Ayna Evresi

Jacques Lacan


17 Temmuz 1949 Zurih Uluslararası 16. Psikanaliz Kongresi'ne Sunulan Bildin

İnsan gelişmesindeki ayna evresi üzerine geliştirdiğim anlayışı sizlere ilk kez bundan on üç yıl önce yapılan son kongremizde tanıtmıştım. O zamandan beri Fransız psikanaliz çevresinin kullanımına az çok girmiş bulunan bu kavrayışı özellikleşu sıralar psikanaliz deneyimimizde tanıdığımız biçimiyle özne ben'in işlevine ışık tutması bakımından, bugün tekrar dikkatlerinize sunmaya değer buldum. Kabul etmek gerekir ki bu deneyim bizi, Cogito'yu doğrudan doğruya başlangıç noktası alan her türlü felsefenin karşısında olmaya zorluyor.
Belki hatırlayanlarınız olacaktır, çıkış noktamız olan davranış öğesi, bir karşılaştırmalı psikoloji olgusundan esinlenmişti: buna göre yavru insan kullanıcı zekâda kısa bir süre, ama gene
de bir süre için, şempanzenin gerisinde kaldığı bir yaşta iken bile, aynadaki imgesini kendisi olarak tamyabilmektedir. Bu tanıyışın çocuğun içine doğduğunun bir belirtisi olan, Aha-Erlebnis [işte! deneyimi} dediğimiz el ve yüz anlatımları, Köhler'e göre, içinde bulunulan konumun algılandığı bilincini, yani zekâ eylemi için zorunlu olan ânı simgeler.
Gerçekten de bu eylem maymunda, imgenin yararsızlığı yada boşluğu, bir kez denendikten sonra yitip gittiği halde, çocukta daha belirdiği ân bir dizi davranışsal tepki yaratmaktadır. Tamamen cyun niteliğinde olan bu davranışlarla çocuk, imgesinin takındığı tavırların aynada yansıyan çevre ile ilişkisini sınadığı için, bu karmaşık ilişkinin aynada ikileştirmiş olduğu asıl gerçeklikte de, gerek kendi bedeni ve diğer kişilerle, gerekse çevresinde duran eşyalarla, aynı bağlantıları kurmayı dener.
(*) Köşeli ayraç içindekiler, bizim eklemelerimizdir. (Ç.N.)
Bu olayın altı aylıktan itibaren meydana gelebileceği Baldwin'den beri biliniyor. Tekrar gözlemlediğimiz zaman, ayna karşısındaki süt-bebeğinin bu içi açıcı manzarası önünde çoğu kez düşüncemizi yarıda kesip, daha yürümeyi becerememiş, hatta ayakta bile tam duramayan bu yavrunun insan kucağında yada (Fransa'da «trotte-bébé» —yürüteç— dediğimiz) yapay bir destek içinde sevinçli bir çaba ile engelini aşıp, bedeninin duruşunu az çok sarkmaya benzer bir tavırda eğerek, imgenin bir anlık bir parçasını tekrar yakalamaya çalışmasını seyre dalmışızdır.
Birbuçuk yaşma kadar söylediğimiz anlamda süren bu etkinliğin bize, daha önceleri sorunsal sayılan cinsel içgüdü gerilimi [dynamisme libidinal] hakkında öğrettikleri, en az paranoyak biliş üzerindeki düşüncelerimiz arasında bulduğumuz varhkbilimsel dünya yapısı kadar aydınlatıcı olabilir.
Yeter ki ayna evresini, çözümlemenin bu terime kazandırdığı anlamda, bir özdeşleşme olarak kavrayabilelim: özdeşleşme, yani öznede, bir imgeyi benimsediği zaman meydana gelen dönüşüm olarak. Kuramda bu olgu için antik bir terim olan imayo'nun kullanılması da zaten, imgenin böyle bir evre etkisi yapmaya hazır bir yazgısı olduğunu yeterince göstermektedir.
Demek ki, yavru insan dediğimiz, henüz konuşma çağma bile gelmemiş, hareket ve beslenme bağımsızlığı olmayan bu yaratığın kendi yansıyan imgesini böyle sevinçle kabullenişini bundan sonra, insandaki simgesel dölyatağmm örnek bir bağlamda kendini belli etmesi olarak görebileceğiz. Buna göre özne-ben, başkasıyla özdeşleşmenin diyalektiğinde kendini henüz nesneîleştirmeden ve öznelik işlevini dil yoluyla evrensel düzeyde yeniden kazanmadan önce, özünü en ilk biçimiyle bu dölyatağında çökeltmekte, oluşturmaktadır.
Sözünü ettiğimiz biçim eğer alışılmış kalıplara sokulmak isteniyorsa, daha çok ideal-özne-ben olarak belirtilmeli ki aynı zamanda ikincil özdeşleşmelerin de kökeni olduğu anlaşılsın. Çünkü, bilindiği gibi, ideal-ben teriminin kapsamına ikincil özdeşleşmelerin cinsel güdüleri [libidoyu] normalleştirme işlevlerini de dahil ediyoruz. Fakat önemli olan nokta, bu biçimin o anda varlık bulan nesne-ben'i [benlik'i] toplumsal belirlenişinden çok önce saymaca bir süreklilik çizgisine yerleştirmesidir. Bu, bireyin sonradan hiçbir zaman tek basma indirgeyemeyeceği bir çizgidir. Daha doğrusu, öznenin kendi özgerçekliğiyle uyuşmazlığını özne-ben olarak çözmek için vardığı diyalektik sentezler ne kadar başarılı olursa olsun, bu ben-lik çizgisi öznenin oluşum eğrisi ile, tıpkı sonuşmaziardaki [asimptot'lardaki] gibi, hiç bir zaman tam birleşemez.
Bunun nedeni, özneyi bir serap görüntüsü gibi aldatarak gücünün esas gelişmesinin ilerisine geçmesine neden olan bedensel biçim bütünlüğünün, öznenin kendisi tarafından yalnızca bir Gestalt şeklinde yani parçalarına ayrüamayan bir bütün olarak algılanabilmesidir. Başka bir deyişle, bedenin algılanma dışsallığmda bu biçim bütünlüğü oluşturulan algının kendisi değil, yalnızca algılananı oluşturan öğelerden biri olduğu halde, bu algılayışta duruş/yükseklik boyutunun diğer öğelerden daha güçlü göze çarpması, biçim bütünlüğünün zihinde yer etmesine neden olur. Aynı zamanda biçim bütünlüğü, kendi tersine çevrildiği bir simetri [bakışım] içinde algılandığından, öznenin kendisini çeşitli yönlerde harekete geçirdiklerini ayırt ettiği iç kaynaşmalar ile çelişki halindedir. Söz konusu süreçleri harekete geçiriş tarzını henüz tam bilemediğimiz, fakat doğurganlığının insan türünden ayrı düşünülemeyeceği kesin olan algılama kalıbı (Gestalt) bu iki yönüyle aynı zamanda hem özne-ben'in zihindeki sürekliliğini simgeler hem de onun yabancılaştırıcı yazgısını haber verir. Çünkü Gestalten gebe olduğu ilintiler, kişinin boyunduruğunda olduğu görüntülere iz düşürmesi gibi dışarı yansıyabilmek için yarattığı kendi görüntü-heykeli ile ösne-ben'i birleştirir ve nihayet Gestalt, özne-ben'in, kendi uydurması olan bu görüntüler dünyasının belli belirsiz bir uyum içinde bağımsızlaşma eğilimini simgeleyen kurgu-kişi ile [otomatla] çakışmasını sağlar.
Yalnızca dış çizgileriyle yakalayabilme ayrıcalığına sahip olduğumuz imago'lar açısından bakarsak, günlük deneyimimiz içinde, simgesel etkinliğin2 alacasında beliren bu dumanlı, örtülü yüzler —yani yansıyan imgeler— gerçekten de görme dünyamızın eşiği sayılırlar. Bunu anlamak için, kendimizi asıl bedenin imago'sxma bırakmamız, ona sanrılarda ve düşlerde göründüğü gibi, aynada düzenlenmiş haliyle inanmamız yeterlidir, bunu ister bedenin kendine has özellikleri açısından yapalım, ister kusurları hatta yalnızca nesnece yansıyışı açısından yapalım, fark etmez. Hatta bunun yerine, ayna denen aygıtın, bize benzer olanın ortaya çıkmasında oynadığı rolü fark etmemizde aynı işe yarar, ki burada ayrı türden ruhsal gerçeklerin hep birden kendilerini göstermeleri söz konusudur.
Bir Gestalt'm örgenlik [organizma] üzerinde gerçekten bu denli belirleyici etkileri olabileceği biyolojik bir deneyle saptanmıştır. Aslında bu deney bile, konumuz olan ruhsal nedensellik düşüncesine o kadar yabancı ki, olayı bu terimle tanımlamakta tereddüt eder bir hali var. Fakat gene de kabul etmekten kaçmamadığı gerçek şu ki, deneyin sonunda, gonad denilen cinsel hormonun güvercinlerde olgunlaşabilmesi için, cinsiyeti ne olursa olsun bir türdeşin görülmesinin zorunlu bir koşul olduğu bulunmuş. Bu aynı zamanda o kadar yeterli bir koşul ki, güvercini bir aynanın yansıma alanına koymak bile aynı sonucun alınmasına yol açabiliyor. Aynı şekilde, gezginci çekirgenin soyunda, bir basma yaşama tarzından sürü halinde yaşamaya geçiş, bireyi belli bir evrede kendisine benzeyen bir görüntünün, tamamıyla görsel düzeyde, etki alanına sokmakla elde edilebilmektedir. Bunun için gerekli olan, görüntüyü canlandıran hareketlerin o türe özgü davranışlara yakın tarzda olması. Bu olgular, eşbiçimsel [homéomorphique] özdeşleşmenin kapsamına giriyor. Onun da bir üstünde yer alan asıl sorun ise, güzellik duyusunun benlik-oluşturma ve cinsel uyarma işlevleridir.
Eşbiçimsel özdeşleşme olarak düşündüğümüz bu yansılama [mimétisme] olguları ile, mekânın yaşayan örgenlik için ne anlama geldiği sorununa değindikleri ölçüde, ilgilenmek zorundayız. Sanırım bu konuya psikolojik kavramlarla belli bir açıklık getirmek, aynı olguları sözüm ona temel kural olan çevreye uyum yasasına indirgemek için gösterilen saçma çabalardan daha yersiz olmasa gerek. Yalnızca bir Roger Caillois'nm, düşüncesiyle bu alanda çaktırabildiği kıvılcımları anımsayalım (ki bu henüz genç bir düşünceydi ve içinde oluştuğu sosyolojik gözaltından kendini daha yeni kurtarmıştı) biçim yansılamasını, psychasthénie légendaire1 terimiyle ve gerçeği bozma etkisi yapan daha geniş bir mekân saplantısı çerçevesinde açıklaması, bu kıvılcımları çaktırmak için yetmişti.
Aslına bakılırsa, insan bilişini hayvanmkine kıyasla isteklerin güç alanından daha özerk kılan, fakat onu gene de gerçeküstücü doyumsuzluğun bu güç alanına tanıdığı dar gerçeklikte belirleyen nedeni, aynı insan bilişini paranoyak biçimde yapılandıran toplumsal diyalektikte bulup çıkaran da* bizler olduk. Biraz da bu düşüncelerin itişiyle, ayna evresinin ortaya çıkardığı mekân aldatmacasında, insanın doğal gerçekliğinde duyduğu örgensel yetersizliğin sonuçlarını görebiliyor, söz konusu diyalektikten daha önce yer eden etkileri olduğunu kabul edebiliyoruz, (tabii, doğa terimine gerçekten bir anlam verebilmiş sayılırsak).
Bunu kabul ettiğimiz andan başlayarak ayna evresinin işlevi gözümüze imago'ya. ait işlevin tikel [özel] bir hali, bir örneği olarak görünmeye başlıyor. Bu işlev de, örgenliğin kendi gerçeği ile ilişkisini sağlamak, yani diğer bir deyişle Innenwelt [iç dünya] ve Umwelt [dışdünya] arasındaki bağlantıyı kurmak.
Fakat doğa ile olan bu ilişki, örgenliğin içinde meydana gelen bir yarılma ile, insanda değişime uğrar. Bu değişimin aracı, doğumu izleyen ayların temel devinimi olan rahatsızlık ve eşgüdümsüzlük belirtilerinin de dışavurduğu gibi., benilk bir başlangıç Uyumsuzluğudur. Bizim öznede bulduğumuz bu eğilimleri nesnelleştirerek piramidal sistemin [sinir sisteminin] anatomik bitmemişliği olarak gören ve bunu anne ergenlikten arta kalan sıvıların bir süre devam eden etkisiyle açıklayan yaklaşım, bizim oluşturmaya çalıştığımız psikolojik görüşün, insan türünde doğumun özgül, psikolojik bir anlamda gerçekten de gereğinden çok erken meydana geldiğine dair bir veri olduğunu doğrulamaktadır.
Bu verinin embriyologlar tarafından ,'foetalisation' [dölütleşme]5 terimiyle ve aynen anlatıldığı biçimde kabul edildiğini belirtmeden geçemeyeceğiz. Burada amaç, cortex' ve nevrax gibi üst sinir merkezlerine ilişkin aygıtların birincil önemini belirlemektir, ki özellikle cortex'in, ruhsal amaçla yapılan cerrahî müdahaleler sonucunda zamanla örgenliğin bir tür iç aynası olarak görüleceğine kesin gözüyle bakmaktayız.
Bu gelişme bireyin oluşumunu kesin olarak tarihsel evrime çeviren bir zaman diyalektiğidir. Yani, ayna evresi, iç dürtüsü, yetersizlikten önalmaya dönüşen bir dramdır: kendi mekânsal kimliğine takılmış olan özne için bedenine ilişkin kapıldığı yalancı görüntüleri üreten bir dram. Bedenin parçalarına ayrılmış bir imgesi ile başlayan bu görüntüler giderek ortopedik dediğimiz bir bütünlük kazanırlar ve sonunda, katı yapısıyla zihinsel gelişmenin tümünde iz bırakan yabancılaştırıcı bir kimliğin zırhına girilir. Böylece, kırılmış olan içdünya-dışdünya çemberinin, nesneben'i [benlik'i] sınamak için sürekli olarak dördüle tkareyel çevrilmesi yani olanaksızın aranması süreci başlar.
Kuramsal iletme sistemimize bir terim yoluyla katılmasını sağlamaya çalıştığım bu parçalarına ayrılmış beden, çözümleme [psikanaliz], bireydeki saldırgan çözülüşün belli bir düzeyine erişebildiği ân, kendini düşlerde göstermeye başlamaktadır. Bu düşlerde beden parçalanmış kollar ve bacaklar, aşın boyutlarda tasarlanmış organlar şeklinde görünür. Sırasında kanatlanan, sırasında beden-içi zulümler için silahlanabilen bu organlar, onları bütün zamanlar için saptamış olan ötelerin ressamı Hiyeronimus Bosch'un fırçası ile, daha 15. yüzyılda modern insandaki düş gücünün doruğuna tırmanmışlardı. Ama aynı parçalanış, örgenlik düzeyinde de son derece elle tutulur bir biçimde kendini gösterebilir. Örneğin, histeri kasınması ya da histerik zihin bölünmesi [schize] semptomlarının iyice belirdiği hastaların zihninde, örgenlik yapısının zihinde yansıyışı, bu tür bir parçalanmaya hazır bir takım kırılganlık çizgileriyle tanımlanır.
Bununla bağıntılı olarak, özne-ben'in oluşumu, çevresi korunmalı bir kalede, hatta sınırlı bir sahada düşsel olarak kendini simgeler. İç arenasından surlarına doğru, kendini çevreleyen bataklık
ve moloz yığınlarına doğru iki karşıt-mücadele alanı bölüştürerek, kibirli ve uzak ben-lik köşkünü elde etmek için kendini zora koşar. Bu köşkün biçimi (ki bazan aynı kurguda kendi kendisiyle karşılaştırılır), işte bu duygusunun çarpıcı bir simgesidir. Aynı güçlendirilmiş yapı parçalarını tamamen zihinsel bir düzeyde de tekrar gerçekleşmiş buluruz: kullandığımız bu benzetme ve eğretilemeler de, öznenin kendisinde de, sanki kendi semptomlarından kaynaklanmış gibi, birden bire ortaya çıkar. Özne kendisindeki sapkınlık [inversion], yalıtılmışlık [isolation], değersizleşme [annulation], çoğalma [reduplication! ve saplantısal nevroz [névrose obsessionnelleI mekanizmalarını bu benzetmelerle anlatır.
Fakat kavramsal çabalarımız, bu sezgileri bir dil tekniğinden elde etmemizi sağlayan deneyimin koşullarından onları bağımsızlaştırmaya çalışsak bile, yalnızca bu tür öznel veriler üzerine inşa edildikleri sürece, saltık bir özneyi düşünce ile varılamayacak bir düzeyde yansıtmaya çalışmakla suçlanacaktır. Bu nedenledir ki, burada nesnel bazı verileri bir araya getirerek temellendirmeye çalıştığımız varsayımda, simgesel bir indirgeme yönteminin yön verici çerçevesini araştırdık.
Bu yöntemle, nesne-ben'in savunmalarına getirilen gelişimci sıralamanın [düzenlemenin] sayın Anna Freud'un büyük eserinin ilk bölümünde yer verdiği dileğe bir yanıt getirdiğine inanıyoruz. Yöntem ayrıca, histerik bastırma ve geri tepmeleri (sık sık ifade edilen bir önyargının tersine) saplantısal sapkınlık [inversion obsessionnelle] ve onun süreçlerinden çok daha erken bir aşamaya yerleştirmekte, üstelik bu süreçlerin de aynı biçimde, yansıma özne-ben'in toplumsal özne-ben'e dönüşmesi sırasında meydana gelen paranoyak yabancılaşmadan daha önce yer alması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Ayna evresinin tamamlandığı (yani yansıyan özne-ben'in toplumsal özne-ben'e dönüştüğü) aşama, benzer olanın imago'suyla özdeşleşme ve ilkel kıskançlığın oluşması ile birlikte, (ki bu dram çocuktaki geçişlilik Itransitivisme! olgularını inceleyen Charlotte Bühler okulu tarafından çok ustaca değerlendirilmiştir) 'özneben'i artık toplumsal yönü daha belirgin durumlara bağlayan diyalektiği başlatır.
İnsan bilgisinin hep öteki'ne duyulan arzunun dolayımıyla [médiatisation] dengelenişini kesinleştiren, bu bilginin nesnelerini yalnızca başkaları ile rekabet üzerinden kazanabilecekleri soyut bir eşdeğerlilik içinde oluşturan, özne-ben'i, içgüdülerin tüm dürtülerim, doğal gelişim sonucu olanları bile, tehlike sayan bir
araç haline getiren, hep bu ândır. Oidipus kompleksindeki cinsel nesne örneğinde de açıkça görüldüğü gibi, bu andan itibaren doğal gelişmenin normalleştirilmesi insanda artık kültürel bir aktarıma bağımlıdır.
Öğretinin, sözünü ettiğimiz âna özgü güdüsel [libidinal] birikimi, birincil narsisizm terimiyle açıklaması, bizim anlayışımıza göre, kuramcılarının sözcüklerdeki anlam dünyasının gizilliklerine ne kadar derinden duyarlı olduklarını gösteriyor. Fakat bunun yanı sıra aydınlanan bir olgu daha var: bu kişiler, narsisist libido ile özne-ben'in yabancılaştırıcı işlevi (yani özne-ben'in öteki ile olan bütün ilişkilerinde —en hayırsever yardım isteğinde bile— ortaya çıkan saldırganlık) arasında var olduğu bilinen ilişkiyi açıklamak için yıkıcı güdüleri, hatta ölüm güdülerini öne sürerken, gerçekte narsisist libido ile cinsel libido arasındaki dinamik çatışmayı tanımlamaya çalışmışlardır.
Böylelikle dokundukları varoluşsal olumsuzluk gerçeği, çağımızın varlık ve hiçlik felsefesinde son derece derinlemesine geliştirilmiştir.
Fakat ne yazık ki, bu felsefe söz konusu gerçeği ancak bilincin öz-yeterlilik sınırları içinde kavrayabiliyor. Bilinç, kendi öncüllerinin çerçevesinde yerleşebilmek için, nesne-ben'i oluşturan yanılgılara bir de özerklik yanılsamasını ekleyerek, oraya sığınır. Bu garip zihin oyunu, özellikle çözümlemesel deneyimden yararlanarak beslenebilmek için sonuçta kendi kendine varoluşsal bir psikanaliz yöntemi sağlamış gibi görünmeye kadar varır.
Bir toplumun, kendisine fayda dışında hiç bir işlev tanımamayı amaçladığı tarihsel girişimin sonunda ve sanki bu çabanın ürünüymüş gibi ortaya çıkan toplumsal bağların yoğunlaştırıcı, baskıcı biçimi karşısında bireyin duyduğu endişe önünde, varoluşçuluk kendi değerini bu koşulların bir sonucu olan kişisel, öznel çıkmazları haklı çıkarmakla ölçebiliyor: yani, gerçekliğini hiç bir yerde hapishane duvarları arasında olduğu kadar gösteremeyen bir özgürlük, katışıksız bilincin hiçbir durumu aşacak gücü olmadığı için duyulan eylem gerekliliği, cinsel bağın dikizci-sadik şekilde ülküleştirilmesi, kendini yalnızca intiharla gerçekleştirebilen bir kişilik, yalnızca Hegelci 'öldürme' [okşama] ile doyum sağlayabilen bir ötefefnin bilinci söz konusu burada.
Nesne-ben'i bu şekilde, algılama-bilinç sistemi üzerinde odaklanmış ve «gerçeklik ilkesi» tarafından örgütlenmiş olarak gören, biliş diyalektiğine olabildiğince ters düşen ve aşırı bilimci önyargılar taşıyan bu anlayışı benimsemekten bizi, gerçek insan deneyimimizin tümü alkoyuyor. Alıkoyduğu ölçüde de, saydığımız bu maddelerle çelişiyor. Kendi deneyimimiz bize çıkış noktası olarak yanılgının işlevini almayı öğretiyor. Nesne-ben'i asıl niteleyen, asıl tanımlayan bu yanılgı, Anna Freud'un son derece etkileyici biçimde geliştirmiş olduğu yapılara gerçekten de sahiptir: çünkü, nesne-ben'in çoğunlukla gizil olan biçimini en belirgin haliyle temsil eden gerçekten Verneinung yani «Hayır-deyiş» ise, bu biçimin etkileri kalıcı olacaktır, olmaya ki 'işte bu' duygusunun kendini belli ettiği ölümlülük-yazgısı düzeyinde düşünülmüş bir yaklaşımla aydınlanabilsinler.
Kendini bu şekilde gösteren 'özne-ben'in oluşumlarına özgü süredurum [inertie] aslında nevrozun en geniş tanımıdır: tıpkı öznede, belli bir duruma yakalanma, kapılma olayının, deliliğin (ister tımarhane duvarları arasına gömülü tür delilik, ister gürültüsü ve öfkesiyle ortalığı birbirine katan tür delilik olsun) en genel anlatımı olduğu gibi.
Nevroz ve psikoz acıları, bizim için ruhsal tutkuların bir okulu, hatta psikanaliz terazisinin denge ibresi gibidir. Yarattıkları tehditin bütün olarak toplulukların ne kadar yakınında olduğunu ölçmek istediğimiz zaman, siyasadaki tutkuları için ödenen zarar bedelinin belirtilerini bize bu ibre gösterir.
Günümüz antropolojisinin inatla incelediği, doğa ile kültür arasındaki bu birleşme noktasında, sevginin sürekli olarak çözmesi ya da kesip açması gereken, hayal ürünü köleleştirilme düğümünü yalnız psikanaliz görebilmektedir.
Böyle bir çaba doğrultusunda da, insansever, ülkücü, eğitim bilimci ve hatta 'ıslahatçı' eylemlerin aslında içerdiği saldırganlığı gün ışığına çıkaran biz psikanalistler için özgeci [altruiste] duygunun sağlayabileceği hiç bir yarar yok.
Psikanaliz, özneye gene öznenin kendisinin yardım etmesini sağlarken, hastayı ancak «sen busun» gerçeğinin esrimeli sınırına, ölümlülük yazgısının anahtarına kadar götürebilir. Fakat onu gerçek yolculuğun başladığı yere, yani insanın kendisine başladığı âna ulaştırmak, tek başımıza biz pratisyenlerin elinde değil.

(1) Freud'un Ideal Ich deyimine, bu makale için benimsediğimiz karşılığın ayrıksılığım, başkaca açıklama yapmadan, kabulleniyoruz. Fakat bu karşılığı artık desteklemediğimizi belirtmemiz gerek.
(2) Bkz. Claude Lévi-Strauss, «L'Efficacité symbolique» (Simgesel Et. kinlik) Revue d'histoire des religions Ocak-Mart, 1949.
(3) Gerçeğin çarpıtılarak masalsı algılandığı bir zihin güçsüzleşmesi. (Ç.N.) (4) Bkz. Lacan, Ecrits (Yazılar) s. 111 ve s. 180.
(5) Döllenmenin ürünü olan embriyon (cücük), hamileliğin üçüncü ayından sonra, doğuma kadar, foetus (dölüt) adını almaktadır. (Ç.N.)
(6) Cortex: beyindeki gri hücrelerin dis tabakası, bir üst sinir merkezi.
(Ç.N.)


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Psikoloji

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült