deniliyor ki, din eleştiriye tutulmamalıdır; çünkü o insan zihninin en soylu, en değerli, en yüce olarak kavradığı şeyi oluşturmaktadır; çünkü o en derin duyguların belirtilmesine olanak vermektedir ve yalnız o, dünyayı dayamla-bilir kılma ve insana lâyık bir plan üzerine koyma gücüne sahiptir. Dinin bu değerini tartışmak pek yararsızdır, tartışmayı barka bir alan üzerine götürmek de daha uygun olur; çünkü şunu belirtelim ki, bilim anlayışı dinin mülkü üzerinde gezinmeye hiç de çalışmamaktadır, ama tam tersine, bili.nsel düşünce ortamını istilâ eden dindir.

Öte yanda, dinin değeri ve önemi ne olursa olsun, din düşünceyi sınırlama ya da düşüncenin denetiminden kurtulduğunu ileri sürme hakkına sahip olamaz.

Bilimsel düşünce, aslında, herkesin, inançlı, inançsız hepimizin, yaşamın türlü koşullarında kullanmakta olduğumuz şuradan normal düşüncelerden ayrılmaz. Ancak, bazı özel karakterlerle ayrılır; örneğin, nesnelerin incelenmesini maddi ve doğrudan doğruya yarar beklemeksizin uygular, her türlü bireysel etkeni ve her türlü duygusal etkiyi bir yana bırakmaya çaba gösterir. Tümevarımlarını çıkardığı duyusal algılarının doğruluğunu denetler, her zaman kullanılan yollarda elde edilmesi olanaksız yeni algılar sağlar ve bile bile değişik denemelerde bu yeni deneylerin koşullarını inceler. Bütün bu çabalar, gerçekle, dışımızda olan bize bağlı bulunmayan şeyle, deneyin bize öğrettiği gibi, eğilimlerimizin gerçekleşmesine ya da başarısızlığına neden olanla bir anlaşma elde etmeye giderler. Gerçek dış dünya ile bu anlaşmaya, hakikat adını veriyoruz. Pratik değerden yoksun bile olsa, her bilimsel çalışmanın aradığı işte bu anlaşmadır. Demek ki, din bilimin yerini alabileceğini ileri sürdüğü ve hayırlı, avundurucu olduğu zaman, o da hakikî olmak zorundadır. İşte bu, doğrusu, kabul edilmez ve genel yarara aykırı bir zorla alma olur. İnsan, deneyin kendisine sağladığı kurallara uyarak ve gerçeği göz önüne alarak işlerini yürütmeyi öğrenmiştir. Din onun en içten meraklarını, akla uygun düşüncenin yasalarından kurtulma ayrıcalığına sahip olduğunu ileri sürdüğü bir dayatmaya boyun eğdirmeye zorlayınca, aşırı istekli görülür.

Dinin kendine bağlı olanlara söz verdiği korumaya gelince, içinizden kimse trafiği düzenleyen kurallara aldırmak istemediğini, ancak kendi keyfine uyduğunu söyleyen bir şoförün otomobiline binmeye razı olmaz, sanırım.

Bu olay, tasarım halinde bile cinsellikle ilgilenmesine izin verilmemiş olan kadında da gözlemlenir. Geçmişin hemen hemen bütün ünlü kişilerinin yaşam öyküsü bu dinsel düşünme yasağının, yaşamlarındaki kötü rolünü göstermektedir. Öte yandan, genellikle akıl dediğimiz zekâ, insanlar üzerinde, o pek nadir olarak birleşen ve bundan dolayı da pek güç yönetilebilen insanlar üzerinde uzlaştırıcı bir etki yapacağını umabildiğimiz kuvvetler arasında sayılır. Herkes kendine ait bir çarpım tablosu, uzunluk ve ağırlık birimleri kullansaydı insanlık toplumunun ne olacağını bir gözümüzün önüne getirelim. Bir gün zek⠗ bilim zihniyeti, akıl — insanların psişik yaşamında diktatörlüğü başarabil-sin! Bizim en ateşli dileğimiz budur. Akıl —niteliği bile bize güvence sağlar— insanın duygularına ve onun bütün belirttiklerine borçlu olunan yeri vermeyi savsaklamaya-caktır. Bununla birlikte, aklın boyunduruğu altına girmek zorunda kalan insanlar, onun en güçlü bağı oluşturduğunu, daha başka uzlaşmaları da ondan beklemekte hakkı olacağını öğrenir. Dinsel düşünme yasağı olgusu gibi bu gelişmeye karşı duran her şey, insanlığın geleceği için pek büyük bir tehlikedir.

Fakat şimdi dinin niçin apaçık şunları söyleyerek bu kısır tartışmalara son vermediği sorulacaktır : «Doğrudur, ben genel olarak hakikat denilen şeyi size sağlayacak durumda değilim; bunun için bilime güveniniz. Fakat benim size vereceğim şey son derece güzel, bilimin bütün sunabileceklerinden daha avundurucu, daha yücelticidir. İşte bunun içindir ki benim anlattıklarım doğrudur; ne var ki başka bir anlamda, daha soylu bir anlamda doğrudur.» Bunun yanıtı kolaydır : Din, eğer bu itirafı yaparsa yığın üzerindeki tüm etkisini yitirir. Halk, sözcüğün her zamanki anlamında yalnız bir hakikat tanır. Onun daha yüksek, daha yüce bir hakikati kavraması olanaksızdır. Onun gözünde ölüm kadar gerçek olan hakikat, yüksekliğe elverişli gibi görünmez ve o güzeli doğrudan ayıran eşiği aşma gücüne sahip değildir. Belki, benim gibi, haklı olduğunu düşüneceksiniz.

Savaş hâlâ sürüyor ve dinsel dünya anlayışından yana olanlar şu eski atasözüne uygun davranıyorlar : «En iyi savunma saldırıdır.» Bize de şunu soruyorlar : «Bilim hangi hakla, binlerce yıl boyunca milyonlarca insana mutluluk ve avuntu dağıtmış olan dinimizin temellerini yıkmaya girişiyor? Hem bu bilimin başarıları nelerdir? Bizi avutmada, bizi yüceltmede güçsüz olduğunu kendisi açığa vurmuştur. Eğer önceki görüş noktasını önemsemezsek, sorun daha da çetinleşir; hiç değilse bize öğretilerini anlatsın. Bize dünyanın yaratılışı ve geleceği üzerine bilgi verebilir mi? Bize evrenin bütünlük gösteren bir tablosunu çizebilir, yaşamın açıklanmayan olaylarını tanıtabilir, psişik güçlerin cansız maddeler üzerine nasıl etki yaptıklarım söyleyebilir mi? Eğer bunları açıklamayı başarabilirse, elbette ona karşı saygıda kusur etmeyeceğiz. Oysa bilim bu sorunlardan hiçbirini hâlâ çözememiştir; bize sundukları ise kendisinin birbirine bağlamak gücünde bile olmadığı sözde bilgilerin parçalarıdırlar. Bilim, günlük olgulara eşlik eden olayların gözlemlerini gruplamakla, onlardan yasalar çıkarmakla, sonra da onları cüretli yorumlamalara tutmakla yetinmektedir. Verilerinde de öyle belirsizlik var ki... Bütün öğrettikleri hep geçici, bugünün gerçeği, yarın atılacak ve yerine başka bir şey konulacak —o da bir anlık— şeyler... Böylece, en yeni yanlışlığa hakikat adı verilmektedir. Oysa siz, böyle bir hakikate, bizim en değerli nimetimizi kurban etmek istiyorsunuz!»

Bayanlar, baylar; bilimsel dünya anlayışından yana olan sizlerin bu eleştiriden pek kaygılanmadığınızı sanıyorum. Burada size, İmparatorluk Avusturyası zamanında her yerde yinelenen bir tümceyi anımsatacağım. Yaşlı hükümdar, hükümete karşıt bir partinin delegelerini kabul ederken :

«İyi ama bu sıradan bir muhalefet değil, fesatçı bir muhalefet!» diye bağırmıştı!'.

Bilime, şimdiye dek, evrenin gizlerini çözememesinden dolayı yöneltilen sitem bize bu sözü anımsatıyor, zaten haksız ve kinci bir biçimde kendini belli ediyor. Bilim verdiği sözleri yerine getirmeye henüz zaman bulamamıştır, henüz pek gençtir, öbür insan etkinlikleri arasında en geç gelişmiş olanlardan biridir. Ancak birkaç tarih sayabileceğimizi anımsayalım : Kepler tarafından yıldızların hareket yasalarının bulunuşundan bu yana aşağı yukarı 300 yıl geçmiştir. Işığı yedi parçaya ayırmış olan Newton 1727'de, şöyle böyle 200 yıl kadar önce ölmüştür. Fransız Devriminden biraz önce Lavoisier oksijeni buldu. Bir insan ömrü, insanlığın gelişimiyle karşılaştırıldığında pek kısa görünmektedir.

Ben bugün çok yaşlıyım, fakat Ch. Darwin türlerin oluşumunu konu alan yapıtını yayımladığında da yaşıyordum. Aynı yıl, 1859'da, radyumu bulan Pierre Curie doğdu. Eğer daha yukarı, Yunanlılara doğru bilimlerin başlangıcına, Arşimed'e Copernic'in öncüsü olan Sakızadalı Aristarhos'a, hatta Babillerin ilk astronomik çalışmalarına kadar çıkarsanız, yamyamlıktan sonra insana, bugünkü haline erişebilmesi için pek kısa bir zaman parçası gerekmiş olduğunu anlarsınız.

Öbür eleştirilere gelince, onlar azçok doğrulanıyorlar. Evet, bilim ağır ağır, güçlükle, el yordamıyla ilerliyor, bu yadsınamaz, buna bir şey yapamıyoruz. Karşıtlarımız olan efendilerin bundan hoşnut görünmelerinde şaşılacak ne vardır? Onlar çok şımarmışlardır, çünkü vahy, işlerini hayli kolaylaştırmıştır. Bilimsel bir çalışmada gerçekleştirilen her nokta analizde yapılan şeyleri andırmaktadır. Başlangıçtaki umutlar kırılmıştır, gözlem şuradan buradan yeni bir şey ortaya çıkarıyor, fakat buluşları birbirine uymuyor. Varsayımlar yapılıyor, doğru çıkmadığı zaman yıkılan kuramlar öne sürülüyor; bütün olasılıklara karşı hazır bulunmak, büyük bir sabır göstermek, yeni ve beklenmedik etkileri gizlememeleri için olgunlaşmamış kanıları elden bırakmak gerekiyor. Sonu sonuna, harcanan çaba başarı kazanıyor, dağınık veriler bir bütün oluşturuyor, psişik sürecin bütün bir bölümü ortaya çıkıyor, iş bitmiştir; artık başka birine geçmekten başka yapılacak şey yoktur. Yalnız, analizde, insan deneyler yapmanın araştırmaya getirebildiği yardımı reddetmek zorunda kalmıştır.

Bilimin bu eleştirilmesinde kocaman bir abartma payı da buluyoruz. Bilimin sendeleyen adımlarını körü körüne bir deneyden öbürüne sürüklediği ve bir yanılgıyı başka bir yanılgıyla değiş - tokuş etmeye alıştığı savı yanlıştır Genel olarak, bilim, bir lüleci çamuruyla modeller yapan ve durmadan maketini düzelten bir sanatçı gibi çalışır : Gördüğü ya da tasarladığı nesneye benzetinceye dek eklemeler çıkarmalar yapar. Zaten, hiç değilse, en eski ve en gelişmiş bilimde değiştirilen ve sağlamlaştırılabilen, ama hiç yıkılmayan kalıcı bir temel vardır. Bilimsel etkinliğin koşullan o denli iğreti değildir.

Fakat son olarak, bilimin bu .tutkulu eleştirmenleri hangi amacı güdüyorlar? Bugünkü eksikliğine karşın, kendine özgü güçlüklere karşın, bilimin vazgeçilmez ve yerine başka şey konulmaz bir halde durduğu apaçık değil midir? Bitim önceden görülemeyen yetkinleştirmelere elverişli olduğu halde, dinsel dünya anlayışı öyle değildir; bu anlayış başlıca bölümlerinde değişmez kalmaktadır; eğer yanlışsa hep öyle yanlış kalacaktır. Her zaman bizim dış dünya karşısındaki bağımsızlığımızı anlamaya bilim girişecektir; din ise gücünü bizim içgüdüsel isteklerimizi karşılamak olgusundan alan bir yanılsamadır.

Şimdi size, aynı şekilde bilime aykırı başka bir evren anlayışından söz etmem gerekiyor; bunu heyecansız yapıyorum, çünkü bu konuda yetkili olmadığımı biliyorum. Aşağıdaki satırları okurken bu açığa vuruşumu anımsayınız, eğer ilginiz uyanırsa, bilginizi başka yerde tamamlamaya çalışınız.

Burada ilk önce, dünyayı, o genellikle gerçekten pek uzak olan düşünürün kafasında yansıdığı gibi anlatmaya girişmiş olan felsefe sistemlerini sıralamak uygun olurdu. Zaten felsefenin genel, karakterini ve yöntemlerini belirtmeye çalışmıştım. Bu sistemlerin herbirini değerlendirme gücüne benden başka pek az kimse sahiptir. Öyleyse, bugün, özellikle dikkatimizden kaçmaması gereken iki noktayı birlikte inceleyelim.

Bu dünya anlayışlarından biri, belki de salt bir gösteri olanı, sanki politik anarşinin örneğini oluşturmaktadır. Eskiden nihilist aydınlar görünmüştü, fakat bugün modern fiziğin görelik kuramı onların kafalarına monte edilmiş gibi görünüyor. Hepsi bilimi hareket noktası alıp, onu haklı öz davalarını yadsımaya zorlayarak, kendi kendini yıkmaya, kendine kıymaya itiyorlar. Bu, nihilizmin, aranılan sonuç elde edilinceye dek gözlemlenen geçici bir tutum olduğu izlenimini veriyor. Bilim bir kez ortadan kalktı mı, onun yerine bir mistisizm, hatta eski dinsel dünya anlayışının gelip oturduğu görülür. Anarşist öğretiye göre hiç bir hakikat, hiçbir belirli dış dünya yoktur.

Bilimsel hakikat olarak aldığımız şey, değişen dış koşulların ortasında göründükleri biçimde, gereksinimlerimizin ürününden başka bir şey değildir; demek ki bir yanılsamadır. Kısacası, bize bulunması bize gerekli olanı buluyoruz, yalnız görmek istediğimizi görüyoruz, başka türlü de yapamıyoruz. Madem ki hakikatin (dış dünya ile uygunluğun) değer ölçüsü yoktur, şu ya da bu görünüşe katılıp, katılmadığımızı bilmenin pek az önemi vardır, çünkü onların tümü de aynı eşitlikte doğru ya da yanlıştır. Kimse yakınının fikrine yanlış deme hakkına sahip değildir.

Bu alan üzerinde daha uzun zaman ne durmak isterim, ne de durabilirim. Ancak şunu söylemekle yetiniyorum : Anarşist öğreti soyut kurgulara uygulandıkça yüce ve üstündür; pratik yaşam sözkonusu olduğu anda değerden düşer. Oysa, bunlar insanların eylemlerini belirli kılan görüşler ve bilgilerdir; aynı bilimsel düşünce atomun yapısı ve insanın çıkarı üzerine yargılamalarda bulunur, ya da sağlam bir köprü planı tasarlar. Eğer düşündüklerimizin hakikatçe hiçbir önemi olmasaydı, gerçekle uygunluklarıyla ayırt edilen bütün bilgilerimiz de var olmayacaklardı. Bu halde, hiçbir şey taştan köprüler değil, kartondan köprüler yapmaktan; hastalara bir santigram yerine bir desigram morfin vermekten; anesteziyi eterle değil, göz yaşartıcı gazla yapmaktan ahkoymazdı. Elbette, anarşistler kendileri de kuramlarının böyle bir pratik kullanılışını reddederlerdi.

Bununla birlikte, karşıtlarımızın ikincisi bize en korkulacak olanı gibi görünmektedir ve özellikle ben onu düşünerek aydınlatmalarımın yetersizliğine üzülüyorum.

Bu konu üzerinde benden daha çok şey bileceğinizi ve uzun zamandır Marksizm'den yana ya da ona karşıt bir durum aldığınızı sanıyorum. Toplumun ekonomik dokusunu ve değişik ekonomi politik biçimlerinin bütün insan etkinlikleri üzerindeki etkilerini ele alan Kari Marks'm çalışmaları, sorunu yadsınmaz kılmış ve onu çağımızın otoritesi yapmıştır. Elbette, düşünülen noktaların herbiri için doğruluk ve yanlışlık derecesinin ne olduğunu bilmiyorum. Bazı fikirler, insan toplumlarının evrimiyle, doğal yasalara bağlı evrimle ilgili olanlar beni şaşırtmıştır. Marks toplumsal katlarda yapılan değişikliklerin, diyalektik süreç sonucunda birbiri ardından oluştuğunu ileri sürmektedir. Bu savı iyice anlamış olduğuma güvenemiyorum. Bunlar «materyalist» görünmekte, fakat daha çok Hegel felsefesinin tortusunu biçimlendirmektedirler. Marks aslında, bu okulun etkisine uğramıştır. Çeşitli toplumsal sınıfların kurulmasının, insan kalabalıkları arasında girişilmiş olan savaşların sonucu olduğuna ne zamandır inanmaya alışmış olan ben, bu «mezheple yabancı olan düşüncemden kurtulmayı başaramadım.

Eşitsizlikler, diye düşünüyorum, başlangıçta kabilelerin ve ırkların eşitsizliği olmalıdır. Doğal yapıdan ileri gelen saldırganlık ve kalabalığın pek iyi iç düzeni gibi birtakım psikolojik etkenler; daha sonuç alıcı silahlara sahip olma gibi birtakım maddesel etkenler zaferi kazanmışlardı. Aynı toprak üzerinde yaşayanlardan yenenler efendi, yenilenler ise köle olmuşlar. Bunda doğal yasalardan ya da kavramların evriminden başka bir şey çıkmamaktadu-. Tersine, insanın her zaman çevresinin efendisi haline geldiği olgusunun toplumsal ilişkiler üzerinde gittikçe artan yansımaları vardır.

İnsanlar birbiriyle savaşmak için kullandıkları saldırma gereksinimlerini yeni bilimsel fetihlerinin hizmetine koymaktadırlar. Madenlerin, tuncun, demirin keşfi bazı uygarlık çağlarının sona ermesine, toplumsal kurumların yıkılışına yol açmıştır. Doğrusu, barutun ve ateşli silahların şövalyeliği ve soyluluğu öldürdüğüne ve korkunç savaşın patlamasından bile önce Rus despotluğunun mahkûm edildiğine, Avrupa hükümdar aileleri üyeleri arasındaki içerden evlenmenin yine de dinamitin patlama gücüne dayanabilecek güce sahip çarlar doğuramamış olduğuna inanıyorum.

Belki savaştan sonra ortaya çıkmış olan bugünkü bunalım, elementler üzerine şu son ve görkemli zaferimizin sonucudur. Göklerin fethi. Olgu ilk bakışta apaçık görünmüyor, fakat bu zincirlemenin ilk terimleri hiç değilse_ açıkça kavrayabilmektedir. İngiltere, denizlerin ortasındaki yalnızlığın kendine sağladığı korunmaya güvenerek bütün politikasını bu yalnızlığı üzerine kurmuştu. Bleriot uçağı ü? Manş'ı aştığı gün, bu güven aldatıcı gibi göründü, barış döneminin ortasında ve denemeler yapmaktan başka bir amacı olmaksızın bir zeplin Londra üzerinde uçtu. Almanya'ya karşı savaş alınyazısı haline geldi.

Böylesine kapsamlı, böylesine karmaşık olan bir konuyu, böylesine özetleyerek, böylesine eksik bir biçimde işlemekten biraz utanç duyuyorum; size yeni bir şey öğretmemiş olduğumu da biliyorum; fakat amacım sadece size, eğer insan doğayı egemenliği altına alırsa, ondan kendi benzerleriyle savaşmak için silahlar alırsa, bu egemenliğin ekonomik kurumlan etkilediğini göstermekti. İşte biz burada evreni tanıtma sorunlarından hayli uzaklaştık, hemen oraya döneceğiz.

Elbette Marksizm, gücünü, tarih anlayışına ve bu anlayıştan çıkardığı geleceğe ilişkin öngörülere borçlu değildir. Ekonomik durumun, insanların fikir, ahlak ve sanat etkinliği üzerine yaptığı zorlayıcı etkinin inceden inceye kanıtlanmasına borçludur. Bugüne dek hemen hemen bilinmez kalmış olan bir dizi bağlantılar ve zincirlemeler böylece ortaya çıkmıştır; ama insanların toplum içindeki davranışlarını yalnız ekonomik etkenlerin belirlediğini kabul etmek olanaksızdır. Çünkü benzer ekonomik koşullar altına konulmuş çeşitli kişilerin, ulusların, ırkların aynı biçimde davranmadıkları yadsınmaz bir gerçektir. Bu olgu yalnız ekonomik etkenlerin doğurduğu bir tiranlık fikrini uzaklaştırmaya yetmektedir. Yaşayan insanların tepkileri sözkonusu oldu mu, psikolojik etkenlerin rolünü önemsememek elden gelmez. Bu etkenler yalnız ekonomik koşulların kuruluşuna katılmazlar, arkasından, ancak ilkel dürtüleri, koruma içgüdüleri, saldırganlıkları, aşk istekleri ve acıdan kaçma gereksinimleriyle hareket eden insanların bütün eylemlerini belirlerler.

Marksizmi gerçek bir toplum öğretisi yapmaya girişecek kimse, bu değişik etkenlerden herbirini incelikleriyle gösterecek durumda olmak zorundadır; insanın genel beden yapısı düzenini, ırksal başkalıkları, toplumsal koşulları, meslek etkinlikleri ve kazanç olanakları olgusunda uğradığı değişmeleri incelemesi ve bütün bu etkenlerin karşılıklı olarak nasıl yasaklandığını ya da güçlendiğini gözlemlemesi gerekir. İnsanın toplum içindeki davranışını inceleyen sosyoloji de uygulamalı bir psikolojiden başka bir şey olamaz. Kısacası, yalnız iki bilim vardır : Saf ya da uygulamalı psikoloji ile doğa bilimleri.

Ekonomik koşullara pek büyük önem tanınınca, onların değişmelerini doğal evrime bırakmaya girişilmemiş, fakat onları devrimci hareketlerle kışkırtmaya gidilmiştir. Rus Bolşevizminde uygulanan kuramsal Marksizm, tir dünya anlayışının karakterim almıştır. Enerji, birbirini tutma, zümre tekelciliği ve bir de savaştığı şeyle garip bir benzerlik. Başlangıcını ve gerçekleşmesini bilime borçlu olan, bilim üzerine ve onun tekniğine göre kurulmuş bulunan Marksizm, düşünmeye karşı, zamanında dininki kadar amansız bir yasaklama salmıştır. Marksist kuramı eleştirmeyi yasak etmiş, kendisinin dayandığı görüşten kuşkulanma, eskiden Katolik kilisesinin gözünde dine aykırı kabul edilen düşünceler gibi cezayı hak eden bir cürüm olmuştur. Marx'm yapıtları vahy kaynakları olarak İncil'in ve Kur'an'ın yerini almıştır; oysa bu eski kutsal kitaplar kadar çelişmeler ve belirsizlikler sunmaktadırlar.

Bütün idealist sistemleri ve bütün hülyaları acımazlıkla sürüp atarak uygulanmaya konulmuş olan Marksizm, eskilerinden ne daha kuşkulu, ne daha az kanıtsız yeni kuruntular yaratmıştır. Birkaç kuşakta insan doğasını, insanların artık çarpışmasız yeni bir düzen içinde ortaklaşa ve gerekli çalışmayı, ona zorlanmadan yaparak yaşayabileceği şekilde değiştirebileceğini ummaktadır. Düzenlenmiş bir toplumda pek gerekli olan, içgüdüleri frenleme için onlara yer değiştirtiyor, onları dışarıya doğru, bütün insan topluluğunu tehdit eden eğilimlere doğru yöneltiyor, sonra da yoksulların zenginlere ve geçmiş zamanın küçük kimselerinin eski iktidar sahiplerine duydukları düşmanlığa dayanıyor. İnsan doğasını bu yolla değiştirmeye çalışmak, doğrusu gerçekleşmeyecek bir çabadır : Bolşevik hareketinin bugün yığınlarda doğurduğu heyecan bu yeni düzen henüz tamamlanmamış olmasına ve dışardan tehdit edilmesine karşın, bizim, onun sona ereceği ve karar kılacağı anı şimdiden görmemize olanak vermektedir.

Bolşevizmin yanıtının ne olacağını biliyoruz. İnsanların doğası değiştirilemeyecekse, diyecek, bugün onların üzerinde etki yapmaya yarayacak yöntemler kullanmayı sürdürmek gerekir. Eğitimin sertliklerini, düşünme yasağını, kuvvet kullanmayı, hatta kanlı baskıları önlemek olanaksızdır. İnsanlarda aldanışlar yaratılmazsa, kendilerini bu sıkıntıya katlandırmak da olanaksızlasın Bundan sonra Bolşevik bizi, nazikçe, kendisine başka bir yöntem göstermeye çağıracak; biz de yenildiğimizi açığa vurmak zorunda kalacağız. Doğrusu ona ne öğüt vermeli? Benzer bir deneyin koşullarının beni ve benim gibileri bu girişime atılmaktan alakoymamış olduğunu, fakat bunda karar vereceklerin yalnız bizler olmadığını teslim durumunda kalmış görüneceğim. Niyetlerini gerçekleştirmek sözkonusu oldu mu, başkalarının acılarına duygusuz, kuşku bilmez, sarsılmaz kanılı aksiyon adamları vardır. Bugün Rusya'da girişilen pek büyük çaptaki deneyi bu adamlara borçluyuz. Büyük ulusların kurtuluşlarını ancak Hıristiyan inancına bağlılıktan beklediklerini ilân ettikleri çağda bile, Rusya'da patlak veren alt üst oluşun en üzücü öykülerine karşın, en iyi bir geleceğin bahanesi olarak görülmektedir. Ne yazık, ne bizim öz kuşkuculuğumuz, ne başkalarının yobazlığı, bu girişimin sonunu önceden görmemize olanak vermemektedir. Buna gelecek karar verecek belki denemenin erken yapılmış olduğunu, doğa güçleri üzerindeki egemenliğimizi artıran ve böylece gereksinimlerimizin giderilmesini kolaylaştıran yeni buluşlar gerçekleşmedikçe kurulu düzende kökten bir değişmenin pek az sonuç alma şansı olduğunu, gösterecektir. Belki toplum düzenini yeniden elden geçirmek, kişinin kültür isteklerine tam tamına saygı duyarak yığınların maddi yoksulluğunu ortadan kaldırmak mümkün olabilecektir; fakat insan doğası her türlü toplumsal ortaklığa güçlükle baş eğmektedir; demek ki, savaşın önceden kestirilemeyen bir zaman boyunca sürmesi gerekli gibi görünmektedir.

Bayanlar, baylar; psikanalizin bir dünya anlamışı ile bağlantıları konusundaki özetlemeyi sonuca vardırmama izin veriniz. Benim görüşümce, psikanaliz özel bir evren tasarımı kurma gücünde değildir. Buna da hiç gereksinimi yoktur; çünkü, bilimin bir bölümü olduğundan, bilimsel anlayışa katılabilir. Gelgelelim, tumturaklı bir biçimde övülmeye pek de değer değildir. O henüz pek yetersizdir, bütün gizlerin içine giremiyor; ne fikir tekelcisidir, ne de sistemlidir. Bilimsel düşünce insanlar arasında henüz pek yenidir ve ona çözümlenecek daha pek geniş sorunlar kalmaktadır. Bilim üzerine kurulmuş bilimsel bir dünya anlayışı gerçek dış dünyayı değerlendirmekle yetinmez. Alçak gönüllülükle, hakikatten fazlasını istemeyerek ve yanılsamaları reddederek her şeyden çok olumsuz bile görünür. Eğer çağdaşlarımız arasında biri bu durumdan hoşnutsuzluk duyarsa, ve hemen bir durulma elde etmek için daha çoğunu isterse, onu burdan başka bir yerde arasın, bulabileceği yerde arasın.Kendisine hiç sertlik göstermemekle birlikte, ne ona yardıma gelebiliriz, ne de onun için düşünme tarzımızı değiştirebiliriz.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült