Aile İçinde Şiddet

Leyla Navaro

 
Gazetelerden:

Parasızlık Saldırgan Yapıyor

Ankara (AA) Selçuk Üniversitesi öğretim üyeleri Dr. İshak Öztan ile Dr. Ömer Böke, yaptıkları bir araştırmada, aile içinde kadına yönelik saldırganlığın önemli bir halk sorunu olduğunun ortaya çıktığım belirlediler.

Araştırmaya göre, örneğin gelir seviyesi düştükçe kadına yönelik saldırganlığı artıyor. Erkeklerin kadınlara yönelik fiziksel saldırganlıkları: herhangi bir cisim atmak, itmek, sıkıca tutmak, tokat atmak, tekmelemek, yumruklamak, bir cisim ile vurmak, defalarca vurmak, dövmek, boğazını sıkmak, silah ile tehdit etmek, silah ve bıçak kullanmak türü davranışlar olarak belirlendi.

Türkiye'de Şiddetin Boyutları

Türkiye'de kadın kendini şiddetten koruyamıyor. Yapılan bir araştırma kadınların %30'unun kocasından fiziksel şiddet gördüğünü kanıtlıyor. Erkeklerin de %34'ü şiddet kullandığını kabul ediyor. Yine aynı araştırmaya göre, kentli kadınların %62'si, köylü kadınların ise %49'u kocalarının sözel şiddetinden yakmıyor. Ailelerin ise %50'ye yakını çocuklarını dövdüğünü gizlemiyor. Aile içi şiddet olaylarından %40'mın hastanede ve tedaviyle sonuçlanması da olayın boyutlarını gösteriyor. Şiddet olaylarında %79'la dayak ilk sırayı alırken, bunu hakaret, tehdit, ekonomik baskı ve cinsel şiddet izliyor. Cinsel şiddetin oranı ise %9.

Şiddet uygulayanların büyük çoğunluğu, "Karım bana itaat etmedi," diyor. Kadınların %57'si boşanmayı düşünürken, %39'u durumu kabulleniyor, %26'sı ise "düzelir" umudunu koruyor.

Şiddete uğrayan kadınların büyük bir bölümü ise susmayı yeğliyor. Utançtan kaynaklanan bu suskunluk, adli makamlara yansıdığında ise yetkililerin tutumu utancı artırmaktan başka bir sonuç vermiyor. Yetkililer, daha karakoldan başlayarak kadını şiddet gördüğü mekana, evine döndürmeye çalışıyor.

Aile içinde yaşanan saldırganlık ve şiddet, insanı özünde, evinde, yani en barınaklı hissetmesi gereken yerde, can damarından vuran bir duygudur. Ev ve ailenin barınak, güven ve koruma hissi verebilecek en birincil ortam olması gerekirken, insanın öz evinde, en yakını bildikleri tarafından saldırıya, şiddete maruz kalması, ruhunda ve yüreğinde onarılmaz yaralar açar. Eşi, sevgilisi, babası, annesi, ağabeyi tarafından şiddete maruz kalmak, dövülmek, hırpalanmak, saldırı veya tecavüze uğramak, bir kadının veya buna karşı koyamayacak yaşta çocuğun bedenini ve yüreğini dağlar. Yaşamak için çevresine duyma ihtiyacında olduğu temel güveninde tamiri imkansız yaralar açar. Özellikle de saldırı, insanın en yakını olarak tanımladığı kişiden (koca, baba, abi, anne, vb.) geldiğinde, tarifi mümkün olmayan bir acı, yaşam umutsuzluğu, eziklik ve utanç yaşanır.

Fatoş'la çalışmaya başladığımızda gözyaşları sanki hiç dinmeyecekmiş gibiydi. Gözlerinden aşağı tükenmez pınarlar akıyor, seanslarımızın yarısı burnunu ve gözlerini silmekle geçiyordu. Evinde başlattığı reçel, kurabiye imalatı çok iyi tutmuş, işini giderek büyütmüştü. Mamulleri aranıyor, talepler giderek çoğalıyordu. Hevesli ve başarılıydı. Çocuğu ve eşinden oluşan ailesinin tüm geçimini kendisi sağlamaktaydı. Muammer yıllardır geçim temin eden bir iş sahibi olamamıştı. Cep harçlığını dahi Fatoş'tan talep ediyor, bu durumun kendisinde yarattığı eziklikten çıkmak için de pek fazla çaba sarfetmiyordu. Aksine Fatoş'un sürekli çok yorgun, sinirli olmasından, kadınlık görevlerini yerine getirmemesinden, kendisine yeterince zaman ayırmamasından yakınmaktaydı. Muammer kızdıkça aşabileşiyor, giderek daha fazla sözel saldırganlığa başvuruyordu. Gerek davranışları, gerekse sözleriyle sürekli Fatoş'u suçlamakta, hırpalamaktaydı.

Fatoş'la bir yılı aşkın süredir çeşitli sorunları üzerinde çalışmaklaydık. Kendini bu kısırdöngüden nasıl çıkaracağı, annesinden örneklediği tezcanlılığı ve hemen her işe el atmasıyla, sürekli her işe hemen kendi koşarak bir anlamda Muammer'in ataletiyle işbirliği ettiği konularını işlemekteydik. Uzun süredir birlikte çalışmanın beslediği derin bir güven ilişkimiz oluşmuştu.

Ancak bir yıl sonra bana açıklayabildi Fatoş, Muammer'in ona vurduğunu... Kızdıkça, sıkıştıkça, Muammer'in onu kıyasıya dövdüğünü, bedenini hırpaladığını ancak bir yıl sonra, nihayet utancından sıyrılıp anlatabildi... Gelişmiş güven ilişkimize rağmen... Dövüldüğünü açıklamak, ezikliğini, çaresizliğini, olaylar karşısındaki güçsüzlüğünü gün ışığına çıkartmak demekti. Acı gerçeği kendine de resmileştirmek, kendi de kabul etmek demekti. Bu da en zoruydu onurlu bir insan için...

Fatoş'la çalışmamız, saldırı karşısında duyduğu eziklik, güçsüzlük, korku ve çaresizlik duygularının öncelikle kabulü üzerine odaklaştı. Korkmamak, dehşete kapılmamak, çaresiz hissetmemek ne denli mümkündü? Acaba korktuğunda Fatoş ne yapıyordu? Susup dehşetten Muammer'in isteklerini hemen kabul ediyor, Muammer'in istediği yönde davranmaya devam ediyordu. Böyle davranarak Muammer'in saldırganlığım pekiştirdiğini, isteklerini kaba yolla elde etme alışkanlığına yardımcı olduğunu hiç düşünmüş müydü? Hemen kabullenmekle kısırdöngüyü devam ettirdiğinin, olayla işbirliği ettiğinin farkında mıydı? Muammer'e ondan ne denli ürktüğünü hiç açıklamış mıydı? Bu şekilde yaşayamayacağım belli etmiş miydi?

Muammer, yaşam güçsüzlüğü ve başarısızlığını elindeki tek araç olan kaba kuvvet gösterisiyle örtmekteydi. Muammer'in bu gücünden ne denli ürktüğünü açıklamak, Muammer'in gücünü bir nevi tescillemek, kaybettiğini sandığı güçlülüğünü resmileştirmek olabilir miydi? Belki de Muammer, kendinden daha güçlü gördüğü Fatoş'a, nihayet gücünü ispatlamış olma duygusuyla, kaba kuvvete başvurmamayı seçebilirdi? Öfkesini farklı bir şekilde dile getirmeyi kabul edebilirdi? Acaba Fatoş bu tür davranışa artık dayanmayacağım, artık susmayacağını açıklamış mıydı hiç?

Bir süre sonra Fatoş, kavga etmedikleri bir zamanda, Muammer'e neler hissettiğini, ondan ne denli ürktüğünü açıkladı. Yaptıklarını korku ve baskı altında hissedip yaptığını, ancak böyle olmasını artık istemediğini anlattı. Bundan böyle saldırganlık ve dayak devam ederse Muammer'den ayrılacağını, artık bu şekilde devam etmeyeceğini duyurdu. Kararlıydı ve kararlılığı gözlerinden okunuyordu Fatoş'un, sadece sözlerinde değildi.

Korku saldırganlığı davet eder. Korku ve ürkeklik, kişinin bedeni, gözleri, bakışı ve duruşunda kayıtlıdır. Saldırganlığı tahrik eder, kamçılar. Korkmak, kaçmak, korku, güçsüzlük, çaresizliğini belli etmek, çoğunlukla saldırganın saldırı şehvetini artırır. Bu basit denklemi doğada sık yaşarız. Köpek sahipleri, köpeklerinin, korku belirtileri gösterenlere havlayıp peşinden koştuğunu gayet iyi bilir. Korku duygusunun salgıladığı bir koku ve bedensel korku belirtileri köpeklerin saldırganlığım tahrik eder. Aynı şekilde tüm kedilerin peşinden havlayarak onları kovalayan köpekler, olduğu yerde öylece durup onlara dik dik bakan veya tıslayan yürekli kedilerin önünde nedense durulup kuyruklarım bacaklarının arasına alarak geçerler. Bu bir doğa kanunudur.

 

Suomi'nin Öyküsü

Hindistan'ın bir köyünde bir tapınak varmış. Tapınağın rahibine Suomi denirmiş. Tapmak her gün dua etmeye gelenlerle dolup taşarmış. Ancak günlerden bir gün, Suomi tapmağa gelenlerin iyice seyrekleşmekte olduğunu fark etmiş. Nedenlerini soruşturunca, tapınağın yolunda koca bir yılanın dolaştığını, insanların da korkarak yoldan döndüklerini öğrenmiş.

Bunu üzerine Suomi ormana girmiş ve yılanı arayıp bulmuş. "Yılan, yılan, demiş, bak insanlar senden korktuğu için dua etmeye gelemiyor. Şimdi senden önemli bir talebim var. Bu insanları lütfen ısırma!" Yılan Suomi'nin söylediklerini dinlemiş, duymuş, insanları artık ısırmayacağına dair söz vermiş.

Gel zaman, git zaman, tapmak eskisi gibi yine dolup taşarken, Suomi'nin aklına yılan düşmüş. Acaba ne yapıyor? diye merak etmiş. Tekrar ormanın yolunu tutmuş. Bir de ne görsün? O koca yılan, köy çocuklarının oyuncağı olmamış mı? Çocuklar yılanı kuyruğundan bir oraya, bir buraya çekiştiriyor. Yılanın gövdesiyse yara bere içinde.

"Hey, yılan, bu ne hal?" diye bağırmış Suomi. Boynu bükük yılan: "Suomi, sen bana insanları ısırma dememiş miydin?" demiş. Çok üzgün bir ifadeyle başını sallamış Suomi: "Ah! Yılan sen beni çok yanlış anlamışsın," demiş. "Evet, ben sana 'ısırma' dedim, ama 'tıslama' demedim."31

Kadına Karşı Şiddet ve Tacizin Toplumsal Algılanışı: Kanıksanma ve Duyarsızlık

Kadınlara ve çocuklara karşı saldırganlık, zihnimize öylesine gündelik, olağan bir tarz gibi yerleşmiştir ki, toplum bu konuda bir tür kanıksama ve duyarsızlık geliştirir.

Kadının suçlanması, aşağılama, ana avrat küfür, taciz ve şiddet, ters giden her durumda geçer akçe sayılır. Aynı kanıksama ve duyarsızlık, halkı koruma adına kurulmuş ve vatandaşın korunması lehine iş görmesi gereken karakol, hastane ve mahkemelerde de yaygındır.

Kızımı doğurduğumda, işyerimden aldığım üç aylık bir doğum izninden sonra, işverenimle aramızdaki anlaşma üzerine, öğle tatili saatlerimi daha esnek olarak kullanabilme iznini alabilmiştim. Sabahtan hazırlamış olduğum sandviçim ve kitabımı kaptığım gibi alelacele eve koşuyor, kızımı bebek arabasına yerleştirip evimin az ilerisindeki parka hava almaya götürüyordum. Parka varış saatim öğlen 13, çıkış saatimse 14'tü. Bu saatler, evlerinin dışında ayrı bir işte çalışmayan diğer annelerin çoğunlukla eve dönüş saati olduğundan genelde çocuk parkı ve kum havuzunun civarında pek fazla insan kalmıyordu.

İki-üç gün sonra, karşımdaki park sırasına garip tavırlı bir adam düzenli olarak oturmaya başladı. Önceleri pek fazla dikkat etmedimse de, bir süre sonra her başımı kaldırdığımda yaptığı bir hareketle, bana cinsel organını göstermeye başladı. Etrafta başka kimse görünmediği için ürkmüştüm. Çocuğumu ve eşyamı toplayıp parkın girişindeki görevliye yöneldim. Durumu açıkladım ve önlem almasını istedim. Bir şey yapamayacağını, karakola şikayet etmem gerektiğini söyledi. Acaba orada ne sıfatla duruyor, ne için maaş alıyordu? Bekçi olmadığını, sadece park girişi ücretleri almakla yükümlü olduğunu söyledi. Kabul etmekten başka seçeneğim yoktu. Ama kızgındım. Düzenim bozulmuş, huzurum kaçmış, ayrıca da ürkmüştüm. Hiç üşenmeden çocuk arabasını ite ite bölge karakolunun yolunu tuttum.

Karakola çocuk arabasıyla gelen kadım biraz hayretle karşıladılar. Komisere çıkıp olayı aktardım. Yüzüme bile bakmadı. Önündeki kağıtları karıştırarak, "Neden bu saatte gidiyorsun ki parka?" dedi fütursuzca. Bir işyerinde çalıştığımı, sadece öğle tatilinde çocuğumu çıkarabileceğimden, bu saati seçtiğimi anlattım. "Sen de diğer annelerin gittiği saate izin al!" dedi. Sabırlı bir şekilde bunun neden mümkün olmadığını açıkladım, ilk defa başını kaldırmak zahmetini gösterdi: "Kimsenin bulunmadığı saatte parka gidiyorsan, zaten aranıyorsun demek sen!" diye tısladı, aşağılayıcı bir sesle.

27 yaşındaydım ve bugünkü bilincim ve güvenim gelişmemişti henüz. O derece tiksinmiş, aşağılanmış, ürkmüştüm ki orayı hızla ve nefretle terk ettiğimi anımsıyorum. Komiserin de istediği

buydu zaten. Bu işten en çabuğundan sıyrılmak, sorumluluğu üstünden atıvermek.

Bu yaşadığım olaya "kurbanı suçlamak" adı verilir. Taciz edilen kişiyi suçlayarak susturmak, şikayetini dinlememek ve uğraşmamak, böylelikle düzende değişim yapmamak için suçu taciz edilene, kurbana yüklemek.

Kurbanın Suçlanması

Kurbanı suçlamak, toplumumuzda güçsüz durumda olanlara ve özellikle kadınlara karşı sistematik olarak kullanılan, son derece etkili bir yöntemdir. Güçlü, iktidar konumunda olanlar, olumsuz olayların sorumluluğunu sorgusuzca güçsüzlere yükler; böylelikle sorumluluktan kurtulmayı, kendilerini rahatlatmayı benimserler. Aile içi ilişkilerinde de benzer yöntemler benimsenir. Sorunların suçu çoğunlukla kadına yüklenir. Toplum da genelde bu duruma destek olup işbirliği yapar.

Güzel ve albenili bir genç kadındı Esra. Varlıklı, iyi eğitim görmüş bir ailenin kızı olarak, eşit düzeyde, varlıklı bir başka ailenin oğluyla evlenmişti. Süslü bir evi, iki yaşma gelmiş küçük bir kızları vardı.

Kemal ise, ailesinin tüm mal varlığının en önemli mirasçısı, varlığı devam ettirecek tek erkeğiydi. Öz emeğiyle, uğraşarak elde etmediği kolay bir kazancı, değeri bilinmeden ele geçirilmiş geniş olanakları hazmedemeyecek yaşta ve zihniyetteydi henüz. Her istediğini pek çabuk ve kolay elde edebilmenin şımarıklığıyla, parasını har vurup harman savuruyor, sürekli evinin dışında gönül eğlendiriyordu. Eşinden başka, düzenli birlikte olduğu bir kadınla ilişkisi herkesçe malumdu. Bu ilişkisini toplumsal olarak da yasallaştırmış, kadına ayrı bir ev tutmuş, maaş bağlamıştı. Bu, ailesinin dahil herkesin bildiği, ama açıkça dile getirmediği bir durumdu.

28 yaşındaki Esra yaşama küskün ve depresifti. İki yaşındaki kızıyla süslü evinde tek başına yaşıyor, eşinin belirsiz zamanlarda gelişlerine göre yaşamını ayarlıyor, pek az insanla görüşüyordu. Utanıyordu, onuru kırılmış, kırgın ve umutsuzdu. Eşine şikayetleri pek fazla sonuç getirmiyordu. Eve geldiği zamanlar, Kemal sürekli onu suçluyor, hırpalıyor, nereye gittiğini, ne yaptığını sorguluyor, kadınlığını aşağılıyor, bu depresif durumuyla kızma iyi bir anne dahi olamadığını sürekli vurguluyor, kendine iyi bir eş olamadığından şikayet ediyordu. Daha ne yapabilirdi acaba? Nasıl daha iyi bir eş, daha istekli bir kadın olabilirdi? Bu yılgınlığından, depresif hissetmekten nasıl kurtulabilir, eşinin gözüne nasıl girebilir, onu nasıl geri getirebilirdi?

Annebabası, Esra'nın sabretmesi, kızmaması, beklemesi gerektiğini özellikle vurguluyorlar, "erkek milleti"nin böyle olduğunu, zamanla geçeceğini, tüm kadınların bunu yaşamak, sabretmek zorunda olduğunu söylüyorlardı. Kızlarını, vermiş oldukları bu varlıklı ailenin gelin statüsünden geri almak istemedikleri aşikardı. Kayınvalideyle kayınpederi ise, eğer Esra daha da iyi bir eş, daha da iyi bir kadın, daha da iyi bir anne olabilseydi, oğullarının elbette başka bir kadına bakmayacağını ima ediyor, suçu Esra'nın yaptıkları ve yapamadıklarına atfediyorlardı.

"Kurbanı suçlamak" toplumumuzun hayli sıkça ve kolaylıkla kullandığı bir yöntemdir. Böylelikle, iktidar ve güç sahipleri, düzeni değiştirmek, değerleri ve durumu sorgulamak sorumluluğundan kolaylıkla sıyrılmış olup, tüm yükü ve sorumluluğu bir kişinin

üzerine yüklerler. Kendileri de aklanır. Yükü taşıyan ve suçlananlarsa genelde güçsüzlerdir, yani kadınlar.

Bunun en önemli bir göstergesi, günümüzde kadınların başının örtülmesidir. Sav şöyle ki, eğer kadın başı açık gezerse, erkeğin şehvet duygularım kabartacak ve böylelikle erkeğin onu arzulamasını kışkırtmış olacak. Erkeğin, kendi cinsel istek ve şehvet duygularını sahiplenip denetlemesini beklemek yerine, sorumluluk kadına yüklenmektedir. Böylelikle sadece kadın denetlenmekte, kadının hareketleri kadar giyimi, duruşu, konuşması bile sınırlanmaktadır. Erkeğin, kendi şehvet duygularını, saldırganlığını ne şekilde "örteceği" veya denetleyeceği sorgulanmaz. Denetlenemediğine göre, suç güç sahibinde, yani erkekte değil, tabii ki onu bu duruma kışkırtan güçsüzde, yani kadındadır.

"Senin yüzünden" sözcüğü bir kadının hayatında en sık karşılaştığı sözcüklerdendir. Fransızların meşhur cherchez la femme (kadını arayın) terimi, her sorunun altında mutlaka bir kadın parmağı olduğunu varsayan ataerkil söylemin bir göstergesidir. Üstelik kadınlar buna o denli alışmış ve benimsemiştir ki, tüm kötü olayların kendi yüzünden oluştuğuna kendileri de inanır; tükenmez suçluluk duyguları içinde kıvranır dururlar.

İktidar söylemi, başına gelen tüm sorun ve kötü duygulardan arınmanın çözümünü, bu duyguların sorumluluğunu kadına yükleyerek elde etmektedir. Böylelikle de, suçluluk duygusu ve kendini değiştirme yükümlülüğünden kurtulmaktadır.

Nitekim, Muammer de işsiz kalmanın suçunu ve sorumluluğunu yekten Fatoş'a yüklemekteydi. Söylemi şöyleydi: eğer Fatoş ona "gerektiği gibi" yardımcı olsa, fikirler verip yönlendirse, iş kurması için sermaye verse, elbette ki iş sahibi olacaktı. Buna içtenlikle de inanmaktaydı. Örneğin, Fatoş onu yürütmekte olduğu işine ortak edebilir, hatta Fatoş'un işini Muammer yürütebilirdi. Fatoş bunlara meydan vermemekle Muammer'in işsiz kalmasına neden olmaktaydı. Oldukça inançlıydı bu konuda. İşsizliğinin, huzursuzluğunun suçu Fatoş'tu. Bundan emindi.

Suçu kendimizde aramayıp sadece ve sürekli karşı tarafı suçlamak, sistemimize öylesine yerleşmiştir ki... Kızdığımız, öfkelendiğimiz, zorlandığımız zamanlarda, sorgusuzca suçu karşımızdakine yükler, rahatlarız. Olaya kendimizin ne şekilde katkıda bulunduğunu kolayca gözardı ederiz. Yansıtma, en sık kullanılan savunma mekanizmasıdır.

Erkek ya da kadın, çoğunlukla hepimizin başvurduğu bu savunma şekli, cinsel roller ve ilişkilerde sabit şekilde yaşanır: erkekler karşı tarafı suçlamayı, kadınlarsa her şeyden kendini sorumlu ve suçlu görmeyi erken yaşta öğrenir. Bu sistem öylesine içselleştirilmiştir ki, çoğu erkek her olayda karşı tarafı suçlamayı, kendini sorgulamamayı kolayca ve inançla yapar. Kadınlar ise, (bazen kendilerinin payı dahi olmadığı) her olumsuz olayda, suçu kendinde aramaya çalışır.

Suç yükleme ve suçlu aramadaki bu erkek/kadın farklılığına, toplum da bol miktarda destek olur. Eril değerlerle örülmüş bir toplumda yetişmiş kadınlar, bu suçlanmalara erken yaştan tanık olup maruz kaldıkları için, aynı değerlerin savunucusu olarak, onlar da sadece ve sürekli kadını suçlamayı yeğlerler.

Örneğin, çocukların okul başarısızlığı. Toplum çocuğun okul başarısızlığını çoğunlukla hep anneye yükler. Bu suçlamaya okul idaresi, öğretmenler, çevre ve tabii ki baba da katılır. Sonuçta, annenin faaliyet ve uzmanlık alanı olmayan bir ortamda (okul eğitimi); başarı ve başarısızlığın annenin davranışlarıyla doğrudan oranlı olmadığı bir durumda (başarı ve başarısızlık öğrenciye olduğu kadar, tabii ki öğretmen ve okulun niteliğine aittir); yine de kaçınılmaz olarak kötü sonuçlardan anne sorumlu tutulur. Toplumun ürünü olan anne de, kendi alanı olmayan bir konuda gereksiz yere, tükenmeyen suçluluk duyguları geliştirir.

Kaba Güç ve Saldırganlık=Çaresizlik, Güçsüzlük

Kaba kuvvet ve saldırganlığa başvurmak aslında güç değil, güçsüzlük göstergesidir. Temelde çaresizlik ve güçsüzlüğü simgeler. Kişisel gücü ile başaramadıklarını kaba kuvvetini kullanarak yaptırmaya yönelen kişi, gerçekte ne denli güçsüz olduğunu bilir ve bu nedenle kaba güce başvurur. Kişisel gücü, aklı, mantığı, deneyimlerinin birikimiyle sözünü geçirtemeyen kişi, aslında çaresizliği ve zayıflığıyla yüzleşmektedir. Kendini etkisiz ve güçsüz görmekten duyduğu eziklik kolayca ilkel bir saldırganlığa dönüşür. Kaba güç sayesinde istediğini elde etmeye, güçlülüğünü kanıtlamaya çalışır.

Kaba güç kullanımının "erkeksi" sayıldığı anlayış, erkeklerin kaba güçleriyle erkekliklerini özdeşleştirmelerini sağlamıştır, ilk çağlardan günümüze miras kalan bu algılama, günümüzün yaşam koşullarında oldukça farklıdır. Toplumun giderek sanayileşmesi sonucu, sadece bedensel gücüyle hayatını kazanan erkekler azalmaktadır. Rutherford'a göre, geleneksel erkek rollerinde azalma, iş güvencesinin eksikliği, fakirlik, sıkıntı, işsizlik, düşük gelir, pek çok erkeği bir boşluk duygusuna sürüklemektedir. Bunun hazin sonucu, erkeklerin özyıkıcılığı kadar, ev içi şiddetin de artmasıdır.32

Geçiş sürecindeki toplumumuzda değişmekte olan kadın ve erkek rolleri, kadınların giderek ev dışı işlerde görev alması, daha fazla eğitim ve deneyimle ev içinde de söz sahibi olmaları, erkeklerin alışılagelmiş otorite konumunu sorgulatmaktadır. Yüzyıllardan beri yerleşik iktidarının sorgulanması, günümüz erkeğini boşluk duygusuyla yüzleştirir. Geleneksel "erkeklik" tanımları ve davranışları artık geçer akçe olmamaktadır. Yerine yerleştirilecek "erkek" imgesi ise belirgin olmadığı gibi, değişim ve sorumluluklarla da yüklüdür. Yeni erkek artık sadece evin geçimini temin etmekle yetinen ve karşılığında mutlak hizmet bekleyen kişi değildir: evi, ailesi ve çocuklarına karşı da, ilişki sorumluğu taşımak zorundadır. Bunun yanında, ev işi kadar çocuk bakımını da paylaşması beklenmektedir. Bunların üzerine, eşini ruhsal ve cinsel olarak mutlu etmek zorunluluğu da eklenmiştir. Tüm bu beklentiler, alışılagelmiş otoriter, mutlak güç sahibi erkek imgesini sarsmakta ve değişime zorlamaktadır. Değişimse hiç de kolay bir süreç değildir. Özellikle, asırlarca konforlu bir şekilde, sorgusuz sualsiz kullanılmakta olan bir rolü değiştirmek "her babayiğidin harcı değildir".

Değişmekte olan cinsel roller, günümüz erkeğini bir çeşit bunalıma sürüklemektedir. Bunalımda olmak, ne yapacağını bilememek, olumlu rol örneklerinin eksikliği ve boşluk, çoğu erkeğin alışık olmadığı bir varoluştur. Erkekler bu tür duygulara sahip olmayı ve bunlarla sağlıklı bir şekilde başetmeyi öğrenmemişlerdir. Çoğunlukla bunalımın dışavurumu, kapalı kapılar ardında, ev içinde sözel ve fiziksel şiddete dönüşür.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült