Benin Bağımlılıkları

Aziz Yararlı


V. 1. Gerecin karışıklığı başlıklardan hiç birinin bölüm içeriklerine tam olarak uygun düşmemesi için, ve yeni ilişkileri incelemek isterken sürekli olarak önceden ele alınmış sorunlara geri dönmemiz için bağışlatıcı olabilir.
V. 2. Böylece yineleyerek söyledik ki, ben büyük bir düzeye dek O tarafından terkedilen yatırımların yerini alan özdeşleşmelerden oluşur, bu özdeşleşmelerden ilki her zaman bende özel bir yetke olarak davranır ve bir üst-ben olarak kendini benin karşısına koyar, ama bu arada güçlenen ben daha sonra böyle özdeşleşme etkilerine karşı daha dirençli davranabilir. Üst-ben bendeki ya da ben ile ilişki içindeki özel konumunu öyle bir kıpıya borçludur ki bunun iki yandan değerlendirilmesi gerekir. İlk olarak, benin henüz zayıf olduğu bir sırada yer alan ilk özdeşleşmedir; ikinci olarak, Ödipus karmaşasının kalıtçısıdır ve böylece bene olağünüstü önemli nesneler getirmiştir. Üst-benin daha sonraki ben-değişimleri ile ilişkisi belli bir ölçüde çocukluğun birincil eşeysel evresinin erinlik sonrası eşeysel yaşam ile ilişkisine benzer. Tüm sonraki etkilere açık olmasına karşın, gene de yaşam boyunca ona baba-karmaşasından kaynaklanması tarafından verilen karakteri, eş deyişle ben ile karşıtlık içinde durma ve ona egemen olma yeteneğini saklar. Benin bir zamanki zayıflık ve bağımlılığının bir anıtıdır, ve olgun ben üzerindeki egemenliğini sürdürür. Tıpkı çocuğun büyüklerine boyun eğme zorlaması altında durmuş olması gibi, ben de üst-beninin kesin buyrumuna altgüdümlüdür.
V. 3. Ama üst-benin O’nun ilk nesne-yatırımlarından, Ödipus karmaşasından türeyişinin üst-ben için çok daha öte anlamları vardır. Bu türeme, daha önce gördüğümüz gibi, üst-beni O’nun soygelişimsel kazanımları ile ilişkiye getirir ve onda tortularını geride O’da bırakan önceki ben-oluşumlarının yeniden-bedenselleşmesine götürür. Böylece üst-ben sürekli olarak O’ya yakın durur ve ben karşısında onun temsilcisi olarak davranabilir. O’nun derinliklerine ulaşır ve bu nedenle bilinçten benin olduğundan daha uzak kalır.55

55Denebilir ki ruhçözümsel ya da ruhbilimötesi ben de anatomik ben gibi — ‘kortikal homonkulus’ gibi — kafasının üstünde durur.
V. 4. Bu ilişkileri değerlendirmenin en iyi yolu çoktandır yeniliklerini yitirmiş ama henüz kuramsal olarak işlenmeyi bekleyen belli klinik olgulara dönmekten geçer.
V. 5. Çözümleme işi sırasında bütünüyle tuhaf davranan kişiler vardır. Onlara umut verildiğinde ya da sağaltımın gidişinin doyum verici olduğu anlatıldığında, hoşnutsuzluk gösterirler ve bir kural olarak bulgularında kötüleşme başlar. Başlangıçta bu bir dikbaşlılık ve doktora kendi üstünlüğünü gösterme girişimi olarak görülür. Daha derin ve daha doğru görüşe sonradan ulaşılır. Yalnızca bu kişilerin hiçbir övgüye ve hiçbir tanınmaya katlanamadıkları değil, ama sağaltımın ilerlemesi ile ters orantılı tepki gösterdikleri kanısına ulaşılır. Belirtilerin bir iyileşmesinde ya da geçici olarak askıya alınmasında sonuçlanması gereken ve başka insanlarda gerçekten de böyle sonuçlanan her bölümsel çözüm onlarda hastalıklarının geçici bir ağırlaşmasına yol açar, ve sağaltım sırasında iyileşmek yerine kötüleşirler. Olumsuz sağaltım tepkisi denilen şeyi gösterirler.
V. 6. Onlarda iyileşmelerine karşı çıkan birşeyin olduğu, iyileşmenin yaklaşmasının bir tehlike gibi korku yarattığı konusunda hiçbir kuşkuya yer olamaz. Bu kişilerde iyileşme isteği olmadığı, tersine hastalık gereksiniminin üstünlüğü ele geçirdiği söylenir. Eğer bu direncin alışıldık yolda çözümlemesini yaparsak, doktora karşı dikbaşlılık tutumu ve hastalıktan elde edilen kazançların biçimleri üzerine bir saplantı bir yana bırakıldığında bile, gene de büyük bir bölümü henüz sürer ve bu kendini iyileşmeye karşı en güçlü engel olarak, narsissistik erişilemezlik, doktora karşı olumsuz bir tutum ve hastalık kazançlarına sarılma gibi daha önceden bildiğimiz engellerden de güçlü bir engel olarak tanıtlar.
V. 7. Sonunda ‘‘ahlaksal’’ denebilecek bir etmen ile, doyumunu hastalıkta bulan ve acı çekme cezasından vazgeçmeyi istemeyen bir suçluluk duygusu ile uğraştığımızı görmeye başlarız. Bu biraz umut kırıcı açıklamayı en son ve kesin açıklama olarak görebiliriz. Ama bu suçluluk duygusu hasta açısından dilsizdir ve ona suçlu olduğunu söylemez; kişi suçlu olduğunu değil ama hasta olduğunu duyumsar. Bu suçluluk duygusu kendini yalnızca iyileşmeye karşı zayıflatılması oldukça güç bir direnç olarak anlatır. Hastayı hasta kalmasının arkasında yatan bu güdüye inandırmak da özellikle güçtür, ve hasta daha doğrudan açıklamaya, çözümleme yoluyla sağaltımın ona yararı olacak doğru çare olmadığı görüşüne sarılır.56

56Bilinçsiz bir suçluluk duygusu gibi bir engele karşı kavga çözümlemeci için kolaylaştırılamaz. Ona karşı doğrudan doğruya hiçbirşey yapılamadığı gibi dolaylı olarak da bilinçsiz, baskılanmış temellerini yavaş yavaş ortaya çıkarmaktan ve böylece onu aşamalı olarak bilinçli bir suçluluk duygusuna dönüştürmekten başka hiçbirşey yapılamaz. Bu bç.siz suçluluk duygusu ödünç bir suçluluk duygusu olduğu zaman, eş deyişle, bir zamanlar bir erotik yatırımın nesnesi olmuş olan bir başka kişi ile özdeşleşmenin bir sonucu olduğu zaman, onu etkilemek için özel bir şans kazanılır. Bu yolda kabul edilen bir suçluluk duygusu sık sık vazgeçilmiş sevgi ilişkisinin tek ve tanınması güç kalıntısıdır. Melankolide yaşanan sürece benzerlik burada gözden kaçmaz. Eğer bç.siz suçluluk duygusunun arkasındaki bu eski nesne-yatırımı ortaya çıkarılabilirse, sağaltım sık sık parlak bir başarıyla sonuçlanır, ama bunun dışında sağaltım çabasının sonuçları hiçbir biçimde güvenilir değildir. Başlıca suçluluk duygusunun yeğinliği üzerine bağımlıdır, ve çoğu kez sağaltım onun karşısına onunkine eşit bir güç düzeni ile çıkmayı başaramaz. Belki de çözümlemecinin kişiliğinin hastanın onu ben-idealinin yerine koymasına izin verip vermemesine de bağımlı olabilir, ve bu çözümlemeci açısından hastaya karşı peygamber, ruhsal kurtarıcı ve kefaret edici rolünü oynama yönünde bir kışkırtma yaratır. Çözümlemenin kuralları doktorun kişiliğinin böyle bir kullanımına kesin olarak aykırı olduğu için, burada çözümlemenin etkisi için yeni bir sınırın olduğunu dürüstçe kabul etmek gerekir; aslında çözümleme hastalıklı tepkileri olanaksız kılmaz, ama hastanın benine şu ya da bu yolda karar verme özgürlüğünü sağlar. [Freud bu konuya Mazoşizmin Ekonomik Sorunu’nun (1924c) sonuna doğru yeniden dönerek orada bilinçsiz suçluluk duygusu ve ahlaksal mazoşizm arasındaki ayrımı tartıştı. Bkz. ayrıca Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları (1930a), Bölümler VII ve VIII.].
V. 8. Burada verilen betimleme en aşırı olaylara karşılık düşer, ama daha küçük bir ölçüde birçok durumda, belki de tüm ağır sinirce durumlarında dikkate alınması gerekir. Dahası, belki de sinirceli bir hastalığın ağırlığını kesin olarak belirleyen şey tam olarak bu etmen, eş deyişle ben-idealinin davranışıdır. Bu yüzden suçluluk duygusunun kendini değişik koşullar altında anlatması üzerine kimi daha öte noktalara dokunmadan geçmeyeceğiz.
V. 9. Normal, bilinçli suçluluk duygusu (duyunç) hiçbir güçlük sunmaz, ben ve ben-ideali arasındaki gerginlik üzerine dayanır, benin kendi eleştirel yetkesi tarafından yargılanmasının anlatımıdır. Sinircelilerde çok iyi bilinen aşağılık duyguları pekala ondan çok uzakta yatmıyor olabilir. Yakından tanıdığımız iki rahatsızlık tipinde suçluluk duygusu aşırı güçlü olarak bilinçlidir; bu durumda ben-ideali özel bir sertlik gösterir ve sık sık bene karşı amansız bir hiddete kapılır. Saplantı-sinircesi ve melankoli gibi bu iki durumda, ben-idealinin tutumu bu benzerliğin yanısıra daha az önemli olmayan ayrımlar da sergiler.
V. 10. Saplantı sinircesinde (bunun belli biçimlerinde) suçluluk duygusu aşırı gürültülüdür, ama kendini benin önünde aklayamaz. Buna göre, hastanın beni suçlanması istemine başkaldırır ve doktordan bu suçluluk duygusunun reddedilişinde onu desteklemesini ister. Bunu kabul etmek aptalca olacak, çünkü sonuçsuz kalacaktır. Çözümleme o zaman üst-benin ben için bilinmez kalan süreçler tarafından etkilendiğini gösterir. Suçluluk duygusunun temelinde yatan baskılanmış dürtüleri ortaya çıkarmak edimsel olarak olanaklıdır. Böylece üst-benin burada bilinçsiz O konusunda benden daha bilinçli olduğu anlaşılır.
V. 11. Melankolide üst-benin bilinç üzerinde bir üstünlük sağladığı izlenimi çok daha güçlüdür. Ama burada ben hiçbir karşıçıkışı göze almaz, kendini suçlu görür ve cezaya boyun eğer. Bu ayrımı anlarız. Saplantı sinircesinde sorgulanan şey benin dışında kalan yakışıksız dürtülerdi; melankolide ise üst-benin öfkesine konu olan nesne özdeşleşme yoluyla ben içersine alınmıştır.
V. 12. Bu iki sinirceli rahatsızlıkta suçluluk duygusunun niçin böylesine olağanüstü bir güce eriştiği hiç kuşkusuz kendiliğinden açık değildir; ama bu durumdaki başlıca sorun başka bir yerde yatar. Bunu tartışmayı suçluluk duygusunun bilinçsiz kaldığı başka durumları ele alıncaya dek erteleyeceğiz. [Bkz. biraz aşağıda V.17.]
V. 13. Bu özsel olarak histeride ve histerik bir tipteki durumlarda bulunur. Burada suçluluk duygusunun bilinçsiz kalma düzeneğini saptamak kolaydır. Histerik ben ona üst-beninin eleştirisi gibi bir gözdağı veren acılı bir algıyı kendinden uzak tutar, tıpkı bir baskı edimi yoluyla dayanılmaz bir nesne-yatırımını uzak tutma eğiliminde olması gibi. Buna göre suçluluk duygusu bilinçsiz kaldığında, bundan sorumlu olan bendir. Biliyoruz ki genellikle ben baskıları üst-beninin hizmetinde ve onun adına üstüne alır; ama burada öyle bir durum vardır ki, aynı silahları kendi sert efendisine karşı çevirmiştir. Saplantı sinircesinde, bilindiği gibi, tepki-oluşumu fenomenleri ağır basar; burada [histeride] ise ben yalnızca suçluluk duygusunun bağlı olduğu gereci uzakta tutmayı başarır.
V. 14. Daha ileri gidilebilir ve suçluluk duygusunun büyük bir bölümünün normal olarak bilinçsiz olması gerektiği varsayımı göze alınabilir, çünkü duyuncun doğuşu yakından bilinçaltına ait olan Ödipus karmaşasına bağlıdır. Eğer biri normal insanın yalnızca inandığından çok daha ahlaksız değil ama ayrıca bildiğinden çok daha ahlaklı olduğu biçimindeki paradoksal önermeyi ortaya sürecek olursa, önesürümün ilk yarısına bulgularıyla destek veren ruhçözümleme ikinci yarıya yönelik hiçbir karşıçıkış getirmeyecektir.57

57Bu önerme yalnızca görünürde bir paradokstur; yalın olarak, insan doğasının iyide olduğu gibi kötüde de kendi için inandıklarının çok daha ötesine geçtiğini, eş deyişle beninin bilinçli algı yoluyla ayrımsadıklarının ötesine geçtiğini söyler.
V. 15. Bu bç.siz suçluluk duygusunda bir artışın insanları suçlulara dönüştürebileceğini bulmak bir sürpriz oldu. Ama hiç kuşkusuz doğruydu. Birçok suçluda, özellikle genç suçlularda, edimden önce varolan ve dolayısıyla suçun sonucu değil ama güdüsü olan çok güçlü bir suçluluk duygusunu saptamak olanaklıdır, sanki bu bilinçsiz suçluluk duygusunu olgusal ve dolaysız birşey üzerine bağlayabilmek bir rahatlama olarak duyumsanmıştır.58

58[Bunun kimi başka göndermelerle birlikte tam bir tartışması Freud’un ‘‘Ruhçözümleme Çalışmasında Karşılaşılan Kimi Karakter Tipleri’’ (1916d) üzerine yazısının III’üncü Bölümünde bulunacaktır, P.F.L., 14, 317.]
V. 16. Tüm bu durumlarda üst-ben bilinçli benden bağımsızlığını ve bilinçsiz O ile yakın ilişkilerini sergiler. Şimdi bendeki önbilinçli sözel kalıntılara yüklediğimiz önem açısından, üst-benin, bç.siz olduğu sürece, böyle sözcük-tasarımlarından oluşup oluşmadığı, ve eğer oluşmuyorsa, başka neden oluştuğu sorusu doğar. Ölçülü bir yanıt üst-ben için de kökenini işitilmiş sözlerden aldığını reddetmenin olanaksız olduğudur; çünkü o benin bir parçasıdır ve bu sözcük-tasarımları (kavramlar, soyutlamalar) yoluyla bilinç için erişilebilir kalır; ama yatırım-erkesi üst-benin bu içeriğine işitme algısından (eğitim, okuma) değil ama O’daki kaynaklardan ulaşır.
V. 17. Yanıtını ertelediğimiz soru şöyledir [bkz. biraz yukarıda V.12.]: Nasıl olur da üst-ben kendini özünde bir suçluluk duygusu olarak (daha iyisi: eleştiri olarak; çünkü suçluluk duygusu bende bu eleştiriye karşılık düşen algıdır) anlatır ve aynı zamanda bene karşı böyle olağanüstü bir sertlik ve katılık geliştirir? İlk olarak melankoliye dönersek, bilinç üzerinde bir üstünlük kazanmış aşırı ölçüde güçlü üst-benin bene karşı amansız bir şiddet uyguladığını buluruz, sanki ilgili kişide hazır bekleyen sadizmin bütününü ele geçirmiş gibi. Sadizm anlayışımıza göre, yokedici bileşenin üst-bende toplandığını ve bene karşı döndüğünü söylememiz gerekirdi. Şimdi üst-bende egemen olan şey bir bakıma ölüm içgüdüsünün bir arı-ekinidir, ve eğer ben manyaya dönme yoluyla tiranını zamanında savuşturamazsa, gerçekte sık sık onu ölüme dek sürüklemeyi başarır.
V. 18. Belli saplantı sinircesi biçimlerinde duyunç kınamaları eşit ölçüde acı verici ve işkence edicidir, ama burada durum daha az saydamdır. Melankoli ile karşıtlık içinde belirtmeye değer ki, saplantılı hasta aslında hiçbir zaman kendini yoketme adımını atmaz; intihar tehlikesine karşı bağışık gibidir, ve ona karşı histerikten çok daha iyi korunur. Benin güvenliğini sağlama alan şeyin nesnenin sakınımı olduğunu anlayabiliriz. Saplantı sinircesinde sevgi-dürtülerinin kendilerini nesneye karşı saldırı dürtülerine çevirmeleri ön-genital örgütlenmeye bir gerileme yoluyla olanaklı olmuştur. Burada yine yokedicilik içgüdüsü özgürleşmiştir ve nesneyi yoketmeyi ister, ya da en azından böyle bir niyeti taşıyor görünür. Bu eğilimler ben tarafından kabul edilmemişlerdir ve, kendisi onlara karşı tepki-oluşumları ve güvenlik önlemleri yoluyla savaşır; bunlar O’da kalırlar. Ama üst-ben sanki ben onlardan sorumluymuş gibi davranır ve aynı zamanda, bu yokedici niyetleri izlerken gösterdiği ciddiyetle, bize onların gerileme yoluyla ortaya çıkarılan bir yanılsama değil ama edimsel olarak sevginin yerine nefretin geçmesi olduğunu gösterir. Her iki yönde de çaresiz kalarak, ben kendini boş yere hem katil O’nun yersiz istemlerine karşı hem de cezalandırıcı duyuncun suçlamalarına karşı savunur. En azından her iki yanın en yabanıl eylemlerini durdurmayı başarır; sonuç ilk olarak kendine sonu gelmez bir işkencedir, ve daha öte gelişimde erişilebilir olduğu her yerde nesneye karşı yöntemli bir işkence başlar.
V. 19. Tehlikeli ölüm içgüdüleri bireyde çeşitli yollarda ele alınır; bir yandan erotik bileşenlerle kaynaşma yoluyla zararsızlaştırılırken, öte yandan saldırganlık olarak dışsal dünyaya karşı saptırılırlar; ama büyük bir düzeye dek hiç kuşkusuz engelsizce içerdeki işlerini sürdürürler. O zaman melankolide üst-benin ölüm içgüdüleri için bir tür toplanma yeri olması nasıl olanaklıdır?
V. 20. İçgüdü kısıtlamasının ya da ahlakın bakış açısından, denebilir ki O bütünüyle ahlak-dışıdır [amoralisch], ben ahlaksal [moralisch] olmaya çabalar, üst-ben aşırı-ahlakçı [hypermoralisch] olabilir ve o zaman ancak O’nun olabileceği denli acımasız olabilir. Belirtmeye değer ki, bir insan dışarıya doğru saldırganlığını ne denli kısıtlarsa, ben-idealinde o denli sert ve dolayısıyla o denli saldırgan olur. Sıradan irdelemede durum evrik olarak görünür, ve bu bakış açısı için ben-idealinin isteminde saldırganlığın bastırılması için güdü yatar. Ama olgu bizim onu belirttiğimiz gibi kalır: Bir insan saldırganlığını ne denli denetlerse, idealinin benine karşı saldırganlık eğilimi o denli güçlenir.59 Bu bir yer-değiştirme, kendi benine karşı bir dönme gibidir. Giderek sıradan, normal ahlak bile sert bir kısıtlayıcılık, acımasızca yasaklayıcı bir nitelik gösterir. Buna göre amansızca ceza veren bir yüksek Varlık anlayışı doğar.
59[Freud bu paradoksa ‘‘Bir Bütün Olarak Düş-Yorumu Üzerine Ek Notlar’’da (1925i) ve ‘‘Mazoşizmin Ekonomik Sorunu’’nda (1924c) döndü, bkz. § 24 (s. 425). Onu Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nın (1930a) VII’nci Bölümünde daha tam olarak tartıştı.]
V. 21. Yeni bir varsayım getirmeksizin bu ilişkileri daha öte açıklamam olanaksız. Üst-ben bildiğimiz gibi baba modeli ile bir özdeşleşmeden doğmuştur. Böyle her özdeşleşme eşeysizleşme ya da giderek yüceltme niteliğini taşır. Şimdi öyle görünür ki sanki bu tür bir dönüşüm yer aldığında, aynı zamanda içgüdüsel bir ayrışma da yer alır. [Bkz. § III. 7 (s. 369).] Yüceltmeden sonra, erotik bileşen bundan böyle onunla bileşmiş olan yokediciliğin bütününü bağlama gücünü taşımaz, ve bu bir saldırma ve yoketme eğilimi biçiminde salınır. İdealin genel olarak sert, acımasız özelliği, buyurgan Gerek bu ayrışmadan türer.
V. 22. Kısa bir süre için saplantı sinircesi üzerinde duralım. Burada durum başka türlüdür. Sevginin saldırganlığa ayrışması benin bir edimi yoluyla ortaya çıkmaz, tersine O’da ortaya çıkan bir gerilemenin sonucudur. Ama bu süreç O’nun ötesine, şimdi suçsuz bene karşı sertliğini arttıran üst-bene genişlemiştir. Ama iki durumda da [e.d. hem saplantı sinircesinde hem de melankolide], özdeşleşme yoluyla libido üzerinde denetim kazanmış olan ben bunun için libido ile karışmış saldırganlık aracılığıyla üst-ben tarafından cezalandırılır.
V. 23. Bene ilişkin düşüncelerimiz açıklık kazanmaya başlarken, çeşitli ilişkileri de kendilerini durulukları içinde gösterirler. Şimdi beni gücü ve zayıflığı içinde görürüz. Sorumluluğu altına düşen önemli işlevler vardır, algı dizgesi ile ilişkisinin gücüyle ruhsal süreçlerin zamansal düzenini saptar ve onları olgusallık sınaması altına getirir.60 Düşünce süreçlerinin araya girmesi yoluyla motor boşalımların ertelenmesini sağlar ve devinebilirliğe girişi denetler.61 Bu son denetleme gücü hiç kuşkusuz olgusal olmaktan çok biçimseldir; eylem ile ilişki içinde ben bir bakıma anayasal bir tekerk konumundadır ki, onayı olmaksızın hiçbir yasa çıkarılamaz, ama Parlamentonun bir önergesine karşı vetosunu bildirmeden önce kendisi uzun uzadıya düşünmek zorundadır. Dışardan kaynaklanan tüm yaşam deneyimlerinde ben kendini varsıllaştırır; ama O onun kendine altgüdümlü kılmaya çalıştığı ikinci dışsal dünyasıdır. O’dan libido çeker, ve O’nun nesne-yatırımlarını ben-şekillerine çevirir. Üst-benin yardımı yoluyla, henüz bize karanlık kalan bir yolda, geçmiş çağların O’da birikmiş deneyimlerini çekip çıkarır. [Bkz. yukarıda § II. 25.]
60[Bkz. ‘‘Bilinçaltı’’ (1915e), § V. 11 (s. 193).]
61[Bkz. ‘‘Ruhsal Olayların İki İlkesi’’ (1911b), § 6 (s. 38), ve ‘‘Yadsıma’’ (1925h) § 7 (s. 440). ]
V. 24. O’nun içeriğinin benin içersine girebileceği iki yol vardır. Biri doğrudandır, öteki ben-ideali üzerinden geçer, ve içeriğin bu iki yoldan hangisini izlediği birçok ruhsal etkinlik için belirleyici olabilir. Ben içgüdüleri algılamaktan onlara egemen olmaya, içgüdülere boyun eğmekten onları engellemeye doğru gelişir. Bu başarımda aslında bölümsel olarak O’nun içgüdü süreçlerine karşı bir tepki-oluşumu olan ben-idealinin güçlü bir payı vardır. Ruhçözümleme benin O’ya karşı ilerleyen bir utku kazanmasını olanaklı kılması gereken bir araçtır.
V. 25. Ama öte yandan aynı beni üçlü bir kölelik altında ve dolayısıyla üç tehlikeden gelen gözdağı altında duran zavallı bir şey olarak görürüz: Dışsal dünyadan, O’nun libidosundan, ve üst-benin sertliğinden. Bu üç tür tehlikeye üç tür endişe karşılık düşer, çünkü endişe tehlikeden geri çekilişin bir anlatımıdır. Bir sınır-varlığı olarak, ben O ve dünya arasında aracılık etmeyi, O’yu dünya karşısında uysallaştırmayı, ve kas eylemleri yoluyla dünyayı O’nın dileklerine uygun kılmayı ister. Aslında çözümleme sağaltımı sırasındaki bir doktor gibi davranır, çünkü olgusal dünyaya gösterdiği dikkatle, kendini O’ya bir libido nesnesi olarak önerir, ve O’nun libidosunu kendi üzerine döndürmeyi ister. Yalnızca O’nun yardımcısı değil, ama ayrıca onun boyun eğici bir kölesidir ki, efendisinin sevgisini kazanmaya çabalar. Nerede olanaklıysa, O ile anlaşma içinde kalmayı ister, onun bç.siz buyruklarını öbç.li ussallaştırmaları ile örter, O’nun katı ve dikbaşlı kaldığı yerde bile olgusallığın uyarılarına karşı O’nun boyuneğdiği görünüşünü yaratır, O’nun olgusallık ile çatışmalarını, ve eğer olanaklıysa, üst-ben ile çatışmalarını bile örtbas eder. O ve olgusallık arasındaki orta konumunda sık sık yaltakçı, fırsatçı ve yalancı olma kışkırtmasına yenik düşer — örneğin doğruyu görmesine karşın gene de kamu oyunun gözünden düşmeyi istemeyen bir devletadamı gibi.
V. 26. İki içgüdü türü arasında benin tutumu yansız değildir. Kendi özdeşleşme ve yüceltme emeği yoluyla, O’daki ölüm içgüdülerine libido üzerinde üstünlük kazanmada yardım eder, ama böylelikle ölüm içgüdülerinin nesnesi olma ve kendisinin yokedilmesi tehlikesi altına düşer. Yardımda bulunabilme amacı uğruna, kendisi libido ile dolmak zorunda kalmıştır, böylece Eros’un temsilcisi olur ve bundan böyle yaşamayı ve sevilmeyi ister.
V. 27. Ama benin yüceltme emeği içgüdülerin bir ayrışmasında ve üst-bendeki saldırganlık içgüdülerinin salınışında sonuçlandığı için, libidoya karşı savaşımı onu kötü davranış ve ölüm tehlikesi altına düşürür. Üst-benin saldırıları altında acı çekerek ya da belki de giderek onlara yenik düşerek, ben kendi yarattıkları bozulma ürünleri tarafından yokedilen tek-gözecikliler62 gibi bir yazgı ile karşılaşır. Üst-bende etkin olan ahlak ekonomik bakış açısından böyle bozulma ürünleri olarak görünür.

62[Freud bu tek-gözeciklileri (protista) Haz İlkesinin Ötesi’nde tartıştı, bkz. § VI. 13 (s. 321). Bunlar şimdi ‘protista’ olarak olmaktan çok ‘protozoa’ olarak betimlenirler.]
V. 28. Benin bağımlılıkları arasında üst-bene olanlar hiç kuşkusuz en ilginçleridir
V. 29. 63 Üç yönden gelen tehlikenin gözdağı altında, ben gözdağı veren algıdan ya da O’da benzer olarak değerlendirilen süreçten kendi yatırımını geri çekerek ve onu endişe olarak yayarak kaçma-tepkesi geliştirir. Bu ilkel tepkinin yerine daha sonra koruyucu yatırımın yerine getirilmesi geçer (fobi düzeneği). Benin dışsal dünyadan ve O’daki libido tehlikesinden korktuğu şeyin ne olduğu belirlenemez; biliyoruz ki korku ezilme ya da yokedilme korkusudur, ama çözümsel olarak anlaşılamaz.64 Ben yalnızca haz ilkesinin uyarısına boyun eğer. Öte yandan, benin üst-benden duyduğu endişenin, duyunç endişesinin arkasında neyin gizlendiğini söyleyebiliriz.65 Ben-idealine dönen yüksek Varlık bir zamanlar eneme gözdağını vermiştir ve bu eneme endişesi büyük bir olasılıkla çevresinde sonraki duyunç endişesinin toplandığı çekirdektir; kendini duyunç endişesi olarak sürdüren şey budur.
63[Aşağıda endişe konusu üzerine yazılanlar Freud’un Engellemeler, Belirtiler ve Endişe’de (1926d) bildirilen gözden geçirilmiş görüşleri ile bağıntı içinde okunmalıdır, P.F.L., 10, 237 ss. Burada ele alınan noktaların pekçoğu orada daha öte tartışılır.
64[Benin ‘‘ezilme’’si (Überwaltigung) kavramı Freud’un yazılarında erken bir evrede görünür. Bkz. ‘‘Savunma Nöro-Psikozları’’ (1894a) üzerine ilk denemesinin II’nci Bölümü. Ama Fließ mektuplaşmasında (Freud, 1950a) 1 Ocak 1896 tarihli Taslak K’da sinircelerin düzeneğini tartışmasında belirgin bir rol oynar. Burada Engellemeler, Belirtiler ve Endişe’nin (1926d) ‘‘yaralayıcı durumu’’ ile açık bir bağıntı vardır, P.F.L., 13, 326-8. Bkz. ayrıca Musa ve Tektanrıcılık’ta (1939a) Deneme II, P.F.L., 13, 321.]
65[‘Duyunç endişesi :: ‘Gewissenengs.’ Bu sözcüğün kullanımı üzerine Editörün bir dipnotu Engellemeler, Belirtiler ve Endişe (1926d), VII’nci Bölümde bulunacaktır, P.F.L., 10, 284 n. 1.]
V. 30. Kulağa etkileyici gelen o ‘Her endişe aslında ölüm endişesidir’ önermesinin pek bir anlamı yoktur, ya da ne olursa olsun aklanamaz.66 Tersine, ölüm endişesini nesne endişesinden (gerçek endişeden) ve sinirceli libido-endişesinden ayırmak bana baştan sona doğru görünür. Bu ruhçözümleme için güç bir sorun yaratır, çünkü ölüm olumsuz içerikli soyut bir kavramdır ve ona karşılık düşen bilinçsiz bir terim bulunamaz. Ölüm endişesinin düzeneği ancak benin narsissistik libido-yatırımını çok büyük ölçüde salıvermesi, dolayısıyla kendisinden vazgeçmesi olabilir, tıpkı daha başka endişe durumlarında bir başka nesneden vazgeçmesi gibi. Kanımca ölüm endişesi ben ve üst-ben arasında yer alan birşeydir.
66[Bkz. Stekel (1908, 5).]
V. 31. Ölüm endişesinin iki koşul altında ortaya çıktığını biliriz ki, bunlar daha başka endişe gelişimi durumları ile baştan sona andırımlıdırlar: Birincisi, dışsal bir tehlikeye karşı tepki olarak, ve ikincisi, örneğin melankolide olduğu gibi, bir içsel süreç olarak. Bir kez daha sinirceli bir durum gerçek durumu anlamamıza yardım edebilir.
V. 32. Melankolide ölüm endişesi yalnızca bir açıklamayı kabul eder: Ben kendinden vazgeçer çünkü üst-benin ondan nefret ettiğini ve sevilmek yerine onun tarafından sürekli izlendiğini duyumsar. Öyleyse ben için yaşam sevilmekle, burada yine O’nun temsilcisi olarak ortaya çıkan üst-ben tarafından sevilmekle eş anlamlıdır. Üst-ben daha önce baba tarafından ve daha sonra Kayra ya da Yazgı tarafından yerine getirilen aynı koruma ve kurtarma işlevini yerine getirir. Ama ben kendini aşırı ölçüde büyük bir gerçek tehlike içinde bulduğu ve kendi gücüyle onun üstesinden gelemeyeceğine inandığı zaman, zorunlu olarak aynı vargıyı çıkarır. Tüm koruyucu güçler tarafından terkedildiğini görür, ve kendini ölüme bırakır. Bunun dışında, burada bir kez daha doğumu izleyen ilk büyük endişe durumunun67 ve bebekte koruyucu anneden kopmanın yarattığı özlem-endişesinin68 temelinde yatan o aynı durum vardır.
67[Bu kavramın ortaya çıkışı üzerine bir tartışma Engellemeler, Belirtiler ve Endişe’ye (1926d), Editörün Sunuşunda bulunacaktır, P.F.L., 10, 234-6.]
68[Bu Engellemeler, Belirtiler ve Endişe’de (1926d) tartışılan ‘ayrılma endişesi’ni önceler, P.F.L., 10, 309.]
V. 33. Bu açımlamalar temelinde ölüm endişesi de tıpkı duyunç endişesi gibi eneme-endişesinin gelişmesi olarak anlaşılabilir. Suçluluk duygusunun sinirceler için büyük önemi ortak sinirceli endişenin ağır durumlarda ben ve üst-ben arasında endişe gelişimi yoluyla (eneme, duyunç, ölüm endişeleri) bir güçlenmeye uğraması olgusunun anlaşılmasını sağlar.
V. 34. Sonunda kendisine geri döndüğümüz O’nun bene sevgi ya da nefret göstermek için bir olanağı yoktur. Ne istediğini söyleyemez; ortaya birleşmiş bir istenç çıkarmayı başarmış değildir. Eros ve ölüm igüdüsü onda savaşırlar; bir içgüdünün ötekilere karşı hangi araçlarla direndiğini gördük. O’yu sanki dilsiz ama güçlü ölüm içgüdülerinin egemenliği altında duruyormuş gibi betimleyebilirdik — içgüdüler ki dinginlik içindedirler ve haz ilkesinin kışkırtmasıyla ortalığı karıştıran Eros’u dinginliğe getirmeyi isterler; ama korkarız bu Eros’un rolünü hafife almak olurdu.

 

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült