Batı ve Doğu

Engin Geçtan


Batı, Doğu'ya hayatını nasıl kazanacağını öğretebilin Bat, zamanla, nasıl yaşanacağını Ooğu'nun ona göstermesini isteme durumunda olacaktır.

-Tehyihsieh


ŞİLİLİ diplomat Miguel Serrano'nun, Jung ve Hesse, İki Dostluğun Anılan adlı kitabının Cari Gustav Jung'la çeşitli zamanlarda yaptığı sohbetleri içeren bölümünde, bir ara Hindistan'dan söz edilirken, Jung Hindularla ilgili olarak şunları anlatır:

"Hindular mantıklı olma konusunda olağanüstüzayıftır. Genellikle imgeler ve öğretici Öyküler içeriğinde düşünür, mantığa başvurma gereğini duymazlar. Bu aslında Doğunun bütünü için temel bir durum... Benim yazılarımda 'Benlik' diye adlandırdığım şey... bireyselliğin bir bütünlük içinde ve olabildiğince doğal ifadesini gerçekleştiren simgesel bir merkezdir. Doğadaki diğer varlıklar gibi insan da kendini ifade etme arayışı içindedir ve 'Benlik bu bütünlüğe ulaşmanın düşü konumundadır. Hindular bu konuyu öteden beri bilgece işlemişlerdir. Sankya filozoflarının Purıısha diye adlandırdıkları şey, benim 'Benlik' adını verdiğim şeyle özdeştir ve Atman da ona oldukça yakındır. Ama onların tanımlamaları bizlerinkinden farklı ve öğretici öyküler tarzındadır.

"Mürşidine gidip Atman'm ne olduğunu soran müridin hikâyesini biliyor musun? Mürşid müridinin sorusuna 'O her şeydir,' diye karşılık vermiş. Mürid ısrarla sormuş: 'Mihracenin fili de mi?' 'Evet,' der Mürşid. 'Sen de Mihracenin fili de Atman'sınız.' Aldığı cevaplardan tatmin olan mürid dönerken yolda Mihracenin fili ile karşılaşmış, ama filin yolundan çekilmemiş, her ikisi de Atman olduğuna göre filin onu tanıyacağını düşünerek. Sürücüsünün uyan çığlıklarına rağmen mürid inatla yoldan çekilmeyince, fil onu hortumuyla kaldırıp yolun kenarına fırlatmış. Ertesi gün her yanı berelenmiş halde Mürşidine giden mürid ona 'Bana filin de benim de Atman olduğunu söylemiştiniz, ama bakın bana ne yaptı,' diye basma gelenleri yakınarak anlatmış. Mürşid büyük bir sükûnetle dinledikten sonra ona olay sırasında fil sürücüsünün ne yaptığım sormuş. 'Bana 'yoldan çekil' diye bağırdı' cevabım alınca, 'Onu dinlemeliydin,' demiş Mürşid, 'çünkü fil sürücüsü de Atman'da.' "

Sohbetlerinin bir başka bölümünde Jung şöyle devam etmiş: "...Görebildiğim kadarıyla bir Hindu, Hindistan'da kaldığı sürece, bizlerin düşündüğü tarzda düşünmüyor, daha çok düşünceyi 'algılıyor.' Bu şekil, aslında, düşünmenin ilkel biçimlerine daha yakın. Hindulann ilkel olduğunu söylemiyorum, yalnızca tarzları bana düşünce üretmenin ilkel yöntemlerini hatırlatıyor. İlkel düşünce üretme tarzıma özünde, yalnızca anında sonuç alınan bilinçdışı bir işlev söz konusudur. Bu tarz düşünce üretme biçimlerini, ancak ilkel çağlardan bu yana gelişimini 'kesintiye uğramaksızın' sürdürebilmiş uygarlıklarda bulabiliyoruz.

"Batı Avrupa'da bizim doğal evrimimiz, kaynağını bizimkinden daha yüksek olan bu eski uygarlıklardan alan 'psikoloji ve spritüellik' gibi olguların ortaya çıkışıyla yolundan saptırılmıştır. Bizler, daha başlangıçta, hâlâ çoktanrılı inançlarımızı sürdürmekte olduğumuz zamanlarda kesintiye uğradık ve bu durum iki bin yıldır böyle sürüp gidiyor. Bence bu kesinti, Batılı insanın zihnindeki bölünebilirliği de açıklıyor. Bizler henüz ilkel bir aşamada iken, Hıristiyanlığın sunduğu sevgi ve incelik gibi görece cilalı öğretileri benimsemeye zorlandık. Böylece Batılı insanın zihninin bilinç ve bilinçdışı arasında bir kopma yaratılmış oldu. Zihnin bilinç bölümü, kuşku götürmeyecek şekilde, mantık dışından ve içgüdüsel dürtülerden özgürleştirilmiş oldu, ama bireyselliğin bütünlüğünü kaybetmesi pahasına. Böylece, sonunda, Batılı insan bilinci ile bilinçdışı arasında bölünmüş bir varlık haline geldi."

Jung'un kesinti olarak nitelendirdiği ve Hıristiyanlığın Avrupa' da hızlı yayılışı ile yaşanmaya başlayan karanlık dönemde, eski çağlardaki batıl inançlar ve demonoloji (şeytanbilim), Ortaçağ'ın kendine özgü tanrıbilimsel görüşlerine uygun bir şekilde tekrar ortaya çıkmış, insanlar yeniden şeytanların ve kötü ruhların etkilerinden sakınma çabalarına girmişti. Özünden ve felsefesinden kopmuş biçimsel bir öğretinin baskısı ve yasaklan altında sıkışıp kalan insanlar şeytanla işbirliği suçlamalarıyla birbirlerine acımasızca saldırmaktaydılar. Bu amaçla, masum insanlar işkence görmüş, kasaba meydanlarında diri diri yakılmışlardı. Daha sonraları, bu sıkışma, kendine dönük saldırganlığı dışa, kendinden olmayanlara yöneltecek ve Avrupa'nın batısındaki Hıristiyan dünyası deniz aşın ülkeleri talan edip halklarını egemenlikleri altına almaya başlayacaklardı. Belki de şimdi sıra dünyanın kalanını da talan edip başka gezegenlere yönelmekte.

Özellikle Ortaçağ'ın ikinci yansında, Avrupa'da yaygın bir grup davranış bozukluğu ortaya çıkmakta idi. İnsandan insana geçeri ve geniş kitleleri etkileyen bu salgınlar, günümüz psikiyatrisinin ölçütlerine göre kitle histerileri olarak nitelendirilebilir. İtalya'da taran t ula, Almanya'da St. Vitüs dansı olarak adlandırılan ve daha çok dans manileri biçiminde ortaya çıkan bu grup histerileri, sakin bir yaz gününde kişinin adeta an sokmuşçasına yerinden sıçramasıyla başlıyordu. Neredeyse aynı anda çevredeki diğer insanlar da buna katılarak sıçramaya başlıyor, yollara fırlıyorlardı. Kısa sürede tüm kasaba halkı meydanlarda sıçnyor, dans ediyor, titriyor, bazıları üstündekileri yırtıp soyunuyor, yerlerde yuvarlanıyor, birbirlerine vuruyor, bazen bol şarap içip şarkılar söylüyorlardı. Bir diğer histeri salgını ise, daha çok lafsal bölgelerde görülen likantropi idi. Bu histeri türünde, bir grup insan kendilerinin kurt olduğuna inanıyor ve kurtlara benzer davranışlar gösteriyorlardı.

Histeri salgınları Avrupa'da on yedinci yüzyıl ortalarına kadar sürmüştür. Aslında, bu dans manileri Antik Yunanlıların ve Romalıların tanrıları için yaptıkları dinsel törenlere çok benziyordu. Hıristiyanlığın gelişiyle yasaklanan bu ayinler geçmişte toplumların yapışma öyle işlemişti ki Hıristiyanlığın ilk döneminde, zaman zaman yapılan gizli toplantılarla yaşatılmaktaydı. Daha sonraları, Hıristiyanlığın getirdiği yeni kavramlarla çatışan ve suç niteliğinde olan bu ayinlerin taşıdığı anlam, baskılar sonucu değişmiş ve zamanla kitle histerilerine dönüşmüştü. Bazı Hıristiyan toplumlarda her yıl yapılan karnavallar da bunların günümüzdeki kalıntıları olabilir. Zaten daha sonraları, Batı dünyası kendisini Antik Yunan mitolojisinin mirasçısı olduğuna inandırarak durumu dengelemeye çalışmıştır. Günümüzde bizzat bazı Batılı düşünürler arasında bunun kurmaca bir bağlantı olduğu görüşünü taşıyanların sayısı giderek artmakta. Bu açıklamanın ardından tekrar Jung'un sohbetine dönmek istiyorum:

"Bilimin egemen olduğu bir kişilik, ilkel yanlarından kopuk olduğu için ehlileştirilmeye açıktır, bunun sonucu olarak da biz Batılılar, yüksek disiplinli, iyi örgütlenmiş ve mantıklı varlıklarız. Ama diğer yandan, bilinçdışı kişiliğimizin bastırılmasına izin verdiğimiz için, ilkel insanın bilgeliğini ve uygarlığını anlama ve takdir edebilme imkânından yoksun bırakılmışız. Tabii bilinçdışı kişiliğimiz yine de varlığını koruyor ve zaman zaman denetimden çıkıp patlarcasına ortaya çıkabiliyor. Bu nedenledir ki biz Batılılar, insanları en uç noktalarda şok edebilen barbarlıklara kolayca kayabiliyor, bilim ve teknolojide basan kazandıkça, keşiflerimizi ve icatlarımızı şeytanca amaçlar için kullanabiliyoruz."

Jung'un bu ifadesi, özellikle Batı ve bu kültürün etkisindeki toplumlara egemen olan, düşünerek yapmak şeklindeki zihinsel sığlığı dile getirmekte. Russell E. Dicarlo bunu "...zihinle yanlış özdeşleşme" olarak tanımlamış. Böyle bir zihin, yaşarken bir yandan da yaşananları gözlemler ve değerlendirir. Bunun sonucu olarak, ruhsal dünyanın önemli bir bölümünden kopuk bir. varoluş biçimi oluşmuştur. Bin dokuz yüz ellilerde varoluşçu akım bu açmaza çözüm arayışlarına girmişse de çabalar daha çok düşünce düzeyinde kalmış, olmak ve yapmak bir ikili bölü olarak varlığını sürdürmüştür. Dicarlo'ya göre, "Bizi hayvanlardan farklı kılan bir özellik olsa da, insan tekamülünün en önemli ve değerli kazanımı düşünme ve muhakeme etme yeteneği değildir. Düşünce de içgüdü gibi, yol boyunca sadece bir noktadır." Eckhart Tolle de Descartes'ın, düşünmeyi varolmaya, kimliği de düşünmeye eşitlemiş olduğunu vurgular. Birazdan bu isyanları karşılayabileceğine inandığım konulara kendi sınırlarım içinde değineceğim: Kuantum fiziği ve Kaos.

Zihinle yanlışözdeşleşme ifadesi bence bugün yaşadığımız pek çok türde kafa karışıklığını açıklar nitelikte. On yedinci yüzyıl Batı dünyasında Newton fiziğinin yanı sıra gelişen Kartezyen düşünce biçiminin kısıtlarını tartışmadan önce zaman zaman tekrarladığım "Batı kültürü" deyiminin, bu kültürü karalamaya çalışma anlamına gelmediğini belirtmem gerek. Çağdaş fiziğin dünyaya bakışımıza getirdiği değişiklikleri fiziğin ve düşüncenin tarihsel evrimiyle birlikte anlatan Batı kaynaklı kitaplarda da bu deyim böyle kullanılmakta. Kaldı ki burada anlatacaklarıma zaman zaman temel oluşturacak kuantum mekaniği ya da kaos olgusu gibi çağdaş anlayışlar yine Batı dünyasından gelmiştir, nedense başlangıçta daha çok Yahudi kökenli bilim adamlarından.


 

 


 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült