Anlam İstemi

Victor E. Frankl


İnsan sürekli bir anlam arayışı içindedir; başka bir deyişle "anlam istemi (iradesi)"[1] dediğim şey, Abraham Maslow'un makalelerimden biri konusunda yaptığı yorumdan bir alıntı yapacak olursam, "insanın temel düşüncesi" olarak da değerlendirilebilir.[2]

Bugünün toplumunda doyumsuz kalan ve günümüz psikolojisi tarafından gözardı edilen şey, işte bu anlam istemidir (iradesidir). Mevcut güdülenme (motivasyon) teorileri insanı ya uyarımlara tepki veren (reacting), ya da dürtülerini boşaltan (abreacting) bir yaratıktır. Bu teoriler, insanın gerçekte tepki vermekten veya boşaltmaktan çok, yaşamın ona sorduğu sorulara cevap veren ve bu yolla yaşamın sunduğu anlamlan gerçekleştiren bir yaratık olduğunu dikkate almaz.

Bunun bir gerçek (olgu) değil, inanç olduğu söylenebilir. Gerçekten de, 1938 yılında, "derinlik psikolojisi" denen şeyin (yani, psikodinamik yönelimli psikolojinin) eksiklerini gidermek için (yerini almak için değil) "yükseklik psikolojisi" terimini kullanmaya başladıktan bu yana, insanı gözümde büyüttüğüm, onu çok yüksek bir düzeye çıkardığım yolunda sürekli eleştiriler aldım. Birçok durumda didaktik açıdan yararlı olduğunu bildiğim bir örneği burada tekrarlamama izin verin. Havacılıkta "yengeçleme" diye bir terim vardır. Diyelim ki inmek istediğim havaalanına doğudan ve kuzeyden rüzgar esiyor. Bu durumda eğer doğuya doğru uçarsam hedefimden saparım, çünkü rüzgar beni güney doğuya sürükler. Havaalanına ulaşmak için yengeçleyerek bu sürüklenmeyi dengelemem, yani uçağımın burnunu inmek istediğim havaalanının kuzeyine çevirmem gerekir, insanda da böyledir: o da özlemlerini daha yüksek bir düzeyde çıkarmadığı sürece, ulaşabileceğinden daha aşağıda bir noktaya varır.

İnsan potansiyelini en yüksek noktaya çıkarmak istiyorsak, ilk önce bunun varlığına inanmamız gerekir. Aksi taktirde insan "sürüklenecek," yozlaşacaktır, çünkü insanın en kötüsüne yönelik bir potansiyeli de vardır. Potansiyel insanlığa olan inancımızın, bizi insancıl insanların bir azınlık olduğu ve belki de hep azınlık olarak kalacağı gerçeğine karşı köreltmesine göz yummamalıyız. \ ine de her birimizi bu azınlığa katılmaya özendiren şey de işte bu gerçektir: işler kötü, ama iyileştirmek için elimizden geleni yapmadığımız sürece, her şey daha da kötüye gidecek.

Dolayısıyla anlam istemi (iradesi) düşüncesini, arzu giderici bir düşünme olarak bir yana bırakmak yerine, bunu bir tür kendini gerçekleştiren kehanet (selffulfilling prophecy) olarak düşünmek çok daha akılcı olabilir. Anatole Broyard’ın şu sözlerinde gerçek payı var: "Eğer Freudçu analiz için kullanılan argo deyim 'büzüşme' ise, logoterapinin 'gerdirme' [çekip uzatma] olarak adlandırılması gerekir."[3] Aslında logoterapi, yüksek özlemlerini de dikkate alarak insan düşüncesini genişletmekle kalmaz, kendi anlam istemini besleme potansiyelleri konusunda hastanın görüş alanını da genişletir. Aynı şekilde logoterapi insansızlaşmaya, onca "büzüşmenin" satıldığı mekanik insan kavramına karşı hastaya bağışıklık kazandırır; kısaca hastayı "büzüşmeye karşı dirençli" kılar.

İnsanı çok yüksek değerlendirmemek gerektiği görüşü, insanı gözde büyütmenin tehlikeli olduğunu varsayar. Ama Goethe'nin de dikkati çektiği gibi insanı küçümsemek çok daha tehlikeli değil mi? insan, özellikle de genç kuşak, küçümsenmesi nedeniyle yozlaşabilir. Tersine, insandaki daha yüce özlemlerin (anlam istemi gibi) bilincinde olursam, bu özlemleri canlandırıp harekete geçirmeyi de başarabilirim demektir.

Anlam istemi sadece bir inanç sorunu değildir, bir olgüdur (fact). 1949 yılında ortaya attığımdan beri bu hipotez, çeşitli otoriteler tarafından test ve istatistiksel araştırmalar yoluyla gözlemsel (ampirik) olarak desteklenmiş ve doğrulanmıştır. James C. Crumbaugh ve Leonard T. Maholik tarafından geliştirilen Yaşamdaki Amaç (PİL) Testi[4] ve Elisabeth S. Lukas'ın LogoTest'i, binlerce deneğe uygulanmış ve bilgisayara aktarılan veriler, anlam isteminin gerçek bir şey olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde göstermiştir.

Aynı şekilde, Çekoslovakya Brno Üniversitesi Psikoloji Bölümünden S. Kratochvil ve I. Planova, "anlam isteminin gerçekten de diğer ihtiyaçlara indirgenemeyecek özgün bir ihtiyaç olduğunu ve şu veya bu ölçüde bütün insanlarda bulunduğunu" gösteren veriler toplamıştır. Yazarlar şöyle devam ediyor: "Nevrotik ve depresiv hastalara ilişkin durum tarihçeleri de bu ihtiyacın engellenmesinin önemini ortaya koymuştur. Bazı olaylarda anlam isteminin engellenmesi, nevrozun veya intihar girişiminin kökeninde nedensel bir etken olarak önemli bir rol oynamıştır."

Amerikan Eğitim Konseyi tarafından yayınlanan bir anket sonucu da ele alınabilir: ankete katılan 171,509 öğrenci arasında, belirlenen en yüksek hedefin (yüzde 68.1 ’i tarafından), "anlamlı bir yaşam felsefesi geliştirmek" olduğu ortaya çıkmıştır.[5] Kırk sekiz kolejden 7948 öğrenci üzerinde yapılan ve Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü adına Johns Hopkins Üniversitesi tarafından yürütülen bir başka anket çalışmasında, ankete katılanlardan sadece yüzde 16'sı ilk hedeflerinin "çok para kazanmak" olduğunu söylerken, yüzde 78'i "yaşamımda bir amaç ve anlam bulmak" seçeneğini işaretlemiştir.[6] Michigan Üniversitesi de paralel bulgular toplamıştır: 1533 çalışandan, işin çeşitli yanlarını önem sırasına göre sıralamaları istenmiş ve "iyi maaş" beşinci sırada yer almıştır. New Yok Devlet Üniversitesi'nden Josehp Katz'ın, son anketleri değerlendirerek, "endüstriye girecek olan bir sonraki personel dalgası, paralı değil, anlamlı kariyerlere yönelecek"[7] demesi şaşırtıcı değildir.

Bir an için, Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü tarafından başlatılan araştırmaya dönelim. Ankete katılan öğrencilerin yüzde yetmiş sekizi, ilk hedeflerinin yaşamda bir anlam bulmak olduğunu söylemiştir; rastlantı eseri bu yüzde yetmiş sekiz oranı, yaşamdaki en büyük amaçlarının tamamen farklı bir şey, yani "yaşam standartlarını iyileştirmek" olduğunu söyleyen Polonyalı gençlerin yüzdesidir (Kurier, 8 Ağustos 1973). Maslovv'un ihtiyaçlar hiyerarşisi burada geçerli gibi gözüküyor: insanın, Amerikalı öğrencilerin ortaya koyduğu gibi yaşamda bir amaç ve anlam bulma işine yönelmeden önce, doyurucu bir yaşam standardına ulaşması gerekiyor. Sorun, iyi bir yaşam kurmak için, sadece sosyoekonomik durumunu iyileştirmenin (böylece psikodinamik durumu iyileştirmek için bir psikanalize gidecek mali güce ulaşmasının) yeterli olup olmadığıdır. Buna inanmıyorum. Hasta olan bir insanın sağlıklı olmayı arzuladığını, bu nedenle sağlığın yaşamdaki en büyük hedef gibi gözüktüğü açık bir gerçektir. Ama aslında sağlık, bir amaca yönelik bir araçtan, belli bir durumda gerçek anlam olarak değerlendirilebilecek şeye ulaşmaya yönelik bir önkoşul olmaktan başka bir şey değildir. Bu durumda ilk önce aracın arkasındaki amacı sorgulamak zorunludur. Bu tür bir sorgulama için, bir tür Sokratik diyalog uygun bir yöntem olabilir.

Maslow'un güdü teorisi burada yeterli değildir, çünkü ihtiyaç duyulan şey yüksek ve alçak ihtiyaçlar arasında ayrım yapmaktan çok, tek tek her bir hedefin sadece araç mı yoksa birer amaç mı olduğu sorusuna cevap vermektir. Gündelik yaşamda bu farkın tam anlamıyla bilincinde oluruz. Eğer farkında olmasaydık, çizgi film kahramanı Snoopy'nin anlamsızlık ve boşluk duygusundan yakındığını, Charlie Brown bir çanak yemekle içeri girince de "İşte Anlam!!" diye bağırdığını duyunca kahkaha atmazdık. Bizi güldüren şey, araçla (means) amacın (meaning) karıştırılmasıdır: yiyecek, yaşamak için mutlaka gerekli bir koşul olmasına karşın, yaşama anlam vermek ve kişiyi anlamsızlık ve boşluk duygusundan kurtarmak için yeterli bir koşul değildir.

Maslovv'un yüksek ve alçak ihtiyaçlar arasındaki ayrımı, alt basamaktaki ihtiyaçlar doyurulmadığı zaman, anlam istemi gibi daha yüksek bir ihtiyacın aciliyet kazanabileceğini dikkate almaz. Ölüm kamplarında, ya da ölüm yatağında gözlenen durumları düşünmeniz yeterlidir: bu tür koşullarda anlam, hatta nihai anlam açlığının, karşı konulmaz bir şekilde su yüzüne çıktığını kim inkar edebilir?

Ölüm yatağında bu açıktır. Theresienstadt gettosunda olanlarsa daha az açık olabilir: 1000 genç insandan oluşan bir kafile ertesi gün hareket edecektir. Sabah olunca, getto kütüphanesinin yağmalandığı anlaşılmış. Auschvvitz toplama kampında ölüme mahkum olan bu gençlerden her birisi, sevdiği bir şairin, romancının veya bilimcinin kitaplarından birkaçım alıp çantasına saklamıştır. Şimdi kim gelip de beni Dreigroschenoper'inde "Yiyecek önce gelir, ahlak ondan sonra" (Ersf kommt das Fress’etı, darın konımt die Moral) diyen Bertold Brecht'in haklı olduğuna ikna edebilir?

Ama daha önce de gördüğümüz gibi, sadece uç durumlar değil, bolluk da anlam arayışını tetikleyebilir, ya da anlam istemini engelleyebilir. Bu, genelde bolluk, özelde de boş zaman bolluğu için geçerlidir. Alt basamaktaki ihtiyaçların hem doyurulması hem de engellenmesi insanda anlam arayışını kamçıladığı için, bundan, anlam arayışının diğer ihtiyaçlardan bağımsız olduğu sonucu çıkar. Dolayısıyla ne bu ihtiyaçlara indirgenebilir, ne de onlardan çıkarsanabilir.

Anlam istemi, insanın insanlığının gerçek bir dışavurumu olmasının yanısıra, Theodore A. Kotchen'in de bulgularla ortaya koyduğu gibi, ruh sağlığının da güvenilir bir ölçütüdür. Anlam istemini ölçen ve en yüksek puanlan güdülenimi (motivasyonu) yüksek, başarılı profesyonellerde ve işadamlarında elde eden James C. Crumbaugh, Sister Mary Raphael ve Raymond R. Shrader'in bulguları bu hipotezi desteklemiştir. Tersine, Elisabeth S. Lukas tarafından gözlemsel bulgularla da ortaya konuğu gibi, anlam ve amaç yokluğu, duygusal uyumsuzluğun bir göstergesidir. Albert Einstein'dan bir alıntı yapmak gerekirse: "Yaşamını anlamsız gören kişi hem mutsuzdur, hem de yaşama uygun değildir." Bu sadece bir başarı ve mutluluk değil, bir yaşama sorunudur. Çağdaş psikolojinin terimleriyle ifade edersek, anlam istemi bir "yaşama (yaşamı sürdürme) değerine" sahiptir. Auschvvitz ve Dachau toplama kamplarında geçirdiğim üç yılda aldığım ders şudur: diğer şeyleri eşit kabul edersek, kamplarda yaşama (ayakta kalma) şansı en yüksek olanlar, geleceğe (onları gelecekte bekleyen bir göreve, bir insana, gelecekte onlar tarafından gerçekleştirilecek bir anlama) yönelik olanlardı.[8]

O günden bu yana, toplama kampları konusunda kitap yazan diğer yazarlar ve Japon, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam esir kampları üzerine yapılan psikiyatrik incelemeler de aynı sonuca varmıştır. Kuzey Vietnam esir kamplarında yedi yıl kadar kalan ve benden ders alan üç Amerikalı subay da esirler arasında yaşama şansı en yüksek esirlerin, kendilerini bekleyen birisi veya birşeyler olduğuna inananlar olduğunu gözlemiştir. Bunlardan çıkan ders, ayakta kalmanın, bir "ne için" veya "kimin için" yönelimine bağlı olduğudur. Tek kelimeyle, varoluş, ta 1949'larda kullandığım bir logoterapi terimini kullanacak olursam, "kendini aşkınlığa" bağlıdır. Bundan, insan olmanın her zaman için kendinden başka bir şeye, ya da bir insana gerçekleştirilecek bir anlama, karşılaşılacak bir insana, hizmet edilecek bir davaya, ya da sevilecek bir insana yönelmek olduğu yolundaki antik antropolojik gerçeğini anlıyorum, insan, sadece varoluşundaki bu kendini aşmayı gerçekleştirdiği zaman gerçekten insan, ya da gerçek benliği olmaktadır. Bunu, kendini, kendi benliğini güncelleştirmeyi düşünerek değil, kendini unutarak, kendini vererek, kendini görmeyerek ve dışarıya odaklaşarak gerçekleştirir. Benzetme olarak vermekten çok hoşlandığım gözü ele alın. Aynaya baktığı anların dışında göz kendinden bir şey görür mü? Kataraktlı bir göz, bulutlanma gibi bir şey görür, bu kendi kataraktıdır; glokomalı bir göz kendi glokomasını ışıkların çevresini saran bir gökkuşağı haresi gibi görür. Sağlıklı bir göz ise kendinden hiç bir şey görmez, özaşkındır (kendini aşmıştır).

Kendini gerçekleştirme denen şey, kendini aşmanın niyetlenmeyen bir sonucudur; bunu, niyetin hedefi kılmak yıkıcı, kendi amacım baltalayıcıdır. Kendini gerçekleştirme için geçerli olan, kimlik ve mutluluk için de geçerlidir. Mutluluğa engel olan şey, "mutluluk arayışı"nın kendisidir. Bunu ne kadar çok hedefimiz yaparsak, bu hedeften de o kadar çok şaşarız. Bu en açık haliyle cinsel mutlulukta, cinsel "haz arayışında" görülür. Bunun sonucu ise cinsel nevrozlardır. Bir erkek gücünü göstermeyi ne kadar çok arzularsa, başarısızlığa mahkum olması o kadar kesinleşecektir. Bir kadın orgazm olabileceğini kendine kanıtlamayı ne kadar arzularsa, soğuk olma ihtimali o kadar artacaktır. Bu noktada okura, konunun uygun durum tarihçeleriyle ele alındığı logoterapinin klinik uygulamaları ve teknikleri konulu bölüme ("Paradoksik Niyet ve Düşünce Odağını Değiştirme" başlıklı bölüme) başvurmasını öneriyorum.

Carolyn Wood Sherif tarafından rapor edilen ünlü deneyde bir grup genç insanda saldırganlık yaratılır. Ama çocuklar çamura saplanan bir arabayı kurtarmak gibi ortak bir görevle bir araya gelince saldırganlıklarını "unuturlar." Anlam istemlerinin ağır bastığını söyleyebiliriz! Ve barış araştırmalarının, muhtemel saldırganlar vb. konusundaki klişelerin tekrarından kurtularak, anlam istemine yönelmesi ve birey için geçerli olan şeyin aynı ölçüde insanlık için de geçerli olduğunu dikkate alması gerektiğine inanıyorum. İnsanlığın devamı da insanların, ortak bir anlam bölenine ulaşıp ulaşmayacağına bağlı değil midir? Bu, halkın ve halkların, ortak bir anlam bulmasına, ortak bir anlama yönelik ortak bir istemde [iradede] birleşmesine bağlı değil mi?

Cevabı bilmiyorum. Doğru soruyu sorduğumu bilseydim, bu benim için yeterli olurdu. Yine de son çözümlemede, gezegenimizin tek kurtuluş ümidi, devletlerin bir araya gelip ortak bir işe yönelebilmelerinde yatıyor gibi geliyor bana.

Bu noktaya kadar, sadece ilerleme kaydettiğimiz söylenebilir. Ama insanın anlam arayışının, kuşağımızın tanıklık ettiği dünya çapında bir olgu olduğu açıktır; dolayısıyla bu ortak anlam arayışı ortak bir hedefe ve amaca neden yol açmasın?

 

Yaşam İçin Bir Anlam

insanda bir anlam istemi olduğunu gördük; peki yaşamda bir anlam var mı? Başka bir deyişle, logoterapinin güdüselteorik yanım ele aldığımız için, "logoteori"ye, yani logoterapinin anlam teorisine geçebiliriz. Kendi kendimize, bir logoterapistin anlam aktarıp aktaramayacağını sorarak başlayalım. Her şeyden önce, anlamın kaybolmamasına dikkat etmesi gerektiğini söylemek isterim; çünkü indirgemeciliğin yaptığı şey budur. Diğer kitaplarımda olduğu kadar izleyen bölümlerde de çeşitli örnekler verilmiştir.

Burada, on üç yaşındayken yaşadığım bir olayı anmama izin verin. Bir keresinde fen öğretmenimiz sıraların arasında gezinerek, son çözümlemede yaşamın bir yanma, bir oksidasyon sürecinden başka bir şey olmadığım anlatıyordu. O zamanlar gerekli olduğu halde izin almaksızın ayağa fırladım ve "O zaman yaşamın anlamı ne?" diye sordum. Elbette cevap veremedi, çünkü o bir indirgemeciydi.

Sorun, yaşamın görünürde anlamsızlığından ötürü umutsuz olan insanlara nasıl yardım edebileceğimizdir. Başlarken, geleneklerle aktarılan değerlerin kaybolduğunu ve geleneklerdeki bir çöküşle karşı karşıya bulunduğumuzu söylemiştim. Buna rağmen anlam bulmanın mümkün olduğuna inanıyorum. Gerçeklik her zaman için özgün, somut bir durum olarak karşımıza çıktığı ve her yaşam durumu benzersiz olduğu için, bundan, bir durumun anlamının da benzersiz (eşsiz) olması gerektiği sonucu çıkar. Dolayısıyla anlamların, gelenekler yoluyla aktarılması da mümkün olmayacaktır. Sadece, evrensel anlamlar olarak tanımlanabilecek olan değerler geleneklerin çöküşünden etkilenebilir.

İçgüdülerin genlerle, değerlerin geleneklerle aktarıldığı, buna karşılık benzersiz (eşsiz) olan anlamların bir kişisel keşif sorunu olduğu söylenebilir. Kişinin bunları kendi başına arayıp bulması gerekir; ve şimdi anlıyoruz ki bütün evrensel değerler tamamen ortadan kalksa bile, benzersiz anlamların keşfi mümkün olacaktır. Kısaca ortaya koymak gerekirse: değerler öldü, yaşasın anlamlar.

Peki bu anlam gerçekten nasıl keşfedilir? Anlam bulma işinin, sonuçta bir Geştalt algı sürecine indirgendiğine dikkati çekmek James C. Crumbaugh'a nasip olmuştur. Ama ben şahsen arada bir fark görüyorum, çünkü terimin geleneksel anlamında Geştalt algısında bir zemin (geri cephe) üzerindeki bir figürü algılarız; oysa anlam bulurken, gerçekliğe gömülü bir olasılığı algılarız. Özelde bu, karşı karşıya bulunduğumuz durum konusunda bir şey yapma, gerektiğinde gerçekliği değiştirme olasılığıdır. Her durum benzersiz (eşsiz) ve bu durumun anlamı da zorunluluk gereği benzersiz olduğu için, bundan, "durum konusunda bir şey yapma olasılığının" da geçici olduğu sürece benzersiz olduğu sonucu çıkar. Bu bir "kairos" özelliğine sahiptir; yani bir durumda potansiyel olan anlamı gerçekleştirme fırsatını kullanmadığımız sürece, bu olasılık sonsuza kadar kaybedilecektir.

Yine de geçici olan sadece olasılıklardır (gerçeklik konusunda bir şey yapma fırsatlarıdır). Bir durumun sunduğu olasılığı gerçekleştirdiğimiz, durumda gizli olan anlamı gerçekleştirdiğimiz zaman, bu olasılığı bir gerçekliğe dönüştürmüş ve bunu da sonsuza kadar gerçekleştirmiş oluruz! Bundan sonra bu, geçiciliğin saldırısına maruz kalmayacaktır. Bunu sanki geçmişe göndererek kurtarmışızdır. Hiç kimse, kurtarıp geçmişe sakladığımız şeyleri elimizden alamaz. Geçmişteki hiç bir şey, geri alınamaz ve geri kazanılamaz bir şekilde kaybolmaz; geçmişteki her şey, kalıcı olarak saklanır. Kuşkusuz, insanlar genellikle geçiciliğin anız tarlasını dikkate almakta ve yaptıklarının, sevinçlerinin, sevgilerinin ve cesaretle yaşanan acılarının tamamım sonsuza kadar sakladığı geçmişin tıka basa dolu zahire ambarını görmezlikten gelmektedir. Job'da insan için söylenenleri bu anlamda anlayabiliriz: insan kendi mezarına "mevsiminde gelen bir mısır koçanı gibi gelir.”

Anlamlar, benzersiz olmaları nedeniyle her an değişir. Ama hiç bir zaman eksik olmazlar. Yaşam hiç bir zaman anlamdan yoksun değildir. Kuşkusuz, bu sadece iş ve sevginin ötesinde bile bulunabilecek potansiyel bir anlam olduğunu kavrarsak anlaşılabilir. Bir şey yaratarak, bir iş yaparak, ya da bir şey yaşayarak veya birisiyle karşılaşarak anlam bulmaya alışkın olduğumuz açık. Ama umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı olduğumuz, değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile yaşamda bir anlam bulabileceğimizi asla unutmamamız gerekir. Çünkü bu durumda önemli olan, bir trajediyi kişisel bir zafere, bir zor durumu insan başarısına dönüştürmek olarak tanımlanabilecek eşsiz insan potansiyeline tanıklık etmektir. Bir durumu artık değiştiremediğimiz zaman habis bir kanser gibi iyileştirilemeyen bir hastalığı düşünün kendimizi değiştirmek zorunda kalırız.

Bunu en güzel anlatan sözler, delikanlılık çağında Auschvvitz toplama kampına düşen ve savaştan sonra bir makale yazan İsrailli bir heykeltraşın sözleridir: "Bir genç olarak şöyle düşündüm: 'insanların daha iyiye değişmeleri ümidiyle onlara gördüklerimi anlatacağım.' Ama insanlar değişmedi, hatta bilmek bile istemedi. Ancak çok sonradan acının anlamını gerçekten anlayabildim. Bu, kendini daha iyiye doğru değiştirebildiği zaman bir anlama sahip olabilir." Sonunda çektiği acıların anlamını kavramıştı: kendini değiştirmişti.

Kendini değiştirmek birçok durumda kendi üstüne yükselmek, kendi ötesine gelişmek anlamına gelir. Leo Tolstoy'un Ivan Ilyiç'in Ölümü [9] adlı romanındaki kadar çarpıcı bir açıklamayı başka hiç bir yerde bulamazsınız. Ayrıca Elisabeth KübierRoss'un, bu bağlamda son derece anlamlı olan Death, the Final Stage of Growth ("Ölüm: Gelişimin Son Evresi") başlıklı romanına dikkatlerinizi çekebilir miyim?

Size anlatmak istediğim şey, yaşamın koşulsuz anlamlılığının gizidir; yaşamda anlam bulmanın üçüncü olasılığı, yani acı ve ölümde bile anlam bulma olasılığı. Bu ışık altında bakıldığı zaman, American Journal of Psychiatry'de "koşulsuz anlama yönelik koşulsuz bir inanç, işte Dr. Frankl'in mesajı," gibisine bir şeyler yazılması nedensiz değildir. Ama ben bunun "inançtan" çok daha öte bir şey olduğunu sanıyorum. Yaşamın koşulsuz olarak anlamlı olduğu inancımın bir sezgi olarak başladığı doğrudur. O zamanlar bir lise öğrencisi olmam bir şeyi değiştirmez. Ama o günden bu yana, katı gözlemsel (ampirik) temellerde de aynı sonuç elde edilmiştir. Brovvn, Casciani, Crumbaugh, Dansart, Durlak, Kratochvil, Lukas, Lunceford, Mason, Meier, Murphy, Planove, Popielski, Richmond, Roberts, Ruch, Sallee, Smith, Yarnell ve Young gibi isimleri anmama izin verin. Bu yazarlar, testler ve istatistiksel araştırmalarla, cinsiyeti, yaşı, IQ derecesi, ya da eğitimi, çevresi, kişilik yapısı, hatta dini ne olursa olsun, ya da tanrıya inansın veya inanmasın, herkesin bir anlam bulabileceğini göstermiştir.

Ancak bu, bir bireyin yaşamında anlam bulmasını veya belli bir durumun anlamını gerçekleştirmesini kolaylaştıran veya zorlaştıran koşullarda farklılık olabileceği gerçeğini değiştirmez. Farklı toplumları ve bu toplumların anlam gerçekleştirmeyi kolaylaştırma veya engelleme yönünde sahip olduğu farklı koşulları ele almanız yeterlidir. Yine de kural olarak her koşulda, hatta düşünülebilecek en kötü koşullarda bile anlam bulunabilir.

Kuşkusuz, logoterapist hastaya anlamın ne olduğunu söyleyemez, ama en azından yaşamda bir anlam olduğunu, herkesin bir anlam bulabileceğini, dahası, yaşamın her koşulda anlamını koruduğunu gösterebilir. Yaşam, kelimenin tam anlamıyla son ana kadar, kişinin son nefesine kadar anlamlı kalır.

 

 

Anlam potansiyellerinin sunduğum üç yanı, hiyerarşik olarak bulunur. Hem anlamlar, hem de bunların hiyerarşisi, Elisabeth S. Lukas tarafından gözlemsel olarak desteklenmiştir. Testlerden ve istatistiklerden elde edilen veriler faktörel analize tabi tutulunca, acıda bulunan anlamın, iş ve sevgide bulunan anlamdan farklı bir boyuta ait olduğu varsayımımı (ya da faktörel analitik terminolojiye bağlı kalacak olursak, köşegen ekseninde bulunduğunu) destekleyen bulgular elde edilmiştir.

İnsan genellikle homo sapines olarak görülür: knowhow'ları olan, başarılı bir iş adamı veya başarılı bir playboy olmasını, yani para kazanma veya aşk yapma konusunda nasıl başarılı olacağını bilen zeki insan. Homo sapines, başarıyla tanımlanan pozitif uçla, bunun negatif ucu, yani başarısızlık arasında mekik dokur.

Homo patiens[10] [Laf."acı çeken insan," ç.n.] adını verdiğim acı çeken, acı çekmesini, acılarını bile bir insan başarısına dönüştürmesini bilen insanda bu farklıdır. Homo patiens, homo sapines'in başarı/başarısızlık eksenine dik bir eksende hareket eder. O, gerçekleştirme [anlamı] ile umutsuzluk kutuplan arasında uzanan bir eksende hareket eder. Gerçekleştirmeden anladığımız şey, anlamın gerçekleştirilmesi yoluyla kişinin kendini gerçekleştirmesi, umutsuzluktan anladığımız şey ise yaşamının görünürde anlamsızlığından ötürü duyulan umutsuzluktur.

Neden bir yandan başarıya rağmen umutsuzluğa yakalanan insanlar (zenginliklerine rağmen intihara kalkışan Idaho öğrencilerini hatırlayın), öte yandan da acıda bile anlam bulabildikleri için başarısızlığa rağmen bir doyum, hatta mutluluk duygusu besleyen insanlar olabildiğini anlayabilmek için, önce iki farklı boyut[11] olduğunu kavramamız gerekir. Başlangıçta alıntı yaptığım iki mektubu hatırlayın. Sonuç olarak, birisi Amerika'daki eyalet hapishanelerinden birisinde 020640 Numara olan Frank E.'ye aittir: "Burada, hapishanede bile varoluşumdaki gerçek anlamı buldum. Yaşamımdaki amacı buldum; ve bu kez daha iyisini ve daha fazlasını yapma fırsatı için biraz beklemem gerekiyor." Başka bir tutukludan, 552022 Numaradan başka bir mektup:

Sevgili Dr. Frankl,

Son birkaç aydır, buranın sakinlerinden bir grup sizin kitaplarınızı ve bantlarınızı paylaşıyor. Doğru, yaşama ayrıcalığına sahip olabildiğimiz en büyük anlamlardan birisi acıdır. Yaşamaya yeni başladım; ne muhteşem bir duygu bu. Daha önce mümkün olduğunu hiç düşünmedikleri anlamlara şimdi bile ulaştıklarını gördükleri zaman grubumuzdaki kardeşlerimin gözyaşları beni hep derinden etkiler. Değişmeler gerçekten de mucizevi. Bu güne kadar umutsuz ve çaresiz olan yaşamların şimdi bir anlamı var. Burada, Florida'nın en güvenli hapishanesinde, elektrikli sandalyeden 500 metre uzakta, rüyalarımızı gerçekleştiriyoruz. Yılbaşı yaklaşıyor, ama logoterapi benim Paskalya sabahım. Auschwitz'in Calvary’inden[12] Paskalya güneşimiz doğdu. Auschwitz'in dikenli tellerinden ve bacalarından güneş doğuyor. Yaşanacak gün, ne muhteşem bir gün olacak.

Selamlarımla, Greg. B.

Mektuptan da öte bir şey olduğu için hazine gibi sakladığım bu mektup için Greg'e teşekkür ederim: bu mektupta, bir document humain (insanlığın belgesini, kanıtını) görüyorum.


 

 

[1] Viktor E. Frankl, Der unberdingte Mensch: Metaklinische Vorlesungen, Viyana, Franz Deuticke, 1949.

[2] Anthony J. Sutich ve Miles A. Vich’in editörlüğünü yaptığı Readings in Humanistic Psychology adlı kitaptan (New York, The Free Press, 1969).

[3] The New York Times, 26 Kasım 1975.

[4] Psychometric Affiliates, P.O. Box 3167, Munster, Indiana 46321.

[5] Robert L. Jacobson, The Oıronicle of Higher Education (VVashington, D.C.: American Council on Education, January 10,1972).

[6] Los Angeles Times, 12 Şubat 1971.

[7] Josehp Katz, Psychology Today, Vol. 5, No. 1.

* Auschvvitz ve Dachau gibi olağandışı bir ortamda insanı ayakta tutan şeyin, yaşamın, gelecekte de olsa yerine getirilecek bir anlamı olduğu bilinciydi. Ama anlam ve amaç, yaşamak için yeterli bir koşul değil, sadece gerekli bir koşuldur. Milyonlarca insan, anlam ve amaç görüşlerine rağmen ölümü göğüslemek zorunda kalmıştır. İnançları yaşamlarını kurtarmamıştır, ama ölümü onurla, başlan dik karşılamalarını sağlamıştır. Bu nedenle California, Berkeley'de Teoloji Mezunları Birliği'ndeki Frankl Kütüphanesi ve Anıh'nın açılışında minnet borcumu ödemek için bir bağışta bulunmayı uygun gördüm: Auschwitz'den yanıma aldığım bir parça toprak ve kül. "Bu, orada kahramanca yaşayıp şehitçe ölenlerin anısına," dedim. "Bu kahramanlık ve şehitliğin sayısız örnekleri, 'in extremis' ve 'in ultimus'ta [Lat. 'en uç noktada, en son noktada'], Auschvvitz gibi olağanüstü bir yaşam durumunda, hatta gaz odasında kendi ölümü karşısında bile bir anlam bulmaya ve bu anlamı gerçekleştirmeye yönelik insanca potansiyele tanıklık etmektedir.

[9] "Semptom mu, Terapi mi?" başlıklı bölümde, San Quentin tutuklularına Ivan Ilyiç’in ölümü romamndan alıntılar yaptığımdan söz edeceğim.

[10] Bkz. homo patiens: Versuch emer Pathodizee adlı kitabım (Viyana, Franz Deu- ticke, 1950).

[11] Gerçekten de, homo patiens'in boyutu, homo sapiens 'in boyutundan hem farklı, hem de üstündür. Bu daha yüksek bir boyuttur, çünkü kendimizi değiştirerek (eğer kaderimizi degiştiremiyorsak), kendimizin üstüne yükselerek ve kendi ötemizde gelişerek, insan potansiyellerinin en yaratıcısını uygulamış oluruz.

[12] Eski Kudüs yakınlarında, Isa'nın çarmıha gerildiği tepe. Mektup sahibi, bununla toplama kampında yaşananlar arasında bir bağ kuruyor, (Ç.N.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült