Anksiyete Terapisine Genel Bakış

Walton T. Roth


Bir insani problem olarak, insanoğlu varolduğundan beri onunla birlikte varolan anksiyete hakkında yeni bir şey söylenebileceğine inanmak zordur. Yine de sağaltım profesyonelleri açısından bakıldığında son yıllarda değişen çok şey olmuştur. Bazılarınız bundan yaklaşık 15 yıl kadar öncesine dek panik bozukluğu ve sosyal fobi gibi tanıların konulmadığım fark edecek kadar uzun süredir klinik çalışma içerisindesinizdir.

Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tatu ve İstatistiksel El Kitabı'ndan (DSMUI) 1980’deki 3. baskısı anksiyete bozuklukları düşüncesine büyük bir değişiklik getirmiştir (ve sonrasında neden de oluşturmuştur). Bundan önce anksiyetenin beklenmedik epizotlarının tanımlanması, aşırı utangaçlık, sürekli endişelenme, örümceklerden korkma (örnek olarak) gibi birbirinden farklı ruhsal sorunlar 19. yüzyıl pseudobilimsel (sözde bilimsel) psikiyatrisinin yüksek saflığına sahip görünmekteydi. Bu düşünce iki etkin ancak muhalif teorik inanç olan psikanaliz ve öğrenme teorisine dayanıyordu. Bu inançlar, sınıflandırmayı, anormal davranışı anlamanın bir yolu olarak görmeyi ya tamamen reddeden, ya da sınıflandırmanın önemini indirgeyen inançlardı.

Psikanalizin kurucusu her zaman bu fikre sahip değildi. Aslında Sigmund Freud’un 1895’te Neurologisches Zentralblatt'tdL yayınlanan bir makalesi ("Anksiyete nevrozu tanımı altında bir sendromu nevrastani’dan ayırmanın yollan üzerine") bugünün anksiyete bozukluklarını sınıflandırma girişimiydi. Makale, panik atak semptomlarının detaylı, etkin ve oldukça modem bir tanımını içeriyordu. Düşüncelerinin o döneminde Freud, bu sendromdaki anksiyeteyi tamamen organik bir nedene bağladı. Şöyle ki, saklı tutulmuş seksüel enerji birden birçok somatik anksiyete semptomu olarak patlak veriyordu. Fakat Freud bir kez psikanalizin temel teorilerinin detaylı şekilde üstünde durmaya başladığında, hastalık sadece birkaç bireyle sınırlı kaldığından, hastalığın semptom ve işaretlerini gruplamayı yüzeysel bulmaya başlamış ve konuya ilgisini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Freud bize sadece semptomlarla sınırlı kalmayıp bunun ötesine geçmemizi ve nevrozun dinamiklerini, bir bireyin güdü ve savunmalarına ilişkin anlamlı duygu ve düşünce topluluğu olarak anlamamızı öğretmiştir. Hiçbir zaman belli sınıflandırmaları yapmaktan tamamen vazgeçmediyse de (kişilik tiplerini çocukluğun oral, anal ve fallik aşamalarıyla ilişkilendirmesi gibi), bu sınıflandırmalar bir terapi olarak psikanalizde ikincildir. Freud özünde, bugünün sosyobiyolojisine büyük yakınlık gösteren bir biyolog olarak kalmıştır. Ancak pek çok takipçisi bu fikirleri Charles Darwin ve Darwin’in seleflerine karşı Alman tepkilerinin kalıntıları olarak düşünmüş ve terketmiştir.

Öğrenme teorisinin ilk bilimsel formülleri Freud’un çağdaşı Rus İvan Pavlov tarafından oluşturulmuştur. Öğrenme teorisi ilk başta üniversitelerin psikoloji bölümleri ile sınırlandırılmıştı. B. F. Skinner’ın 1950’ler ve 60’larda edimsel koşullanmaya ilişkin güvercinlerle yaptığı deneyler gibi hayvan öğrenme deneyleri bu yaklaşımın örnekleridir. Hayatının sonuna doğru Pavlov’un psikiyatriye bazı teorik dokunuşları dışında, uzun bir süre klasik ya da edimsel koşullanmanın klinik problemlere uygulanışına girişim azdı. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu direncin bir bölümünün kaynağı psikanalizden ilham alan terapistlerin egemenliğiydi. Freudyen ve Neo Freudyen konuşma terapistlerinin temel dayanağı olan introspektif (iç gözlemsel) bilgiyi reddeden Davranışçı doktrin ise başka bir engeli oluşturuyordu.

1960’larda, birden, öğrenme teorisi davranışçı felsefesiyle birlikte laboratuardan kaçarak "davranış değişimi" adıyla kliniklere ve hastanelere girdi. Öğrenme teorisi prensipleri bir yanda şizofreni (şizofrenik davranış), diğer yanda özgül fobiler gibi farklı klinik sorunlarda uygulanmaya başlandı. Yeni yaklaşımın özü, istenmeyen davranışın ortaya çıkmasına neden olan olumsal pekiştirmelerin analizi ve bunu takiben tespit edilenlerin istenmeyen davranışı söndürme amacıyla değiştirilmesinden oluşmaktaydı. Fobi vakalarında, fobik obje ile ona duygusal yanıt olan korku arasındaki ilişkinin koparılması gerekmektedir. Bunu yapmanın bir yolu, "sistemik duyarsızlaştırma"dır. Sistematik duyarsızlaştırmada danışan belli bir relaksasyon (gevşeme) düzeyindeyken, fobik objeleri kafasında canlandırması istenmektedir.

Bu yolla fobik obje (korku fobik objenin yerine geçebilir) ile relaksasyon arasında bir bağlantı kurulur. Psikanalizin, fobinin kökenleri ile sembolik anlamını ortaya çıkarmaya ilişkin ihtiyacı, geleneksel medikal tanının belli semptom kümelerine, hastalığa ait ortak gidişatlara veya belirli bir tedavi ihtiyacına dayanması gibidir. Tanının yersizliği konusunda davranış terapisi ve psikanaliz mutabık kalmaktadır. Yeni kliniksel öğrenme teorisyenlerine göre, hastalığın içerdiği sınırsız sayıda davranışı sınıflandırmak, pek çok psikanalitik terapist için hastalığa ilişkin sınırsız sayıdaki bilinçaltı çatışmalarını sınıflandırmaktan daha fazla anlam içermez.

 

TIBBİ MODELE DÖNÜŞ

1970’lerin sonlarında şizofreni, depresyon ve anksiyete bozukluklarının tedavisine yönelik yeni ilaçlar ortaya çıktığında bu fikir birliği bozulmaya başladı. Bir ilaç veya herhangi başka bir tedavi için en mantıklı neden, o tedavinin belirli bir hastalığa özel olmasıdır, böylece psikiyatrisiler ve ilaç şirketleri, zamanın psikiyatrik sınıflandırmada tıbbi bir model için uygun olduğunu düşünmeye başladılar.

Tıbbi model bir hastalığın etiyolojisi, seyri ve belirli tedavilere verdiği yanıtla tanımlanabileceğini varsayar. Örneğin tüberküloza belirli bir grup basil sebep olur ve belirli antibakteriyel ajanlarla tedavi edilebilir, eğer tedavi edilmezse genellikle kronik, dalgalı bir seyir izler. Geçmiş yüzyılda akıl hastanelerinde yatmakta olup delüzyon ve halüsinasyonları olan pek çok hastanın, merkezi sinir sistemi frengisinden muzdarip oluşu psikiyatride tıbbi modelin yararına Önemli bir tarihsel örnektir. Hastalıkları keşfedildiğinde ve penisilin gibi tedaviler geliştirildiğinde, bu hastalar başarıyla teşhis ve tedavi edilebildiler. Psikiyatri üç çeyrek yüzyıl boyunca bu başarısını başka bir hastalar grubunda tekrar etmeyi umdu. Bazı şizofreni vakalarında organik nedenlerin saptanması yalnızca geçtiğimiz son on yıla dayanmakla birlikte şizofrenikler özellikle ilgi grubudur. Depresyona ilişkin uzlaşma daha az olmuştur. Anksiyete bozuklukları ise, son dönemdeki devrime kadar, genellikle tıbbi modelden muaf tutulmaktaydı.

 

Klein ve Upjohn’un Etkisi

Anksiyetenin tıbbi bir problem olarak ele alınıp tedavi edilmesine ilişkin primer başarının çoğu bir psikiyatrist olan Donald Klien’a ve bir ilaç firması olan Upjohn’a atfedilir. Klein, yeni tanımlanmış bir anksiyete sendromu olan panik bozukluğunun tedavisi için araştırmalar yapıyordu. Çünkü, ortada böyle bir beklenmedik panik atağı tetikleyecek bir uyaran görünmüyordu ve bu nedenle de başından beri panik atağın öğrenilmiş bir olgudan ziyade biyolojik nedenli olduğu düşünülüyordu. Benzodiazepinlerle durdurulamadığı halde trisiklik antidepresanlarla etkin biçimde tedavi edilebilmesi nedeniyle,

Klein, paniğin diğer anksiyete biçimlerinden farklı olduğuna dair bir kanıt ortaya koydu.

Ancak şaşırtıcı biçimde Upjohn Şirketi, uluslararası tıbbi kuruluşların katıldığı bir ortamda bir benzodiazepine olan alprazolamın (Xanax) paniği tedavi edebildiğini gösterdi. Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi ’ne (FDA) gönderdiği belgelerle de panik bozukluğu endikasyonuna karşı Xanax tedavisi için onay aldı. Klinik çalışmalarına ek olarak Upjohn, kararlı biçimde bilimsel haritayla yapılandırılmış pek çok panik bozukluğu araştırmasını da yıllarca ciddi şekilde destekledi.

Bu gelişmeler henüz üçüncü basımı geliştirilmiş, kategorileri daha ampirik temelli ve geçmişteki basımlarına oranla daha güvenilir bilgiler veren Tanı ve İstatistik El Kitabı’nın değerini de pekiştirdi. İlaç şirketleri özellikle panik atak bozukluğu, sosyal fobi, yaygın anksiyete bozukluğu ve obsesifkompulsif bozukluğa yoğunlaşarak, belirli anksiyete bozuklukları için etkin olduğu ispatlanabilecek ilaçlar üzerinde çalışmaya devam etmektedirler.

Şaşırtıcı biçimde, son birkaç yılda sayıları gittikçe artan davranış terapistleri en azından tanısal sınıflandırmalar söz konusu olduğunda tıbbi modelle çalışmayı tercih ettiler. Birinci Bölüm bu açıdan bakışın bir örneğidir. Bence bunun ana nedeni, DSM tarafından belirli tamlarla sınıflandırılmış hasta gruplarında, psikolojik terapilerinin ilaç terapileri kadar veya daha etkin hale gelmesidir. Bu kitabın Sekizinci ve Dokuzuncu Bölümleri, panik bozukluğun ve sosyal fobinin kendilerine özel psikoterapötik ilaçlan olduğu gibi, artık kendilerine özel psikolojik terapileri de olduğunu açıklamaktadır. DSM tanı ayrımları, anksiyete semptomları arasındaki farklılıkları vurgulayarak, davranışçı terapistlerin, agarofobi, endişe, panik atak gibi semptom kategorizasyonları için özgül tedavi yolları geliştirmelerini teşvik etmiştir.

Bir hastalık modelini kabul etmek otomatik olarak psikolojik faktörlerin ikincil olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Panik bozukluktaki bedensel hisleri katastrofize etme eğilimi tüberküloz basili gibi spesifik bir etiyoloji olarak düşünülebilir. Sonuç olarak DSM sınıflandırması farklı merkezlerdeki farklı tedavilerin sonuçlarını karşılaştırabilmek açısından yararlıdır. Kimin ne şekilde tedavi edileceğine dair tanımlamalar için güvenilir ve farklı kliniklerde uygulanabilir bir yol sağlar. Eğer tedavi belirli bir hastalığa özel bilinen bir gidişat izlerse ulusal ve özel sigortalar da psikolojik tedavi giderlerini ödemek için daha kolay ikna edilebilirler.

 

Çok Boyutlu Bir Model

Bazıları tanısal sarkacın çok fazla sallandığını düşünmektedirler. Danışanı depresyonun, gerçekçi olmayan düşüncenin, takıntılılığın, panik atakların, dalgalanan anksiyetenin, utangaçlığın...vs bir noktasına yerleştiren çok boyutlu bir ölçek sistemine dayanan tanı daha geçerli ve yerinde olmaz mıydı? Böyle bir ölçek, eş zamanlı hastalık (comorbidity) denilen, aynı kişide çoklu tanının varolduğu durumlarda tıbbi modelin temel alındığı bir sınıflandırma istemini temsil eder. Panik bozukluğa sahip danışanların çoğu, en sıklarına örnek olarak, depresyon, madde istismarı, sosyal fobi, özgül fobi olmak üzere bir veya daha fazla ek tanıya sahiptirler.

Meslektaşlarım ve ben, başkalarının önünde konuşmakta zorluk çeken kişilerle çalışırken bu soruna karşı hassaslaştık. İçlerinden bazıları, panik bozukluk, sosyal fobi ve özgül fobi semptomlarını aynı anda gösteriyor görünüyorlardı. Başkalarının önünde konuşurlarken anksiyeteleri hızlı ve beklenmedik biçimde artıyordu. Düşünceleri diğerlerinin karşısında küçük düşeceklerine odaklanıyordu. Bu düşünceler sadece konuşma problemiyle sınırlı değildi ancak konuşma öncesinde veya esnasında büyük bir parçalanma yaratıyor ve anksiyeteleri en yüksek seviyelerine ulaşıyordu. Bu konuşma fobiklerinin üç ayrı hastalığa sahip olduklarını söylemektense; paniğin, sosyal anksiyetenin ve fobik durumların boyutları dahilinde sınıflandırılmaları daha iyidir. Bu insanlar genellikle ortalama bir insandan daha fazla anksiyeteli tepki verirler, bu anksiyeteyi söndürecek biyolojik veya psikolojik araçlarında eksiklik söz konusu olabilir ve topluluk önünde konuşmaktan kaçınmaya ? ilişkin acı veren deneyimler yaşamış olabilirler. İlk iki özellik, ; biyolojik farklılıklarla ilişkilendirilebilirken, üçüncüsü iş başarısı için görüşlerin resmi konuşmayla ifadesinin zorunluluk olduğu sosyokültürel çevrenin bir sonucu olabilir.

 

DAVRANIŞÇILARIN DÜŞÜNCEYİ YENİDEN KEŞFİ

Davranış terapisinde bir başka beklenmedik gelişme, adını tire ile ayırmasıyla iki eşit derecede önemli temel kökene dayanan, bilişsel-davranışçılık olmuştur. Ancak tarihsel olarak baktığımızda davranışçı bakış açısı akla ve düşüncelere önem i vermeyi reddettiği için bilişsel-davranışçı yaklaşım zıtların f birleşmesidir. Oysa akıl saf dışı bırakılmamalıdır. Danışanlar 1 akılları olduğuna inanırlar ve bunu reddeden bir terapi tamamen inandırıcı olamaz. Danışanların kendilerine zarar veren i tavırlarını ve yanlış düşüncelerini değiştirebilmeye çalışmak sadece sağduyulu bir davranıştır, 3. Bölüm bunu başarmanın bazı yollarını özetlemektedir.

Deneysel psikolojinin yeni bir dalı olan bilişsel psikolojinin başarısıyla, bilişleri bilimsel olarak düşünmek artık açık bir hal aldı. Bilişsel psikoloji, hafızanın özelliklerini, dikkat j| ve diğer bilgi işleme süreçlerini içeren bir mental operasyon } modeliydi. Bilişsele davranışı eklemek özellikle nereden çıkB tığı belli olmayıp aniden yaşanan panik atakları açıklamakta anlamlıydı. Danışanların bedensel duyularına seçici dikkatleri ve bu duyuların kötü sonuçları olduğuna ilişkin inançlarıyla paniğe ilişkin inandırıcı bir psikolojik teori oluşturuldu.

 

İnançları Değiştirmek

Burada sunduğum tarih versiyonu sadece bir taslaktır, bu kitapta pekçok kişisel çalışma ve etkileşimlerinin yarattığı tedaviler sunulmaktadır. Davranışçılar bilişi keşfetmeden çok daha önce, Albert Ellis, danışanlarının dikkatlerini akılcı olmayan, kendilerine zarar veren düşünce ve inançlarına yönelterek bu inançları değiştirebileceklerini savunmaktaydı. Daha da ötesi psikolojinin insanların inançlarını değiştirme tekeline sahip olduğunu söylersek kendini beğenmiş bir tavır sergilemiş oluruz. Ruh sağlığı profesyonelleri sahneye çıkmadan çok daha önce bilişsel-davranışçı değişim; pazarlamacıların, misyonerlerin ve politikanın uzmanlığındaydı. 1930’larda Amerika’da, satış elemanları ve idarecilere, topluluk önünde konuşma korkularının üstesinden gelebilmeleri için Dale Carnegie seminerleri veriliyordu ki; bu seminerin içeriği bugünün exposure (maruz bırakma) terapisi ile aynıydı.

Hıristiyan Bilimi’nin (hastalığın sadece insanın kafasında olduğuna inanan bir mezhep) kurucusu Mary Baker Eddy (18211910) mental tavırlarla somatik problemler arasındaki bağlantıyı dininin temel taşı olarak almıştır. Eddy ve takipçilerinin inancı, pozitif düşüncenin negatif düşünceye oranla daha gerçek ve daha tanrıya adanmış olduğuydu. Din ve kültür bazen insanları o kadar güçlü motive edebilir ki, bu, psikoterapistleri sadece şaşırtabilir. Bizler, olasılığı çok çok küçük hava felaketlerine ilişkin korkuları nedeniyle bizden yardım almaya gelenlerin en azından uçağa binebilmelerini sağlayacak, bu fobileri yok etme amaçlı yollar geliştirmeye çalışırken, adamlarını kesin bir ölüm için uçaklarına gönderen Kamikaze komutanlarına korkuyla karışık saygı duyarak bakıyoruz. Biz, bazı İslamcı liderlerin canlı bombalarına öldükleri anda cennet gideceklerine dair verdikleri motivasyonu, panik ataktan öleceğini düşünen agorofibikleri bir otobüse bindirmeye çalışırken sağlayamadığımız için de üzgünüz.

 

PSİKOLOJİYE KARŞI BİYOLOJİ

! Bugün anksiyete bozukluklarının tedavisinde en yoğun kutuplaşma, tedavide ilaçların kullanılıp kullanılmayacağı konusundadır. 7. Bölüm bu amaçla kullanılan ilaçların bir listesini sunmaktadır. Görünüşte bu, anksiyete bozukluklarında biyolojik faktörlerin mi yoksa psikolojik faktörlerin mi daha önemli olduğuna dair bir sorundur. Bu konudaki profesyonel I, rekabet anlaşmazlığı beslemiştir. Uzmanlık alanlarının her zaman bugünkü kadar düzenli olmaması gibi, ekonomik değişiklikler de çatışmayı körüklemiştir. 1950 ve 60’larda, Amerika’da, psikanaliz bir grup tıp doktorunun tekelindeydi ve bu ' doktorlar anksiyete tedavisinde ilaç kullanımını küçümsemekteydiler. Günümüzde, psikanaliz enstitüleri öncelikle tıp doktoru olmayanları kaydetmektedirler. Bazı tıp doktorları, ( maaşlarını artırmak için ya da sağlık merkezleri ve sigorta şirketleri tarafından zorlandıkları için çok fazla sayıda hasta görmektedirler. Tabii ki, hal böyle olunca, hastalara ancak kı, 8a bir değerlendirme yaparak reçete yazmaktan başka seçenek Uygulanamamaktadır. Neyse ki, bazı sağlık merkezleri ve sigorta şirketleri tarafından bilişsel-davranışçı terapilerin en azından daha ekonomik olduğunun farkedilmiş olması umut ' verici bir gelişmedir. Psikologlar, işe aldıkları sosyal hizmetli İ ve uzman hemşirelerle birlikte panik bozukluğu tedavi yoluna |gitmektedirler. Bu hastalıkta eğer terapi yoluyla tedavi edilmemişlerse, hastalar tekrarlayan şekilde acil servise gelmekte i Ve bu acil servis ziyaretlerinde uygulanan ve yararlı da olmayan tıbbi planlar, gerçekte, çok daha pahalıya malolmaktadır. Psikanalitik perspektifin bir başka katkısı da 6. Bölüm’de açıklanmaktadır.

İşin doğrusu anksiyete bozukluklarına karşı hem biyolojik hem de psikolojik bakış açısı gereklidir, çünkü ikisi de tek başlarına durumu tam olarak açıklayamaz. Gen çalışmaları 'doğuştan gelen farklılıkların anksiyete bozuklukları geliştirmedeki etkilerini kanıtlayabilirler, ancak öyle görünüyor ki genler ana nedenler olmaktan çok yatkınlığa neden olan faktörler olarak kalacaklar. Deneyler göstermiştir ki panik atağı olan hastalar C02 solumaya ya da infüzyona (damara zerk) kontrol grubundaki biyolojik sorunu olmayanlara göre daha fazla anksiyete ile cevap vermektedirler. Panik atak deneyimi olan kişilerin, anksiyete uyandırması beklenen bir ajan verildiğinde özellikle ajan panik ataklara eşlik eden bedensel duyuları taklit ediyorsa daha fazla korku gösterdikleri görülür. Öte yandan ise, bedensel duyarlıklarına ilişkin katastrofik düşüncelerin panik atakların nedeni olduğu şeklindeki psikolojik teori, neden ve etkinin karıştırılmasının suçlusu olabilir. Şiddetli panik atak geçiren kişi için sağlığının bozulacağı korkusu öğrenilmiş doğal bir tepkidir. Elbette panik atak hastası bazı kişiler böyle düşünceleri olduğunu inkar ederler. Hastanın inkarı karşısında gayretli terapistin bunu sorgulaması psikanalizin ilk dönemlerine benzer bir rahatsızlık yaratır.

Daha ötesi, anksiyete bozukluğunun biyolojik bir bileşeni olduğunu ispatlamak en iyi tedavinin mutlaka ilaç kullanımı olmasını gerektirmez veya aksine psikolojik nedenli anksiyetenin en iyi tedavisi ille de psikolojik tedavi olmak durumunda da değildir. Bazı terapistler örneğin 4. ve 5. Bölümlerde tanımlandığı gibi bu ayrımı yapmazlar ve hem psikolojik hem de biyolojik yaklaşımı eşit olarak kullanırlar. Danışanlara direkt olarak biyolojik tepkilerini değiştirmek için bir psikolojik işlem öğretilir. Varolan bir problem için en iyi tedavinin ne olduğu ampirik bir sorudur. Bu soruya yanıtı polemikler değil iyi planlamış son dönem çalışmalar verecektir.

Belirli bilişsel-davranışçı terapiler ile maruz bırakma yönteminin kalıcı tedaviler olduğuna dair bir şüphem yok. 8. Bölüm’de yer alan panik bozukluğuna yönelik psikolojik tedavi paketlerinin orta dönem etkinliği saptanmıştır ancak belirli bileşenlerin göreceli yararlılığı kesin değildir. 2. Bölüm’de, uzun dönem takipli bir agorafobinin maruz bırakma tekniği ile tedavi edildikten sonraki gelişimi yer almaktadır. Bu durumlar için varolan ilaç tedavisi belli bir dereceye kadar etkin olmasının yanı sıra sıkıntı veren yanları ve şarta bağlı olmasıyla ilacın sürekli kullanımını gerektirmektedir. Ama ilaçların işe yaradığı gerçeği, daha mükemmel ilaçların keşfedileceği umudunu canlı tutmaktadır. Bazı vakalarda ilaçları bilişsel-davranışçı terapi ile kombine etmek avantajlıdır. En azından 7. Bölüm’de anlatılan imipramine ve maruz bırakma yönteminin beraber uygulandığı agorafobi vakasında durum böyledir. Her potansiyel danışan en azından ilaç tedavisinin güvencesi olmadan bir maruz bırakma programının parçası olmak istemez. Terapinin içeriğini duyunca fobikler genellikle i kendilerine bir bahane bulup ortadan kaybolurlar. Bu hastalan idare etmek terapinin bilim yanından çok sanat yanına dahildir.

 

İlaç Tedavisi ve Maruz Bırakma

Frank Wilhelm ile birlikte yaptığımız araştırmadan biliyoruz ! ki, ilaç tedavisi ve maruz bırakma yöntemi her durum için uygun değildir. Uçmaktan korkan 26 kadını test ettik. Yardım İçin bize geldiklerinde uçma istekleri de uçma korkuları da /yeterince güçlüydü. Deneyimiz şuydu: San Jose ve San Francisco arasındaki iki 30 millik uçuşta anlaştık. İlk uçuştan önce 14 kadına 1 mg’lik alprazolam, diğer 14 kadına ise plasebo İlaç verilmişti. Herkese hem sözel hem de yazılı olarak fobilerini yenebilmeleri için uçakla yüzleşmenin değerini anlatan açıklamalar yapılmıştı. İlk uçuşta alprazolam almış olan grup, plasebo grubuna oranla belirgin biçimde daha az anksiyete göstermişti ve bir sonraki uçuşta anksiyetelerinin daha da az Olacağına dair iyimserlerdi. İkinci uçuşta iki gruba da ilaç verilmedi. Kendi beklentilerinin aksine ilk uçuşta alprazolam almış olan grup plasebo grubuna oranla belirgin biçimde daha fazla anksiyete gösterdi. Plasebo grubunun anksiyeteleri ikinci uçuşta birinci uçuşa göre belirgin bir biçimde azalarak yüzleşmenin anksiyeteyi elimine etmekte başarılı olduğunu göstermiştir. Alprazolam verilen grubun anksiyetesi ise ikinci uçuşta belirgin şekilde artmıştır. Şu sonuca vardık ki; alprazolam yüzleşmeyi engellemiştir, dolayısıyla danışanlarımıza yüzleşmeden maksimum fayda sağlamak istiyorlarsa bir benzodiazepine kullanmalarım (veya içki içmelerini) önermek doğru değildir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült