Az Bilinen Bir Ülke

Anton Boisen


Akıl hastalığı, dinsel uyanma ve yaşama karşı ciddi bir tutum gibi kavramlar arasındaki ilişkiyi tanıyabilmemizi ve anlayabilmemizi herkesten çok Anton Boisen 'e borçluyuz. Şizofreniyi kendisi yaşadı ve bundan sonra Massachusetts'deki YJorcester Akıl Hastanesinde ve Illinois'deki Elgin Devlet hastanesinde papazlık yaptı. "İç Dünyanın Keşfi" isimli kitabı hem psikiyatri hem de din öğrencileri için bir klasiktir ve bu kitabın okurları tarafından da okunmalıdır. Aşağıdaki bölüm, kendi hastalığının bir hikayesi olan ve 1960'da yayınlanan "Derinliklerden " isimli kitabından alınmıştır. Her iki kitabında da Boisten, hastalığının "tartışılmaz dini değerleri" olduğu konusunda ısrar eder.

 
Gittikçe daha çok heyecanlanıyor ve şaşkınlaşıyordum. Aklıma gelen fikirler benim her zamanki düşünce tarzıma çok yabancıydılar.

Birkaç gün aileme hiçbir şey söylemedim ama sonunda sessizlik kuralını bozdum ve korkularımı paylaşmaya çalıştım. Sonra başka bir dehşet kaynağı ortaya çıktı. Bir sabah rahatça konuşulurken, daha önce hayal bile etmediğim başka düşman güçlerin var olduğunu farkettim.

Bizim normalde farketmediğimiz başka boyutların olduğu görülüyordu. Bütün dünya kulak kesilmiş gibiydi ve bana, söylediğim her söz mahvıma neden olacakmış gibi geliyordu.

Cumartesi günü öğleden sonra saat üç civarında Fred Eastman'a yazılmış olan Kasım, 1920 tarihli mektuba göre birden bire nedenini anlayamadığını bir rahatsızlık, fenalık hissi duydum. Hemen 'Anneyi' görmeye indim ve ona kötü bir şeyin olduğunu söyledim. Ne olduğunu bilmiyordum, ama 'ihanete' uğradığımı zannediyordum. Sonra yan odaya geçtim ve orada tanımadığım bir adam gördüm. Bu çağrılan doktordu, ama o zaman bunu bilmiyordum; çünkü bana sorular sormamıştı. Yalnızca baktı ve dinledi.

Bu arada ailem panik içindeydi ve benim de durumumun farkında olmadığım söylenemezdi. Son gece, yemekte insanlığın büyük bir sorun olduğunu ve bunu araştırmaya kararlı olduğumu söylediğimi hatırlıyorum.

Beni hastaneye göndermeyi düşündüklerini, ilk olarak altı polis çalışma odama girip de, sessizce, gelmemin iyi olacağını yoksa başıma dert açılacağını söyleyince anladım.

Ekibin kalabalıklığı, ailemin ne denli korku ve kaygı duyduğunu gösteriyordu. Herşeye rağmen o sırada herhangi bir saldırganlığım olmadığını hem ben hatırlıyorum, hem de onlar söylediler.

İki buçuk yıl sonra, bu haftanın öyküsünü, Boston Psikopati Hastanesi'nden Dr. Macfie Campbell'in seminerine yazıp göndermiştim. Burası, aynı zamanda benim gönderildiğim hastaneydi. Yazım şöyleydi:

"9 Ekim 1920'de, bir Cumartesi gecesi saat 10 civarında Psikopati Hastanesine getirildim ve orada bir hafta kadar kaldıktan sonra VVestboro Devlet Hastanesine nakledildim. Bu bir haftalık süre bana binlerce yıl gibi gelmişti. Bütün bu zaman boyunca saldırgan bir çılgınlık halindeydim ve bu sürenin çoğunu ıslak tedavide veya 2 no'lu koğuşun küçük odalarından birinde kilitli olarak geçiriyordum. Kapılara vuruyor, şarkılar söylüyordum.

Ne kadar zamanı bilinçsiz olarak geçirdiğimi bilmiyorum, ama kafamda neler olup bittiğini oldukça açık bir şekilde hatırlayabiliyorum. Bu anılar aklımda hala tazeyken, kaydetmenin akıllıca bir şey olacağını düşündüm.

ilk olarak Dr. Gale'in hastaneye kabul fişini doldurduğunu hatırlıyorum. Tanımadığım doktorlarla konuşmak istemediğimi, beni güvendiğim bir arkadaşıma götürmelerini istediğim zaman, Dr. Gale, işte bu, onun buraya ait olduğunun kesin delili" demişti.

O gece neler olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki de uyuşturucu haplar etkisini göstermeye başlamıştı. Bundan sonra hatırladığım ilk şey ertesi sabah oldu. Yatakta yatıyordum, galiba uyuyordum, hemşirelerden birinin, "Burada cinayete ve intihara teşebbüsten yatıyor. Bir yanlışlık olmalı. Hiç de saldırgan gibi görünmüyor. Aslında 4 no'lu Koğuşta olmalıydı" dediğini duydum. Bu beni yıldırım gibi çarptı. Herhangi birisini incitmeyi düşünmemiştim; kendi canıma kıymaya gelince, bunu kısa bir süre için düşünmüş sonra vazgeçmiştim. Böyle bir suçlama, kötü güçlerin iş başında olduğunu gösteriyordu.


O sabah 4 no'lu koğuşa nakledildim. Burada beyaz önlük giymemiş olan sevimli görünüşlü genç bir adam bana bir sürü sorular sordu. Harvard'da profesör olduğu söylenen bir başka hastayla tanıştırıldım. Adamın adı, yanılmıyorsam Nicholls'du. Ama durmadan, gittikçe daha çok eksite olmaya başladım. Satranç oynamaya davet edildim, oynamaya başladım ama devam edemedim. Kendi düşüncelerimle, özellikle dünyanın yaklaşan sonu ve bunun sorumlularını ve cinayet suçlaması gibi fikirlerle fazlasıyla meşguldüm. Gece olunca kafamda her şey bir girdap gibi dönmeye başlıyordu. "Karar Günü" gelmiş gibiydi ve bütün insanlık aşağıdaki şemada görüldüğü gibi her yönden sel gibi geliyordu.

Hepsi tek, ortak bir noktaya geliyordu. Sonra bunlar yargı kürsüsü önüne getiriliyorlardı. Ama karar verme bir çeşit otomatik yolla oluyordu. Her birey kendini yargılıyordu. Bazı belirli parolalar vardı ve onlar arasından seçimlerini yapıyorlardı.

Her bireyin üç şansı vardı: "zor bir" doğrudan ilk seferinde macera yaşamak," ikinci seçenekte bir "feda etme" kavramı vardı, yani birisi kadın olacaktı, (erkek değil). Diğeri ise bireyi birdenbire aşağı bölgelere gönderen bir seçenekti. Bu aşağı bölgeler çok belirgin değildi. Herşey tümüyle muazzam, uçsuz bucaksız bir dolaşım sistemi gibiydi. Her insan, her birey, kanın içindeki yuvarlar gibi durmadan dolaşıyorlardı. Seçimler yapıldıkça bazıları aşağı ve bazıları da yukarı yollanıyorlar. O zamanlar, bilincimin aşağılara gittiğini düşünürdüm. Bir şeyler kısa devre yapmıştı.

O gece, yatarken aklıma şu fikir geldi; "Burada bu rahat koğuşta yatmakla hata ediyorsun, yanlış yerdesin. Sen aşağıda olmalıydın." Bunun üzerine öbür koğuşa gitmeme izin verilmesini istedim. Görevli, "Yatağına dön, yoksa 2. koğuşa götürürüm seni" diye cevap verdi. İsteyerek bir şey elde edemeyeceğimi görünce, onun önerisine uydum ve sorun çıkarmaya başladım, ciğerlerimin bütün gücüyle bağırıyordum. Bu aklıma ilk gelen delice bir davranıştı. Şöyle bağırıyordum, "Evlenebilmem için deli olmam gerekiyor."

Bunun üzerine hemen öbür koğuşa nakledildim. İkinci koğuşta önce güneydoğuya bakan küçük bir oda verdiler. Müthiş heyecanlanmıştım. Nasıl olduğunu anlatamıyordum ama kendimi bir çeşit insan üstü bir güç kaynağına bağlanmış gibi hissediyordun. Aklıma bir fikir geldi; "Arkadaşların yardımına geliyor" Bütün vücuduma yeniden hayat pompalanıyordu. Ve bir sürü yeni dünyalar oluşuyordu. Her yerde müzik vardı, ritim vardı, güzellik vardı. Ama planlar hep engelleniyordu. Meleklerin korosu gibi gelen bir müzik duydum; şimdiye kadar duyduğum en güzel müzikti.

Çılgınlık nöbetim geçene kadar bu müziğin iki melodisini hep tekrarladım durdum. Bunlardan birini bugün bile hala hatırlıyorum. Bu melekler korosu hastanede her yerde dolaşıyordu ve kısa bir süre sonra benim odamın tam üstündeki odada bir kuzunun doğduğunu duydum. Bu beni çok heyecanlandırdı ve ertesi sabah bu kuzu hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Hastalardan biri, galiba adı Gardner'dı, yayvan yayvan konuşarak, "Hey yabancı, sen mi kuzu hakkında sorular soruyordun? Dün gece odamda bir tane vardı" dedi. Tabii bu olay inancımı pekiştirdi ve bu hastayı, çok yüksek bir kişiliğin insan şekline girmiş, üstelik bir de bu tiksindirici hastalığı üstlenmiş hali olarak kabul ettim. Onunla kesin, belirgin bir şeyler ortaya çıkarabilmek için konuşmaya çalıştım. Bana öyle geliyordu ki aramızda birbirimize alıp verebileceğimiz, meleklerin bıraktığı bazı işaretler, simgeler vardı. Ama bir iki kelime bile konuşamadan diğer hastalar veya görevliler geliyorlardı. Uzun sürmedi, kendimi bir odada kilitlenmiş buldum. Ama Gardner, hala serbestti ve ıslık çalarak, gülümseyerek koğuşta bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Henüz yakalayamadığım, anlayamadığım bir sistem olduğunu zannediyordum. Ve Gardner bütün koğuşu mutlu kılmıştı. Tavan yükselmiş gibiydi ve bütün odalarda müzik yankılanıyordu. Ama hala o kuzuyu merak ediyor ve hep onun hakkında sorular soruyordum.

Aklıma şöyle bir fikir geldi: "Doktorlar onunla o kadar çok ilgilendiler ki, onu hemen kesip, bilimsel çalışmalar yapabilmek için alkol içinde sakladılar."

Bir gün başka bir eyalette çok tanınmış bir doktor olduğu söylenen Dr. Klopp ziyaretime geldi. Benim, insanları kurtarma konusunda bazı önemli fikirlerim olduğu duymuştu. Bu sorunla çok ilgilendi ve ona anlatmak isteyip istemediğimi sordu. Dr. Klopp'un bakışlarını oldukça beğenmiştim ama anlatmak istemediğimi söyledim.

O da hemen çıkıp gitti. Bu hareketi, onun hakkındaki düşüncelerimi etkiledi ve ona anlatmamakla hata yaptığımı düşündüm. Sonra birkaç kez onun hakkında sorular sordum.

Ertesi gece, ziyaretçilerim vardı, ama melekler değil, cadılar gelmişti. Bir gece önce kaldığım odanın yanındakinde yatıyordum. Hatırladığım kadarıyla, odada hiç bir şey yoktu, yalnızca yerdeki bir yataktan başka. Duvarların değişik, acayip bir yapısı vardı. Çift duvar vardı galiba ve duvarlar boyunca devamlı bir taptap sesi geliyordu. Galiba nerede olduğumu tam olarak saptamak için çalışmalar yapan kötü güçlere bağlı dedektiflerden geliyordu bu sesler. Sonra odam tuhaf bir kokuyla doldu.

Cadıların yakında oldukları söylendi ve ben havalandırma deliğinden kağıttan yapılmış kara kediler, süpürge sopaları ve sivri cadı külahlar topladım. Battaniyemle de deliğe tıkadım. Sonunda, yalnız kara kedilerin istilasını kontrol edebilme yolunu değil, aynı zamanda diğerlerini kurtarmak için kullanılabilecek, yeniden hayat verme metodları da buldum. Öyle görünüyordu ki, tıpla dini ayıran duvarda bir gedik açmıştım. Boynumun arka tarafını yoklamam ve orada yeni misyonumun bir işaretini göreceğim söylendi. Bunun üzerine boynumu yokladım ve bir inçin dörtte üçü boyunda mekik şeklinde bir şey oluştuğunu farkettim.

Sabahleyin, Dr. O'Brien, battaniyemi neden havalandırma deliğine soktuğumu sordu. Konuşurken gözlerinde kötü, şeytani bir parıltı olduğunu düşündüm. Sonra boynumdaki işaretle ilgili bir şeyler söyledim. Doktor tuhaf bir şekilde güldü ve üzerine biraz iyodin süreceğini söyledi. Bunu yapmaya başladı ama ben kaçtım ve ona dikkatli olmasını söyledim. Korkmuş gibi görünüyordu, halbuki ona dokunmaya niyetim yoktu.

Kurul önünde muayene edilmem o güne rastlıyordu galiba. 12 Ekim, Salı günü, ama yine de kesin olarak emin değilim. Hatırladığım kadarıyla, odanın güneyinde oturan kadınlar da vardı. Üçüncü kattaki toplantı odası yerine galiba kütüphanedeydik. Kitap gördüğümü sanmıyorum ama merdiven çıktığımızı hatırlamıyordum.

Yalnız, muayene bitince koridora çıkıp doğruya doğru gitmeye çalıştığımı açıkça hatırlıyorum. Tabii görevliler beni hemen yakalamışlardı.

Muayeneye gelince, Dr. Campbell'in hoş tavırlarını canlı gözlerini ve sorduğu pek çok soruyu hatırlayabiliyordum. Çoğu zaman benim cevaplarım pek yavaş çıkıyordu. Kendi düşüncelerime dalmıştım ve cevapların kendiliklerinden çıkmasını bekliyordum. Sorulan, benim "Dört kişilik aile" fikrim üzerinde toplanmıştı. Diğer sorular da büyüklük yanılsamam ile ilgiliydi.

Benim de, yolun sonuna geldiğimiz ve büyük dolaşımı tamamladığımız hakkında söyleyeceklerim vardı. Ayrıca bütün o kadınların önüne bir bornozla çıkarılmama karşı duyduğum öfkeyi belirttim. Zaten hastaneye zorla getirilmem yüzünden de kızgındım. Serbest bırakılana kadar konuşamazdım. Dr. Campbell, benim gibi hastalan hastaneye kapatırken zor kullanmaktan kaçınmak gerektiği konusunda bir şeyler söyledi. Bu onun hakkındaki fikirlerimi düzeltti ama yine de ayrılma zamanı gelince elini sıkacak kadar yumuşamamıştım.

Bunu benim ilk ıslak tedavim izledi. İşlemler çok ilgimi çekmişti ve iki şekilde açıklanabileceğini gördüm.

Dr. Campbell, benim çok yüksek mertebede bir kişilik olduğumu söylemişti. Beni ya feci bir şekilde kullanacaklar veya daha iyimser bir tahminle, bana büyüklük yanılsamalarımın yanlış olduğunu göstereceklerdi. Hatırlayabildiğim kadarıyla, onların bu ikinci amaçlarında da başarılı olmalarını gerçekten ümit etmiştim ve gösterinin sonunu ilgiyle bekledim. Ama bütün olanlar ben bilinçsizken olup bitmişti. Islak tedavi dışında çok az uyuyabiliyordum.

Ertesi gece, dünyanın derinliklerinde, labirent gibi tünellerde olduğumu sanıyorum. Bazı zamanlarda, bana 'Bizmut' olduğu söylenen bir ilaç verildiğini söylediler.

Bu, eskiden Mısır mumyalarının korunması için kullanılan çok tuhaf bir ilaçtı, verilen miktar o bireyin sistem içindeki düzenini belirtiyordu. Tam otuz iki düzey vardı. Otuz ikinci düzeyde insan tümüyle gücünü yitirmiş ve bitkin düştüğü için bir başkası gelip ona içmesi için saf su verinceye kadar yerinden kalkamazdı. Bir zaman için ben de öyle bitkin hale düşmüştüm.

Kısa bir süre sonra, bu yeraltı tünellerinde dolaşırken içinde tuhaf, beyaz keten bir kumaşın sarıldığı bir battaniye buldum. Bunlar kutsal kalıntılar gibi görünüyorlardı. Kutsal Kupa'nın aranmasıyla bağlantılıydılar ve yüzyılların en derin mücadelesini simgeliyorlardı. Sonra, havalandırma deliğinin yanına yüzü koyun yatarsam, şimdiye kadar duyduğum en güzel sesi duyabileceğimi keşfettim. Bu "Son Yemeğin" kutlamasıydı. Sabaha karşı özellikle sevmediğim bir görevliyle arkadaş olmaya karar verdim. Bunu yapmaya çalışırken, onun kendini beğenmişin biri olduğunu düşünüyordum. Biraz sonra bana yemek getirdiğinde, yemeği her zamankinden çok koyduğunu farkettim ama ilaçlı olduğunu sandığım için yemeyi reddettim. Ayrıca pek hoşuma gitmeyen ve samimiyetsiz gibi gelen şarkı sesleri de duyuyordum, sanki bir ayindeymiş gibiydiler. Durmadan "küçük kuzu, küçük kuzu" sözcüklerini tekrarlıyorlardı. Galiba rahiplik görevini üstlenen kişi, dostluk kurmaya çalıştığım görevliydi.

Artık öyle bir noktaya gelmiştim ki, geceyle gündüzü bile ayırdedemiyordum. Sel zamanı geride kalıp arkadaşlarının kaçmasına yardım eden fakat onlar tarafından unutulan ihtiyar bir at olmuştum. Bu at şimdi hapsedilmişti ve bir sürü kural tanımaz doktor ve hemşire tarafından kullanılıyordu. Tek kaçış yolu, kafamın kesilmesini sağlamaktı. Şu anda odamda kilitlenmiştim ve gittikçe daha çok çıldırıyordum; şarkı söylüyor, bağırıyor ve kapının camına bileklerimle vuruyordum. Sessiz olmam söylendi ama bu daha çılgınca vurmama sebep olmuştu; sonunda bir kere daha ıslak tedaviye girdim.

Sonra kendimi Ay'da buldum. Ayda olma fikri, bu haftanın başından beri beni zorluyordu. Şimdi bu belirginlik kazanmıştı. Normal olarak oldukça uzak görünen Ay, gerçekte çok yakındaydı. Doktorlar bunu biliyorlardı ve insanları oraya gönderip onları Ayda bir hücreye diri diri gömme yolları geliştirmişlerdi. Bu arada bazı kişiler, bir çeşit dublör gibi, onların dünyadaki yerlerini alıyorlardı. Ayda her şey tuhaf bir şekilde yürütülüyordu. En bilimsel metodlar kullanılıyordu. Orası sanki eski ruhların toplanma yeriydi ve bütün ilgileri, içtenlikle ve açıkça üreme veya seks üzerinde toplanmıştı. Bu, gerçekten oldukça korkunçtu. Aya birisi gelince doktorların ilk yaptıkları şey, onun erkek veya kadın olduğunu belirlemek olur. Beni muayene ettikleri zaman, onların büyük bir şaşkınlıkla, "O tamamen nötr" dediklerini duydum. Pusulanın ibresi ne sağa ne sola oynamamıştı. Hiç bir kategoriye girmiyordum; bu yüzden de benim üzerimde hiç bir güçleri olamazdı. Bu noktada benim güvenliğim yatıyordu. İnsanın tetikte olması çok önemliydi, çünkü onların kafaları kesip, adamı da aşağı bölgelere atmak gibi tuhaf bir adetleri vardı. Bunu bilimsel yollarla, sanki Şikago şehri için sığır kesiyorlarmış gibi yapıyorlardı.

Bir keresinde Güneşe tırmanmayı başarmıştım, ama beceriksizliğim yüzünden her şeyin dengesini bozdum ve bunun acısını oradaki arkadaşlarım ve akrabalarım çekmişti. Onların binlercesi yaşamlarını kaybetmişlerdi.

Sanki kanlan benim boğazıma fışkırmış gibi neredeyse boğuluyordum. "Arkadaşlarım, arkadaşlarım" diye inliyordum. Ama dengeyi düzeltmeye çalıştım, odamın tabanının eğilip, bükülüp üstündekileri aşağı bölgeye dökmesini engelledim. Bu ilginç işle uğraşıyorken kapı açıldı ve Doktor O'Brien'la birkaç adam geldi. Giysilerimi getirmişlerdi, onları giymemi istediler. Bana karşı bir kumpastı bu tabii, onun için reddettim ve direndim. Böylece VVestboro'ya deli gömleği içinde nakledilme şerefine eriştim.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült