Bir Beynin İçinde Üç Beyin

Phlippa Perry


Bilim insanları son yıllarda yeni bir beyin teorisi geliştirdiler. Beynin aslında tek bir yapıdan değil üç farklı yapıdan oluştuğunu, bu üç yapının zamanla birlikte iş görmeye başladıklarını ama yine de ayrı kaldığını anladılar.

Bu yapıların ilki, bazen sürüngen beyni diye de adlandırılan beyin sapıdır. Reflekslerimizin yanı sıra kalp gibi istemsiz kaslarımızdan sorumlu ve doğuştan itibaren işler durumdadır. Belli zamanlarda hayatımızı kurtarabilir. Düşüncelere dalıp bir otobüsün önüne çıkıverdiğimizde, ne olup bittiğini farketmeden önce bizi yeniden kaldırıma sıçratan beyin sapıdır. Gözümüze doğru bir parmak geldiğinde gözkapaklarımızı kapatan beyin sapıdır. Beyin sapı size Sudoku çözdürmez ama hayatta tutar, iş görmenizi sağlar ve pek çok tehlikeden korur.

Beynin diğer iki yapısı memeli beyni ya da sağ beyin ile memeli olmayan beyin ya da sol beyindir. Yaşamlarımız boyunca gelişmeye devam etmelerine rağmen her ikisi de gelişimlerinin çoğunu ilk beş yılda tamamlarlar. Tek bir beyin hücresi kendi başına çalışmaz. İşlev kazanması için diğer beyin hücreleri ile bağlantıya ihtiyaç duyar. Beynimiz sinirsel patikalar oluşturmak üzere tekil beyin hücrelerini birbirine bağlayarak gelişir. Bu bağlantı kurma işlemi diğer insanlarla ilişkilerimizin. bir sonucu olarak gerçekleşir. Yani beynimizin nasıl geliştiği genetikten çok erken dönem ilişkilerimizle ilgilidir; tabiattan çok terbiye yoluyla gerçekleşir.

Bu, aramızdaki farklılıkların pek çoğunun, çok küçükken düzenli olarak maruz kaldıklarımızla açıklanabileceği anlamına gelir. Deneyimlerimiz beynimizin maddesini şekillendirir. Bir efsanedeki aşırı bir örneğe atfen, eğer yaşamımızın ilk yıllarında başka bir insanla hiçbir ilişkimiz olmaz ve kurtlar tarafından büyütülürsek, bu durumda davranış kalıplarımız insandan çok kurtlarınkine benzeyecektir.

Yaşamımızın ilk iki yılında sağ beynimiz son derece aktiftir, sol beynimiz ise daha durgundur. Ancak takip eden birkaç yılda gelişim tersine döner; sağ beynin gelişimi yavaşlar ve sol beyin oldukça aktif bir döneme girer. Diğerlerine bağlanma yollarımız, nasıl güvendiğimiz, kendimizi genel olarak ne kadar rahat hissettiğimiz, bir üzüntüden sonra kendimizi ne kadar hızlı ya da ne kadar yavaş toparladığımız, ilk yıllarımızda sıkı bir şekilde sağ beynimizde temellenir. Bu nedenle sağ beyin, çoğu hissimizin ve içgüdümüzün temel mevzisi olarak görülebilir. Büyük oranda diğerleriyle empati kuran, uyum sağlayan ve ilişkilenen yapıdır. Sağ beyin yalnızca ilk gelişen değildir, aynı zamanda sorumlu olarak kalmaya da devam eder. Bir bakışla, bir koklamayla sağ beyin işleri eline alır ve herhangi bir durumun değerlendirmesini yapar. Shakespeare’in Kral Lear isimli eserinde Gloucester Dükü’nün dediği gibi: “Duygusal olarak görüyorum.”

Sol beyni temel dil, mantık ve akıl yürütme yapısı olarak adlandırabiliriz. Sol beynimizi deneyimi dile çevirmek, düşüncelerimizi ve fikirlerimizi kendimize ve diğerlerine ifade etmek ve planlan hayata geçirmek için kullanırız. Kanıt temelli bilim sol beynin yeteneklerini kullanarak gelişir, tıpkı tasnifleyen ve düzenleyen taksonomi, felsefe ve filoloji gibi.

Daha önce dediğim gibi yaşamın ilk iki yılında, sol beynin gelişimi sağ beyne göre çok daha yavaştır, bu yüzden de kişiliklerimiz henüz sol beyin dil ve mantık kapasitesi ile onları etkileme şansı bulmadan önce belirlenmiştir. Bu sağ beynin dominant kalmaya devam etmesinin nedeni olabilir. Sol ve sağ beyin dediklerimin ikisinin de etkisini kendi üzerinizde fark etmiş olabilirsiniz; oldukça iyi nedenlerle bir şeyi yapmak akla yatkınken, kendinizi başka bir şeyi yaparken bulduğunuz deneyimler hep böyledir. Öyle görünüyor ki beyninizin akla yatkın tarafı (sol beyin) dile sahiptir ama çoğunlukla güç diğer taraftadır.

Birer bebekken beyinlerimiz bizimle ilk ilgilenenlerle ilişkimiz içinde gelişir. Onların bize verdiği duygu ve düşünce süreçleri yansıtılır, tepki vermemize yol açar ve gelişen beyinlerimizde yer eder. Eğer şanslıysak, ebeveynlerimiz ve bakıcılarımız da bizim ruh hallerimizi ve düşünsel durumlarımızı yansıtır ve değerlendirir, hissettiklerimize karşılık verir ve bunların onlara da geçtiğini bize bildirirler. Aşağı yukarı iki yaşındayken, beyinlerimiz çoktan ayrı ve bireysel kalıplar geliştirmiş olur. Ancak o zaman sol beyinlerimiz dili anlayacak kadar olgunlaşırlar. Bu ikili gelişim iki beynimizi bütünleştirmemize olanak verir, en azından belli bir ölçüde. Sol beynimizi sağ tarafın duygularını dile dökmek için kullanma yeteneği elde ederiz.

Fakat eğer bizimle ilgilenenler bazı ruh hallerimizi görmezden gelirlerse, bilerek ya da bilmeyerek bizi bu ruh hallerimiz için cezalandırmış olurlar. Bu ileride bizim için sorun haline gelir, çünkü ortaya çıktıkları zaman bu duygulan işlemek ve dil aracılığıyla mantığa dökmek daha zor gelir.

Yani, eğer ilk bakıcılarımızla ilişkimiz pek ideal değilse ya da daha sonra ağır bir travma nedeniyle bebekliğimizde edindiğimiz güven hissini kaybedersek, yaşamımızın ilerleyen yıllarında duygusal zorluklar yaşayabiliriz. Fakat daha mutlu bir çocukluk yaşamak için çok geç kalmış da olsak ya da travmadan  kaçınmak artık mümkün olmasa da, rotamızı değiştirmek yine de mümkündür.

Psikoterapistler ‘içe yansıtma’ tabirini, bir insanın ya da kültürün karakteristik özelliklerini kişinin bilinçsiz bir şekilde kendi ruhuna işlemesini tarif etmek için kullanırlar. Gördüğümüz ebeveynliği içe yansıtma ve ilk bakıcılarımızın bıraktığı yerden devam etme eğilimindeyizdir; yani hissetme, düşünme, tepki verme ve yapma kalıpları saplanıp kalır ve derinlerdedir. Bu illa ki kötü bir şey olmayabilir; ebeveynlerimiz iyi bir iş çıkarmış da olabilirler. Fakat eğer kendimizi baskılanmış ya da tatminsiz hissediyorsak, daha aklı başında ve mutlu hale gelmek için bu kalıplarda değişiklik yapmak isteyebiliriz.

Bunu nasıl yaparız? Bunun için kusursuz bir reçete yok. Eğer giderek daha fazla monotonluğa ve/veya kaosa batıyorsak, düşüşümüzü kesmeye ihtiyaç duyarız; ister tedaviyle ister davranışlarımızı değiştirerek. Flayatta yeni bir odak isteyebiliriz, yeni fikirlerden ya da tamamen farklı bir şeyden yararlanabiliriz. (Muğlak ifadeleri bilinçli olarak kullanıyorum çünkü bir insan için işe yarayan, diğeri için yaramayabilir.)

Fler başarılı psikoterapi sürecinde değişimin dört alanda gerçekleştiğini fark ettim: “kendini gözlemlemek”, “başkalarıyla ilişkilenmek”, “faydalı gerilim” ve “kişisel anlatı”.2 Bunlar psikoterapi dışında da kendi üzerimizde çalışabileceğimiz, akıl sağlığı ve gelişimi için ihtiyaç duyduğumuz esnekliği sağlamamıza yardım edecek alanlar.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült