Aşk Denen Şu Şey De Nedir?

Richard M. Restak


Bağımlılık mı yoksa sadece seks mi, evrimsel bir gereklilik mi yoksa güzel bir ilişki mi?

Aşkın gücü manyetik çekime benzetilir. William James, “Demir tozu mıknatısı nasıl istiyorsa Romeo da Juliet’i öyle istiyordu, araya hiçbir engel girmeseydi o da demir tozu gibi düz bir hat izleyerek Juliet’e doğru giderdi,” diyordu.

Öyle görünüyor ki James, aşkın yarattığı güçlü çekime direnmenin mümkün olmadığını ileri sürüyordu. (Bkz. Özgür İrade Bir Yanılsama mıdır?) Fakat koşullarda meydana gelecek bir değişiklik, aşkın çekimini kayıtsızlığa dönüştürebilir. “Ama aralarına bir duvar dikilmiş olsaydı, Romeo ve Juliet budalaca, yüzlerini duvarın iki yanma yaslar halde durmazlardı”; tıpkı birbirlerinden ayrılmış demir tozları gibi.

Freud’a göre, manyetik çekimin eşdeğeri, cinsel içgüdülerin gücüdür: “Aşkla kastettiğimiz şeyin özü doğal olarak... amacı cinsel birleşme olan cinsel aşktır.” Freud’un indirgemeciliği, insani aşkı Tanrı’nın yaratıklarına duyduğu aşkla özdeşleştiren teologların görüşlerinden fersah fersah uzaktır. Yuhanna İncil’ine göre, birini sevmek, insanı Tanrı’ya bağlayan ilahi birleşmeye katkıda bulunmaktır. “Sevgili, birbirimizi sevelim, aşk Tanrı’dandır; seven herkes Tanrıdan doğar, Tanrı’yı bilir... aşk içinde yaşayan Tanrı’da yaşar, Tanrı da onda.”

Öyle görünüyor ki, aşkın tam olarak anlaşılabilmesi için, Freud ile Aziz Yuhanna arasında orta yolu bulmak gerekiyor. Aşkın farklı kılıklarda ortaya çıkacağına hiç kuşku yoktur: Savaş ve Barış’ta Prens Andrew ile Natasha’nın aşkları; Geçmiş Zamanın İzinde’de Swann ve Odette'in; Othello ve Desdemona’nın; Dante ile Beatrice’nin; Venedik’te Ölüm’de Aschenbach ile Venedikli gencin aşkları gibi. Herhalde aşk hakkında söylenebilecek en yerinde şey, çok şey isteyen bir duygu olduğudur. Proust, “Aşkta huzur olmaz, çünkü insanın elde ettiği şey, yeni arzuların başlangıç noktasından başka bir şey değildir,” diye yazıyordu. Proust un başyapıtı Geçmiş Zamanın İzinde’nin bir yerinde betimlediği üzere, aşk iştah ve arzuyla ilgilidir; aşık, aşık olunana sahip olmak ister, aşk karşılıksız kaldığında nefrete dönüşebilir.

Elbette ki, herkes aşkı yaşamaz. Güçlü narsistik özellikler gösteren insan sevme yetisinden bile yoksun olabilir ya da aşkı kapılma, bağımlılık ihtiyacı ya da düşük özsaygıyı güçlendirme arzusuyla karışmış olabilir. Ama neredeyse herkes, hayatının bir döneminde, aşkı yaşama arzusunu dile getirir. Dilimiz bu arzuyu ifade eden sözler ve sorularla doludur. “Sevmiş ve kaybetmiş olmak, hiç sevmemiş olmaktan iyidir.” “Sevmemek akıllıca sevmemekten daha mı akıllıcadır?” Tartışılamaz bir şey vardır: Aşk deneyimi, hiç aşık olmamışlara açıklanamayacak kadar zordur. Aşk düşünülmez, hissedilir.

Aşık olanlar, aşık olmayı hayatın en tatlı hazlarından biri sayar. Dünya daha mutlu bir yermiş gibi görünür; insanlarla geçinmek daha kolaydır; her yeni gün hoş beklentiler uyandırır. Aşık olduğumuzda, bütün dikkatimizi ve enerjimizi sevdiğimize odaklarız; gündelik rutinlerimizi bozacak bir sıklıkla onu düşünürüz.

Ama aşık olmanın kötü yanları da vardır. Muhakememiz çarpılır: sevdiğimiz insanın sadece iyi yönlerini görürüz; dostlarımızın hemen fark edebildiği kişisel kusurları görmezden geliriz; duygularımızı idare etme becerimize fazla güveniriz ve sevdiğimize kapılmışlığımızın derinliğini görmezden geliriz. Aynı zamanda, duygusal haritamızda da değişiklikler yaşarız: İştahımız azalırken, özlemimiz ve cinsel arzumuz artar. Ruh halimiz yüksekten uçsa da, sıklıkla incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler yüzünden, ani duygusal altüst oluşlara da daha açık hale geliriz. Bir hava değişikliği (kar fırtınası ya da bardaktan boşanırcasına yağan yağmur) yüzünden kendimizi bir kısır döngü içinde bulabiliriz, çünkü bu gibi değişiklikler obsesif takıntımızın nesnesiyle bir araya gelme şansımızı zayıflatır.

Aşk bağımlılığı

Son dönemde nöroloji alanındaki bulgular, romantik aşkın bir tür obsesyon olmakla kalmadığını, bağımlılığın da birçok özelliğini paylaştığını doğrulamaktadır. Bir araştırmada, kendilerini “delice, derinden, tutkuyla aşık” diye betimleyen çiftler MR’a sokulmuştur. Deneğe sevdiğinin yüzü gösterildiğinde beyinde gözlenen faaliyetin, beynin kokain ya da eroine verdiği tepkiyle benzer olduğu görülmüştür. Araştırmacılar, obsesif kompülsif bozukluktan mustarip insanların beyinleriyle aşıkların beyinleri arasında da benzerlikler yakalamıştır. Bu durum, ayrılıklara eşlik eden kalp kırıklıklarını ve duygusal acıyı açıklamaya yardımcı olabilir. Genellikle eşlerin biri, romantik bir ilişkiyi bitirme konusunda diğerinden daha faaldir. Sonuçta ortaya çıkan duygusal acıya cevaben, reddedilen aşığın klinik depresyon geliştirmesi yüzde 40 daha muhtemeldir. İlişkiyi yürütmek için kendisine bir şans daha verilmesi için yalvarabilir ya da obsesif bir biçimde epostalar göndermeye, ağlamaya, içmeye ya da uyuşturucu kullanmaya (kısacası önceden aşk deneyimiyle meşgul devreleri harekete geçirmeye) başlayabilir. Reddedilen aşık, eski sevgilisinin işyerinde ya da evinde, istenmediği halde boy gösterip yeniden birleşmek için yalvarabilir. Öfkesini belirtebilir ya da artık karşılık bulmayan aşk yeminleri edebilir. Kimi zaman bu obsesyon (artık obsesyon olduğu açıktır), eski sevgiliye yönelen yıkıcı eylemlere bürünür. Bütün bunlar olurken, giderek mantıkdışı bir hal alan bu sahiplenici davranışlar, “aşk” ifadesi oldukları söylenerek akılcılaştırılır.

Neyse ki, reddedilen her aşık bu tür deneyimler yaşamaz. Reddedilen kişinin o kadar fırtınalı bir tepki vermemesi, geri çekilmesi, ilişkiyi yeniden değerlendirmesi, eski sevgilisinin o kadar hoş olmayan kişilik özelliklerini ve davranışlarını değerlendirmesi de muhtemeldir. Aralarına mesafe girdikçe, reddedilen aşık eski sevgilisinden yeni aşk ilişkilerine girmesini mümkün kılacak kadar kopacaktır.

Güzellikten büyüleniriz

“Güzellik, bakanın gözünde” olsa da, farklı kültürlerin güzellik ölçütleri konusunda bir tür uyuşma içinde olduğunu gözleyebiliriz. Örneğin, erkeklerden güzel bir kadında en önemli gördükleri vasıfları içeren bir görüntüyü bilgisayarda yaratmaları istendiğinde, bazı özelliklerin öne çıktığı görülmüştür: Yüzün alt kısmının nispeten kısa, ağzın küçük, dudakların dolgun olması. Kadın güzelliğini tanımlayan bu eril ölçüt, erkeklerin güzelliğini tanımlayan dişi ölçütün taban tabana zıddıdır. Kadınlara göre güzel bir erkeğin özellikleri şunlardır: Güçlü (uzun ve geniş) bir çene, geniş bir çene tümseği, vurgulu elmacık kemikleri, belirgin kaş tümsekleri, yüzün alt kısmının uzun olması, orta kısmının öne çıkması.

Farklı yaşlarda kadınlar ve erkekler üzerinde yapılan bir MR araştırmasında, medial orbital frontal korteksin (hoş olmayan uyarıcıları durdurur, hoş uyarıcıları aktarır) genel olarak çekici bulunan yüzler karşısında, çekici olmayanlar karşısında olduğundan daha fazla harekete geçtiği görülmüştür. Çekici yüzlere karşı bu eğilim, bebeklerde bile gözlenir. Çekici kadınların ve onlar kadar çekici olmayanların resimleri gösterildiğinde, bebekler çekici kadınlara daha uzun süre bakmışlardır. Bebeklerin yabancısı olduğu insanların profesyonel olarak hazırlanmış maskeler taktığı biraz tuhaf bir deneyde de çekici insanlara karşı benzer bir eğilim olduğu gözlenmiştir: Bebekler çekici maskeler takmış yabancılarla olmaktan daha memnun görünüyor, onlardan daha az kaçıyorlardı ve yanlarında daha oyuncuydular. Küçük çocuklar da güzel bebeklerle, güzel olmayanlara nazaran daha fazla oynar.

Güzellik karşısında topluca büyülenmemiz, davranışlarımızı da değiştirir: Çekici çocuklar ve yetişkinleri diğerlerine nazaran daha olumlu değerlendirir, onlara daha olumlu tepkiler veririz. Çekici bulduğumuz birinden şikayet etmemiz, ona olumsuz eleştiriler getirmemiz pek olası değildir. Güzellik yelpazesinin o kadar çekici olmayan ucunda yer alan insanlarla ilgili olumsuz değerlendirmelerimiz, o kadar çekici olmayan bir kişiyi şahsen tamsak, olumlu özelliklerini rahatça kabul etsek bile geçerliliğini korur. Öyle görünüyor ki daha iyi bilsek bile, fiziksel çekicilik karşısında kapıldığımız büyüyü silkinip bozamayız. Ayrıca on yıl önce Psychological Bulletin’de yayınlanmış “Maxims or myths of beauty” (“Güzellik ölçütleri ya da mitleri”) başlıklı makaleye göre, çekici çocuklar ve yetişkinler, çekici olmayanlara nazaran daha dostane olma eğilimindedir ve genel olarak daha olumlu davranışlar ve kişilik özellikleri gösterirler.

Bazı duygusal ve toplumsal özellikler, erkekleri kadınların gözünde daha çekici kılar. D. M. Buss’ın 37 kültürü kapsayan, 10.000’den fazla kişinin katıldığı, insanların çiftleşme tercihlerinde cinsiyetler arasındaki farklılıkları konu alan araştırmasına göre, mali kaynakların, güç ve zenginliğin büyük önemi vardır. Buss’ın araştırmasına göre, kadınlar maddi imkanlara erkeklerden daha fazla (yüzde 100 daha fazla) değer verir. Buss, erkeğin yavrulara sağlayabileceği kaynakların bir göstergesi olduğundan zenginliğin kadınlarca değerli bulunabileceğini de sözlerine çabucak eklemiş, böylece bu bulgunun kulağa kinik bir erkek şovenizmi gibi gelmesinin önüne geçmeye çalışmıştır. Kaynakların yönetimi doğrudan statüye bağlı olduğundan, kadınların toplumsal statüsü yüksek erkekleri çekici bulması o kadar da şaşırtıcı değildir.

Kabul etmem gerekir ki, Buss’ın tartışmalı bulgularını ilk okuduğumda, vardığı sonuçları rahatsız edici bulmuştum. Buss’ın 1989’da, araştırmasının yayınlandığı tarihte bulguladığı türde ayrılıklarla, yani kadınlar ile erkeklerin düzgünce birbirinden ayrılmasıyla, yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında başımız o kadar hoş değil. Cinsiyetler arası ilişki meselesinde o zamandan bu zamana köprünün altından çok su aktı. Ayrıca, Buss’ın evrimci bir bakış açısıyla yazdığını da hesaba katmak gerek. Buss’ın araştırmasının başlığı “İnsanların çiftleşme tercihlerinde cinsiyetler arasındaki farklılıklar: 37 kültürde test edilen evrimci varsayımlar "di.

Bu yüzden, etkenleri okurken kadınlar kadar erkeklerin de tercihleri açısından önemli olduğunu belirteceğim, Batı kültüründe evrimci gelişme açısından önemli roller oynayan etkenlerin bugün insan davranışlarını pek etkilememiş olabileceğini akılda tutmak önemlidir. Örneğin pek azımız bir eş seçerken birkaç olası tercih arasından hangisinin genetik olarak en avantajlı olduğunu düşünmeye zaman harcarız. Oysa evrim kuramcıları, bu gibi tercihleri bilinçdışı bir biçimde her zaman yaptığımızı ileri sürer. Dolayısıyla, bir kadın ya da bir erkek, fiziksel ya da zihinsel belli donanımlara sahip bir eşi tercih ettiğinde, bilmeden, hayatta kalma ve başarılı olma şansını artırmaya elverişli genetik özellikleri tercih ediyor olabilir.

Bazı eş tercihleri hem kadınlarda hem erkeklerde ortaktır. Vücudun her iki yanında da bulunan organlar (kulaklar, eller, kollar, ayaklar) açısından simetri çekicidir, çünkü (yine evrimden bahsediyoruz) rahmin iyi geliştiğini, travmadan uzak bir doğumu, iyi beslenmeyi, hastalıklardan uzak olunduğunu yansıtırlar. Asimetri, genetik ya da çevresel anormallikler sonucu normal gelişimin sekteye uğradığını düşündürür. Yukarıda bahsettiğimiz diğer evrimci kriterler açısından olduğu gibi, bu süreç de bilinçli bir farkındalığın dışında gelişir. Birçok okurun, müstakbel eşlerini kulakları, elleri ya da ayaklarının simetrisi bakımından bilinçli bir karşılaştırmaya tabi tuttuklarını hatırlayabileceklerinden yana kuşkuluyum. Ancak istatistikler, bilinçsiz de olsa kıyaslamalar yapıldığını gösterir. Ortalama olarak bakıldığında, daha simetrik erkekler arasında ömür boyu eş olarak seçilenler daha fazladır, muhtemelen bu da erkeklerin simetrilerinin daha yüksek düzeylerde olmasının kadınların gözünde daha çekici bulunduğunu yansıtır.

Eş seçimini evrimci ilkelere göre açıklamanın zayıf yönlerinden bir diğeri de, biyolojimizin hayatlarımızın farklı aşamalarında farklı tercihlere yönelebilecek olmasıdır. Gençlikte tutkuyla kapılabilir, romantik aşk ve seksten daha fazla etkilenebiliriz; daha sonraları kariyerimizde ilerlememizi, maddi birikim yapıp aile geçindirmemizi sağlayacak daha istikrarlı bir ilişki isteyebiliriz; daha da sonraları ahbaplığa ve entelektüel ilgilerimizi paylaşmaya daha fazla ilgi duyabiliriz. “Aceleyle evlenirsen boş zamanlarında pişmanlık duyarsın,” sözü, tutkular tükenip bittiğinde, iş meslekte ilerlemeye, çocukları yetiştirmeye ya da entelektüel ve duygusal olarak doyurucu bir arkadaş olmaya geldiğinde, insanın eşinin yeterli olmadığını görebileceğini anlatan bir aforizmadır. Dolayısıyla, hayatın farklı aşamalarında farklı etkenler eş seçimini etkilemekle kalmaz, bu etkenler kısa vadeli ilişkilere karşılık uzun vadeli ilişkiler kurmakta da mutlaka birbirine eşit değerde de değildir.

Aşkın nörolojisi

Nörolojik düzeyde, aşk, beyin ve sinir sisteminde tanımlanabilir değişikliklerle ilişkilendirilir. Önceki bölümde bahsettiğimiz evrimci psikolog Stephen Porge, “Aşk: Memeli otonom sinir sisteminde doğan bir özellik” başlıklı meşhur makalesinde, otonom sinir sistemindeki değişikliklerin, aşkın iki bileşeninin ortaya çıkmasına yol açtığını ileri sürer. Bunlardan ilki olan iştah bileşeni, kur yapma ve baştan çıkarıcı davranışların ardında yatar; İkincisi olan vuslat bileşeniyse, tutkulu cinsel davranışlar ve çiftler arasında istikrarlı bağların kurulmasıyla ilgilidir.

Kur yapma ve baştan çıkarma, bir insanı fiziksel olarak diğerinden daha çekici kılan güzellik standartlarının tanındığı serebral kortekste başlar. Yukarıda belirttiğimiz üzere, tercih edilen bazı fiziksel özellikler genel nüfusta bulunsa da, bu son derece öznel bir yargıdır. Korteksten inen sinir yolları, insanın müstakbel eşe açık olup olmadığını belirtmeye yarayan yüz ifadelerini ve ses tonlarını düzenler. Aşkın oluşumunun bu ilk aşamasında, yüz ifadeleri ve sözlü iletişim başlıca rolü oynar. Beceriyle kullanıldığında, yüz ifadeleri ve sesli sinyaller, romantik eşlerin birbirlerine daha da yaklaşmasını, daha rahatlamasını ve birbirlerinin hoşuna giden bir etkileşim içinde olmalarını sağlayacaktır. Ama en baştaki yaklaşım sırnaşıklık olarak algılanırsa ya da şu ya da bu sebepten kabul edilemez bulunursa, göz teması kesilir, taraflar birbirlerinden uzaklaşır ve yakınlaşma, yerini kopmaya bırakır. Dolayısıyla, fiziksel yakınlık, duygusal yakınlığın muadili olarak iş görür.

Güven ve emniyet duygusu, herhangi bir ilişkinin merkezinde yer alır. Eğer taraflardan biri kendisini rahatsız ya da tehdit altında hissederse, bu durum, otonom sinir sisteminin sempatik ve parasempatik kollarının yarattığı etkide bir dengesizliğe yol açar. Otonom sinir sisteminin bu iki bileşeninin, dizginleri ele almak için kazanan her şeyi alır tarzı bir rekabet içinde olduğunu düşünün: İnsan aynı anda hem korku hem rahatlama yaşayamaz. Kendimizle bizi korkutan insan arasına bir mesafe koyarız, bizi rahatlatan insanlara yaklaşırız.

Porges’in kuramı doğruysa (kanımca çok şeyi açıklıyor), ömrümüz boyunca aşk hakkında duyduğumuz önermelerin bazıları muhtemelen yanlıştır. Örneğin, bazı eşleşmelerde “zıtların birbirini çektiği” doğru olabilirse de, farklılıkların nihayetinde çatışmalara, husumet duygusuna ve uç durumlarda, boşanmayla sonuçlanan kavgalara yol açması daha büyük bir ihtimaldir. Başka bir deyişle, aşıkların ortak noktaları ne kadar fazla olursa, eşlerini güvenli, besleyici ve anlayışlı olarak algılama ihtimalleri o kadar fazla olur. Bu durumu koruyabilmek için parasempatik sistemin dizginleri sıkı sıkıya elinde tutması gerekir, bunun sonucunda kalp normal bir hızda atar ve kalbin sükuneti de buna eşlik eder.

Aşk beyinde sadece nöroatomik (otonom sinir sistemi) olarak değil, kimyasal olarak da şifrelenir. Oksitosin adlı bir hormon, özellikle kritik önem taşır. Oksitosin, anne ile yavrusu ve romantik aşıklar arasında bağlılık davranışlarının kurulması gibi şeyler açısından önemli olan sakinleştirici bir hormondur. Kimi zaman “güven hormonu” da denilen oksitosin, sosyalleşmenin güçlendirilmesi açısından güçlü bir uyarıcıdır. Amigdalalarına oksitosin enjekte edilen hayvanlar, bir araya gelip toplanma ve birbirlerine daha sık dokunma eğilimi gösterir. İnsanlarda, oksitosin, toplumsal işbirliğinin kurulmasına katkıda bulunur. Bu hormon insanlarda toplumsal yakınlık ve dokunmayla da ilgili olduğundan, birçok nörolog, onu bir aşk iksirine en yakın nörolojik aday olarak görür.

Biraz da seksten bahsedelim

Aşktan bahsettiğimizde seksin lafını açmaktan kendimizi alıkoyamayız. Doğruyu söylemek gerekirse, aslında “seks” demek istediğimizde, sıklıkla kafa karışıklığı yaratırcasına “aşk” sözcüğünü kullanırız. Meçhul biriyle, genellikle maddi bir karşılık ödeyerek seks yapmaya niyetli birinin “aşk oteline” gittiğini söyleriz. Bir erkeğin ya da kadının çok sayıda “aşığı” olduğundan bahsederiz, oysa aslında çok sayıda seks partneri olduğunu kastederiz. Bu kavramsal ve dilsel kargaşa yüzünden, nörolojinin aşk ilişkilerinden çok cinsel ilişkilere dair kavrayış sunması şaşırtıcı değildir.

Örneğin XXX film sınıflandırmasına[1] layık bir dizi deneyde, bir kadın mastürbasyon yaparken MR görüntülemesine girmiştir. Hiç şaşırtıcı değil, bu sırada beynin geniş bölgelerinin faal

hale geçtiği, özellikle prefrontal korteks ve anterior singulatın harekete geçtiği gözlenmiştir. Kendi kendini uyarma, kortekste genel duyum yansıtma bölgesinden başlayıp duygusal tepkilerden sorumlu limbik yapılara (insula, anterior singulat, amigdala, hipokampüs) yayılmıştır. Orgazmın başlangıcında, frontal korteks ve beyincikteki faaliyetler artmıştır. Bu durumun fantezilerin frontal kortekste işlenmesi ve kısmen beyinciğin kontrol ettiği kas geriliminde bir artış olmasıyla ilgili olduğu sanılmıştı. Orgazm sırasında hipotalamus ve accumbens çekirdeğinin faaliyetleri en üst düzeye ulaşıyordu.

MR görüntüleri, orgazmın beynin tamamının yaşadığı, pratikte her yapının sürece bir noktada katıldığı bir deneyim olduğunu göstermektedir. Beynin tamamının verdiği bu tepkide gizli, ilginç ayrımlar gözlenebilir. Kendi kendini uyarma sonucu ulaşılan orgazmlarda, bir eşin uyarısıyla ulaşılan orgazmlara nazaran prefrontal korteksin daha fazla uyarıldığı gözlenir. Rutgers Üniversitesi’nde orgazm deneylerini yürüten araştırmacılara göre, bu farklılık hayal gücü ve fantezinin kendi kendini uyarma sırasında oynadığı rolü yansıtıyor olabilir. Bu araştırmada elde edilen dikkat çekici ikinci bir bulgu da şudur: Klitoris, vajina ve meme uçlarının beynin duyusal korteksinde tekabül ettiği yerler birbirinden farklıdır. Bu gibi anatomik farklılıklar, seksologlar arasında, kadınların orgazma ya klitoris ya da vajina dolayımıyla ulaşabildiği yönündeki geleneksel inancı desteklemektedir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur: Kadınlar bunları, cinsel eşleri bu konularda konuşabildiğinden beri anlatıyor. Araştırmalar, bazı kadınların meme uçlarının uyarılmasının da orgazma ulaşılmasında klitoral ya da vajinal uyarılma kadar etkili olabileceğini ortaya koyuyor. Bu da MR’da görüntülendiği üzere, meme uçları ve genital organlar arasında doğrudan bir bağlantı olmasından kaynaklanır.

Yukarıda betimlenen orgazm araştırmaları kuşkusuz ilginç olsa da, “Bütün bunlar aşkı anlamamıza nasıl katkıda bulunuyor?” diye merak ediyor olabilirsiniz. Bu çizgide düşünüyorsanız, biraz Kartezyen bir doğrultuda ilerliyorsunuz demektir: Aşkı bir şekilde cisimsiz olarak kavramsallaştırıyor; seksi de... eh bilirsiniz... seks işte, diye ele alıyorsunuzdur. Ama bu ikicileştirme, önemli bir noktayı görmezden gelir: Karşılıklı hazzı yaşamak aşk deneyiminin bir parçasıdır ve seks de hazzın en doğrudan ve fiziksel olarak en yoğun biçimde yaşanmasını sağlar. Ama aşk ile seks arasında bir ayrıma gitmek tümüyle yanlış da değildir. Aşk mutlaka seksi ya da cinsel unsurları gerektirmez, aşkı cinselliğin yücelmiş bir biçimi olarak açıklamak yeterli olmaz (pace Freud). Örneğin, bir ebeveynin çocuğuna duyduğu sevgide seks yoktur. Herhalde en iyisi meseleyi bu noktada bırakmaktır: Seks bazı aşk ilişkilerinin önemli bir bileşeni olsa da, bazılarında pek az rol oynar ya da hiç oynamaz.

Aşk denen şu şey de nedir? Bu soru en iyi deneysel olarak cevaplanabilir. Aşık olduğumuzda, sevdiğimizin gözlerine baktığımızda muhteşem şeyler görürüz ve haz verici duygular yaşarız. Daha da muhteşemi, bir başkasını sevdiğimiz için kendimizi de daha fazla severiz.


[1] Seks ve şiddet içeren ve yalnızca yetişkinlerin izlemesi uygun olan filmler için yapılan sınıflandırma.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült