Bilinçdışı Aklın Bağımsızlığı

Carl Gustav Jung


Anlaşıldığına göre, Terry Konferanslarının kurucusunun, bu girişimi başlatmaktaki amacı, bilim adamlarının ve aynı zamanda felsefecilerle insan bilgisine ilişkin diğer alanlarda çalışanların , her zaman gündemde bulunan din sorununa katkıda bulunmalarını sağlamaktır. Gerek bu nedenle, gerekse Yale Üniversitesi 1937 yılı Terry Konferanslarını verme onurunu bana tanıdığı için, psikolojinin , daha doğrusu tıbbi psikolojinin benim çalıştığım bu özel dalının dinle olan ilişkisini ya da dine ilişkin görüşlerini ortaya koyma görevinin bana düştüğü sonucuna vardım. Din, insan aklının en eski ve en yaygınm uğraşlarından biridir, bu nedenle insanın psikolojik yapışma değinen her psikoloji dalı, dinin sadece toplumsal ya da tarihsel bir olay (görüngü) olmayıp, çok sayıdaki insan için oldukça kişisel bir ilgi alanı olduğu gerçeğini gözlemlemeden edemez.

Çoğunluk bana filozof dese de, ben bir ampiristim (deneyciyim) ve fenomonolojik (doğal olayları inceleyen bilimsel) bir tutumdan yanayım. İnanıyorum ki, ara sıra deneyimin, yaşantının sağladığı birikimin ötesine geçen bazı fikirlerin ileri sürülmesi, bilimsel ampirizmin ilkeleriyle çelişmemektedir. Hatta, bence, iç duyum (reflection) aşaması bulunmadığı sürece, deneyim de sözkonusu olmaz, zira “deneyim” bir sindirme işlemidir ve bu işlem olmazsa anlama süreci gerçekleşemez. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, benim yaklaşımımda, psikolojik konular felsefi açıdan değil, bilimsel açıdan ele alınmaktadır. Dinin psikolojiyi ilgilendiren yönü çok önemli olmakla birlikte, ben dine salt ampirik açıdan yaklaşıyorum, diğer bir deyişle, fenomeni (olayı) gözlemlemekle yetinip, onun metafizik ya da felsefe uygulamalarından kaçınırım. Uygulama konusundaki yaklaşımların değerini reddetmiyorum, ancak bunları yetkin şekilde kullanmada yeterli değilim. Farkındayım, çoğu kişi, psikoloji konusundaki her şeyi bildiğini sanmaktadır, çünkü onlara göre psikoloji, kendilerine ilişkin bilgilerin toplamından başka bir şey değildir. Ancak, psikoloji bundan çok daha fazlasını kapsar. Psikoloji, felsefeyle fazla ilişkili değildir, fakat ortalama deneyim sahibi kişilerin sıklıkla karşılaşmayacağı türden ampirik olgularla çok yakından ilişkilidir. Benim bu kitaptaki amacım, pratik psikolojinin din sorunuyla kesiştiği yönlere hiç olmazsa bir göz atabilmektir. Sözkonusu sorunun tüm derinliği ve genişliğiyle kapsanması, kuşkusuz bizim üç konferansımızdan çok fazlasını gerektirir, çünkü somut ayrıntılara inmek için, hem çok zamana hem de çok açıklamaya gereksinim vardır. Çalışmamın ilk bölümü, pratik psikoloji ile din sorununa bir giriştir. İkinci bölüm, bilinçdışı akıldaki otantik din işlevinin (fonksiyonunun) varlığım kanıtlayan olgulara ilişkindir. Üçüncü bölüm ise, bilinçdışı süreçteki dinsel sembolizmi ele alır.

Oldukça alışılmadık bir sav ileri süreceğim için, dinleyicinin, temsil etmekte olduğum psikoloji dalının yöntemsel yaklaşımım iyi bildiğini varsaymam doğru olmaz. Sözkonusu yaklaşım, salt fenomolojiktir, diğer bir deyişle, olan biten şeylerden, olaylardan, deneyimlerden, tek kelimeyle, gerçeklerden hareket etmektedir. Sahip olduğu gerçeklik, bir olgudur, yargı değil. Örneğin, bakire doğum motifini ele alırsak, psikoloji, sadece böyle bir düşüncenin varolması durumuyla ilgilenir, doğru mu yoksa yanlış mı olduğu sorunuyla ilgilenmez. Böyle bir düşünce, mevcut olduğu sürece psikoloji açısından gerçektir. Psikolojik açıdan varoluş, sadece bir bireyde meydana geliyorsa özneldir (sübjektiftir). Fakat, psikolojik varlık toplumdan çıkıyorsa, diğer bir deyişle kaynağı kamuoyuysa, nesneldir (objektiftir).

Bu bakış açısı doğal bilimlerin yaklaşımıyla aynıdır. Örneğin, zooloji farklı hayvan türleriyle nasıl uğraşıyorsa, psikoloji de fikirleri ve farklı kafa yapılarını aynı şekilde inceler. Bir fil gerçektir, zira varlık olarak mevcuttur. Dahası, fil, ne bir sonuçtur, ne bir ifadedir, ne de bir yaratıcının öznel (sübjektif) yargısıdır. O bir fenomendir. Fakat biz psişik olayların isteğe ve keyfe bağlı oldukları, hatta insanı yaratan gücün icatları olduğu fikrine o kadar alışmışız ki, psike’nin (ruh) ve onun içeriğinin kendi keyfi icadımızdan ya da varsayım ve yargılarımızın sanal ürününden başka bir şey olmadığı önyargısından kendimizi kurtaranlayız. Oysa gerçek şudur : belirli bazı fikirler neredeyse her devirde ve her yerde bulunur, hatta geleneklerden ve göçlerden bile etkilenmeyebilir. Bunlar, birey tarafından oluşturulmaz, kendiliklerinden ortaya çıkar hatta bireylerin bilincine kendilerini kabul ettirir. Bu durum ise, platonik felsefenin değil, ampirik psikolojinin ilgi alanına girer,

Dinden sözederken, bu terimle ne anlatmak istediğimi en başta açıklığa kavuşturmam gerekir. Latince anlamının da ifade ettiği gibi, din, Rudolf Otto’nuu (T) deyimiyle “numinosum” a, yani istence bağlı keyfi hareketlerin bir sonucu olmayan dinamik bir varlığa veya etkiye, dikkatli ve özenli bir şekilde uymaktır. Din, dinin yaratıcısı olmaktan daha çok onun bir kurbanı durumundaki insan öznesini (süjesini) kavrar ve kontrolü altına alır. Numinosum, nedeni ne olursa olsun, öznenin iradesi dışındaki bir durumunu gösterir. Gerek dini öğretilere gerekse kamuoyuna göre, böyle bir durum, her zaman ve heryerde, bireyin dışındaki nedenlere bağlıdır. Numinosum, ya görünür bir nesnenin (objenin) niteliğidir ya da görünmeyen bir varlığın etkisidir ve sonuçta, bilincin özel bir şekilde değişildik geçilmesine yol açar. En azından genel kural budur.

Ancak, ritüel (tören, ayin) ya da din kurallarım uygulama konusuna gelince, bazı istisnalar mevcuttur. Ritüellerin pek çoğu, isteğe bağlı olarak, salt numinosum etkisi yaratmak amacıyla gerçekleştirilir ve bu sırada da ruh çağırma, kurban etme, meditasyon ve diğer yoga hareketleri, çeşitli derecelerde kendine işkence yapma vb. sihir ve büyü içeren belirli araçlardan yararlanılır. Fakat dışsal ve nesnel bir yüce davaya duyulan dinsel inanç, daima bu tür eylemlerden önce gelir'. Örneğin Katolik kilisesinin, ekmek şarap ayinini yapmaktaki amacı, inananları kutsamaktır; fakat bu hareket yüce gücün ayindeki varlığım büyüye dayalı bir işlemle ortaya koymak anlamına geldiği için, mantıklı bir bakış açısıyla yaklaşıldığında, bu dini ayinlerde hiç kimsenin yüce gücü orada hazır bulunmaya zorlayamayacağı ileri sürülebilir. Ne var ki,bu ayinler Tamahım onaylamadığı takdirde yapılmalarım sağlamayacağı ilahi kurumlar olduğu için, yüce gücün kaçınılmaz şekilde ayinde hazır bulunacağı da ileri sürülebilir mantıklı olarak.

Din bana, insan aklınının özel bir tutumu olarak görünmektedir; bu tutum “religio” teriminin özgün kullanımına dayanarak tanımlanabilir. Terimin özgün anlamı, ruhların, şeytanların, tanrıların, yasaların, fikirlerin, ideallerin ya da insanın kendi dünyasında candan hayran olup sevecek kadar anlamlı, güzel, büyük bulduğu, ya da dikkate almaya yetecek kadar yardımsever, tehlikeli veya güçlü bulduğu diğer faktörleri de kapsayan tüm “güçler”den oluşan belirli bazı dinamik faktörlerin dikkatli şekilde gözetilip, bunlara uyulmasını içerir. Gündelik konuşma dilinde, belirli bir davaya heyecanlı bir ilgi duyan kişiler için, “taparcasına bağlı” deyimini kullanırız; örneğin, William James’in belirttiğine göre, bilim adamları genellikle bir şeye iman edip inanmazlar, “onların özelliği bağlılık duygusudur.”(2)

“Din” terimiyle, bir itikadı, inancı kastetmediğimi açıkça belirtmek isterim. Buna rağmen, şurası da doğrudur ki, her inanç, aslında bir taraftan numinosum deneyimine dayanmaktadır, diğer taraftan da, kesinlikle yaşanmış bir numinosum’un etkisine ve bunun sonucunda bilinçte meydana gelen özel bir değişmeye duyulan güven ve bağlılığa dayanmaktadır ; Paul’un Hıristiyan oluşu bu konuda çarpıcı bir örnektir. Şu söylenebilir: “Din”, numinosum deneyimi sonucunda değişikliğe uğramış bilince özgü bir tutumu tanımlayan bir terimdir.

İtikadılar, inançlar, ilk dini deneyimlerin belirli kalıplara sokularak kurallara bağlanmış ve dogma haline getirilmiş biçimleridir. (3) Deneyimin, yaşantının içeriği kutsanmıştır ve genellikle artık değişmez ve çoklukla da süslü bir yapıda dondurulup katılaştırılmıştır. İlk deneyim, bir ritüel ve değiştirilemez bir kurum halinde tekrarlanmakta ve yeniden yaşanmaktadır. Bu olay, zorunlu bir taşlaştırma anlamına gelmeyebilir. Tersine, değiştirmek için hayati bir neden bulunmayan ve milyonlarca insanın asırlarca uyguladığı deneyim şekilleri halini alabilir. Katolik kilisesi belirli katılığı nedeniyle sık sık suçlanmasına rağmen, dogmanın da bir hayatı olduğunu ve bu nedenle değişikliklere ve gelişmelere açık olduğunu kabul eder. Hatta, dogmaların sayısı sınırlanmış değildir ve zaman içinde artabilir. Aynı durum, ritüeller için de geçerlidir. Yine de tüm bu değişim ve gelişmeler, başlangıçta yaşanan deneyimlerle sınırlıdır, bu nedenle de belirli bir dogmatik yapıya sahiptir ve belirli duyumsal (emotional) değerler içerirler. Protestanlık bile ki görünüşe göre, dogmatik gelenekten ve kodlanmış ritüellerden sınırsız bir özgürlüğe geçen ve bu nedenle de dörtsüzden fazla kola ayrılmış protestanlık bile en azından Hristiyan olmak zorundadır ve Tanrının insanlık adına acı çeken İsa’da kendini gösterdiği şeklindeki inanç kapsamında kendini ifade etmek zorundadır. Kesin çerçeve budur, bunun içeriği, de kesindir ve Budist ve Müslüman görüş ve duyumlarla genişletilip değiştirilemez : yine de şurası kuşku götürmez ki, dinsel fenomenleri sadece Buda, Muhammed, Konfüçyüs veya Zerdüşt değil, Mithras, Attis, Kibele, Mani, Hermes ve diğer birçok egzotik kültler de temsil etmektedir. Bir psikolog, bilimsel bir tavır sergilediği sürece, her inancın kendini tek ve ebedi gerçek olarak görme savını kulak ardı etmelidir. Dikkatini dinsel soranların insani boyutlarında yoğunlaştırmalı ve bunu yaparken de itikallara bağlı olarak çok farklı görünümlere bürünen dinsel deneyimin ilk halini ele almalıdır.

Bir doktor ve sinir ve akıl hastalıkları uzmanı olarak benim hareket noktam, itikad, inanç değil, dinsel insanın, yani kendisine ve kendisi aracılığıyla da genel konumuna etki eden belirli faktörleri dikkate alıp gözeten insanın psikolojisidir. Bu faktörleri tarihsel geleneğe veya antropoloji bilgimize göre adlandırıp tanımlamak kolaydır, fakat aynı şeyi psikolojik yaklaşımla yapmak çok zordur. Benim din sorununa tüm katkım, hem hastalarımla hem de, deyim yerindeyse, normal bireylerle yaşadığım pratik deneyimlerimden kaynaklanmaktadır. İnsanlarla olan deneyimlerimiz büyük ölçüde, onlarla yaptığımız şeylere dayandığı için, profesyonel çalışmalarımda izlediğim yol konusunda, size en azından genel bir fikir vermek durumundayım.

Her nevroz (sinirce) bireyin en özel hayatıyla ilgili olduğu için, tedavi sırasında bir hasta kendini marazi (hastalıklı) duruma sokan ilk koşulları ve komplikasyonları tümüyle anlatırken hep bazı tereddütler yaşanacaktır. Peki, hasta niçin serbestçe konuşamaz? Niçin korkak, çekingen ve aşırı titiz davranır? Bunun nedeni, bireyin, kamuoyu veya saygınlık veya şöhret denilen kurumların önemli elemanlarını oluşturan bazı dışsal faktörlere “dikkatle uymakta” oluşudur. Hasta artık doktoruna güvense ve ondan çekinmese bile, sanki kendi bilincine varmak tehlikeli bir şeymiş gibi, belirli şeyleri kendi kendine kabul etmek istemeyecek, hatta bundan korkacaktır. İnsanlar genellikle kendilerine ezici gelen, kendilerini aşan şeylerden korkar. Fakat bir nisanda, kendinden daha güçlü olan bir şey var mıdır? Unutmamalıyız ki, her nevroz, belirli boyutta bir moral çöküntüsü içermektedir. Birey nevrotik olduğu sürede, kendine güvenini kaybeder. Nevroz, insan için alçaltıcı bir yenilgidir ve kendi psikolojisinin tam olarak bilincinde olmayan kişilerce böyle anlaşılmakladır. Birey, “gerçek olmayan” bir şey tarafından yenilgiye uğratıldığını sanır. Doktorlar, çok önceleri, kendisinde herhangi bir sorun bulunmadığı , gerçek bir kalp ya da kanser hastası olmadığı konusunda hastayı ikna etmiş olabilirler. Öyleyse, diye düşünür hasta, belirtileri hayal gücünden kaynaklanmaktadır'. Hasta, “hastalık hastası”olduğuna ne kadar çok inanırsa, aşağılık duygusu o kadar çok benliğini kaplar. “Eğer belirtilerim hayaliyse, bu lanet olası hayal gücünü nereden buldum ve bu başbelası neden bana musallat oldu” diye kendi kendine düşünür. Gerçekten de, akıllı birinin karşınıza gelip de, neredeyse yalvaran biçimde bir bağırsak kanserinden muzdarip olduğunda ısrar etmesi ve aynı zamanda da ümitsiz bir ses tonuyla kanserinin sadece hayali bir şey olduğunu tabii ki bildiğinden sözetmesi acınacak bir durumdur.

Bizim her zaman maddeci bir açıdan oluşturduğumuz psike kavramı, nevrotik vakalarda ne yazık ki faydalı olmamaktadır. Eğer ruh kolayca farkedilmeyen bir bedenle çevrilmiş olsaydı, o taktirde, maddesel bedenin kansere yakalanabilmesi gibi, bu belli belirsiz bedenin de gerçek ama hafif bir kansere yakalandığı söylenebilirdi. O zaman, en azından gerçek bir şeyden bahsedilmiş olurdu. Bu nedenle, tıp bilimi, psişik özellikteki şeylerden hiç hoşlanmaz ona göre, beden ya hastadır ya da hiç sorun yoktur. Ve yine tıbba göre, eğer bedenin gerçekten hasta olduğu kanıtlanamıyorsa, bunun nedeni, elimizdeki araçların düzeyinin, kuşkusuz organik kökenli olan sorunlarımızı doktorun saptamasına olanak vermemesidir.

Peki ama psike nedir? Maddeci bir önyargıya göre, psike, beyindeki organik süreçlerin fenomenler üstü bir yan ürünüdür sadece. Her psişik rahatsızlığın kökeni, organik veya fiziksel olmak zorundadır ve eğer tanı koyulamıyorsa bu durum, sadece tam araçlarımızın yetersizliğinin bir sonucudur. Psike ile beyin arasındaki reddedilemez ilişki, maddeci bakış açısını belirli şekilde güçlendirmekte, ama yeterince sağlam kılmamaktadır. Bir nevroz vakasında, beynin organik süreçlerinde gerçek bir rahatsızlık olup olmadığını bilmiyoruz; eğer salgılara bağlı sorunlar varsa, bu sorunların nevrozun bir sonucu değil nedeni olduğunu söylememiz olanaksızdır.

Öte yandan şurası da kuşku götürmez ki, nevrozların gerçek nedeni psikolojiktir. Gerçekten de, ,organik veya fiziksel bir rahatsızlığın sadece itirafta bulunmak suretiyle bir anda tedavi edilebileceğini düşünmek çok zordur. Bununla birlikte, isterik bir ateş yükselmesi olayını biliyorum, hastanın ateşi 39 dereceye kadar yükselmiş ve psikolojik bir nedenin itirafı sonucunda bir kaç dakika içinde düşmüştü. Ya açıkça fiziksel nitelikteki bazı rahatsızlıkların, hastaya acı veren bazı psikolojik çatışmaların sadece tartışılmasından bile etkilendiği, hatta bu yolla tedavi edildiği durumları nasıl açıklayabileceğiz? Bir psoriasis (sedef hastalığı) olayına şahit olmuştum; bu cilt hastalığı neredeyse tüm bedeni kaplamıştı ve bir kaç haftalık psikolojik tedaviden sonra onda dokuz oranında iyileşme sağlanmıştı. Başka bir durumda, kolon gerilmesi nedeniyle yakın zaman önce ameliyat geçiren bir hastanın bağırsağının 40 santimlik kısmı alınmış, fakat bundan soma yine olağandışı bir kolon (kaim bağırsak) gerginliği oluşmuştu. Hasta artık ümitsizdi ve doktora kaçınılmaz görmesine rağmen, ikinci bir ameliyatı reddediyordu. Bazı özel psikolojik gerçekler ortaya çıkarılır çıkarılmaz, kolon (kalın bağırsak) normal işlevine dönmüştü.

Hiç de az olmayan bu tür olaylara bakıldığında, psike’nin bir hiç olduğuna veya hayali bir olgunun gerçek olmadığına inanmak giderek güçleşmektedir. Yalnızca yakın çevresindeki şeyleri görmeye alışmış, miyop diyebileceğimiz kafa yapısına sahip birinin aradığı yerde değildir psike. O vardır, fakat fiziksel bir biçimi yoktur. Varolmanın sadece fiziksel bir biçimde olabileceği varsayımı, neredeyse gülünç bir önyargıdır. Aslına bakılırsa, yakından bildiğimiz tek varoluş biçimi, psişiktir. Tam tersine şunu da söyleyebiliriz : fiziksel varoluş sadece çıkarsamadır (inference), çünkü ancak duyularımızın bize ilettiği psişik imgeleri (imajları) algıladığımız sürece madde hakkında bilgi sahibi olabiliriz.

Şu basit ama temel gerçeği unutmakla kuşkusuz büyük bir hata yapıyoruz. Nevrozun, hayal gücü dışında başka hiç bir nedeni yoksa , yine de, hastalığın varlığı bir gerçektir. Eğer birisi, benim kendisinin baş düşmanı olduğumu sanıyorsa ve beni öldürmüşse, ben salt bir hayal gücü yüzünden ölmüş olurum. Hayaller vardır ve fiziksel koşullar kadar gerçek ve onlar kadar zararlı ve tehlikeli olabilirler. Hatta şuna inanıyorum ki, psişik tehlikeler, salgın hastalıklardan veya depremlerden daha tehlikelidir. Ortaçağdaki veba ya da çiçek salgınları bile, 1914 yılındaki belirli fikir ayrılıklarının ya da Rusya’daki bazı politik görüşlerin neden olduğu kadar kadar çok insanın ölümüne yol açmamıştır.

Aklımız kendi varoluş biçimini kavrayamaz, çünkü kendi dışında bir Arşimed noktası yoktur, buna rağmen varolan bir şeydir. Psike vardır, hatta varoluşun kendisidir.

Öyleyse, hayali kanseri olan hastamıza ne yanıt vereceğiz? Ben şöyle söylerdim: “Evet arkadaş, gerçekten de kanser benzeri bir şeyden ıstırap çekiyorsun, öldürücü bir kötülük barındırıyorsun içinde, ancak bu şey senin bedenini öldürmez çünkü hayalidir. Fakat o, en sonunda senin ruhunu öldürecektir. Daha şimdiden insanlarla olan ilişkilerini ve kişisel mutluluğunu bozmuş, hatta zehirlemiştir ve tüm psişik varlığını emip bitirinceye kadar da bunu artırarak sürdürecektir Öyle ki sonunda, insan olmaktan çıkacaksın ve kötü bir tümöre dönüşeceksin.”

Hastamızın teorik aklı, hayal gücünün yaratıcısının ve sahibinin kendisi olduğunu ileri sürmesine rağmen, hastamız bilmektedir ki, bu ölümcül hayal gücünü başlatan kendisi değildir. Eğer kişi gerçekten kanserse, kanser kendi bedeninde bulunmasına rağmen, bu kötülüğe yol açan sorumlunun ken disi olduğuna asla inanmaz. Fakat konu psike’ye gelince, san ki psişik koşullarımızı kendimiz oluşturmuşuz gibi, hemen bir tür sorumluluk duyarız. Sözkonusu önyargı göreceli olarak yeni tarihlere aittir. Daha yakın zaman öncesine kadar, kültürlü kişiler bile, psişik unsurların düşünce ve duygularımızı etkilediğine inanırdı. Onlara göre, hayaletler, büyücüler, şeytanlar ve melekler ve hatta tanrılar varolan şeylerdi ve bunlar insanlarda belirli psikolojik değişikliklere yol açabilir di. Kanser olduğunu sanan kişi, daha önceleri yaşasaydı, bu düşüncesi konusunda çok farklı şeyler hissederdi. Herhalde; birisinin kendisine büyü yaptığını ya da cinlerin etkisi altında kaldığını varsayardı. Böyle bir fantezinin yaratıcısının kendisi olduğunu hiç düşünmezdi.

Bana göre, bu kişilerdeki kanser düşüncesi, aslında kendiliğinden olan (spontane) bir gelişmedir ve psike’nin bilinçten farklı bir kısmında ortaya çıkmıştır. Bu düşünce, bilince tecavüz eden özerk bir gelişme gibi görünmektedir. Bilincin niteliği konusunda belirtilebilecek nokta, onun bizim kendi psişik varlığımız olduğudur, kanser ise kendisinin psişik varlığıdır ve bizimle bir bağı yoktur. Bu söylem, gözlemlenebilir gerçekleri tam olarak tanımlamaktadır. Böyle bir vakaya çağrışım testi uygularsak, çok geçmeden bireyin kendi evinin efendisi olmadığını anlarız (4). Test sırasında kişi, geç tepki vermeye başlayacak, tepkileri değişikliğe uğrayacak, baskılanacak (suppression içerik bilinçdışına değil, önbilince geçirilir, ya engellenir ya da ortadan kaldırılır) veya tepkilerin yerini özerk unsurlar alacaktır. Testte, kişinin bilinçli isteğiyle yanıtlayamayacağı bazı uyarıcı (stimulus) kelimeler olacaktır. Bu kelimeler, test uygulanan kişi için bile genellikle bilinçdışı olan belirli özerk içeriklerle cevaplanacaktır. Bizim yöntemimizde, kanser fikrinin kökenindeki psişik kompleksten kaynaklanan yanıtları kesinlikle bulup çıkarırız. Uyarıcı kelime ne zaman, gizli bir kompleksle ilintili bir şeye değinirse, bilinçli ego’nun tepkisi bozulur, hatta kompleks kökenli bir yanıtla yer değiştirir. Kompleks, sanki egonun isteklerine müdahale edebilen bağımsız bir varlıktır. Gerçekten de kompleksler, kendi düşünsel hayatları bulunan ikincil ya da kısmi kişilikler gibi davranır.

Bilinç, bastırma (repression) yoluyla komplekslerden kurtulmayı tercih ettiği için, komplekslerin çoğu bilinçten ayrılıp koparlar. Fakat, daha önce bilinçte hiç yer almamış kompleksler de vardır ve bu tür olanlar hiç bir zaman isteğe bağlı olarak bilinç dışına çıkarılamaz. Bunlar bilinçdışı akıldan doğar ve esrarengiz ve karşı konulamaz savlarla ve telkinlerle bilinci işgal eder. Bizim hastamızın durumu ikinci grup komplekslere dahildi. Kültürlü ve akıllı olmasına rağmen, onu hükmü altına alan veya onda takıntı yaratan bir şeyin ümitsiz biçimde kurbanı olmuştu. Marazi fikrinin şeytansı gücüne karşı kendisini herhangi bir biçimde korumada son derece çaresizdi. Kanser düşüncesi habis bir ur gibi onu aşmıştı. Sözkonusu fikir günün birinde ortaya çıkmış ve o günden itibaren de yerinden kımıldamamıştı; yalnızca kısa kısa özgürlük araları veriyordu.

Böyle durumların varlığı, insanların kendi bilinçlerinden niçin korktuklarını bir dereceye kadar açıklar. Perdenin arkasında gerçekten bir şey bulabilirler bilinmez ki,, dolayısıyla insanlar bilinçlerinin dışındaki faktörleri “hesaba katıp onlara dikkatle uymayı” tercih eder. Çoğu kişide, bilinçdışının olası içeriğine ilişkin bir tür ilkel Desidemonia (şeytana inanma) bulunur. Tüm doğal çekingenliğin, utancın ve ince düşünceliliğin ötesinde, “ruhun bilinmeyen kötülüklerine” duyulan gizli bir korku vardır. Kuşkusuz, kimse böyle gülünç bir korkuyu kabullenmek istemez. Fakat, bu korkunun temelsiz olmadığının ayırdına varmalıyız; tam tersine aşırı derecede sağlam nedenlere dayanmaktadır. Yeni bir fikrin bize ya da çevremizdekilere musallat olmayacağı konusundan asla emin olamayız. Yakın ve eski çağlar tarihinden biliyoruz ki, böylesi takıntı fikirler çevrenin kabul edemiyeceği kadar garip olabilmektedir. Sonuçta da, ne kadar iyi niyetli veya makul olursa olsunlar, muhaliflerin tümü diri diri yakılır veya başları uçurulur veya daha modem makinalı tüfeklerle kitleler halinde yokedilir. Bu tür şeylerin geçmişte kaldığını düşünerek kendimizi avutamayız. Ne yazık ki, bunlar sadece günümüze değil, özellikle, geleceğe de ait görünüyor. “Homo homini lupus” üzücü, ancak apaçık bir gerçektir. Gerçekten de, bilinçdışı akıldaki kişisel olmayan güçlerden korkmamıza yetecek kadar neden vardır. Bu güçler asla, ya da hemen hemen asla, kişisel ilişkilerimizde ve olağan koşullar altında ortaya çıkmadıkları için, bizler mutlu bir şekilde onların farkında olmayız. Fakat insanlar biraraya gelir ve bir güruh oluşturursa, işte o zaman kolektif bireyin dinamikleri serbest kalır bir güruhun üyesi oluncaya kadar herkesin içinde uyku durumunda bulunan vahşi hayvanlar ya da iblisler özgürce ortaya çıkar. Kalabalığın içindeki insan, bilinçsiz olarak daha alt bir ahlaka ve entelektüel düzeye iner, aslında bu düzeydeki içerik her zaman orada mevcuttur ve bir kalabalığın oluşmasıyla teşvik edilecek şekilde, bilinç sınırının altında durmaktadır.

Bence, insan psike’sini sadece kişiyi ilgilendiren bir konu olarak ele almak ve tümüyle kişisel bir bakış açısıyla açıklamak ölümcül bir hatadır. Bu tarz bir açıklama, yalnızca bireyin günlük olağan uğraşlarının ve ilişkilerinin irdelenmesinde geçerlidir. Ancak, belki de öngörülmeyen ve biraz olağandışı bir olay şeklinde küçük bir sorun çıktığında, hemen içgüdüsel güçlere başvurulur tümüyle beklenmeyen, yeni ve hatta garip güçlere. Sözkonusu güçler artık kişisel motiflerle (güdülerle) açıklanmaktan çok, güneş ve ay tutulmalarındaki paniklerle ve buna benzer bazı ilkel olaylarla kıyaslanabilir . Bolşevik ideolojisinin yol açtığı ölümleri, tek başına kişisel bir baba kompleksiyle açıklamak bana yetersiz görünmektedir.

Kollektif güçlerin bireyin karakterinde meydana getirdiği değişiklikler şaşırtıcı boyuttadır. Yumuşak ve makul biri, manyak ya da vahşi bir canavara dönüştürülebilir. İnsanlar kusuru daima dış güçlere atmaya eğilimlidir, fakat var olmayan bir şey de harekete geçirilemez. Aslına bakılırsa, biz her zaman bir volkan üzerinde yaşıyoruz ve bu volkanın patlayarak çevresini yakıp yıkma olasılığına karşı, bildiğimiz kadarıyla, yapabileceğimiz bir şey yoktur. Karşınızdakine akıl ve sağduyu çerçevesinde davranmayı öğütlemek kuşkusuz güzel bir şeydir, ancak dinleyicimiz ya tımarhanelik bir deliyse ya da kolektiflik duygusuna kapılmış bir kalabalıksa ne olacak? İkisi arasında pek fark yoktur, çünkü hem deliyi hem de güruhu harekete geçiren, kişisel olmayan, kişiyi ezen ve güçlerdir.

Makul yollarla başedilemeyen, karşı koyulamayan güçler, nevrozla yola getirilebilir. Değindiğimiz kanser vakası, insan aklının ve zekasının, apaçık saçmalıklar karşısında ne kadar yetersiz kaldığını açıkça göstermektedir. Hastalarıma her zaman şunu tavsiye ederim: böyle açıkça görülen, fakat karşı çıkılamayan saçmalıkları, henüz bizim için anlaşılmazlığım koruyan bir anlamın ve gücün kendim ifadesi olarak kabul etsinler. Deneyimlerim bana göstermiştir ki, böyle bir olayı ciddiye alıp uygun bir açıklama getirmeye çalışmak çok daha etkin bir yöntemdir. Ancak, o açıklamanın, marazi etkiye eşdeğer bir hipotez getirdiği sürece uygun olacağı da unutulmamalıdır. Bizim vakamızdaki kişi, bilincinin karşı koyabileceğinden daha fazla bir istenç gücüyle karşı karşıyadır. Böylesine riskli ve belirsiz bir durumdayken, belirtilerinin gerisindeki kişinin , anlaşılamayan bir şekilde, kendisi olduğu ve kendisinin bu belirtileri gizlice yaratıp desteklediği konusunda hastayı ikna etmek iyi bir strateji değildir. Böyle bir sav, onun karşı koyma gücünü derhal felce uğratır ve moralini bozar. Hastaya, kompleksin , bilinçli kişiliğe karşı çıkan özerk bir güç olduğunu anlatmak çok daha iyi bir yoldur. Dahası, bu açıklama, olayı kişisel motiflere indirgemeye göre, gerçeklere daha uygundur. Açık bir kişisel neden, motivasyon (güdüleme) mevcuttur, ancak bu kasıtlı ve isteğe bağlı değildir, hastanın başına gelivermiştir.

Gılgamış destanında, Gılgamış, gururu yüzünden tanrılara meydan okuduğunda, onun yasa dışı İhtiras ve arzularını kontrol altına alabilmek amacıyla, Gılgamış’ın gücüne eşit güçte biri yaratılmak istenmişti. Aynı şey bizim hastamızın da başına gelmiştir: hastamız, aklının ve zekasınınücüyle dünyaya bir düzen getiren, ya da, her zaman getirecek olan bir düşünürdür. Bu ihtirası sonunda, kendi kişisel kaderini belirlemeyi başarmıştır. Hasta, her şeyi karşı çıkılamayan, sarsılmaz akıl yasaları çerçevesinde kalmaya zorlamış, ancak doğa bir yer bulup kaçmış ve bir kanser fikriyle, karşı konulamaz bir saçmalık biçiminde şiddetle geri gelmiştir. Bu kurnaz yolu, kişiyi insafsız ve zalim bir bağ içinde tutmak için , bilinç dışı geliştirmiştir. Bu durum, hastamızın tüm makul ideallerine ve dahası her şeyden daha güçlü olan kişi istencine duyduğu inanca inen en güçlü darbeydi. Böyle bir takıntı, aklını ve zekasını bencil güç amacıyla kötüye kullanmayı alışkanlık haline getiren kişilerin başına gelebilir ancak.

Buna rağmen Gılgamış tanrıların intikamından kaçabilmiştir. Kendisini ikaz eden rüyalar görüyor ve bunları dikkate alıyordu. Bu rüyalar ona düşmanını nasıl yenebileceğini gösteriyordu. Tanrıların artık yok olduğu hatta kötü şöhret kazandığı bir çağda yaşayan hastamız da böyle rüyalar görüyor, fakat onları dinlemiyordu. Akıllı bir insan, rüyaları ciddiye alacak kadar batıl inançlı olabilir miydi! Rüyalara karşı çıkan yaygın önyargı, genelde insan ruhuna son derece az değer veren bir bakış açısının belirtilerinden başka bir şey değildir. Bilim ve tekniğin gösterdiği muhteşem gelişmeler, diğer tarafta şaşırtıcı bir bilgelik ve içe bakış, iç gözlem (introspection) eksikliği ile dengelenmiştir. Dinsel öğretilerimiz, ruhun ölümsüzlüğünden sözetmektedir, doğru; bununla birlikte, eğer Yüce Varlığın özel bir hareketi, esirgemesi olmasaydı, sonsuza kadar lanetlenecek olan insan psikesine ilişkin çok az ılımlı söylem içerir. Psikenin genelde küçük görülmesine yol açan işte bu iki önemli faktördür, fakat nedenlerin hepsi bunlar değildir. Göreceli olarak yeni sayılan, bu gelişmelerden çok daha önceleri, bilinçdışındaki her şeye karşı duyulan ilkel bir korku ve çekingenlik sözkonusuydu.

İlk başlarda bilinçlilik çok tehlikeli bir şey sayılmış olmalı. Göreceli olarak ilkel topluluklarda, bilincin nasıl kolayca kaybedildiğini hala gözlemleyebiliriz. Ruhun kaybolması, “ruhun kötülüklerine” (5) bir örnektir. Bu durama, psikenin bir kısmının tekrar bilinçdışına dönmesinde rastlarız. Diğer bir örnek Germen destanlarındaki (6) çıldırma durumuna karşılık gelen amok* durumudur (7). Bu, aşağı yukarı tam bir kendinden geçme halidir ve sıklıkla yıkıcı sosyal sonuçlara yol açar. Sıradan bir duygulanma bile, önemli ölçüde bilinç kaybına neden olabilir. Bu yüzden ilkel insanlar, abartılmış nezaket gösterilerine değer verir, silahlarım yere koyar, çömelir ve başlarını eğerek avuçlarını göstererek sakin bir şekilde konuşurlardı. Hatta bizim kibar davranışlarımız bile, bazı olası psişik tehlikelerin “dinsel” şekilde gözetilmesini içerir hala. İyi günler dileğinde bulunarak kaderi yatıştırırız. El sıkarken, sol eli cepte tutmak ya da arkada tutmak iyiye işaret değildir. Eğer özellikle uğur getirmek isteniyorsa, karşıdakinin eli iki elle birlikte sıkılır. Yüksek yetki sahiplerinin önünde, başımız açık durumda eğiliriz, yani kolayca ani bir şiddet nöbetine kapılabilecek olan güçlü kişileri yatıştırmak için korumasız şekilde başımızı sunarız. Savaş dansları sırasında savaşçılar o kadar heyecana kapılabilirler ki, kan dökülebilir.

* Amok: Malayalılarda görülen ve ruhsal bir bunalımı takip ederek şiddetli öldürme arzusu biçiminde beliren hastalık.

İlkel insanların hayatı, hep gizli halde bulunan psikolojik tehlikelere sürekli saygı göstermekle geçer, bu insanlar tehlikeleri azaltabilmek için sayısız girişimlerde bulunup, yöntemler ararlar. Tabu alanların yaratılması, bu gerçeğin dışşal bir kanıtıdır. Sayılamayacak kadar çok tabular, güçlükle ve korkuyla gözetilip korunan, sınırları belirlenmiş psişik alanlardır. Bir keresinde Elgon Dağının güney eteklerinde bir kabileyle birlikteyken büyük bir hata işledim. Ormanlarda sık sık rastladığım hayalet evleri hakkında bilgi almak istedim ve bir görüşme sırasında, “hayalet” anlamındaki “selelteni” kelimesini kullandım. Birdenbire herkes sessizleşti ve son derece sıkıntılı bir hal aldı. Hepsi bakışlarını benden kaçırdı, çünkü dikkatle fısıldanan bir kelimeyi yüksek sesle söylemiştim ve böylece çok tehlikeli sonuçlara davetiye çıkarmıştım. Toplantıyı sürdürebilmek için konuyu değiştirmek zorunda kaldım. Kabiledekiler, asla rüya görmedikleri konusunda ısrar ediyorlardı, rüyalar şefin ve büyücünün tekelinde olan haklardı. Daha sonra büyücünün bana itiraf ettiğine göre, kendisi de artık hiç rüya görmüyordu, çünkü artık bir Bölge Sorumlusuna bağlıydılar. Dedi ki, “İngiiizler topraklarımıza geldiklerinden beri, artık rüya görmüyoruz. Bölge Sorumlusu savaş ve hastalıklar ve nerede yaşamamız gerektiği konularında her şeyi biliyor.” Bu garip ifade, rüyaların bir zamanlar en üst politik rehber ve “mungu”nun sesi olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Bu nedenle sıradan birinin rüya gördüğünü ileri sürmesi akılsızca bir şey olurdu.

Rüyalar, Bilinmeyen’in sesidir. Bilinmeyen, yeni planlarıyla, yeni tehlikelerle, kurbanlarla, savaş ve diğer belalı şeylerle her zaman insanları tehdit eder. Afrikalı bir zenci bir keresinde düşmanlarının kendisini tutsak ettiğini ve diri diri yaktığını görmüştü. Ertesi gün adam akrabalarını topladı ve onu yakmalarını istedi. Akrabaları adamın ayaklarını bağlayıp ateşe koydular. Doğal olarak, kötü şekilde sakatlandı, fakat düşmanlarından da kurtuldu. (8)

Salt bilinçdışının beklenmeyen, tehlikeli eğilimlerine karşı bir savunma oluşturmaya dönük inançlar ve törenler vardır. Rüyanın hem tanrının bir sesi ve elçisi, aynı zamanda da bitmeyen bir dert kaynağı olması gibi garip bir durum, ilkel düşünceyi tedirgin etmemektedir. Bu ilkel gerçeğin izlerini Yahudi peygamberlerinin psikolojisinde de görürüz. (9) Yahudi peygamberleri sık sık Tanrı’nın sesini dinlemekte tereddüt eder. Gerçekten de kabul etmeliyiz ki, Hosea gibi sofu birinin, Tanrının emirlerini yerine getirmek için, fahişeyle evlenmesi çok güç olmuştu. İnsanın ortaya çıkışından beri, taşkın ve keyfi “doğaüstü” etkileri, kesin şekillerle ve yasalarla sınırlandırma konusunda belirgin bir eğilim olagelmiştir. Bu süreç, tarih boyunca ayinlerin, kurumların ve inançların çoğalmasıyla devam etmiştir. Son iki bin yılda, Hıristiyan kilisesinin bu tür doğaüstü etkilerle insan arasında koruyucu ve arabulucu bir işlev üstlendiğini görüyoruz, Örneğin, Ortaçağ kilise yazmalarında, rüyalarda yüce bir etkinin sözkonusu olabileceği reddedilmiyordu, ancak bu görüş tam anlamıyla cesaretlendirilmiyor ve kilise bir vahyin otantik sayılıp sayılmayacağına karar verme hakkını elinde tutuyordu. (10 ) Kilise bazı rüyaların reddedilemez biçimde Tamudan çıktığını tanımasına , ve bir kısmının da hemen gerçekleşecek bir vahiy taşıdığını kabullenmesine rağmen, rüyaları ciddi şekilde ele almaya gönüllü olmamış, hatta bundan kaçınmıştır. Böylece, en azından bu bakış açısından, yakın çağlarda kafa yapınızda meydana gelen değişiklik, kilise tarafından bir ölçüde de olsa hoş karşılanmıştı, çünkü sözkonusu değişiklik, rüyaların ve içsel deneyimlerin ciddi şekilde ele almmasma olumlu yaklaşan iç gözlemci (introspective) tutumların etkin şekilde cesaretini kırıyordu.

Protestanlık, kilisenin dikkatle ördüğü bir çok duvarı yıkınca, derhal kişisel vahiylerin parçalanmaya ve mezheplere yol açan etkileriyle karşı karşıya kalmaya başladı. Bu dogmatik parmaklık kırılır kırılmaz ve ritüeller etkilerini yitirir yitilmez insanoğlu, hem pagan dinlerin hem de hristiyanlığın temellerini oluşturan dogmanın ve ritüelin koruması ve rehberliği olmaksızın, içsel deneyimiyle yüz yüze geldi. Protestanlık her şeyden önce, dogmaların incelikli şekilde sağladığı korumaları kaybetti: kilise ayinleri, günah çıkarma, cemaatle okunan dualar ve rahipliğin fedakarlık açısından önemi bu korumalar arasındaydı.

Bu arada şu noktayı vurgulamam gerekiyor: yukarıdaki sözlerim bir değer yargısı değildir ve böyle bir savım da yoktur. Ben sadece gerçekleri dile getiriyorum. Protestanlık, kilisenin kaybolan otoritesinin yerine İncirin otoritesine ağırlık vermiştir. Fakat tarihin bize gösterdiğine göre, İncildeki belirli metinler pek çok şekilde yorumlanabilmektedir. Yeni İncil’in bilimsel açıdan eleştirileri de, kutsal yazıların ilahi karakterini artırmakta yarar sağlamamıştır. Şurası da bir gerçektir ki, bilimsel aydınlanma denilen akınım etkisiyle, eğitimli, kitlenin çoğu ya kiliseyi bırakmış ya da büyük ölçüde kayıtsız kalmayı seçmiştir. Eğer bu seçimi yapanların hepsi de rasyonalist (akılcı)ya da nevrotik entelektüel olsaydı, bu kayıptan dolayı üzülmek gerekmezdi. Fakat onların çoğu dinlerine bağlı, fakat mevcut inanç şekilleriyle uyuşmayı beceremeyen kişilerdir. Eğer böyle olmasaydı, Buchman hareketinin şöyle böyle eğitimli protestan sınıflar üzerindeki olağanüstü etkisini açıklamakta zorlanırdık. Kiliseye sırt çeviren katolik, genellikle ya bir sır geliştirir ya da ateizme eğilim duyar, oysa protestan, eğer mümkünse, tarikata girer. Öyle görünüyor ki, katolik kilisesinin kesin tutumu, eşdeğer bir kesin inkara yol açarken, protestan göreceliği varyasyonlara (çeşitlemelere) izin vermektedir.

Rüyalara ve kişilerin içsel deneyimlerine karşı çıkan önyargıları açıklarken Hristiyanlık tarihine fazlaca girdiğim düşünülebilir belki de. Fakat biraz önce söylediklerim, kanser hastamla yaptığım konuşmanın bir parçasını oluşturabilir rahatlıkla. Bu takıntısını, patolojik bir saçmalık olarak kötülemesi yerine, ciddiye almasının daha iyi olacağını söylerdim ona. Diğer taraftan ise, ciddiye almak, gerçekten mevcut bir psike vakasında, soruna kanser benzeri bir oluşum teşhisi koyulduğunu kabul etmek anlamına gelir. O zaman da hasta kuşkusuz soracaktır, “Peki, bu oluşum da neyin nesidir?” Şöyle cevap verirdim: “Bilmiyorum”, çünkü gerçekten bilmiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, bu gelişme, kesinlikle bilinçdışının telafi edici ya da tamamlayıcı nitelikte bir hareketidir; bunun içeriğine veya özgün yapısına ilişkin henüz hiçbir şey bilinmemektedir. Bu bilinç düzeyinde yer almayan içeriklere dayanarak, bilinçdışı akim ihtiyari olarak kendini ortaya koymasıdır.

Hastam, takıntısının kökeninde nelerin yattığını nasıl ortaya çıkaracağımı çok merak etmektedir. Şiddetli bir şoka uğratma tehlikesini de göze alarak ona diyorum ki, gerekli olan tüm bilgileri bize onun kendi rüyaları sağlayacaktır. Rüyaları, sanki akıllı, amaca dönük ve şimdi olduğu gibi kişisel bir kaynaktan çıkıyormuş gibi kabul edeceğiz. Bu, kuşkusuz cesur bir hipotezdir ve aynı zamanda da bir maceradır, zira pek çok çağdaş psikolog ve filozof tarafından hala inkar edilen , itibar görmeyen bir konuya olağanüstü değer vereceğiz. Yöntemlerimi açıkladığım tanınmış bir antropolog, şu alışılagelmiş yorumda bulundu: “Bütün bunlar gerçekten çok ilginç, fakat tehlikeli.” Evet, kabul etmeliyim ki tehlikeli, tıpkı bir nevroz kadar. Nevrozu tedavi etmek istiyorsanız, bazı şeyleri tehlikeye atmalısınız. Çok iyi bildiğimiz gibi, riski göze almadan bir şey elde edilemez. Bir kanser ameliyatı da risk taşır, fakat gerçekleştirilmek zorundadır. Konuyu daha anlaşılır kılmak amacıyla, hastalarıma sık sık, psikeyi gizli bir bedenmiş gibi düşünmelerini Öneririm; bu bedende de gizli tümörler büyüyebilir. Psikenin gözönünde canlandırılamaz ve dolayısıyla hava kadar belirsiz olduğu ya da mantıksal kavramlardan oluşan felsefi bir sisteme benzediği yolundaki önyargı o kadar büyüktür ki, insanlar içeriğinden emin olmadıkları bazı şeylerin varılmadığını varsayıverirler. Bilinç dışındaki psikolojik işlevlerin güvenilirliğine inanmazlar ve rüyaların sadece gülünç olduğu düşünürler. Bu koşullar altında benim önerim, çok büyük kuşkular doğurmaktadır. Gerçekten de, insanoğlunun şimdiye kadar keşfettiği tüm argümanlar (deliller), rüyaların belirsizlik içeren niteliklerine karşı kullanılmıştır.

Buna rağmen, çağrışım testleri yoluyla varlığı kanıtlanan çatışma ve komplekslerin aynısının rüyalarda da yaşandığını, çok geniş çaplı incelemelere gerek kalmadan görüyoruz. Üstelik, sözkonusu kompleksler, nevrozun ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Sonuç olarak, rüyaların bize en azından çağrışım testleri kadar bilgi verdiğini gösterir nedenlerimiz vardır. Aslına bakılırsa, çok daha fazlasını verirler. Belirtiler toprağın üzerindeki filizlere benzer, asıl bitki ise toprağın altındaki köktür. Kök beden, nevrozun içeriğini temsil eder; rüyalardan, belirtilerden ve komplekslerden oluşmuş bir matrikstir. Hatta, rüyaların, psikenin tam da altında yatan süreçleri yansıttığına inanmamız için her türlü nedene sahibiz. Eğer bu süreçlere ulaşırsak, kelimenin tam anlamıyla hastalığın “köklerine” inmiş oluruz.

Niyetim nevrozların psikopatolojisine daha fazla girmek olmadığı için, rüyaların, psikenin bilinmeyen iç gerçeklerini nasıl ortaya çıkardığını ve bu gerçeklerin neler olduğunu gösteren başka bir örnek daha vermeyi öneriyorum. Bu örneğimizdeki rüya gören kişi, dikkate değer ölçüde akıl ve öğrenim sahibi bir entelektüeldir. Nevrotikti ve benden yardım istiyordu, çünkü nevrozunun aşırı güçlendiğini ve yavaş fakat emin şekilde moralini tükettiğini hissediyordu. Şansından, entelektüel bütünlüğü henüz zarar görmemişti ve zekasını serbestçe kullanabiliyordu. Bu nedenle, rüyalarını gözlemleyip kaydetme işini kendisine verdim. Rüyaları konusunda analiz veya yorum yapmıyorduk, rüyalarının analizine ancak çok daha sonraları geçtik. İşte belirtilen nedenle, biraz sonra size aktaracağım rüyalar herhangi bir şekilde etki altında kalıp bozulmamıştır. Olayların, hiç etkilenmeden doğal şekilde birbirini izlemesinden oluşmuşlardır. Hasta , bırakın analitik psikolojiyi, psikoloji bile okumamıştı.

Rüya serileri dört yüzden fazla rüyadan oluştuğu için, elimizdeki tüm malzemeden sözetmem herhalde mümkün olamaz, bunlardan özel bazı dinsel motifleri içeren yetmiş dört tanesini seçip yayımladım. (11) Şunu da belirtmeliyim ki, rüya sahibi katolik eğitimi görmüştür, fakat dinin uygulanması aşamasına artık ne katılmakta , ne de dinsel konulara ilgi duymaktadır. Herhangi bir dinsel bakış açışım hayretle karşılayan entellektüeller ve bilim adamları takınandandır o. Eğer, bilinçdışı akim bilinçten bağımsız psişik bir varlık olduğu görüşündeyseniz, belirli rüyaların dinsel niteliği konusunda yanılgıya düşmememiz koşuluyla, bizim rüyacımızın dummu Özellikle ilginizi çekebilir. Yok, eğer sadece bilinçli akla ağırlık veriyor, bilinçdışını ise bağımsız bir varlık olarak görmüyorsanız, rüyaların gerçekte malzemelerini bilinçteki içerikten alıp almadığını anlamanız ilginç olurdu. Ortaya çıkan gerçek, bilinçdışına ağırlık veren hipotez lehindeyse, rüyalar, bilinçdışı akim olası dinsel eğilimlerine ilişkin bilgi kaynağı olarak, kullanılabilir.

Rüyaların, bildiğimiz anlamıyla dinden açıkça sözetmesi beklenemez. Buna rağmen, dört yüz rüya arasında apaçık şekilde dini ele alan iki rüya vardı. Şimdi, rüyayı gören kişinin not aldığı şekliyle bu iki rüya metnini veriyorum.

“Tiyatrolardaki sahne dekorlarına benzer şekilde, pek çok ev vardı. Birisi Bemard Shaw’ın adını söyledi. Birisi de oyunun uzak bu* geleceğe ilişkin olduğunu belirtti. Evlerden biri, aşağıdaki yazıları içeren bir tabelayla diğerlerinden ayrılıyordu :

Burası evrensel katolik kilisesidir.

Tanrının kilisesidir.

Kendini Tanrının unsuru olarak hisseden herkes içeri girebilir.

Altında daha küçük harflerle şunlar vardı:

Bu kilise Paul ve İsa tarafından kurulmuştur.

Sanki bir şirketin eski kuruluş talihinden dolayı böbürlenmesi gibi.

Arkadaşıma diyorum ki : “Haydi içeri girip bir bakalım.” Cevap veriyor :”Dinsel duyguları uyandırmak için, insanların niçin bir araya gelmeleri gerektiğini anlamıyorum.” Fakat ben diyorum ki “Sen bir protestansın ve hiç bir zaman anlayamazsın.” Kadının biri başıyla onaylıyor. Sonra kilise duvarına asılmış bir afişi farkediyorum. Üstünde şunlar yazıyor :

Askerler!

Tanrının gücü altında olduğunuzu hissettiğiniz zaman onunla doğrudan konuşmaktan kaçının. Tanrıya sözlerle yaklaşılamaz. Ayrıca, tanrının özellikleri konusunda kendi aranızda tartışmalara girmemenizi de önemle salık veririz. Değerli ve önemli hiçbir şey dille anlatılamayacağından, bu da sonuçsuz kalır.

“İmza : Papa ” (İsim okunamamaktadır.)

Şimdi kilisenin içine giriyoruz. İçerisi bir kiliseden çok camiye benzemektedir, hatta özellikle de Ayasofya’ya benziyor. Sandalye yok, ve bu durum şahane bir geniş alan etkisi yaratmaktadır. Süslemeler de yok. Sadece, çerçeve içinde sözler asılı duvarlarda (Ayasofya’dakiler gibi). Cümlelerden biri şöyleydi: “Velinimetinizi fazla övmeyin.” Daha önce beni başıyla onaylamış olan kadın ağlamaya başlıyor ve şöyle diyor :"Öyleyse hiç bir şey kalmadı artık.” Ben de şu cevabı veriyorum :”Bunun hiç bir yanlış tarafı yok”, fakat kadın kayboluyor.

Önce, görüşü kapayan bir sütunun önündeydim, sonra bulunduğum yeri değiştiriyorum ve önümdeki kalabalığı görüyorum. Ben onların arasında değil, yalnız başıma duruyorum. Fakat onları belirgin şekilde görüyorum ve yüzlerini seçebiliyorum. Şu kelimeleri mırıldanıyorlar: "Tanrının gücü altında olduğumuzu itiraf ederiz. Cennetin efendisi bizim içimizdedir.” Bu sözü ciddiyetle üç kez tekrarlıyorlar. Org, Bach’dan bir füg çalıyor ve koro şarkı söylüyor.. Bazen sadece müzik kalıyor, bazen de aşağıdaki sözler tekrarlanıyor: “Başka her şey kağıttan ibarettir.”, bu sözler ise, müziğin canlılık etkisi yaratmadığı anlamına gelmektedir.

Müzik bittiği zaman törenin ikinci kısmı başlıyor, tıpkı öğrenci toplantılarında, ciddi konuların ele alındığı ilk kısmı neşeli kısmın izlemesine benzer şekilde. Sakin ve olgun kişiler var. Birisi öne ve arkaya yürüyor, diğerleri birbirleriyle konuşup merhabalaşıyorlar, şarap ve diğer içkiler ikram ediliyor. Bardakların şerefe kaldırıldığı sırada, birisi kiliseye başarılar diliyor ve bir radyo hoparlörü şu nakaratları içeren bir kesik tempolu müzik parçası yayınlıyor: “Charles da şimdi oyuna katıldı”. Sanki bu eğlence aracılığıyla, topluluğa yeni bir üyenin katılmasından doğan sevinç ifade ediliyordu. Bir papaz bana şu açıklamayı yapıyor: Bir dereceye kadar nafile olan bu eğlenceler, resmi olarak benimsenip kabul görmektedir. Amerikan yöntemlerine biraz uyum sağlamalıyız. Eğer şimdi olduğu gibi büyük kalabalıklara hitab edecekseniz bu kaçınılmazdır. Ancak biz, zevklerden elini eteğini çekme karşıtı (antiascetic) tutumumuz nedeniyle prensipte Amerikan kilisesinden ayrılırız. Bunun üzerine, üstümden büyük bir yük kalkmış gibi hafiflemiş hissederek uyandım.”

Bildiğiniz gibi, rüyaların fenomolojisine ilişkin sayısız çalışma yapılmıştır, fakat sözkonusu çalışmaların sadece bir kaçı rüyaların psikolojisini ele alır. Bunun en belirgin nedeni, bu işin son derece tehlikeli ve nazik bir konu olmasıdır. Freud, psikopatoloji alanından elde ettiği görüşlerin yardımıyla, rüya psikolojisindeki karmaşık konuları aydınlatmak için cesur bir çabada bulunmuştur.(12) Bu girişimin cesaretine hayranlık duymakla birlikte, kullandığı yönteme ve sonuçlarına katılmıyorum. Freud, rüyayı, arkasında bir şeyin dikkatlice gizlendiği salt bir ön cephe, bir görünüş olarak ele almaktadır. Hiç kuşku yok ki, nevrotik kişilikler, kabul görmeyen şeyleri gizlemektedir, fakat bunlar olasılıkla normal kişilerin sakladıklarından fazla değildir. Fakat nevrotikler kategorisinin, rüya gibi normal ve dünya çapında yaygın bir fenomene uygulanıp uygulanamayacağı ciddi bir sorundur. Rüyanın, göründüğünden başka bir şey olduğu varsayımından kuşku duyuyorum. Başka bir Yahudi otoritesi, Talmud’dan bir alıntı yapmak istiyorum: “Rüya, kendinin yorumudur.” Diğer bir deyişle, ben rüyaları bir olgu olarak kabul ederim. Rüya öyle zor ve karmaşık bir konudur ki, onun bizi hangi alanlarda yanıltma olasılığı bulunduğu konusunda varsayıma cesaret edemem. Rüya doğal bir olaydır ve onun bizleri yanıltacak kurnaz bir araç olduğunu varsaymamız için herhangi bir neden yoktur. Rüyalar, bilinç ve istem büyük ölçüde yokolduğunda ortaya çıkar. Bu durum, nevrotik olmayanlarda da rastlanan doğal bir olgudur. Üstelik, rüya sürecinin psikolojisine ilişkin o kadar az şey biliyoruz ki, onu açıklamaya çalışırken rüyaya yabancı unsurları kullanma konusunda son derece dikkatli olmalıyız.

Bütün bu nedenler yüzünden, rüyalarımızın gerçekten de dine değindiği ve bunu da amaçladığı görüşündeyim. Rüya karmaşık ve tutarlı olduğu için, belirli bir mantık ve belirli bir niyet ifade eder, yani, rüya bir motivasyonu izler, motivasyon ise bilinçdışında bulunur ve doğrudan doğruya rüya aracılığıyla ifade edilir.

Yukarıda aktarılan rüyanın ilk kısmı, katolik kilisesi lehine ciddi açıklamalar içerir. Rüya sahibi, dinin kişisel bir deneyim olduğuna ilişkin protestan bakış açısını hoş karşılamamaktadır. İkinci ve en gösterişli kısmı, kilisenin kesin şekilde dünyevi olan bir bakış açısına uyum sağlamasıdır; son kısım ise gerçek kilisenin desteklemediği ve destekleyemeyeceği zevk alma, doyumdan vazgeçmeme eğilimi (antiascetic) lehindeki sözlerdir. Fakat rüyacımızın zevklere karşı olmayan, rahibi bunu bir i İlce sorunu yapmaktadır. Ruhlara inanma ve yüceltme kesinlikle Hıristiyanlık ilkeleridir ve bunların aksi yönde ısrar etmek kafirlik olurdu. Hristiyanlık hiç bir zaman dünyevi olmamıştır, şaraplı ve yemekli bir dost çevresini de hiç hoş karşılamamışım, müzik kültürüne cazm katılmasının herhangi bir değer taşıyacağı da son derece kuşku götürür. Epikür (zevk ve sefaya düşkün) gibi çevrede dolaşarak sohbet edip tartışan “sakin ve olgun” kişilikler, günümüz hristiyanına hiç de hoş görünmeyen eski felsefi idealleri hatırlatmaktadır. Rüyanın gerek birinci gerekse ikinci kısmında, yığınların veya kalabalıkların önemi vurgulanmaktadır.

Bu nedenle Katolik kilisesi, ısrarla tavsiye edilmesine rağmen, köklü bir Hıristiyan görüşle bağdaşmayacak pagan (putpereset) bir tutumla aynı çizgide görünmektedir. Gerçek uzlaşmazlık; ihyada belli olmamaktadır. Sanki tehlikeli kontrastların eritilip birbirine karıştırıldığı “gemütliche” (rahat) bir ortamdaymış gibi, bu uzlaşmazlık sessizlikle geçiştirilmektedir. Ayinler ve buna bağlı koİİektif (toplu, ortak)dini duygular, bireyin Tamıyla kişisel ilişkisini yeğleyen protestan bakış açısına üstün tutulmaktadır. Kişisel ibadet yerine toplu ibadette ısrarcı olmak ve pagan fikirleri andıran görüşler ileri sürmek, Avrupa’da gerçekten yaşanmış olaylarla garip bir paralellik kurmaktadır. Günümüz Almanya’sında herkes paganlığı merak ediyor, çünkü hiç kimse Nietzclıe’nin Dionysos deneyimini nasıl yorumlayacağını bilmiyor. Büyük Savaş sırasında binlerce ve milyonlarca almanın bilinçdışı düzeyinde Dionysos’un alman kuzeni, yani Wotan ortaya çıkmıştı ve Nietzsche bu almanlardan sadece biriydi. (13) O zamanlar tedavi etmekte olduğum alınanların rüyalarında Wotantik devrimin gelmekte olduğunu açık seçik görebiliyordum ve 1918’de de bir makale yayınlayarak Almanya’da beklenmesi gereken yeni gelişmelere işaret etmiştim..(14) Sözkonusu bu almanlar hiç de Zerdüşt Böyle Buyurdu'yu okuyan kişiler değildi, koyun kurban etmeye başlayan o genç almanların da Nietzsche’nin deneyimlerinden kesinlikle haberleri yoktu. (15) Bu nedenle de tanrılarına Dionysos değil, Wotan dediler. Nietzsche’nin biyografisinde, onun aslında sözünü ettiği tanrının Wotan olduğuna ilişkin reddedilemez deliller bulabilirsiniz, fakat bir filolog olduğu ve ondokuzuncu yüzyılın yetmişli ve seksenli yıllarında yaşadığı için, ona Dionysos demişti. Karşılaştırmalı bir bakış açısından yaklaşılırsa, her iki tanrının da ortak özellikleri çoktur.

Görünüşe göre hastanın her iki rüyasında da , sessiz protestan arkadaş dışında, kollektif duygulara, ayinlere ve paganlığa karşı çıkan bir görüş yoktur. Dikkatimizi çeken sadece bir tane tuhaf olaya rastladık: önce katolikliğe övgüyü destekleyen ve soma da “Öyleyse hiç bir şey kalmadı artık” diyerek ağlayan ve dönmemek üzere kaybolan o bilinmeyen kadın.

Kimdir bu kadın? Rüya gören kişi için belirsiz ve bilinmeyen biridir, fakat hastam bu rüyayı gördüğü zaman, daha Önceki rüyalarında sık sık ortaya çıkan “bilinmeyen kadın” olarak onu zaten çok iyi tanıyordu.

Erkeklerin rüyalarında büyük rol oynayan bu figür, çok eski zamanlardan beri mitolojide erkek ve kadının aynı bedende birlikte varolduğu fikrinden hareketle, “anima”(16) olarak adlandırılır. Böyle psikolojik sezgiler, genellikle ilahi çift Syzygia, veya çift cinsiyetli (hermafrodit) yaratıcı fikri şeklinde kendini gösterir.(17) Arına Kingsford’un biyografisini yazan Edward Maitland, günümüzde Tanrının (Deıty) (18) çift cinsiyetli niteliğinin içsel deneyimi konusuna değinmiştir. Ayrıca , hermafrodit ve androjen erkeği, yani “homo Adamicus”’u içeren hermetik (simya ilmine, büyüye ait) felsefe de vardır; homo Adamicus, Hermetis Tractatus Aureus ‘un orta çağdaki bir yorumcusunun deyimiyle, “erkek görünüşlü olmasına rağmen, bedeninde gizlediği kadınım, yani Havva’sını daima yanında taşır”.

Animanın, erkek bedeninde azınlıkta kalan dişi genlerin psişik temsilcisi olduğu sanılmaktadır. Aynı figür, kadm bilihçdışında bulunmadığı için bu çok olasıdır. Ancak kadın bilinçdışında , eşdeğer bir rol oynayan, fakat kadın değil de erkek imgesine sahip bir figür vardır. Kadın psikolojisindeki bu erkek figüre “animus” denir. (19) Her iki figürün en tipik görünümlerinden biri, “kin, düşmanlık” (animosity) olarak adlandırılmaktadır. Anima mantıksız davranışlara neden olur, animus ise makul olmayan fikirler ve rahatsız edici konular atar ortaya. Bunların her ikisi de rüya figürleridir. Kural olarak, bilinçdışının kişileşmiş, kişiliğe bürünmüş görünüşleridir ve onun kabul görmeyen ve rahatsız edici karakterini temsil ederler. Bilinçdışının kendi başına böyle olumsuz nitelikleri yoktur. Ne zaman bu kişilikler tarafından temsil edilirse, o zaman bu nitelikler ortaya çıkar ve bilinci etkilemeye başlar. Yalnızca kısmi kişilikler oldukları için, kişiliği az gelişmiş (alt düzeyde) bir kadın ya da erkek karakterine sahiptirler ve dolayısıyla onlar gibi can sıkıcı olurlar. Böyle bir deneyim yaşayan erkek açıklanamaz bir takım huylar edinecek, kadın ise tartışma meraklısı olacak ve konu dışı görüşler ileri sürecektir.

Animanın kiliseye karşı tümüyle olumsuz tutumu göstermektedir ki, rüya sahibinin kadınsı kısmı, yani bilinçdışı, rüya sahibinin tutumunu onaylamamaktadır. Sözkonusu onaylamama, rüya sahibinin de kabullendiği duvardaki yazıda kendini göstermektedir: “Velinimetinizi fazla övmeyin.” Cümlenin anlamı yeterince doğru olmasına rağmen, kadının niye o kadar çaresiz hissettiği anlaşılamamaktadır. Bu gizemli nokta üzerinde daha fazla durmadan, şimdilik şu gerçekle yetinmeliyiz : rüyada bir çelişki sözkonusudur, çok önemli bir azınlık protesto altında sahneyi terketmekte ve sonraki olup bitenlere önem vermemektedir.

Ayrıca rüyadan şunu anlıyoruz ki, rüya gören kişinin bilinçdışı işleyişi, katoliklik ile pagan yaşam arasında oldukça sığ, yüzeysel bir uzlaşma sağlamaktadır. Bilinçdışı, bir görüş ya da kesin bir fikir bildirmemekte, bunun yerine, uzun ve titiz bir düşünme eylemi ortaya koymaktadır. Bu durum belki de şu şekilde açıklanabilir : “Şimdi bu din konusu ne olacak? Sen bir katoliksin, değil mi? Bu yeterince iyi değil mi? Fakat zevklere karşı olmama (ascetism) konusuna gelince Kilise bile bu konuda biraz uyum sağlamalı sinema, radyo, beş çayları ve tüm bu gibi şeylere. Niçin kilise çevresinde biraz şarap ve arkadaş sohbetleri olmasın?” Fakat bilinmeyen bir nedenden dolayı, daha önceki pek çok rüyada da karşılaşılan bu tuhaf gizemli kadın, büyük bir hayal kırıklığına uğramış görünür ve bırakıp gider.

İtiraf etmeliyim ki, ben animaya yakınlık duyuyorum. Sağlanan uzlaşma, apaçık bir şekilde çok ucuz ve çok yüzeyseldir, ancak hem rüya sahibi hem de din konusuna fazla önem vermeyen pek çok kişi, böyle bir uzlaşmaya gitmiştir. Din konusu, hastamın ilgi alanı içinde bulunan bir şey değildi, ve hastam da dinin kendisini her hangi bir şekilde ilgilendireceğini kuşkusuz asla beklemiyordu. Fakat, başından geçen ciddi bir olaydan sonra bana gelmek zorunda kalmıştı. Son derece akılcı ve entellektüel biri olarak, kafa yapısının ve hayat felsefesinin kendisini, nevroz ve onun moral bozucu etkileri karşısında tümüyle yalnız bıraktığını farketmişti. Weltansclıauung’unda (dünya görüşünde), kendisini yeterince kontrol etmesine yardımcı olacak her hangi bir şey bulamamıştı. Şimdiye kadar sahip olduğu inançları ve idealleri yokolmuş birine çok benziyordu. Bu koşullar altında, insanın işe yarar bir şeyler bulma umuduyla çocukluğundaki dine dönmesi, hiç de az rastlanan bir durum değildir. Ancak bu hareket, önceki dini inançları yeniden canlandırma yolunda bilinçli bir karar ya da girişim değildir. Hasta bunu sadece rüyasını görmüştür, yani, bilinçdışı, inandığı din konusunda tuhaf bir açıklama ortaya atmıştır. Bu durum tıpkı, Hristiyan bilincinde birbirinin ebedi düşmanı olan bedenle ruhun, çelişen yönlerini tuhaf bir şekilde yumuşatmak suretiyle birbirleriyle barışmalarına benzemektedir. Ruhsallık ve maddecilik beklenmedik bir barış içinde bir araya gelmişlerdir. Bunun sonucu acayip ve gülünç olmuştur. Ruhun dinmek bilmeyen şiddeti, sanki şarap ve gül kokan, nerdeyse antik bir neşeyle eritilmiş gibidir. Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, rüya , bu ahlaksal çelişkinin keskinliğini yumuşatan ve tüm ruhsal acıyı ve kederi yutan ruhsal ve dünyasal bir atmosferi yansıtmaktadır.

Eğer yukarıda söylediklerimiz bir dileğin yerine getirilmesi olsaydı, kesinlikle bilinçli bir davranış olurdu, zira hasta bunu zaten fazlasıyla yapıyordu. Kendisi de bunun bilincindeydi, çünkü şarap en tehlikeli düşmanlarından biriydi. Rüya ise tam tersine, hastanın ruhsal durumunun tarafsız bir ifadesidir ; maddesel kaygılarla ve güruh içgüdüsüyle bozulmuş bir dini yansıtmaktadır. Bu dinde, ilahi bir deneyimin numinosum’u yerine, dinsel bir duygusallık mevcuttur. Bu durum, yaşayan gizini kaybetmiş bir dinin iyi bilinen özelliğidir. Kolayca anlaşılabileceği gibi, böyle bir din yardım etme ya da herhangi bir ahlaksal etki yaratma yeteneğinden yoksundur.

Olumlu bazı yönleri bulunmasına rağmen, bu rüya genel açıdan kesinlikle olumsuzdur. Rüyaların tümüyle olumlu, ya da tümüyle olumsuz olması enderdir. Kural olarak her iki yön bir arada bulunur, fakat genelde biri diğerinden kuvvetlidir. Böyle bir rüyanın, dinsel tutum sorununu ortaya atabilmesi için psikologa yeterli malzeme verdiği açıktır. Eğer elimizde bir tek yukarıda sözünü ettiğimiz rüya bulunsaydı, bu rüyanın anlamını çözmeyi ümit edemezdik; fakat tuhaf bir dinsel sorunun varlığına işaret eden oldukça fazla sayıda rüya var grupladığımız rüyalar arasında. Ben, eğer mümkünse, bir rüyayı asla tek başına yorumlamam. Kural olarak bir rüya, bir seriye aittir. Şöyle ki: Bilinç, düzenli şekilde uyku tarafından bölünmesine rağmen, süreklilik taşır, bu nedenle bilinçdışı sürecin de süreklilik göstermesi olasıdır, hatta bilinçdışı, bilinç düzeyinden belki de daha fazla süreklidir. Deneyimlerim, her durumda, şu olasılığı desteklemektedir : rüyalar, bilinçdışı olayların oluşturduğu bir zincirin görünür halkalarıdır. Eğer sözkonusu rüyanın daha derindeki nedenleri sorununa ışık tutmak istiyorsak, onun dörtyüz rüyalık uzun zincirin neresinde yer aldığım bulmamız gerekir.

Zincirin tümünü ele alınca, incelediğimiz rüyanın, esrarengiz nitelikteki iki önemli rüya arasında yer aldığını bulduk. Önceki rüya, bir çok insanın bir araya geldiğini ve görünüşe göre “maymunu yeniden yapmak” amacıyla büyülü garip bir törenin yapıldığını bildirmektedir. Sonraki rüya da benzer bir temayı ele almaktadır hayvanların büyülü şekilde insana dönüşmesi.

Her iki rüya da hasta açısından büyük ölçüde kabul edilemez ve korkutucudur. Kilise rüyası yüzeye çıktığı ve başka koşullarda bilinç düzeyinde de düşünülebilecek görüşler sergilediği halde, bu iki rüya tuhaftır, karakter olarak birbirinden uzaktır ve rüya görenin, elinde olsa kaçmayacağı duyumsal etkiler yaratmaktadır. Aslına bakılırsa, ikinci rüyaya ilişkin metinde, kelimesi kelimesine şu sözler yer alır: “ Kaçarsak, kaybederiz.” Bu söylem tuhaf bir şekilde, bilinmeyen kadının sözleriyle örtüşmektedir: “Öyleyse hiç bir şey kalmadı artık.” Söz konusu her iki söylemden şu sonucu çıkarabiliriz : kilise rüyası, daha derin öneme sahip diğer rüya düşüncelerinden kaçış girişimiydi ve bu düşünceler, aldatıcı bir şekilde kilise rüyasından önce ve sonra ortaya çıkıyorlardı.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült