Beynin Programlanması

Mehmet Sağlam


Dil, dışarı üflenen düşünce olarak ufkumuzun boyutundan haber verir.

Gerek dış dünyamızda, gerekse bedenimizde olup biten soyut-somut tüm gerçekleri beş duyumuz ve sinir sistemimiz aracılığı ile algılarız. Bu algılar önce kısa veya uzun vadeli belleğimize kaydedilir, sonra gerektiği zaman hatırlanarak, düşünce sürecinde kullanılır. Ancak, bu bilgi-şlem sürecinin ortaya çıkması için, algılayabildiğimiz her şeyin birer zihinsel gerçekliğe dönüşmesi, yani birer kavram veya hüküm haline sokulması gerekir. Bu, şu anlama gelir: bir bilgi veya bir algı, dış dünyanın bir fotoğrafı değil, zihindeki izdüşümüdür.

Bu izdüşümlerin kalıcı olması ve dış dünyayla iletişimde kullanılması için de, kelimeler aracılığı ile bellekte kodlanması ve ilk öğrendiğimiz lisan olan anadil sayesinde sözle veya yazıyla anlatılır hale sokulması gerekir.

Beyin hücreleri arasında elektriksel bağlar kurularak belleğe kaydedilen kavramlar, daha ana rahmindeyken duyulan sesleri tanımakla başlar. Doğumdan sonraysa, önce kelimelere dönüştürülme, sonra dil kuralları içinde bir mantıksal sisteme sokulma sürecini yaşarlar.

6 aylık bir bebeğin hafızası üzerinden sadece 1 gün geçmiş olayları anımsar. Buna karşın, 9 aylık bir bebek son 30 günde olup bitenleri hatırlayabilir. Fakat 4-5 yaşından sonra belleğe kaydedilen yaşam serüveni ölünceye dek unutulmaz.

Bebeğin birkaç kelimeyle kendini ifade edebilme yeteneği, yani anadil, aniden açılan bir şifre sonucunda işlerlik kazanır. Kız çocuklarında 1218, erkeklerde 14-24 aylıkken başlayan bu süreç, sözcük dağarcığı genişledikçe gelişerek süre gider.

Şekil 4’te yeri görülen Wernicke Dil Korteksi bebek doğduğu anda fazlaca gelişmemiş, yani çok sayıda dendrite sahip değildir. Fakat 8 ve 20 ay arasındaki dönemde hızla gelişerek dallanır. Bu bölge genellikle isimlerden ve bunların anlam kazanmasından sorumludur.

Yine şekilde görülen Broca Dil Korteksi ise gelişimini dört yaşına kadar sürdürür. Bu bölge isimlerle değil fiillerle uğraşarak, cümle kurmayı ve anadilin gramerini öğrenir.

İşte Broca bölgesinin gelişimini daha geç tamamlaması, beynimizde saklı bir şifre olduğunu gösterir. Bu şifre şöyle diyor: “Bana önce çok sayıda kelime öğret ki, bunları kullanacak çok sayıda cümle kurabileyim. Bunlar olmadan gramere ne gerek var!”

Beynimizden bir günde ortalama 60 bin düşünce geçtiğini göz önünde bulundurduğumuzda, sözcük, kavram ve anadil olgusunun beyin için ne denli önemli olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Bu önemin düzeyini daha iyi kavramak için hayal gücümüzün yardımıyla şimdi bir ufuk turu atalım:

Yeni Gine’deki balta girmemiş ormanlardan birini hayal etmeye çalışalım. Devasa bir botanik bahçe olan bu orman çok zengin hayvan türleri, meyve ağaçları ve tatlı su kaynakları ile bezenmiş olsun.

Ormanımızın tam ortasında dört kişilik bir şempanze ailesi yaşıyor olsun. Bu aile daha önce ne bir insanla karşılaşmıştır, ne de uygarlıktan bir eserle...

Şimdi de, üç aylık bir kız çocuğunu anne sütünden zalimce ayırıp ormanımıza götürelim. Adını Türkan olan bu bebeği bir dişi şempanzenin şefkatine teslim edelim. Anne maymun Türkan’ı kabullensin ve emzirmeye başlasın. Bebeğin koruma altına girdiğini gördükten sonra da ülkemize geri dönelim.

Aradan tam 6 yıl, 9 ay geçsin. Türkan’ın yedinci doğum gününü kutlamak için ormana geri dönelim. Orman kanunlarını öğrenip hayatta kalmayı başarmış olan Türkan’ın o çok farklı dış görünüşünü ve yabani tavırlarını kendi hayal gücünüzü kullanarak beyninizde canlandırabilirsiniz. Ancak, bizi asıl ilgilendiren şey anadille ilgili şu sorunun yanıtıdır:

Türkan nasıl bir dil konuşacaktır veya kızımızın olacaksa ne tür bir dilsizliği olacaktır?

Bu konu üzerinde düşünen her insanın kabul edeceği gibi, bu çocuğun mantıklı cümle kalıplarından oluşmuş bir anadili olmayacaktır. Başka bir deyişle, bu yaban kızı insanoğluna ait yaklaşık 4 bin dilden hiçbirini konuşuyor olmayacaktır. Bunun sebebi, 7 yıldır kendisine bir tek kelime öğretecek bir insanla karşılaşmamış olmasıdır. Bu fanteziden çıkan birinci sonuç şudur:

İnsan, anadilini sadece bir başka insandan öğrenebilir. (Bu saptama şimdilik doğrudur; zira dil öğretme işini gelecek on yıllarda mikroçipler veya robotlar yapabilecektir.)

İkinci sonuç şudur: Hiçbir insan tek başına sistematik bir dil icat ederek, onu bir toplumun anadili yapamamıştır; çünkü dil olgusu insanların toplumsal ihtiyaçlarından doğar ve toplumların ortak kültürünü yaratma aracı olur.

Aklımıza Türkan’ın şempanzelerin seslerini kolayca çıkarabileceği ve ormanın akustiği içindeki binlerce hayvan sesini belki de rahatlıkla tercüme edebileceği gelebilir. Ama bunların hiçbiri lisan olarak tanımlanamaz.

İnsanı insan yapan, insan beynini bu denli yaratıcı kılan özelliklerin başında dil gelir. Dil, özellikle son 3040 yılda bilim insanlarının üzerine önemle eğildiği bir araştırma konusu olmuştur.

Hayali Türkan deneyinin imkansızlığına karşın, konuya değişik açılardan ve ters mantık yürütülerek yaklaşılmış, binlerce araştırma yapılmıştır. Bunlardan biri yaklaşık 10 yıl sürmüş ve ilginç sonuçlar doğurmuştur. Türkan yerine, bu kez Tanya adı verilen üç aylık bir şempanze yavrusu, bir insan gibi, tüm ihtiyaçları eksiksiz karşılanarak, Amerikalı bir bilim kadını tarafından 7 yaşına kadar eğitilerek büyütülmüştür.

Anadil olarak kendisine İngilizce öğretilmeye çalışılan Tanya, 7 yıl sonra sadece 150-200 İngilizce kelimeyi tamamen anlayacak ve bilgisayarlı bir seslendirme aygıtı sayesinde tuşlara basarak kullanabilecek duruma gelmiştir. Konuşan bir bilgisayar kullanılmasının sebebiyse Tanya’nın beyninin ve gırtlak yapısının bu sözcükleri telaffuz etmeye elverişli olmayışıdır.

Oysa, 7 yaşına gelmiş bir insan yavrusu, en az 3 bin kelimeyi anlar, bunları imla kurallarına uygun olarak cümlelendirir ve konuşur. İşte bu yetenek büyük oranda beyin kabuğunun bir hüneridir. Tabii, konuşma eyleminde yüzlerce ses ve milyonlarca sözcük üretmeye uygun yaratılmış bir gırtlak ve ağız yapısının rolü de yadsınamaz.

İnsan soyunu Türkan gibi ormanın bir parçası olmaktan kurtarıp yeryüzünün görünürde “hakimi” durumuna getirmiş olan dil; bebekler tarafından işitme, anlama ve taklit etme üçgeni içinde kendiliğinden öğrenilir. O nedenle insanlar ilk çocukluk çağlarını cümle kurmaya başladıkları dönemden itibaren anımsarlar.

O yaşlarda, birkaç yüz sözcükten oluşan bir kelime hazinesine ve anadilinin sözdizimi sistemine en basit haliyle sahip olmuş olan çocuğun hafızasında artık birçok kavram mevcuttur ve bunlar işlerlik kazanmıştır.

Çocuk, o döneme kadar gördüğü, işittiği, kokladığı, tattığı ve dokunarak hissettiği beş duyusal algıların ne anlam ifade ettiğini tam çözememişken, onlara verilmiş isimleri öğrenerek bu kavramları zihninde “anlamlandırmıştır”.

Bu, kendini anlatabilme faaliyetinin başlaması, hafızadaki o eşsiz ve hızlı giriş çıkış mekanizmasının sık sık kullanılmasına yol açar. İşte bu tekrarlar düşünmeyi doğurur ve öğrenilen kavramlar (tabii beş duyu aracılığı ile alınan diğer bilgiler de) kalıcı hafızaya ölünceye dek işlenir.

O nedenle, özellikle 3 yaşına kadar, çocuğun sürekli olarak farklı farklı deneyimler yaşaması son derece önemlidir. Devamlı olarak değişik şekilleri, renkleri, yerleri ve objeleri görmesi, alışılmamış şeylere dokunması, duyulmamış sesler işitmesi ve değişik kokular ve tatlar algılaması; kullanılmayan nöronları kalıcı ve kullanılır kılacağı için önemlidir. Aksi halde beyin gerektiği kadar deneyim yaşamadığı için çok sayıda nöron kullanılmadığı için zamanla ölüp gidecektir.

Beynin yüzde yetmiş kapasitesi yaklaşık 3 yaşına kadar oluşmuş olur. Geri kalan yüzde otuzun yirmi beşi ise 7 yaşına kadar tamamlanır. Bilimsel deyimle; bu nörofizyolojik öğrenme süreci okul çağına kadar genellikle gözlemsel, işitsel, sezgisel ve düşleme ürünü verilerle ivme kazanarak devam eder.

Okul çağından buluğ çağına kadar çocuğun beyinsel olarak ulaştığı biyolojik, fizyolojik ve lengüistik yapı, sonraki yaşamı için büyük önem taşır.

Çocuğun düşünce limitleri ve hayal gücü, o çağa kadar öğrenebildiği anadil düzeyinin ve deneyimlerinin sınırları ile belirlenir.

Bir başka ifade ile, çocuk sadece anadili aracılığıyla bilincine yerleşen kavramların şekillendirdiği bir dünyanın sahibi ve esiri olur. Yani çocuğun iç ve dış dünyasının parametreleri ve koordinatları ancak anadilinin tasvir gücü oranında bir kapasiteye sahip olur. O halde denebilir ki, “kişinin dil eğitimi, onun zihinsel kapasitesini daraltacak veya genişletecek bir etkiye sahiptir. Kişinin potansiyeli dilinin potansiyeli ile doğru orantılıdır.”

Buradan çıkan sonuçları sadece bilmek yetmez. Bu konuda bilinçlenilmesi de gerekir; çünkü bilmek ve bilinçlenmek ayrı şeylerdir. Okuduğumuz veya beş duyu aracılığıyla edindiğimiz bilgileri içselleştirmediğimiz sürece o bilgilerden yararlanamayız.

Son derece zengin kavramlar, yüklü anlamlar ve eşsiz bir kelime hazinesi ile donanmış; işlek, capcanlı ve yaygın bir lisan, onu iyi kullananların geniş ufuklara, büyük düşüncelere, sınırsız hayal gücüne ve üstün bir bilince sahip olmalarını sağlar. Dil zenginliğinin düşünce zenginliği üzerindeki etkisi, bir insanın konuşmasında veya bir ulusun kültür ve uygarlığının eriştiği düzeyde kolayca görülür.

Anadilin kelime zenginliği, devasa düşünce ufuklarının salt etkeni değildir. Zira kelimeler yalın halleri ile cansızdırlar; kavramların üzerine yapıştırılmış etiketler gibidirler. Onlardan oluşan cümlelere ruh üflemek ve hükümler oluşturup düşünceler üretmek, hayal dünyalarımızı tasvir etmeye olanak veren ve zengin nüansları betimleyebilmiş bir dil ve kültür yapısı ile mümkündür.

Çağın repertuarındaki kavramları kendi fikir dünyamıza katabilmek, günlük yaşamda kullandığımız 300-400 sözcük ile başarılabilecek bir olgu değildir elbet.

Kavram ve fikir fukarası bir dil tarafından programlanmış bir beyindeki üstün yetenekler, ne yazık ki dil yetersizliği yüzünden boş yere harcanabilirler.

Anadilimizi çok iyi öğrenmeli, öğretmeli, sürekli geliştirmeli ve kökeni ne olursa olsun kültür hayatımıza ve günlük konuşma dilimize iyice yerleşmiş kelimeler hakkında ırkçılık yapmamalıyız ki; okuyan, okumaktan zevk alan, öğrenen, düşünen ve yaratıcılığını kullanabilen bireyler olabilelim.

Bütün bunlara rağmen, sağlığını koruyabilmiş ve dil yetersizliğini de gidermiş bir beyne sahip kişinin akıllı, mantıklı, rasyonel, tutarlı düşünce ve davranışlar göstermesi yanında öğrenen ve sorgulayan bir yapıya kavuşması, daha başka etkenlere de bağlıdır. Bu etkenlerden bazıları doğuştan gelir (kalıtımsal) ve zamanında keşfedilip ortaya çıkarılmaları gerekir ki geliştirilmeleri mümkün olsun. Bu da verilen eğitimin kalitesi ve dış çevrenin etkisi ile doğru orantılıdır.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült