Akıl Hastalığının Fenomenolojisi

Derek Layder


Ronald Laing fenomenolojik yaklaşım temelinde akıl hastalığı (özellikle şizofreni) üzerine bazı ilginç görüşler geliştirir. Laing’in görüşleri Schutz’un çalışmasından ziyade Sartre’ın varoluşçuluğuyla birçok ortak yöne sahiptir. Varoluşçuluk insani varoluşa, kişinin dünya içindeki varoluşuna odaklanır. Sartre’a göre (1966), özünde insanlar ne oldukları ve olacaklarını seçmekte özgürlerdir. Onlar, Freud’un ısrarlı vurgusunun aksine, bilinçdışı dürtüler tarafından programlanmamışlardır ve bu yüzden dürtülerinin tutsakları değillerdir. Ne de onlar, kaçınılmaz olarak, diğerlerinin kendilerinden kesinlikle olmasını istedikleri şeyler olmak zorundadırlar. Son analizde, gerçek anlamda açıkça özgür olmayan insanlar, örneğin köleler veya mahkûmlar bile tabi olduklar koşullara nasıl tepki göstereceklerini seçmekte ‘özgür’lerdir. Yani, onlar kurban olmayı seçebilir, kaderlerine boyun eğebilir veya aksine bu koşullara aktif olarak direnebilirler.

Bu durumlarda kişinin özel eyleminin aldığı yönü anlamak için onun eylemlerinin ardındaki planlar, stratejiler ve amaçlan anlamamız gerekir. Durum açık olmadığında veya bir ölçüde karışık olduğunda bile, onlar özel türde biri olarak kişinin seçimlerinin ardında yatan mantığı bir şekilde yansıtacaklardır. Bu varoluşsal analiz, insanların sadece seçme özgürlüğüne sahip olmayıp, belirli şeyleri niçin yaptıklarının farkında olmalar, en azından belirli ölçüde farkında olarak yapmalar anlamında, rasyonel olduklarını da varsayar. Bu anlamda, zihinsel rahatsızlığı olan görünüşte ‘irrasyonel’ bazı insanların bile, niçin öyle düşündükleri veya davrandıklar konusunda çoğu kez kendilerince sebepleri olduklar görülecektir (bkz. Roche, 1973).

Laing Bölünmüş Benlik’teki (1969) şizofreni üzerine çalışmasında, zihinsel rahatsızlığı olanların belirli bir biçimde davranma konusunda (kendilerince iyi veya kötü) nedenlere sahip olduklarını öne sürer. Zihinsel olarak rahatsız birine hastalığım yenmekte yardımcı olmak isteyen bir terapist, bu insanlarla konuşabilmek için zihninde dünyayı onların gözüyle yeniden kurmak zorundadır. Terapist ayrıca, hasta kişinin tuhaf davranışlarının gerekçelerini, doğrudan onların bu dünyaya ilişkin deneyimlerini yansıtarak ve bu dünya içinde bizzat yer alarak anlamak zorundadır. Bu ise, şizofren kişiyi ‘ruhen yıkılmış’ hastalıklı bir nesne olarak, daha ziyade bozulabilen ve bu yüzden düzgün işlemesi için onarılması gereken bir makine olarak gören geleneksel anlayıştan köklü bir kopuş demektir. Ancak Laing şizofreni gibi akıl hastalıklarının bu şekilde anlaşılamayacağını öne sürer. Şizofren öncelikle bir ‘kişi’ olarak alınmalıdır. ayrıca, insanlar olarak bu kişileri bir dizi ilişkili toplumsal ilişkiler (ekseni) içinde anlamaya çalışmamız gerekir. Dostlar, arkadaşlar, meslektaşlar vb.ni içeren bu ilişkiler ekseni akıl hastalığını bundan muzdarip kişinin bakış açısından anlamak bakımından önemlidir. Bir anlamda, ‘hastalık’ bu ilişkilerin niteliğini yansıtır, zira hasta söz konusu ‘problem’i bu bağlamda ‘yaşamakta’dır.

Laing daha sonraki bir çalışmada (Laing and Esterson, 1964), ailenin bu açıdan temel önemde olduğu sonucuna varır. Farklı iletişim türleri (özellikle dolaylı ilişkiler) ve bir aile ortamı içinde geliştirilen ortak kabuller problem kaynağı olabilir. Bu sorun kişinin gerçek duygulan ve isteklerinin diğer aile üyeleri tarafından engellendiği ve iletişimin karışık veya muğlak olduğu durumlarda söz konusudur. Laing ve Esterson şizofren kadınların ailelerinden bazı örnekler verir. Aile ortamlarına ve aile tarihine göz atıldığında, kadının özerkliğinin ve kendine güven duygusunun yadsınması ve bastırılmasının kadınların zihinsel rahatsızlığa yakalanmalarına yol açabileceği görülebilir.

Bu anlamda, akıl hastasına dönüşmek kişinin artık tahammülü imkansız bir duruma tepkisinin bir yansımasıdır. Özel bir hayal ve imgelem dünyası içinde yaşamak,aksi takdirde zayıflayacak bir bütünlük ve kişisel kimlik duygusunu koruyabilmenin tek yoludur. Aile içinde öğrenilen ve biçimlenen şeyler tüm sosyal topluluğa yönelik duygulara genelleştirilir. Diğer insanlar hasta tarafından kendi kimlik duygusuna bir tehdit olarak algılanır, ancak aynı zamanda tek muhtemel eylem kaynağı olarak görülür. Bu durum, aşılması imkansız bir durumla başa çıkabilmek için kişinin akıl hastalığım, deyim yerindeyse, ‘üstlendiği’ uç bir örneği temsil eder. Bu özel anlamında, birey duruma ‘mantıklı’ bir tepki verir ve toplumsal güçlere veya derin psikolojik ihtiyaçlara basit mekanik tepkiler göstermez (ancak, yine de bu tür mekanik tepkiler şu veya bu şekilde yer alır). Esas mesele, kişinin gerçekte olduğu şeye (bu örnekte akü hastasına) dönüşmesidir, çünkü hastalar bunu kendilerine göründüğü haliyle dünyayla başa çıkmanın tek yolu olarak görürler. Diğer insanlar kimliklerine ve güvenlik duygularına potansiyel bir tehdit olarak algılandığı için sakınma, araya mesafe koyma ve duygusal sorumluluktan yoksunluk bu insanlar için kendilerini muhtemel her şeyden korumanın en rasyonel araçlarıdır.

Bu analiz biçiminin oldukça kavrayışlı olduğu ve sadece toplumsal deneyimin (örneğin akıl hastalığının) patolojisini ele almakla kalmayıp, daha genel ve rutin anlamında toplumsal varoluş hakkında da bir şeyler söylediği yeterince açıktır. Örneğin, ‘diğerleriyle birlikte olmak’ veya ‘yalnız kalmak’ ikilemini hepimiz yaşarız; o toplumsal hayatın genel bir özelliğidir. Yalnız kalma ve soyutlanmışlık duygularıyla veya kişinin kendi başına ayakta duramayacak kadar diğerlerinin arkadaşlığına muhtaç olmasıyla ilgili problemler modern toplumdaki hayat tecrübelerimizin merkezi bir parçasıdır. Hatta Tannen’e göre (1987, 1992), erkekler ve kadınlar bu ikilemi farklı biçimlerde yaşar ve değerlendirirler ve bu durum iki cinsiyet arasındaki farklı iletişim biçimlerinin varlığnıı açıklar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült