Bir Centilmenin Akli Dengesizlik Durumundayken Gördüğü Tedavinin Öyküsü

John Perceval


Bu parçanın alındığı iki ciltlik eser ilk olarak 1838 ve 1840 yıllarında, sonra da Stanford Üniversitesi tarafından Gregory Bateson'un editörlüğüyle 1961 de basılmıştır.

Bir İngiliz başbakanın oğlu olan yazar bir dizi tuhaf davranışlar, yanılsamalar ve halüsinasyonları tanımlamakta ve bunların ne anlama geldiğini kendi bakış açısından anlatmaktadır. O, özellikle duyduğu seslerin anlamıyla ilgilenmiş ve bunlara vereceği cevabın ne olacağı üzerindeki düşüncelerini yazmıştır. Önceleri, bu seslerin Tanrı'nın sözleri olduğunu sanarak onlara uymuş ve kısa süre sonra "esinlenenler dışında tek bir sözcük söylememiş, tek bir davranışta bulunmamıştı. " Fakat daha sonra, bazı kuşkular duymaya başlamış: söylenenlerin aynısını mı yoksa tam aksini mi yayması gerektiğinden kuşkulanmıştır. Hasta olduğunu ama hala sesler duyduğunu farkettiği zaman, nasıl davranması gerektiği büyük bir çelişki konusu olmuştu; bu emirlere kelimesi kelimesine mi uymak gerektiği, yoksa sembolik olarak mı almak gerektiği konularında emin değildi. Bu karışıklığın, hastalığının . en önemli yönlerinden biri olduğunu yazmıştır.

Yanlış anlamak veya yanıltıcı görüntüler olgusuna dikkatimizi çekerek, çoğunlukla bir görüntünün olduğundan farklı bir şekilde yorumlandığını veya bir şeyin anlatmak istediğinin tam aksi şekilde algılandığını anlatmaktadır.

 

Yatağa çakılıp kalmadan kısa bir süre önce sesler duymaya başlamıştım. Önceleri bu sesler kulağımın dibinden gelirken sonra kafamın içinde çınlamaya veya kulağıma birisi fısıldıyor gibi bazen de odanın değişik yerlerinden gelmeye başladı. Bu eslerin sözünü dinliyor ve özellikle aklımı tam anlamıyla kaybcttiğim zamanlarda bunların Tanrı'nın veya Kutsal Ruhun sözleri olduğuna inanıyordum. Daha sonra, çok halsiz ve hasta olduğum zaman, değişik şekillerde görüntüler görmüştüm; arkadaş ve akrabalarımın yüzlerini bazen bembeyaz, bazen ateş gibi kıpkırmızı olarak; veya saygıdeğer kişilerin yüzlerini de lüle lüle saçları ve gümüş rengi sakallarıyla görüyordum.

Ölümün eli bana doğru uzanmıştı

Bu sesler benden bir sürü yanlış ve korkunç şeyler yapmamı istiyorlardı. Kendimi yataktan dışarı attım, boynumu kırmak istiyordum,bakıcılarla boğuştum. Dr. Fox'a gittiğimde kendimi sivri bir demirin üstüne attım, bu arada bakıcılarla, şiddetle düşmemi önlemek istedikleri için mücadele etmek zorunda kalmıştım; onlardan beni boğmalarını istedim, kendimi yastıkla boğmaya çalıştım, yüzüstü yerdeki çakıltaşları üstüne düştüm, tanımadığım insanlara annem, babam ve kardeşlerim sanarak seslendim, bir sürü cümleyi ardarda manzum olarak sıraladım, kısaca bütün bir yıl esinlendiklerim dışında tek bir kelime söylemeyip, tek bir hareket yapmadıktan sonra şimdi böyle bir taşkınlık yapıyordum.

Bu bir yıl boyunca, aynı zamanda çok güzel sesler de duyuyordum; en dokunaklı bir şekilde şarkı söylüyorlardı.

Bir keresinde tarlalarda otlayan ineklerin seslerini duymuştum Bu sesler, bana Kutsal Kitaptan bazı cümleleri de söylüyorlardı. Bir başka seferde de cennetten gelen bir gökgürültüsüyle korkutulup tehdit edildim. Görüntüler de görüyordum ve Dr. Fox'un arazisinden çıkarken, ineklerin sesini duyduğum gün, gökyüzüne doğru baktığım zaman. Efendimizin bütün azizleriyle beraber indiğini gördüm. Aynı yıl içinde, en yakın akrabalarımın ve arkadaşlarımın simasında olan çeşitli insan yüzlerinin bana yaklaştığını da gördüm. Yanılsamaların en yoğun olduğu zamanlarda bile, bazı kereler bu seslere uymayı reddettiğimi hatırlıyorum. Onlara itaat ederken bakıcılarımı öldürmekten korkuyordum bir keresinde Hobbs adında bir adamı boş banyo küvetine itmeyi istemiş ama bir yerlerini incitmekten korkmuştum.

Hayal kırıklığı, yorgunluk ve onları anlayamamamın verdiği ümitsizlik içinde durmadan isyan ediyor, söylediklerini yapmayı reddediyordum; bunun yerine melankoli; somurtma ve karaktersizliği seçmiştim.

Bir keresinde kendimi Avon nehri kıyısındaki bir uçurumdan atmam söylenmişti, eğer böyle yaparsam, cennet gibi yerlerde yaşayacağımı veya evde olacağımı vaadetmişlerdi. Ölümden korktuğum için sözlerini dinlemedim ve uçurum kenarından uzaklaştım.

Sonunda iyileşmiştim ve ancak bu yanılsamalardan (kendini atmak vs. gibi) kurtulup, iyileşmiş olanlar deneyimlerine dayanarak bu vaatlerin hile olduğunu bilirler.

Verilen emre birazcık uyduğum zaman hiç bir değişiklik olmadığını görünce, bu sözleri dinlemekten vazgeçtim.

Sesler bana, arkadaşlarımın benim yüzümden acı çektiklerini ve şunu şunu yaparsam onları rahatlatmış olacağımı söyleyince, dediklerini yapmak istiyordum; ama sonunda durumunda bir değişiklik olacağı uyarısını aldım ve sesler bir gün bana

"Mr ...... senin yüzünden acı çekiyor", bir başka gün de aynı ses,

"utanç ve tövbeyle düşünmek", veya başka bir söz söylüyordu; sonra aklım dengesini bulmaya başladı, yeniden nefes almaya başladım. Aldatıldığımı biliyordum ve artık bir ses bana birşey söylediğinde biraz bekleyip, söylenenin açıklanmasını istemeyi bir görev olarak görüyordum ve aslında sık sık bu sesi tümüyle yok farzediyordum. Böylece birden bire tehlikeli bir deli halinden yalın bir budala, bir yarım akıllı haline girmiştim ve bu iyileşmenin ilk aşamasıydı.

Bu, 1831 yılının sona ermesinden altı ay kadar önce kriket mevsiminde olmuştu ve bunun sonucu olarak gün boyunca beni sıkan bağlardan kurtulmuştum. Kollarım ve bacaklarım daha özgürdüler, daha çok pratik yapıyor, daha çok eğleniyor ve meşgale buluyordum. Sağlığım ve akli dengem iyileşmeye doğru hızla ilerliyorlardı, tabi bu arada bir kez bakıcıma, bir kez de hastalardan birine vurmuştum ama bu yanılsamalar yüzünden veya delirdiğim için değildi; beni kışkırtmışlardı.

Aslında bu devrede ihtiyacım olan tek şey gözlenmekti, zorlanma değil. En zayıf ve güçsüz olduğum zamanlarda, bakıcılarıma ve diğerlerine çeşitli isimler takmıştım; bazılarına erkek veya kızkardeşlerimin, bazılarına da babamın adıyla hitap ediyordum. Bu onların bazı yönlerinin benzemesine veya yaşlarına göre değişiyordu. Bakıcılara da içimden gelen esinlemelere göre isimler veriyordum; Dürüstlük, Samimiyet, Sadelik, Neşe vs gibi karakterlerine göre isimler. O sıralar onlara nasıl davrandığımı hatta bir tımarhanede olduğumu bile bilmiyordum. Fakat daha sonra korkunç rüyamdan kurtulup iyileşmeye başladım ve durumumu, o dehşet verici gerçeği farkettim; eşyaları ve insanları oldukları gibi görmeye başladım aslında bir süre bakıcılarımdan birini Hz. İsa zannedip ona tapınmıştım.

Hastalar arasında her türlü heyecan ve coşkuyu uygun bulmayan doktorların düşündüklerinin aksine, kendimi kontrol etmek için sarfettiğim çabalar ve yaptığım mücadeleler, zihnimi kuvvetlendirmeye ve hatalarımı azaltmama yaradılar. Özellikle bakıcı Hobbs'a vurduğum zaman, çünkü o beni, gelip tıraş olmam için zorluyordu. Belki de bu olaydan sonra Hıristiyanlığın gerçeklerinden şüphe duymaya başlamıştım ama kendi kendime kaç kez başkalarına güvendiğim için aldatıldığımı, toplumun adetlerini ve modayı izlerken kaç kez yanıldığımı düşündüm; ve şuna karar verdim ki, serbest kalınca mantıksız olan hiçbir şey yapmayacaktım. Ayrıca sakalımı ve uzun saçlarımı korumaya kararlıydım. Bu kararları vermemden hemen sonra sesler beni korkaklık ve çevremdekilere karşı aşırı uysallıkla suçlamaya başladılar. Sonunda bu seslere içimden cevap verdim; "öyle mi değil mi göreceğiz" dedim ve hemen sonra da bakıcılarla ümitsizce mücadele etmeye başladım. Bunlardan birisi başparmağımı yerinden çıkardı, diğeri ise karnımın üzerine diz çökerek boğazımı boğacak gibi sıktı. Bu manzarayla içim kabardı, kendime güvenimi kazandım ve uzun süreden beri yitirdiğim düşünce özgürlüğüme kavuştum. Kendi üzerimde daha kuvvetli bir kontrol sistemi kurma konusundaki ve bu sesler tarafından beni zor duruma düşürebilecek şekilde yöneltilmeye karşı dikkatle ve devamlı olarak direnme konusundaki kararlılığım artmıştı. Yine de, herşeye rağmen bu seslerin kutsal olduklarını, bana birşeyler öğretmeleri için gönderildiklerini ve onlara saygı göstermem gerektiğini hayal ediyordum. Fakat artık onlara uyarak bir tehlikeye girmekten, kendimi komik duruma düşürmekten korkmuyordum. Bu sebeple gözlem altına girmek için istekliydim ve gönüllü olarak bir doktora teslim olabilirdim, eğer o zaman özgürlüğümü kazanabileceksem. Bu ruh halini iki üç ay korudum. Bunun sebebi de bana yapılan önerilerin çoğunun sonunda haklı ve mantıklı olduklarının ortaya çıkmasıydı; böylece de bunların yardım edici ve ilahi sesler olduklarından şüphelenemezdim. Fakat çoğunlukla bir sesin direktiflerine uyunca veya bir ruhun hareketlerine ayak uydurunca, yarı yolda bırakılmışım gibi bir his duyuyor, bundan sonra ne yapacağımı bilemiyordum; ve bu durumda da komik duruma düşüyordum. Örneğin, sık sık ağzımı açıp, bazı kişilere değişik bir şekilde hitap etmek istiyordum, tam konuşmamın ortasında, ya güç beni terk ediyor ya da önerilen sözcükler daha öncekilerden farklı anlam taşıyorlardı; ben de büyük bir şaşkınlık içinde kekeleyerek veya dilim tutulmuş bir halde ortada kalıyordum.

O zaman, esinlenmemin doğru olduğunu ama benim yanlış anladığımı farkederek suçlunun ben olduğuma inanıyordum. Sesler de bunun böyle olduğunu; benim hala duyduklarıma itaat etmem gerektiğini ve sakin ortamlarda ve yalnızken, yapacağım veya söyleyeceğim şeyleri neden yanlış anladığımı sonunda keşfedebileceğimi söylüyorlardı. Dr. Fox'un tımarhanesinden yazdığım mektuplar ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır.

Bu mektuplardaki her harfi, her kelimeyi daha yazmadan önce beyaz kağıt üzerinde gördüğümü söyleyebilirim. Ama gördüğüm cümleler arasında seçmeler yaptım, çünkü bazıları birbirinin aksini söylüyorlardı ve aynen yazsaydım yine gülünç duruma düşecektim. Bu iş oldukça zor ve acı verici oldu. Okurlarım bu mektuplarda, büyük miktarda duygu ve zorlama yazıları aynı anda göreceklerdir. Algıladığım öneriler ve esinlemeler çoğunlukla iyi ve olumlu olduklarından, ben onların ilahi kaynaklı olduklarına inanıyordum; buna rağmen bazen de hatalıydılar ve mantığım bunları kabullenmiyordu, veya daha sakin bir ortamda kabullenmeyecekti. Ama diğer delilerle beraber bir odanın içindeydim devamlı olarak bir iki görevlinin girip çıkmasıyla yazılarım bölünüyordu saçma sapan sorularla karşılaşıyordum yazım nasıl gidiyordu gibi daha çabuk olmazsam kalem ve mürekkebimi alacaklarını söyleyerek yapılan tehditler kağıdımı kapıp yazdıklarımı okumaya çalışmaları vs. Ah, benim hemşehrilerim! Ah insanlık! Ah, Hristiyanlık? Pöf!

 

Bölüm XXXUI

Etkisi altında olduğum iki veya üç yanılsama daha vardı ki bunlardan nasıl kurtulduğumu pek hatırlayamıyorum: Ayaklarım karyolada başım yerde, vücudumu hızla sağa sola burkarak boynumu kırmaya çalışıyordum. Aslında boynumu gerçekten kırmaktan korktuğum için bu hareketi pek içtenlikle yapmıyordum; galiba uğraşmaktan bıktığım için veyahut böyle davranmaktan vazgeçene dek yatağa bağlandığım için, sonunda bu yanılsamayı bıraktım. Hastayken bu hareketi, öyle emir aldığım için yapıyordum, sonunda mucizeler olacağını bekleyerek... Bir de kendimi yastıkla boğmam isteniyordu, bunu hiç başaramadım, sonunda sıkılıp denemeyi bıraktım.

Bütün bu yanılsamaların sebebi galiba, sembolik olarak söylenen bir emiri sözcüğü sözcüğüne, anlamını araştırmadan uygulamamızda Bu teorim, tedavi edilmeyi bekleyenler için yararlı olabilir. Dr. Fox'un hastanesindeyken bu aklıma geldi ve bana çok faydası oldu. Orada, iyileşme sürecim sırasında, bütün deneyimlerimi, davranışlarımı kaydettim, bunları diğer hastalarınkilerle karşılaştırdım ve o acılı, sıkıntılı durumumda, bu sonuçlara ulaştım; hiç değilse diğerlerine bir faydam olsun diye.

Bu kendini inceleme ve denetleme işleminin ne kadar zor ve zahmetli olduğunu bilseler, sonradan sağlığımı ve akli dengemi yeniden kazanabilmek için özgürlüğümü isteyince, kendime zarar verebileceğim gerekçesiyle reddetmelerini ne kadar zalimce bulduğumu anlarlardı. Uyku dışında yaşadığım her dakikayı kendimi kontrol etmekle geçirmiştim çünkü gerçekten, içtenlikle doğru dürüst davranabilmek istiyordum.

Etkisi altında olduğum bu esrarlı gücü anlamaya ve gizini açığa çıkarmaya kararlıydım. Bir gün, kendisini çin çayı zanneden yaşlı bir adam görmüştüm. Aynı adam bir başka zaman da yüzünü kırmızı çamura bulayıp, kendisinin bir tablo olduğunu söylüyordu. Hemen aklıma teorim geldi ses ona sembolik bir şeyler söylüyordu ama adamcağız bunları söylendiği gibi uyguluyor. Aynı şekilde bir delinin demirden yapıldığını ve kendisini kimsenin kıramayacağını söylediğini veya bir adamın çin porseleni olduğu için her an kırılma tehlikesi içinde olduğunu söylediğini duyabilirsiniz. Bunun esas anlamı şudur, birinci adam bir demir kadar kuvvetlidir, öbürü ise bir porselen kadar nazik, kolay kırılabilir.

Aynı şekilde, kendimi boğmam istenince aslında üzüntümü, öfkemi veya belki de bilincimi boğmam gerekiyordu.

Şimdi aynı zamanda duygularımı boğmamı da istediklerini anlıyorum; elbette onları tamamen terketmem değil, yalnızca kontrol altında tutmam isteniyordu.

Ben, akıl sağlığının solunum yollarıyla yakından ilgili olduğuna; ruhun kontrolünün nefes kontrolü yoluyla yapıldığına inanıyorum. Bir örnek göstereyim; burunlarından rahat nefes alamayanları düşünün, ağızları açık dolaşırlar yani geri zekalıların yaptığı gibi!

Dr. Fox'un hastanesinde de durmadan kalbimle kafamın uyum içinde çalışmasını söyleyen sesler duyuyordum. Bu sesler bana hep, "kalbinle kafan beraber olsun", veya "kafan kalbinden uzaklaşmasın", diyorlardı. Bilinç adı verilen üçüncü bir güç bu ikisinin düzenini sağlayacaktı, ancak bu şekilde mutlu olabilirdim. O zaman duyduğum bu sözleri pek anlayamıyordum. Ama şimdi anlıyorum ki sesler kalbimle kafamı uyum içinde, bir arada tutmamı söylerken, neye ihtiyacım olduğunu veya istediğimi iyice düşünmem gerektiğini; çünkü kafamın, kalbim için itici olan bazı şeylerle meşgul olabileceğini demek istemiştir. Örneğin, evde çocukları aç beklerken annelerinin sinemaya gitmesi veya önemli bir randevusu olan adamın bunu unutup roman okumaya dalması gibi. Burada yine bilinç sahneye çıkar, kalbin duygularının doğru veya yerinde olup olmadıklarının, bunlara ne derecede uymak gerektiğini hep onun düzenlemesi gerekir. Bilinç ve derinlemesine düşüncenin yöneltilebileceğini fakat bu işlemin ancak ciğerlerin uygun aralıklarla nefes alması yoluyla olabileceğini ve böylece aklın tutkusunun derecesine göre veya vücudun hareketlerine göre değişebileceğini zannediyorum. Eğer durum böyleyse ve eğer iyi ayarlanmış bir nefes alıp verme işlemi vücut ve akıl sağlığı için gerekliyse, bunu mekanik olarak yapmanın yararları olabilir. Bu gerçeği, Dr. Fox'un tımarhanesinde de belki de bilmeden uyguladıklarını düşünmekten kendimi alamıyorum. Yoksa neden görevli hademe, yeleğimin ipleriyle beni boğmaya kalktı; neden bir deliyi yatıştırmak için onu boğacak gibi sıkı sıkıya bağladılar; neden bir görevli elinde bir demir çubuk tutarak başımı suda uzun süre tutmamı istedi? Soğuk banyoların, duşların delilerin tedavisinde kullanılması da bu prensibe dayanmaktadır.

Bu tımarhanede iyileşme sürecim sırasında sık sık oturduğum yeri değiştirerek, düşünce ve duygularımın buna göre değişip değişmediğini anlamak istedim. Bir keresinde odanın ucundaki bir hücrede sıkı sıkıya bağlanmış olarak oturuyordum, birden bire boğuluyormuşum gibi oldu ve "bu hissin, görme organlarıma eğik veya eğri gelen ve kare şeklinde olmayan, her türlü eşya, nesne veya çizgi yüzünden ortaya çıktığını anladım."

Ayrıca, aklımın en dengesiz olduğu zamanlarda, nefes almamın da aynı derecede çılgınlaştığımı ve hızlandığını farketmiştim. Benimle konuşan ruhlar da bana nefesimi kontrol etmemi, ve "bir burun deliğinden yavaşça nefes alıp, diğerinden vermemi" söylüyorlardı. Çok bunaldığım veya sinirlendiğim zaman da derin bir nefes alarak kendimi yatıştırabiliyordum.

Bütün bu detaylar sıkıcı gelebilir ama tıp adamları bu konuda öyle cahil, öyle düşüncesizler ki bunlar belki yararlı olabilirler.

Aşağıda bir delinin şiirsel düşüncelerle gerçeği nasıl karıştırdığına dair örnekler göreceksiniz. Bana durmadan tanımadığım insanların annem, kardeşlerim filan oldukları söyleniyordu. İngiltere'de olmadığım söyleniyor ve buna inanıyordum. Bakıcımla boğuşmam söyleniyordu, önce bunu yapmak istemedim ama sonra bunun anlamını açıkladılar, "onunla uygarca boğuşmamı" söylüyorlardı, yani dostça itiraz edecek veya yalnızca azarlayacaktım.

Bir zamanlar ruhların veya görünmez meleklerin bana şarkı söylediklerini hatırlıyorum, şarkı arasında "Herminet Herbert'le boğuş" bazen de "onunla öpüş" diyorlardı.

Bu iki emir de bana olağandışı geliyordu ve ikisini de yapamazdım. Ama Tanrı'nın emirlerine uymamaktan ve kuşku duymaktan da korkuyordum. Sonunda, bunun bir görev olduğunu düşünerek ve sonunun iyi olacağını umarak sözlerini dinledim. İncelik ve duyarlık hislerim vücuduma zarar geleceği korkusundan daha üstün olduğundan boğuşmayı öpüşmeye tercih ettim.

Görevliyi yeleğinden yakaladım fakat bana karşılık vermeyince şaşırdım. Diğerlerinden daha ufak tefekti ve bana göre bir rakipti fakat yine de boğuşmak istemiyordu. Bu nedenlerle onunla boğuşmakta ısrar etmedim, çünkü delilerin davranışları saçma ve mantıksızdı. Bir hareketi yapmakla bu iş üzerindeki bir espriyi ayırt edememek de deliliğin bir başka özelliğidir. Elini yak derseniz bunu gerçek zanneder veya git çamura yat derseniz, deli hangimiz acaba diye düşünür. Aynı şekilde kendimi yerlere atmam, yüzümü çakıltaşlarına vurmam gibi emirler de aslında "kendini topla, nerede olduğunu, ne yapmak istediğini iyice düşün ve ona göre davran" demektedirler.

Delilik hiç bir zaman, bu çeşit emirleri anlama gücünden veya yorumlama yeteneğinden tam olarak yoksun olmak değildir; "hiç kimseye taşıyabileceğinden ağır yük yüklenmez" diye yazılmıştır. Sözünü dinlediğim emirlerin saçmalığı onları anlayabilme oranına bağlıydı. Bundan pek emin değilim: İyileşmeye başladığımda bundan şüpheleniyordum ve kendim için çok kötü şeyler düşünüyordum. Çok kötü ve günahkar olduğumu sanıyordum, belki de gerçekten öyleydim. Fakat, moralimin en bozuk olduğu ve bu düşüncelerin altında bunaldığım sıralarda, benimkine benzer şartlar içinde hastaneye kaldırılan yaşlı, iyi bir adamın yavaş yavaş mahvolduğuna ve saygınlığını yitirdiğine şahit oldum.

Onu Dr. Fox'un tımarhanesine girerken gördüğümde, bir ziyaretçi veya hastalardan birinin arkadaşı olduğunu sanmıştım. Hademelerin kaba davranışları yanıldığımı gösterdi. İki hafta sonra bu yaşlı centilmen Bristol şehrinde bir tüccardı hertarafını kırmızı çamura bulayıp, ben bir tabloyum diye etrafta dolaşıp, koğuştakilerin sinirini bozuyordu. Bir kaç gün sonra da, beni bağladıkları gibi sıkıca bir hücrede bağlanmış, sert bir oturağın üzerinde bütün gün oturduğunu gördüm. Deli gömleği içinde, duvara bir kemerle bağlanmıştı, yüzü ateş gibi kıpkırmızıydı, gri saçları yüzüne düşmüştü. Yavaş yavaş daha tiksindirici bir hale giriyordu; yemek getirildiği zaman oburca, şapır şupur tıkmıyor, düzene, temizliğe aldırmadan bir hayvan gibi karnını doyuruyordu. Bu tablo benim de ne hallere girmiş olduğumu gösteriyordu ve kendi kendime, "şüphesiz bu içinde olduğumuz durumun kaçınılmaz bir sonucu" dedim. Cesaret, ümit kazanmış oldum böylece. O zamana kadar kendimi suçlamıştım; mantığımı ve kendimi kontrol edebilme yeteneğimi, boğaz düşkünlüğüme yeme içme ve soğuk bira içme zevki feda etmiş olduğumu düşündükçe hasta oluyordum. Sabahları ve akşamları duyduğum sesler durmadan ya hatır için o eti yemememi veya o ekmeği bırakmamı söylüyorlardı. Sonra bir ses gelip yiyecekleri hatır için reddetmemi söylerken, bir başka ses de hatır için birşeyler yememi istiyordu; şaşkına dönmüştüm. Karnım açtı ve yemekleri sevmiştim, neden reddetmemi istediklerini anlayamıyordum. Hizmetçi yanımda bekliyor, ağzıma lokmaları uzatırken "Haydi Mr. Perceval, akşama kadar bitmeyecek bu yemek" diyordu. Sonunda yemezsem yemekleri geri götürüyorlar beni de ya cezalandırıyorlar ya da azarlıyorlardı. Bazen de zorla ağzıma tıkıyorlardı, o zaman da ben oyun oynarcasına ağzıma ne verirlerse hatta elimin uzanabileceği herşeyi yutuyordum. Sonra ruhumu bir lokma ekmek için sattığımı düşünüp kızıyordum. Böylece sonsuz mutluluğu, tıkınmanın zevki uğruna feda etmiş oluyordum; hem de bunu benimki gibi kutsal bir vücut için yapıyordum.

En düşünceli olduğum, düşünce ve ellerimin en meşgul olduğu zamanlar akli dengemin en sağlam olduğu devrelerdi ve bunun sonucu olarak da durumumun ne olduğunu daha açık bir şekilde farkediyordum. Bu dönem, zayıflığıma en çok kaygılandığım ve bu halimin sergileniş biçimine en çok şaşırdığım ve yine de bu hislerin pek bilincinde olmadığım bir devreydi. İnsan aklının çift aksiyonu vardır; duyu veya duygularla ilgili olan kısmı ve bu duyuların tanınması, farkedilmesi veya tanımlanması ile ilgili olan kısmı. Tıpkı dalgın bir adamın her yerde kalemini araması ve sonunda kulağının arkasında bulması veya düşünceye dalmış bir adamın kalkıp pencereye, masaya doğru bilinçsizce yürümesi, sonra da kendine gelip 'ben buraya niye gelmiştim' diye düşünmesi gibi.

Yani bir deli tam anlamıyla duyularından yoksun değildir, yalnızca kafası acı veren başka düşüncelerle doludur. Sağlıklı bir akıl ve moral durumu için, aklın ve vücudun birçok fakültesinin bir arada, uyum içinde çalışması gerekmektedir böyle bir durun birdenbire oluşunca, bir deli kendi utanç verici ve zor halini farkeder, bu konuda daha duyarlı olur, ama yine de düşüncelerini veya duygularını kontrol edemez. Böylece, yemek yerken, ellerim meşgul olduğu için veya traş olurken gerçek durumumu daha iyi anlıyor ve düşüncelerim kendimden uzaklaşıp diğer nesnelere dağılıyordu. Tabi, bıçak veya jilet kullanmama izin vermemeleri yüzünden, moralim oldukça bozuktu. Kendimi idare edemiyordum, ceza benim için çok ağırdı ve sonunda gürültücü, aç gözlü bir soytarı haline geldim. Yiyeceğimi tıkmıyor, hayvanca sesler çıkarıyordum. Daha insanca şartlar altında olmuş olsaydı, bu belki de hiç olmayacaktı. Ama duyduğum sesler bir arkadaşın hatırı için o et parçasını yemememi; bir başka parçayı ise, başka bir arkadaşın hatırı için yememi söyleyerek, benim davranışlarımın öncelikle duygusal olmasını istemiş oluyorlardı. Yani bu şartlar altında, böylesine verilen yemeği yemeye isyan etmemi istiyorlardı önce yememeyi, (durumumu ve kötü muameleyi kınamak için) sonra da yemeyi, tevazu içinde ve şükran duyarak (çünkü bu sağlığım için gerekliydi). Tıpkı üzgün insanların yemek yiyememeleri veya yememeleri ve kızgın, öfkeli kadınların yemeği bırakıp kalkmaları gibi. Ben de sık sık yemeği yemeden bırakmayı düşünüyordum ama sağlığımı düşünerek kendime rağmen yedim.

Kısaca, delilik aynı zamanda manevi anlam taşıyan bir emiri yanlış anlayıp maddi anlamda  uygulamaktır,zihinsel bir emiri fiziksel olarak algılamak gibi ve bu sebeple Herminet Herbert'le öpüşmem ve boğuşmam emredildiği zaman, esas amaç şu veya bu davranışları geliştirmemdi

Bu adama niye bu ismi taktığımı bilmiyorum, bu deyimin anlamını da tanımlayamam, bunun anlamını ruhlara sorduğum zaman da bunu çok iyi bildiğim söylendi. Sonra Yunanca ve Almanca dillerine başvurarak —"Herminet"— haberci, ulak veya yorumcu —"herr", efendimiz—"bert" ben tam anlamını bilmiyordum (ama seslere göre"cehennemden"miş) anlamını çıkarabildim ve Herminet Herbert, ceza gören ruhların, Tarın'dan bahsederken kullandıkları bir tabir anlamına kullanılıyor.. Tıpkı babasına kızan çocuğun ona 'Vali Bey' demesi, veya suçlunun hapishaneden 'saray' veya 'şato' diye bahsetmesi gibi. Eski bir lugattan öğrendiğime göre "herbert" veya "herbert", Önder, Efendimiz anlamına da geliyormuş.

Dr. Fox'un tımarhanesindiyken bu isim, diğer pek çok fikrim gibi bana orjinal gelmişti. Burada birçok fikir doğmuştu ama çoğuna beni götüren bazı nedenler vardı; durumum, yapılan muamele, ve özellikle bu hizmetlinin kullandığı dil gibi. Bu adam konuşmaya başlayınca kendimi kasaptaymışım sanıyordum. Bana sık sık, "bağırsaklarını sökerim", "sen ………ni keseceğim!" diyordu. Bir akıl hastanesinde çalışan bu hastabakıcının böyle bir dil kullanmasını, hem de bir centilmene böyle hitabetmesini nasıl düşünebilirsiniz? Ama aynen böyle konuşuyordu; eğer okurlarım bir delinin ne kadar yalnız ve terkedilmiş olduğunu düşünürlerse, toplumun suçunun büyüklüğü ortaya çıkacaktır. Herminet Herbert'le öpüşmem veya boğuşmam istendiği zaman, sesler bana bu emirlerin tam aksini yapmam gerektiğini söylemişlerdi yani öpüş deyince boğuşacak,boğuş deyince de öpüşecektim. Sözlerini dinlemediğim zamanlarda korkak olduğumu söylüyorlardı. Sonunda sabrımı yitirip, hangisinin doğru olduğunu iyice karıştırdım. Emirler önceleri "böyle bir adamla boğuş, istersen", "şunu yap, istersen" şeklinde veriliyordu; biraz daha iyileşince şöyle söylenmeye başladılar, "istersen şunu şunu yap karar veren ruhun sözünü dinle" veya "şakacı ruhun dediğini yap"ve buna benzer şeyler. Bunu keşfedince daha dikkatli olmaya ve ne şekilde davranacağıma önceden çalışıp, incelemeye karar verdim.

Böylece delilik aynı zamanda bir anlayış karmaşasıdır; akıllı, esprili veya alaycı veya tuhaflık ruhların emirleri karıştırılır, yanlış anlaşılır. Tanrı, insan zekasını işlerken, yarattığı varlıkla. tabir yerindeyse böyle şakalaşır; emirin yanlış anlaşılması günah olarak tanımlanır. Bence, dini meslek olarak edinenler çoğunlukla iki yüzlüdürler; çünkü dindar olduklarını söyledikleri halde değildirler. Bu nedenle İsa günahkarları ve meyhanecileri seviyordu, onlar iki yüzlü değillerdi.

İşte burada, St. Paul'un bahsettiği büyük esrar ortaya çıkar: "Yapabilecek olduğumu yapmam yaptığıma izin vermem", "Aklım ete karşıdır etim ruha karşıdır", çünkü insan aklı incelik ve zarafetten uzaklaşınca esprili olarak düşünür, yani dokunmanın, tatmanın veya ellemenin yasak olduğunu düşünür ama gerçekte doğa bunun aksini ister, böylece, aklın istediğini doğa istemez. Bu çelişki kanunu heryerde vardır ve bu gerçek St. Paul'den başka yazarlar tarafından da farkedilmiştir. Ovid, Aşkın tutkusu üzerine yazdığı bir eserde; Martial da, bir Epigramda, aynı konuyu işlemişlerdi.

Bunun evrensel bir kanun olduğunu söylemek istemiyorum, herhangi bir hataya düşmek iyi olmaz.

Okulda genç çocuklarken, kim bilir kaç kez yalnızca yasak olduğu için bazı şeyleri yapmıştık, emirlere karşı gelmiştik, değil mi? İnsanların yapmalarını istemediğimiz şeyleri yapmalarını söylemek her zaman iyi sonuç verir. Başkaları da bu olgunun farkındadırlar, ama ben bunu bir çözüm olarak algılıyorum. Galiba bu, doğru bir şekilde yorumlanırsa, günahın esrarını sonunda çözmeme yardım edebilir. Böylece günah bir yanlış anlamadan ibaret oluyor.

Küçük çocuklar gibi davrananlar bu kuralı pek beğenecekler, özellikle huysuz ve tutkulu olanlar.

Çocuklara saygı göstermek gerekir, aklın işlemlerinin daha saf ve daha düzenli olduğu sonsuz ruhun küçük tapınakları oldukları için ve ahlak açısından daha mükemmel göründükleri için.

Bu çocukları hizmetçiler gözetirler, oyunlarını hemen bırakıp fanlarına gelmelerini isterler, onları korkuturlar, minik parmaklarıyla kavradıkları şeyleri ellerinden koparıp alırlar ve böylece doğanın düzeni bozulur, irade ve isteklerinin kendilerine göre gelişmesi engellenir, terbiye için kullanılan metotlar onların kendi yaşamlarını yaşamalarına mani olur sonunda huysuz, hırslı ve vahşi olurlar. Benim tavsiyem şu olacak, onlara boyun eğin ki, onlar da size boyun eğsinler. Onların tutumlarına bakarak ruh hallerini ve morallerini tahmin edin ve davranışlarınızı buna göre ayarlayın. Onlarla usta bir balıkçının oltaya yakalanan balıkla oynayıp sonunda kıyıya çekmesi gibi oynayın; varacağınız sonuç bu kadar çabaya değmez mi?

Daha ne söyleyeyim, delilik bir anlayış kargaşasıdır ama aynı zamanda akli melekelerin doğal, belki de hatalı yargıların kontrolünden uzak durmalarıdır. Delilik, sarhoşluk gibidir, yalnız daha kötüdür ve daha uzun sürelidir: ve pek çok şair, ressam, şarkıcı, aktör ilaç aldıkları zaman en iyi, en güzel eserlerini vermişlerdir; çünkü sarhoşluk doğal yargılamayı alt üst eder, yanlışı doğru, acıyı tatlı yapar. Yargılama gücü elinizden alındığı zaman tutku ve duygular işi ele alırlar. Bu nedenle aklın işlemlerini gözlemlemek suretiyle pek çok manevi, ruhsal ve hatta fiziksel bilgi edinilebilir; çünkü akıl kusursuz bir mekanizma parçasıdır. Sanki nasıl kullanacağımızı veya ayarlayabileceğimizi bilmediğimiz bir müzik aletini bazı katı mekanik kurallara göre kullanmaya çalışmak gibi. İnsanın içinde doğal düşünce ve iradesinden bağımsız olan bir güç vardır ve bu gücü kullanarak insan fikirler üretebilir sesini denetleyebilir hatta kollarını bacaklarını bile idare edebilir.

Kahvaltımı yaparken, ses bana sık sık, "Eğer şunu veya bunu yaparsan, senin için biraz daha ekmek ve tereyağı isteyeceğiz" diyordu ve eğer sözünü dinlersem, konuşmama gerek kalmadan, hizmetçi, bana dikkatle baktıktan sonra, bana ekmek ve yağ getirirdi. Şimdi anlıyorum ki, yüz ifadem veya davranışımla daha ekmek istediğimi ifade ettiriyorlardı; ama bu, duyduğumu hayal ettiğim seslerin bir şekilde benim esenliğimle ve aklımın çalışmasıyla ilgili olduğunun veya içimdeki güç tarafından duyduğum seslerle aklımın çalışması arasında bir bağlantı olduğunun bir ispatıdır.

Bir keresinde, Dr. Fox'un hastanesinden çıkmamdan az önce, evden çıkıp arka kapıdan geçiyorken bir ruh benim "başımı kaldırıp, sesimi yükseltmemi ve neler olacağını beklememi" istedi yukarıya, gökyüzüne bakıyordum, ağzımı açıyordum ve öyle korkunç küfürler ve lanetler söylüyordum ki korktum ve konuşmayı reddettim. Tekrar aynı şeyi yapmam istendi ama sözlerini dinlemeyip, sessiz kalmayı tercih ettim. Böylece, emir aldığım anda, ne durumda olduğuma, nerede olduğuma aldırmadan sesimi yükseltip bağırma çılgınlığından kurtulmuş oldum; yani olağanüstü bir güç tarafından körü körüne yönetilmem sona ermişti.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült