Bilim, Dindar Liberaller Ve Tanrıcı Olmayanlar

Abraham Maslow


19.yüzyılın nesnelci ve değerlerden arındırılmış bilimi, en sonunda, ‘liberal’ dinciler için olduğu gibi, ateistler, agnostikler, akılcı, insancı ve diğer tanrıcı olmayan kişiler için, yetersiz bir kurum olduğunu kanıtlamıştır. Hem Ortodoks bilimi hem de liberal ve tanrıcı olmayan din, insan için değerli olan birçok şeyi dışlamaktadır. Ve insanlar kurumlaşmış kiliselere karşı çıkışlarında kaçınılmaz olarak, değerlerin tek taşıyıcısı olan, geneksel din ile diğer tarafta bulunan tümüyle mekanik, indirgeyici, nesnel, nötr ve değerlerden arınmış bilim arasındaki kutuplaşmayı da kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bugüne kadar dindar liberaller, ağırlıklı hatta aşırı diyebileceğimiz bir biçimde temel aldıkları ama neredeyse hiç kullanmadıkları (her nasılsa psikoloji bilimlerinden daha ‘bilimsel’ görünen), doğalcı bilimlere ağırlık vermişlerdir. (pozitivist uyarlamaları hariç.)

Bu nedenle, dindar liberaller hemen hemen tüm çabalarını bireysel bilimlere değil, kişisel olmayan dünyasal bilgilere dayandırmakta, Freud, Jung ve Adler sanki hiç yaşamamış gibi, akılcı bilgiyi vurgulamakta ve akılcı olmayan her şeyi reddetmektedirler. Yani, kişinin kendisine bile bilinmeyen olan, içgörüye karşı direnç, savunma mekanizmaları, davranışı belirleyen tepiler, bastırmalar ve akıldışı bilinçaltı hakkında hiçbir şey bilmemektedirler. Pozitivist psikologlar gibi, duygusal, tepisel ve iradi olan yerine, bilişsel olanla çok daha rahat hareket etmekteler. Gizemli, bilinmeyen, bilinemez, tehlikeli ve anlatılamaz olana karşı, kendi sistemlerinde temel bir yer belirlemekte, mistik deneyimlerle dolu eski ve zengin edebiyatı tamamen göz ardı etmektedirler. Bizim tek amacımız olan, hedefler, amaçlar, arzular, umutlar ve yüksek amaçlara ait sistemli bir ortama sahip değiller. Deneysel, öznel, olaybilimsel (varoluşçuların ve psikoterapistlerin oldukça çok vurguladıkları) olanla ne yapacaklarını da bilemiyorlar. Kesin olmayan, mantık dışı, mecazi, belirsiz, değişken, gizemli, sembolik, karmaşık olan her şey kendilerince ‘düşük düzeyli’ ve ‘iyi olmayan’ olarak değerlendirilmektedir. Bunların, insanın gelişiminin en aşağı düzeylerinin olduğu gibi en üst düzeylerinin de özellikleri olduğu ve hasıraltı edilmektense değerlendirilebileceği, kullanılabileceği, sevilebileceği, üzerine temeller kurulabileceği ve ‘iyi’ tepilerin de ‘kötü’ olanlar gibi bastırılabileceği de henüz yeterince anlaşılmamış durumdadır.

Bu durum, kendini adama, saygı, vericilik, alçakgönüllülük, vecd, kendini küçük görme deneyimleri için de geçerlidir. Bu deneyimler, örgütlenmiş dinlerin, her zaman olası kılmaya çalıştığı, doruk deneyimler ve özbilişlerde de ortak bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır ve dizüstü çökme, yere kapanma ve kutsama hareketleri gibi benzer şeyleri de içermektedir. Ama tüm bunlar, tanrıcı olmayanlar arasında ve liberal tanrıcılıkta tamamen kaybolmuş durumdadır. Bu durum, bugün toplumumuzda yaygın olan ‘değerlerden yoksunluk’ durumu (örneğin insanların takdir edebilecekleri, kendilerini adayabilecekleri, kendilerini teslim edebilecekleri, uğruna ölebilecekleri değerler... vb (*)) açısından da oldukça büyük bir öneme sahiptir.

Sonuç nedir? Geleneksel dinlerin en iyi zamanlarında, esinlemek, refahı sağlamak, doyum vermek, değerler seçiminde rehberlik yapmak, üst düzeyler ile alt düzeyler, iyi ile kötü arasında ayırım yapmak (buna Dionizyak deneyimler, vahşet, yenilenme ve tepiselliklerde dahil) amacıyla gerçekleştirmek istediklerine benzer amaçlara sahip, biraz kasvetli, sıkıcı, ilgi çekmeyen, duygudan yoksun ve başarısızlığa uğramış bir felsefe. Herhangi bir din, liberal ya da ortodoks olsun, tanrıcı ya da tanrıcı olmayan olsun, entelektüel, ahlaki ve güvenilir olmakla kalmamalı aynı zamanda duygusal olarak da doyum verici bir din olmalıdır. Liberal dinlerin ve yarı dindar grupların üyelerinin, en zeki kişilerden ve toplumun ileri gelenlerinden oluşmasına rağmen, çok küçük bir etki uyandırmış olmalarına şaşmamalı. Bu, insani değerlerin birçoğunu; neşeyi ve coşkuyu içlerinde barındıran her şeyi yok saymalarından ve aslında bunların kendi yaşamının amaçları olan, onlarsız olmayı kabule demeyen insan doğasının tek yönlü görüntüsü üzerine kendilerini temellendirmiş olmalarından doğan zorunlu bir sonuç olmuştur.

Doğruyu, gerçeği ve varolan birçok şeyi dışlayan bir bilim teorisi, kapsamlı bir bilim olarak değerlendirilemez. Her şeyi gerçek kılabilen bir kurum olmadığı da apaçık ortadadır. Bütün verileri birleştirebildiği de söylenemez. Ve bütün bu verileri ‘bilim dışı’ olarak nitelendirmek yerine, bu verileri de içerecek bir bilimin yeniden oluşturulmasına ve tanımlanmasına artık hazır olduğumuzu düşünüyorum

Bazı kavrayışlı liberaller ve tanrıcı olmayan kimseler, Ortodoksların sık sık yaşıyor oldukları kurumsal inançlara karşı güvenin kaybolmasına çok benzer ‘acı verici bir yeniden değer biçme’ süreci yaşamaktalar. Birçok entelektüelin, Ortodoks dinine olan inançlarını kaybetmelerine benzer bir biçimde, bir yaşam biçimi olarak pozitivist 19.yy. bilimine karşı da inançlarını ve güvenlerini kaybetmekteler. Böylesi bir ‘özlem çağında kaybetme duygusunu bu nedenle çok sık yaşamakta, inanmaya açlık duymakta, bir değerler sistemini arzulamakta ve değer yoksunluğu içinde yaşamaktadırlar. (Bkz. Ek E) İnanıyorum ki, ileri de bu tür gereksinimler, daha geniş, kapsayıcı ve aşkın bilincin verilerini de içeren bir bilim sayesinde ele alınacaktır. ([1]) (*) Tezimle karşıtlık oluşturacağından dolayı belirtmeliyim ki, liberal dinlere ait genel eleştiriler Protestan tarikat üyelerine de getirilebilir. Kendilerini içsel, kişisel ve benzer mistik deneyimlerle temellendirmiş olsalar bile... Bugün onlarda sadece Apollonien olmaya ve Dionizyene yer bırakmamalarından dolayı, akılcı, ‘basit’, ciddi, terbiyeli ve karanlığa, vahşete, deliliğe tereddütlü yaklaşımları nedeniyle orgiastik duyguları uyandırdıklarını söyleyebiliriz. Onlar da içinde sistematik bir kötülüğe yer bırak mayan, kendisini sadece iyilik üzerine kurmuş bir felsefe ile kendilerini temellendiriyorlar. Ne Freud ne de Jung ile ilgili olmuşlar, ne de bilinçaltının derinliklerinin, nesnenin, sevginin, yaratıcılığın, oyunun, nüktenin tehlikeli ve delice tepilerin olduğu gibi kaynağı olduğunu keşfedebilmişlerdir. Bu kişilerle ilgili daha fazla bilgim olmadığı için bunun nedenini söyleyemiyorum ama 19. yy. bilimine sıkı sıkıya bağlandıklarından olmadığı kesin.

Liberal dinlerin ve tanrıcı olmayan kuramların, insan doğasının bu göz ardı edilmiş yönlerini sadece kabullenmek ve temel almakla beraber, eğer insani her türlü gereksinimi mükemmel bir biçimde karşılamaya ilişkin bir umutları varsa, bu değerler sisteminin toplumsal kuruluşların tek işi ve amacı olmasını sağlamak zorundadırlar. Yani, insan olmanın en yüksek ve en tamamlanmış biçimde gerçekleştirilmesinin gelişmesine olanak vermelidirler. Ancak o zaman, düşüncenin daha yabancı olduğumuz bölgelerine girmek imkanı bulunabilecektir. Örneğin, böylesi ‘dini’ kavramlar (kutsal, ebedi, cennet ve cehennem vb) yavaş yavaş doğalcı araştırmacıların istilasına uğramaktadır. Öyle görünüyor ki, bu kavramlar, insanın gündelik yaşamına da kazandırılacaktır. Her durumda, yeterli bilgi her zaman için elde edilebilir olmuştur ve güvenle söyleyebilirim ki, bu kavramlar yalnız halüsinasyon, yanılsama ve aldanma değillerdir. Daha doğrusu olmak zorunda değillerdir.

Ben, geleneksel olarak ‘dini’ kavramların yeniden tanımlanmasına ve değişik biçimlerde kullanılmasında olduğu gibi, anlamsal karmaşalardan da her zaman rahatsızlık duymuşumdur. ‘Tanrı’ kelimesine bile bugün birçok tanrıbilimci tarafından, insana benzeyen, konuşan ve aksakallı bir kişiliğin dışında bırakılmayı sağlayacak tanımlamalar getirilmektedir. Eğer Tanrı, ‘kendi olmak’, ‘evrenin birleştirici ilkesi’, ‘her şeyin bütünü’, ‘evrenin anlamlılığı’ olarak ya da kişisel olmayan bir biçimde tanımlanacak olursa, o zaman ateistler neye karşı savaş verecekler? Tanrı için yapılacak ‘bütünleyici ve birleştirici ilkeler’ ya da ‘uyumun ilkesi’ tanımlamalarını pekala kabul edebileceklerdir.

Ve eğer, Paul Tillich’in dini ‘temel ve öze ait olana duyulan ilgi’ olarak tanımladığı gibi ben de insancıl psikolojiyi aynı biçimde tanımlamış olsaydım, o zaman doğaüstücü ve insancıl olan bir kişi arasında ne gibi bir fark kalırdı?

Sadece tanrıcı olmayan dindar liberaller tarafından değil, aynı zamanda doğaüstücü bilim insanları ve hümanistlerin de buradan almaları gereken en büyük ders; gizem, belirsizlik, akıl dışılık, çatışma, mistik ve aşkın bilinç deneyimlerinin artık doğal olanın sınırları içinde yer almakta olduğudur. Bu durum bizi ek doğaüstücü değişkenler ve belirleyiciler varsaymaya itmek zorunda değildir. Hatta, açıklanmamış ve şimdi bile açıklanamayan bazı durumlar (örneğin ESP) için de bu geçerlidir. Ve bunları artık daha fazla, salt ‘hastalıklı’ kabul etmekte doğru olmayacaktır. Kendini gerçekleştiren insan üzerinde yapılan çalışmalar bize daha değişik bir biçimde düşünebilmeyi öğretmiştir.

Madalyonun diğer yüzü de incelemeye değer Pozitivist bilimin en rahatsız edici yönü, kendine karşı aşırı güvenli ya da alçakgönüllülükten yoksun olmasıdır. 19. yy’ın ‘bilim insanı’ birçok uzman kişiye, bilimsel bilginin, bilinmeyen karşısında ne kadar sınırlı olduğunu ve ne kadar az bildiğinin farkında olmayan züppe ve boşboğaz bir küçük çocuk gibi görünmektedir.

Bu en çok, bütün bilim insanlarının içinde gizemcilik ile ilgili bilgisinin oranının az olması nedeniyle psikologlar için geçerlidir. Aslında, bazen bildiğimiz şeylerle, daha bilmemiz gereken şeyler arasında bir karşılaştırma yaptığımda öyle etkileniyorum ki, bir psikologu tanımlamanın en iyi yolunun, yanıtları bilen bir kişi olmaktan çok daha fazla, sorularla uğraşarak mücadele veren bir kişi olabileceğini düşünüyorum. Belki de kendi ufaklığının, oyuncağının yetersizliğinin, bilgisinin zayıflığının ya da evrendeki bütünlük içinde kapladığı yerin küçüklüğünün masum bir biçimde farkında olmayan, bu nedenle de kendi dar sınırlarını tek sınır olarak kabul eden birisi olarak, adeta sokağın köşesinde, kolunun altında minicik bohçası ile evden kaçmaya çalışan ve kendisine yolun kösesinde neden öylece beklemekte olduğunu soran yabancıya, ailesinin karşıdan karşıya geçmesine izin vermediği yanıtını veren küçük bir çocuğu anımsatmaktadır.

Doğal, genel, temel ve kişisel dinsel deneyimler kavramının benimsenmesine ilişkin bir başka sonuç da bu deneyimlerin ateizmi, agnostisizmi ve hümanizmi yeniden tanımlayacak olmasıdır. Bütün olarak bu doktrinler, kilisenin basit bir reddedişi olmuş; hep gördüğümüz bir hataya, dini kilise ile özdeşleştirme hatasına düşmüşlerdir. Şimdilerde keşfetmekte olduğumuz, birçok şeyi dışlamışlardır. Bu grupların temel almış oldukları şey, 19. yy’ın salt bilimine ve salt akılcılığa dayanan bir alternatiftir. Böylelikle örgütlenmiş kilisenin olumsuz etkilerinden uzakta kaldıklarını varsaymışlardır. Bu ise soruna bir çözüm olmaktan çok, kendisi için tehlike oluşturan bir hale gelmiştir. Ama eğer, dinsel sorunlar (kiliselerle birlikte bir köşeye atılan), geçerli ve Tillich’in bahsettiği ve benim insancıl psikoloji olarak adlandırdığım gibi derin, kökten ve ciddi evrensel ilgiler olarak gösterilecek olursa, o zaman bu insancıl mezhepler, insanlığa şimdi olduklarından çok daha büyük yararlar sağlayacaklardır.

Şu bir gerçek ki, değiştirilmiş, reformize edilmiş kilise örgütlerine oldukça benzer bir duruma da gelebilirler. Uzun vadede, eğer iki grupta, temel kişisel içedoğuş olaylarının önemini ve gerçekliğini (ve sonuçlarını) kabul eder ve diğer her şeyi ikincil, kötücül, gerekli olmayan ve dinin özelliklerini tam olarak yansıtmayan şeyler olarak kabul ederlerse, aralarında pek bir fark kalmama olasılığı doğacak ve o zaman kişisel içedoğuş olaylarının, mistik deneyimlerin, kişisel aydınlanmaların ve Özbilişsel olayların incelenmesine odaklanabileceklerdir.

 

[1] Bir kişinin dini sorunlarına ne Katolik çözümlemelerin ne de akılcı çözümsüzlüklerin bir sonuç vermediğini söyleyebiliriz. ‘Liberaller’ tanrı yanılsamasını bırakmış ve insani bir babayı model almış, arzuları yerine getiren bir tanrı fikrini reddetmişlerdir. Aynı zamanda tüm ‘ciddi’, insancıların ve insancı dinlerin ifade ettiği gerçek ve derin amaçlarını da reddetmişlerdir. İnsancı dinler; egonun kendini kısıtlayan engellerini aşmayı, evrenle uyum içinde olmayı ve insanın olabileceği en üst durumuna ulaşmasını teşvik eden dinlerdir. (Bu konuda okumak isteyenlere, New England aşkın bilinçciliği ve Uniterianism ile ilişkilerini incelemelerini tavsiye ederim.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült