Aile Geleneği Ve Kimlik

Nossrat Peseschkian

 

1. Geleneksel Nevroz

HERKES İÇİN DOĞRU OLANI YAPMANIN ZORLUĞU

Öğle sıcağında bir baba, oğlu ve eşeği ile Keşan'ın tozlu yollarından geçiyordu. Baba eşeğe binmişti, oğlu da yuları tutuyordu. Yoldan geçen biri "Zavallı çocuk, kısacık bacakları ile eşeğe yetişmeye çalışıyor. Bu adam oğlanın koşarak kendisini parçaladığını gördüğü halde nasıl böyle tembel tembel eşeğin üstünde oturuyor? "diye söylendi. Bu laflar babanın içini sızlattı ve eşeğin sırtından indi ve oğlanı eşeğe bindirdi. Ama çok geçmeden yoldan geçen bir başkası sesini yükseltti, "Ne ayıp! küçük velet orda padişah gibi otururken, zavallı yaşlı babası yanında koşturup duruyor." Bu sözler oğlanı yaraladı ve babasından yanına oturmasını istedi. Peçeli bir kadın sızlandı, "Hiç böyle bir şey gördünüz mü? Hayvana böyle zulmetmek. Zavallı eşeğin sırtı çökmüş, bu işe yaramaz ihtiyarla oğlu da sanki divanda oturuyorlar vah zavallı hayvan!" Bu eleştiriye hedef olan baba ve oğul birbirlerine bakmışlar ve hiçbir şey demeden eşekten inmişler. Ama daha bir kaç adım gitmişlerdi ki adamın biri onlarla alay etti, "Allah'a şükür bu kadar aptal değilim. Neden işinize yaramayan, binmediğiniz bu eşeği peşiniz sıra gezdiriyorsunuz?" Baba eşeğin ağzına bir avuç ot vermiş ve elini oğlunun sırtına koymuş. "Ne yaparsak yapalım, buna karşı çıkacak birileri oluyor. Sanırım neyin doğru olduğuna kendimiz karar vermeliyiz."

"... Ama atalarımız bize örnek teşkil etmeli dedimse de bunun ilk istisnası onların hatalarını tekrarlamamaktır." Cicero'nun Görevlerin Üç Kitabı adlı eserinden yaptığım bu alıntı, önümüzdeki bölümün sloganı olabilir.

Aile, terapide kendisini sunar ve birbirleriyle olan etkileşimlerinin kendilerine özgü şekillerini sergiler. Bu etkileşim şekillerinin kaynaklarını kişisel deneyimlerde ve ailenin ortak geçmişinde buluruz. Bunlar kökler gibi, somut aile durumunu aşıp, önceki nesillerin geçmişine kadar uzanırlar. Bir ailenin içinde bulunduğu durumu anlayabilmek için anne va babanın aile kökeninde varolan şartları, ortamı bilmek gerekir. Bu noktada aile büyükleri ile ilgileniyoruz demektir ve aile geçmişinde daha da geriye gidip, semptomların, çatışmaların geleneğine ve bunları çözme yöntemlerine ulaşabiliriz.

Bu yöntemde iki durum ortaya çıkar: İlk olarak kişi, tarihsel bir şekilde gelişmiş ve bu yüzden kesin değil ama göreli anlama sahip özelliklerin farkına varabilir. Üstünkörü bakılıp, "kalıtımsal", "doğal" ve "karaktere bağlı" olarak etiketlenen birçok şeyin kökeni aileden iletilenlerde yatar. Bunları araştırmayanların gözünden kaçarlar. İkincisi, Kişi bu aile geleneklerinin iletilmesini sağlayan işleyişi daha iyi anlar. Bunlar "bir üst rütbenin kuralları" dır ve ailenin kavramlarının ne kadar zorunlu olduğunu ve ne kadar bağlılık gerektirdiğini belirlerler: "Kişinin fikrini değiştirmesi bir çeşit ihanettir veya karakter zayıflığıdır"; "Dün söylediklerimden bana ne?"; ve "Pozisyonumu tekrar tekrar düşünmeliyim."

Kişisel sorumluluk bağlamındaki suçluluk sorunu değişik bir ışık altında görülebilir. Aile yetkilerinin altyapısına bakarak kişi topluma aykırı veya ahlaksal olarak sorgulanabilir görülen davranış şekillerini anlayabilir.

Kişisel yaşam süresince, aile içi ve sosyal etkileşimlerde ve bir nesilden ötekine aktarımlarda yoğunlaşan veya değişen kavram şekillerinde, "kalıtım" sözcüğü asıl anlamını bulur. Ailesel aktarımın katı formları açıldığında ve tek yönlü gelenek çok yönlü ile yer değiştirdiğinde bile köken kişinin tanımını yapmak için gerekli bir faktörüdür. Shakespeare, Kral Lear'de şöyle der: "Atalarını küçümseyen bir insan, kendisine asla kök salamaz." Eski kabile ilişkilerinin ve klana duyulan sorumlulukların dağılması, aile kökeninin sosyolojik önemini sınırlamıştır.

Görünmeyen sadakat (BoszormenyiNagy ve Spark, 1973) ve toplulukların birbiriyle ilişkilerini damgalayan ailevi ve kültürel kavramlar bağlamında, "kabile" hala kişinin kimliğine hatırı sayılır etki etmektedir.

2. Kavramlara Tutunmak veya Onları Değiştirmek

Çocuğu kendi bildiklerinizle sınırlamayın, çünkü o başka bir zamanda doğmuştur.

—İbrani özdeyişi

Yükseltmek (terfi ettirmek) sözcüğünün Hegel diyalektiklerindeki anlamı, aynı anda hem korumak hem de değiştirmektir. Burada çatışmalarla bağlantı noktaları buluruz. Korunmuş kavramlar aile bağlılığını güçlendirir; değiştirilmiş kavramlar ise ayrılma (kopma) işlemi veya ailenin yeniden yapılandırılmasıyla elele gider. İki nesil arasındaki geleneğin kaynaşma noktası haline gelir. Çeşitli sadakat anlayışları dolayısıyla da bir sadakat çatışması vardır. Örneğin, eğer kişi babasının veya annesinin önerisi arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa ortaya üstesinden gelinemeyecek bir problem çıkabilir. Böyle bir karar ani ve kesin sonuçlar doğurur: "Kızım da aynı karım gibi kılıksız biri haline geldi. Onu elbise diye giydiği paçavralarla ortalıkta dolaşır gördüğümde, kızmadan duramıyorum," diyor kırk üç yaşında, üst düzey memuru bir ailede yetişmiş ve bir müzisyenle evlenmiş devlet memuru bir baba. Benzer şekilde, eşlerden hiçbiri aile kökenine olan sorumlulukları—böyle bir değişim beraberliğin kendi kimliğini oluşturmasına yardım edecek olsa bile—bırakmak istemezse, eşler kendi kavramlarına sıkı sıkı tutunurlarsa, o zaman aileye bağlılıklar çatışma sebebi olabilir: "Kocam da aynı babası gibi çok bilmişin teki. Benim de kendisi gi

Kavramlara Tutunmak veya Onları Değiştirmek bi titiz olmamı istiyor. Annem ve babam beni rahat bir şekilde yetiştirdikleri için ve samimiyet ile insan ilişkileri onlar için okulda iyi not almaktan daha önemli olduğu için gurur duyuyorum, "bunlar yukarıda sözünü ettiğimiz devlet memurunun karısının problemi kendince tarif ederken kullandığı sözler.

Tepki vermenin bir diğer şeklide aile geleneklerine baş kaldırmaktır. Bu reddediş çeşitli şekillerde olabilir. Ebeveyn otoritesiyle savaşmakla sonuçlanabilir: "Evden ilk ayrıldığımda, en önce yaptığım bir okul arkadaşımı daireme götürüp onunla yatmak oldu. Ondan hoşlandığım bile söylenemez, ama onunla yattım çünkü anne ve babamın, bu yaşlı iffet abidelerinin yasakladığı bir şeyi yapmak istiyordum." Bu sözler seksi dini nedenler yüzünden yasaklayan, üst düzey memur bir anne babanın onsekiz yaşındaki kızlarına ait.

Aynı zamanda kişi ailesine olan bağlılığını bıraktığını açıklayarak ve başka sosyal sistemler ile bağlar kurarak da geleneksel kavramlara karşı çıkılabilir. Buna somut bir örnek de, politik ve dini inançların, kuşak çatışması ile iç içe geçmiş olmasıdır. Örneğin, kişi ebeveyninin kavramları ile savaşır ve kendi kavramlarını kurup onları aile ve toplum otoritesine karşı açtığı savaşta ispat etmek ister. Tabii olaylara bu şekilde bakmak çatışmaların içeriklerini ihmal edip, birlik ve beraberlik psikolojisinin önemli bireysel özelliklerini tanımlar. Yine burada sözünü ettiğimiz işleyiş birkaç kuşağa yayılabilir ve ebeveyn ideolojisini reddediş aile geleneğinde hala geçerliliğini korur. Yirmi iki yaşında bir öğrenci uzun ve acılı yüzleşmelerden sonra burjuva, materyalist ve düzenin bir parçası olarak suçladığı ailesinden kendisini uzaklaştırmıştı. İşadamı olan babası kendi işini kurmuştu ve oğlu tarafından tamamiyle yanlış anlaşıldığını hissediyordu. Ama bu çatışma babayla kayınpederi arasında da aynen yaşanmıştı. Kayınpeder işçiydi ve bir sosyalistti, damadının hırslarını tasvip etmiyordu. Ve böylece büyükbaba ve torun babaya karşı birlik olunca üç kuşağa yayılan bir çatışma ortaya çıktı. Politik görüşlere sahip bir problem, psikososyal ve ailevi sorunlara dayanan bir çatışmayla bağlantılı geldi. Psikoterapi ve aile terapisi, öncelikle bu ikincisi ile ilgilenir. Kişisel ve ailevi yaklaşımların bilincine varıldığında, politik istekler ve politik tartışmalar daha farklılaşmış bir şekilde yapılandırılabilir. Kişinin babasıyla çatışması başka, sosyal adalet problemi başka şeydir. Bu ikisi arasında ayrım yapabilmek yapıcı bir çatışmaya sahip olmamızı sağlar. O zaman çatışma yalnızca yüzleşme ve sessizliğe dönüşen bir nefret olmaktan çıkar. Çözülebilecek veya en azından belli bir yere kadar netleştirilebilecek insanlararası bir problem haline gelir.

Bu noktada ailenin geleneğini incelemek olayı netleştirmeye yardımcı olur. Evlat kendisini aileden soyutlanmış hissetmektedir. Büyükbabası onu terapide yer alan aile grubunda desteklediğinde, ailenin politik ve felsefik gelenekleri içinde kendisini daha iyi arılayabildi.

3. Kararsız Kuşak Çatışması

Altın Anlam, bu dünyayı sevmek, yaşamda iyi şeyler yapmak ve gelecek dünyayı arzulamaktır.

—Saadia Gaon

İki insan aile kurduklarında, kendi kavramlarını da beraberlerinde getirirler. Özel düzenlemeler yaparlar. Ya onları uzlaştıran ortak kavramlarını geliştirerek canlı bir ilişki kurarlar ya da saygın ailelerine duydukları sadakatleri yaşayacakları senaryoyu belirleyebilir (Boszormenyi Nagy ve Spark, Sperling ve Sperling, 1976). Eşlerden biri ya da her ikisi kendi ailesinin kavramlarına sıkıca tutunur ve ilişki için sağlam bir zemin bulmakta zorlanırlar. Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuk da çeşitli zorluklar yaşayacaktır. Eğer annesinin kavramları ile özdeşleşirse, babasını reddeder. Eğer babasının fikirlerini benimserse, annesine ters düşer. Çocuk kimin değerlerini kabul ederse etsin, her zaman suçluluk duyacak, anne veya babasını incittiğini düşünecektir. Ve bu suçluluk duygusuyla birlikte yanlışı en kısa zamanda düzeltme gereksinimi duyar. Aynı durum kişi ailesini aşıp, diğer insanlar veya topluluklarla bağlar kurduğunda da yaşanır. Ama burada bir seçim yapmak yerine birey iki sandalyenin arasında kendisine de yer açabilir.

Kavramlar kuşaktan kuşağa aktarılabilir. Genellikle kavramlar kendilerini birkaç kuşak sürdürürler ve bu durum sosyal ve ailevi şartlar temel değişiklikler geçirirken ve eski düzen bu değişime ayak uyduramadığında problem yaratır.

KAVRAMLAR İLİŞKİ TUZAKLARI HALİNE GELDİĞİNDE

Aile geleneklerine, bunlar uzun süredir geçerli olsa da sıkı sıkıya tutunmak, insanı çıkmaza sürükleyebilir. Geleneksel kavramların, her zaman bireye görünmese de, kendine has kararsızlığı, karmaşıklığı vardır ve bu karmaşıklık bir sürü üzüntüye sebep olabilir.

Kişinin katı aile kavramlarını benimseme gayreti her zaman takdir edilmez. Aslında kişi çoğu kez aileden kovularak da cezalandırılabilir.

4. Ölüm Sizi Ayırana Dek

Eğer her şey sizin istediğiniz gibi değilse, onları oldukları gibi kabul edin.

—Doğu özdeyişi

Kırküç yaşındaki, Hilda L. yirmi bir yıl evli kaldıktan sonra kocasından ayrılmıştı. Boşanma onda o kadar büyük bir yıkıma yol açtı ki intihar etmekten başka çıkar yol bulamadı. İntihar girişiminden sonra fiziksel olarak iyileştiğinde, psikoterapi için bana geldi. Ben de gösterişsiz ve sıradan bir kadın izlenimi bıraktı. Biraz tombulcaydı ve küçük gri bir fareye benziyordu. Giysileri düzgündü ama evde dikilmişe benziyordu. Yumuşak bir sesle bana problemlerini anlatmaya koyuldu. Ara ara içini çekip ağlıyordu, "Artık hiç uyuyamıyorum. Bittim. Boşandığımdan beri kendimi insan gibi hissetmiyorum. Tüm bunların nasıl olduğunu düşünüp duruyorum ama bir açıklama bulamıyorum. Aklım olanları bir türlü almıyor. Çok mutsuz ve üzgünüm. Üç hafta önce o kadar kötüydüm ki gerçekten ölmek istedim. Uyku haplarımı yuttum ve her şeyi bitirmek istedim...." Sorunlar boşanmasından iki ay sonra başlamıştı. Neler olmuştu? Hastamın kocası evlilik dışı bir ilişkiye girmişti. Bayan L. bununla başa çıkamayacağını düşündü. Kocasının sadakatsizliğinin onda açtığı yara çok derindi. Bu fikri ailevi ve dini kavramları ile desteklenmişti. Onun için sadakat eşler arasındaki güvenin temeli ve evlilik için en gerekli şeydi. Depresif ve bağımlı kişilik yapısına ölene kadar sadık kalma kavramı da eşlik ediyordu. Anne ve babasının ona sunduğu örnek bu kavramı güçlendirmişti, çünkü dar aile çerçeveleri içinde onu dış etkilerden korumuş ve bu çerçevenin dışına çıkma girişimlerini sessizce onaylamadıklarını belli etmişlerdi. Üyesi olduğu kilisenin ahlak değerleri sadakati savunuyordu ve evlilikte ihaneti günah ilan ediyordu. Bu altyapısı yüzünden kocasının ihanetine tahammül edemedi. Burada ilk ilişki kapanı kapanmış oldu. Hasta fiziksel görünüşüne hiç önem vermiyordu. Evine mükemmel baktığı halde, kendisini ihmal ediyordu. Kendi ailesinde gördüğü gibi, zaman zaman akraba ziyaretleri ve alışveriş dışında evden çıkmıyordu. Doğum günleri ve tatiller dışında misafir çağırmaktan hoşlanmıyordu. Seks söz konusu olduğunda ise çok tutucuydu: "Niye süslenip püslenip sokak kadını gibi davranayım ki? Bu benim tarzım değil." Anne ve babasının istekleri doğrultusunda yaşamaya çalışan küçük bir kız gibi davranıyordu, insanlardan hoşlanan kocası için bu, cinsel doyumu ve sosyal ilişkileri başka yerlerde, hatta hayallerinin onu sürüklediği yerlerde aramasına yol açan bir sinyaldi. Karısının dolaylı yoldan sebep olduğu bu davranışı yüzünden, karısının geri çekilmesi ve boşanma ile cezalandırılmıştı. Af dilenmesi ve bir daha bunu tekrar etmeyeceğine dair verdiği sözleri karısı duymadı bile. Bu sorumsuz davranışı karısının gözünde onu sonsuza dek güvenilmez kılıyordu. Ama aynı zamanda Bayan L.'nin kayıtsız şartsız sadakat isteği geri tepti. Sadakat prensibine körü körüne bağlılığı ödüllendirileceği yerde boşanması yüzünden—sadık olmadığı için değil, buna yol açtığı için—eleştirildi. Ailesi ona karşı cephe aldı. En çok da ona sadakatin önemini öğreten rahibe teyzesi tarafından kınanmak ağrına gitmişti. Bayan L.'nin anne ve babası, ailenin onu boşanmış bir kadın olarak bağrına basmayacağını açıkça belli ettiler. Onlara göre bencilce yalnız kendisinin haklı olduğunu iddia etmemesi gerekirdi. Her şey bir yana emredilenin "ölüm sizi ayırana dek" olduğunu hatırlattılar. Böylece ikinci ilişki kapanı da kapanmış oldu. Birdenbire hasta tek basma kalmıştı ve değerleri yüzünden kocasından ayrıldığı ailenin de desteğini yitirmişti. Sonuç, hayal kırıklığı, yalnız kalma korkusu ve kendisine adaletsiz, ikiyüzlü bir şekilde davraruldığı duygusuydu. Kendisini son derece üzgün hissediyordu, en azından intihara teşebbüs edecek kadar.

Terapi, hastanın varolan kavramları tanımasına ve bir şekilde hastaya sorunlarını çözmesine yardım edebilecek alternatif kavramlar öğretmeye yönlendirildi.

5. Yanlış Yol

Asla birleşemeyen paralel çizgiler gibi değil; çemberin merkezine giden ve orada birleşen çizgiler gibi olalım.

—Doğu özdeyişi

Toplumumuzda eğitim kelimesi genellikle "başarı için eğitim" ile eşanlamlıdır. Bu şaşırtıcı sıklıkta tipik bir ilişki kapanı ile karşılaşmamıza sebep olur.

Başarılı bir mimar kendisinden yedi yaş küçük bir kadınla evlenmişti. Ona her şeyi sunmak istiyordu. Hayallerindeki evi yapabilmek için makine gibi çalışıyordu. Neredeyse hiç boş vakti yoktu. Fazla mesai genel kuraldı ve yorgun argın eve geldiğinde karısına başarılarından ve kaydettiği ilerlemelerden söz ediyordu. Dediğine göre karşılığında sevgi, ilgi ve güvenlik bekliyordu. İlk başlarda karısı bunları kabul etti. Terkedemediği bu altın kafeste bir eş ve anne gibi yaşıyordu. Sekreter olarak eski işine dönme veya kocasının ofisinde çalışma önerilerini kocası kendisine yapılmış bir hakaret gibi algılıyordu: "Ben sana bakamazmışım gibi!" Görünüşte mükemmel yaşantıları sabun köpüğü gibi sönüverdi; çocuksu bir sanatçı ile görüşmeye başladı. Kocasının dediğine göre bu adam daha süt çocuğuydu ve tüm yapabildiği gösterişten ibaretti. Bu adamın karısına kendisinin veremediği bir şeyi verdiği gerçeği çok sonraları kafasına dank etti. Bu sanatçının karısına verebildikleri hayal ve zamanıydı. Öte yandan kocanın öğrendiği şey; sıcaklık, sevgi ve ilginin başarılar ve çalışkanlık sayesinde kazanılabileceğiydi. Bu kavram onun kendisini işe adamasına ve bir ilişkinin tamamen farklı kriterlere dayandığını gözardı etmesine sebep olmuştu. Anne ve babasından aldığı iyi niyetlere dayanan eğitim, ertelenmiş ateşleme sistemi yüzünden ilişki tuzağı haline gelmişti. Bu eş seçimi ve evliliğini şekillendirme biçimi yüzünden kendi kendisine kurduğu bir tuzaktı.

Kişi psikoterapinin, kendi kendine yardımın veya eğitimin hangi dalıyla ilgileniyor olursa olsun, bu ilişki tuzaklarına karşı uyanık olmalıdır. Gerçek yetenekler, model boyutları ve çatışma ile başetmenin dört şekli, bu tuzakları ortaya çıkarmaya yardım eden keşif araçlardır.

6. Emanet Edilen Kavramlar

Mutluluktan üzüntüye geçmek bir dakika; üzüntüden mutluluğa geçmek yıllar sürer.

—Doğu özdeyişi

Kavramlar insan ilişkilerinde aleni veya kapalı bir şekilde kurallar olarak yer alırlar. Belli bir yere kadar kişi kavramlarını açık ve kısa bir şekilde ifade eder, "Düzenli olmak yaşamın yarısıdır." Ama öte yandan, insanlar kavramlarının farkında olmadan yaşar. Kişi duvarda hafif eğri duran bir resmi hemen düzeltir, ortalıkta tozun zerresini bırakmaz ve ancak ev istediği kadar temiz ve düzenli olduğunda rahat eder. Kavramlar kuşaklar arasında da bu duruma benzer, iki taraflı bir şekilde aktarılır: Kişi istediği tarz düzeni söyler ve ona göre yaşar, eşini veya çocuğunu sözde pasaklılığı yüzünden cezalandırır ve diğer kişi onunla özdeşleşene kadar veya kaçana kadar aynı konuda ısrar eder: "Artık kayınvalidemi evimize davet etmiyoruz. Devamlı karımın ideal bir ev kadını olmadığını göstermek zorunda. Karımın ne kadar dikkatsiz olduğunu göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmaz."

Mikrotravmalar, şu sözde küçük ayrıntılar raslantı eseri değildir. Sosyal çevredeki belli kavramları temsil ederler. Anne ve baba çocuğu küçüklüğünden beri etkileyen kişiler olduklarından, aynı zamanda mikrotravmalar için ilk hassas noktaları da hazırlarlar. Kavramları açık etmeden, onları "damla damla" aktarırlar. Ondan sonra bu fikirler çocuğun deneyimlerinde birleşirler ve kavramlara dönüşürler.

Çocuk nasıl davranıp nasıl davranmaması gerektiğine; neyin iyi neyin kötü olduğuna dikkat eder ve bu bireysel kavramları sahip olduğu kendi imgesi ile birleştirir:

"Annem eve zamanında gelmek zorundaydı. Yoksa ben korkardım. Ben de eve tam vaktinde gelmek zorundaydım; yoksa annem merak ederdi ve beni cezalandırırdı. Eğer dakik olmazsam, diğerleri bana çok kızardı ve beni reddederlerdi."

*

Bu olaylar zincirini, dakikliği ilk emir yapıp, ağırdan almayı günah ilan ederek ailesini kurban eden otuz beş yaşında bir hastanın durumunda gözlemledik.

Buna benzer şekilde, bebeklikten itibaren kavramlar ile besleniriz ve sonra kavramlarımız kendi şartlarımızın belli özelliklerine göre yeniden şekillenir.

Ama kavramın gelişimi yalnızca bireyin özgeçmişinde değil, birkaç nesil sürecinde de açığa çıkarılabilir. Bir kavramın nedenlerini araştırdığımızda, sadece onu inceleriz. Kavram; bir insanda, onun ebeveyninde ve sosyal altsistemlerde ve sosyal açıdan kabul edilmiş davranış kodlarında ne şekil alır?

Bir kavramın kişinin yaşamı boyunca ve hatta kuşaklar boyunca nasıl değiştiğini ve şekillendiğini öğrenmek için boylamsal bir araştırma yapabiliriz. Kavramlara bu şekilde yaklaşmak, bir bireyin geçmişine ait köklerine ve kendisiyle ortak yanları olduğunu hissettiği topluluğu araştırmak demektir. Burada insan "kök salmak" ve "köklerin olmaması" deyimlerini anlayabilir. Bir insanın bireysel ve topluluk kimliğinin geçmişine giriş tıkandığında, o kişi köklerinden koparılmış olur. Aile ağacını çizmek için insan genellikle biyolojik kalıtımını sıralar. Bazen bunun amacı asalet gibi sosyal bir sınıfa veya belli bir ırksal gruba (Ari) olan kuşaklar boyu sürmüş bir üyeliği devam ettirmektir. Bazıları ünlü bir kişiyi ataları arasında sayabilmeyi prestij belirtisi olarak görür. Ama bir zamanlar Plutarch'ın dediği gibi "İyi bir aileden gelmek hoş bir şeydir ama başarı yalnızca kişinin atalarının hoşuna gider."

Son zamanlarda bazı sosyal topluluklar, tarihsel ve sosyal durumlarını tanımlayabilmek için ortak geçmişleri ve kökenleri hakkında düşünmeye başladılar. Aynı zamanda bu kişinin, belli bir dereceye kadar toplum tarafından damgalanmış gelişim zincirinin bir halkası olduğunu da açık eder.

Pozitif Aile Terapisinde, kavramların aile ağacı, gelişimsel şartları barizleştirmeye yardım eder. Bir aile ağacı ya da aile şeması bir çiftin atalarını gösterir. Benzer şekilde bir kavram aile ağacı, anne ve babanın çocuklarına torunlarına geçirdiği bir kavramdan kaynaklanan gelişimi içerir. Bu yöntem, bir kavramın gelişimini incelemek için önemlidir ama terapi için pratik değildir. Böylece bu tekniği ataların tablosu için kullanırız: hasta veya hasta aile ile işe başlarız ve ataları için geçerli olan kavramları hatırlamaya çalışırız. Atalara ait bir tablo ve aile ağacı arasındaki farka rağmen, tamamen doğru olmasa da "kavram aile ağacı" terimini kullanıyoruz.

Gerçek yetenekler ve çatışma ile başetmenin dört şekli, geçmişe yapılan yolculukta bize rehberlik eder. Aile aktarımında geriye gittikçe, bir aile üyesinin hangi kavramları temsil ettiğini ve yaşamı süresince bunların nasıl değiştiğini araştırırız. Bu sorulan çocuk kuşağının, ebeveyn kuşağının, büyükanne ve büyükbaba jenerasyonunun üyelerine ve hatta dolaylı olarak onlardan önceki kuşakların üyelerine de sorarız.

7. Eski Yasaklar

Neden Tanrı Adem 'i yalnız yarattı? Bize tek bir yaşamı yok edenin tüm dünyayı yok etmişçesine suçlu olacağım ve tek bir yaşam kurtaranın ise tüm dünyayı kurtarmışçasına değer kazanacağını gösterebilmek için.

—Talmud

Bir ailenin üyeleri benimsedikleri dini fikirlerin tartışılmazlığının önemini fark ettiler. Yirmi dört yaşındaki bir adam Katolik bir kızla evlenmek istediğinde gerçek bir çatışma ortaya çıktı. Anne babası ve kardeşleri artık Protestan geleneklerine bağlı olmadıklarını ve kilisenin saçmalık olduğunu iddia ettikleri halde, bu farklılık sorun oldu. Terapiyi yalnızca problemi nasıl çözebileceğimiz sorusuyla sınırlayabileceğimiz halde, ben bir adım öteye gittim ve aile ile birlikte onların dini kavramlarının gelişimini araştırdım.

"Asi" dışında ailenin tümü bir noktada hemfikirdi: bir Katoliğe çok fazla güvenilmezdi. Kendilerini bildiklerinden beri, ailede Katolikle evlenen olmamıştı. Kavram aile ağacını oluşturmak, büyük büyük babalara kadar uzanan bir dedektifliğe dönüştü. Çoktan unutulmuş bir aile dokümanı bulundu, ailenin her iki kolunda da Fransız Protestan (Huguenot) atalar vardı. Baba tarafından büyük büyükbaba, dokümanda sözü geçen bir kaç Protestan papazdan biriydi. Protestanlığın şiddetli bir savunucusu olarak tanınıyordu. Büyükbaba ise devamlı kiliseye giden inançlı Hıristiyan bir işadamıydı.

Ama anne ve baba kiliseyle olan bağlarını büyük ölçüde gevşetmişlerdi. Tabii tüm çocuklarını kiliseye kaydettirmişlerdi ama bunun haricinde İbsen gibi, dinin yalan olduğunu düşünüyorlardı. Ama yine de Katolikler tarafından sürülen atalarından onlara miras kalan Katolik nefreti hala geçerliliğini koruyordu ve oğullarının sorunuyla birlikte şiddetli bir çatışmaya dönüşmüştü. Aile geleneği açıklığa kavuşturulup, anlaşıldıktan sonra anne ve baba bu kavramın yarattığı bilinçsiz fikirleri gördükten sonra, Katolik nefretiyle gölgelenmemiş söz konusu soruna dönebildiler.

Kavram aile ağacının rehberleri, inanç/din, ilişki, adalet ve dürüstlüğe ait gerçek yeteneklerdi. O an boş görünen bir sürü istek, arzu ve tepkiler aslında aile ağacında takip edilebildiği için anlam kazanan kavramlardı. Ama bu anlam birkaç kuşak öncesinde bulunuyordu ve daha sonraları belli bir yere kadar açığa çıkabilmişti.

8. Tehlikeli Çay

İnsanlar iyi günde birbirlerine dostça davranırlar.

—Doğu özdeyişi

On yıldan beri Avrupa'da yaşayan İranlılara baktığımda, benzer kavram geleneklerini farklı bir kültürde gözlemleyebildim. Topraktan çıkan fosiller gibi kendilerini bile şaşırtan kavramlar ortaya çıktı. Almanya'da ziyaretime gelen İranlı bir mühendis bana şöyle demişti, "Bir Bahai olduğunu öğrendiğimde mideme bir sancı saplandı. Gerçekten kendimi hasta hissettim. İçtiğim çayı bitirebileceğimi sanmıyordum. Neredeyse kusacaktım."

Bu şiddetli duygusal tepki beni şaşırttı. Misafirim Şii'ydi. Birbirimize daima işimiz düşerdi, bu yüzden bu tepkisinin nedenlerini araştıracak kadar bana güveniyordu.

Misafirim, bir tek sözcüğünü anlamadan Kuran sureleri ile dua eden babasıyla nasıl sık sık kavga ettiklerini anlattı. Kendisi bunu kabul edemiyordu ve Kuran kursuna gittiğinde dini yazmaları araştırdı. Ama bu bana karşı duyduğu, onu fiziksel olarak hasta edecek kadar kuvvetli tepki için yeterli sebep değildi. Bu sırrını anahtarı mühendisin büyükbabasında bulundu. Gençliğinde büyükbaba dinle fazla alakalıydı ve bazı Bahai tarikatı mensupları ile tanışmıştı. Ama hemen sonra onlarla olan ilişkisini bitirdi. Arkadaşlarından birkaçı Bahai olmuştu ve kendisi bu inanç değişimini şüpheyle ve endişeyle karşılıyordu. Bu tepkilerin kaynağı o zamanlar İran'da yaygın olan bir açıklamaydı. Mollalar, Bahailerin çayında insanları kolayca etkilenir hale getiren ve kendi inançlarını savunmasını engelleyen sihirli bir toz bulunduğunu söylüyorlardı. Mühendis bunları çocukken babasından ve büyükbabasından duymuştu. Sonuçta Bahailerle arkadaşlık etmekten ve özellikle onların gizemli çayını içmekten kaçınmıştı.

Burada da yine aile tarihi şiddetli bir semptoma dokunuyor. Mühendis bulantı krizi geçirmeden önce, bir gün beraber çay içip, dini konulardan ve İran'daki politik gelişmelerin yol açtığı sorunlardan konuşuyorduk. Tam o anda Bahai olduğumu öğrendiği anı hatırladı. Bunu izleyen bulantısı, tehlikeden kurtulma çabasının sembolik bir ifadesiydi. Bilinçsiz olarak, "organ diliyle", "tehlikeli çay" dan kurtulmaya çalışıyordu. Bu tepkisinin kökeninde yatan ailesinden ona geçen dini kavramların yarattığı suçluluk duygusuydu. Bunları tartışmalarımızda onayladık. Dini inançlarına rağmen bazı şüpheleri olduğunu ve bir Bahai ile beklenmedik bir şekilde karşılaşmasının onun için iki misli tehdit içerdiği gerçeğini konuştuk.

Bu bağlantılar ilgisini çekti. Bu konu üstüne uzun süre konuştuk. Birkaç hafta sonra bana gönderdiği mektupta diğer meslektaşları ile benzer problemler yaşadığını ve onların fanatizminin ve önyargılarının kendisini çok endişelendirdiğini yazıyordu.

9. İnsan Başkalarını Yaralayabilir mi?

Evden hiç çıkmayan bir insan, tüm yaşamını hapiste geçiren bir insana benzer.

—Doğu özdeyişi

Aktarılan kavramlar bir insanın kavram aile ağacına birkaç nesil süresince eşlik edebilirler. Bu kavramlardan bazılarının kökeni, deneyimlerini kendilerinden sonra gelenlere aktaran aile üyelerinin önemli tecrübelerinde yatar. Ama başka kavramlar öncelikle felsefi ve dini söylemlere dayanır. Aile içinde o kadar ağırlığa sahip olurlar ki, aile kendisini onlara göre ayarlar. Ailenin de üstünde olan bu kavramlar, aile üyelerinin aynı inançtan insanlarla ilişkilerini olduğu kadar farklı düşüncelere sahip insanlarla olan ilişkilerini de belirler.

Burada grup içi ve grup dışı ilişkilerin birkaç kuşak boyunca sabit kaldığı görülebilir. Bu kültür veya topluluğa özgü kabul edilen aile yapılan içinde geçerlidir. Bu yapıların ve ilişkilerin sürekliliği ve dayanıklılığı kavramlardan kaynaklanır. Aşağıdaki olay bireyin yaşamında birdenbire özel bir anlam kazanan aktarılmış bir kavram örneğidir.

Bir tıp öğrencisi dolaşım bozukluklarından şikayetçiydi. Psikoterapi tedavisi sürecinde şiddetli vicdan çatışmalarından bahsetti. İnsanlar üzerinde neşter veya iğne kullanmasının mümkün olmadığını söyledi. Ondan sonra bu korkukların arkasında yatan kavramları araştırdık. Sosyal açıdan, başka insanları yaralamayı yasaklayan bir emir söz konusuydu. Hastanın durumunda, ailesindeki dini gelenekler bu emrin altını çizmişti. Hasta Musevi'ydi ve bu inanışa göre Tanrı'nın imgesi olan insan yüzüne keskin bir metal ile dokunulması yasaktı. Bu görüş açısından, sofu Museviler ya hiç traş olmazlar ya da bunu tahta bir jilet ile yaparlar. Hastamız doktor olmak istiyordu. Tıpta doktorların insan bedenine yara açmalarına izin verilir ve zaten bu gereklidir de. Ameliyat, iğne yapmak v.b tıpta gündelik uygulamalardandır. Bedenin yaralanmaması gerektiğini savunan sosyal ve dini düşünceye ters düşse de, bir insanı yaşatmak için acı vermek tıp mesleğinin gereklerindendir.

Ama çatışmanın bu tanımı onu tümüyle açıklamıyor. Nede olsa bu çelişkiye düşmeyen bir sürü doktor var. Bu yüzden fiziksel yaralanmanın hastanın ailesi için ne anlam taşıdığını ve ailenin bedene, acıya ve fiziksel bütünlüğe ne kadar önem verdiğini araştırdık. Aile ilişkilerinin son derece kibar olduğunu ve saldırganlığın yasaklandığını öğrendik. Çatışmalar öncelikle baskın olan anne tarafından entelektüel bir şekilde ifade ediliyordu. Çatışmalar mantık yoluyla hallediliyordu. Fiziksel güç gösterisi, hasta arkadaşlarıyla oynarken bile, çirkin karşılanıyordu. Tüm bu bileşenler hastanın kişiliğinde, gereksinimlerinde ve endişelerinde yansıyordu.

Terapi süresince daha derin incelenen bu altyapı gözönüne alındığında, hastanın iğne veya neşter kullanmaya dair duyduğu kaygılar daha anlaşılabilir bir hal aldı: özsaygısına tehdit oluşturan unsurlardan kaçınma arzusunun bir ifadesi olarak ("ancak bir barbar insanları yaralayabilir") ve kendisini kontrol etmeye tehdit olarak ("Elimde neşter varken anne, babamı veya kardeşlerimi yaralayabilirim"), sevgiyi kaybetme korkusunun bir ifadesi olarak (Eğer kanunların dışına çıkar ve itaatkar olmazsan, bizden biri olamazsın") ve dini emirlere karşı gelme korkusunun temsilcisi olarak.

Bu örnek bize aile kavramlarına sıkı sıkıya bağlanmış bir insanın bu kavram sisteminin içermediği veya yasakladığı şekilde davranmaya kalktığında nasıl zorluklarla karşılaşabileceğini göstermektedir.

10. Kurtarıcı

Herbirimiz hakettiğimiz çocuklara sahibiz.

—Bratslav'lı Nachman

Sorunlu tavırlar ve görevler bir ailede ortaya çıkabilir ve birkaç kuşak boyunca devam edebilir, ta ki biri aileyi bu kısırdöngüden kurtarma işini üstlenene kadar. Aileye damgasını vuran endişe, zorlamalı ritüeller ve bağımlılıklar aile üyesinin etkin müdahalesi ile yenilir. Aşağıdaki olay bu durumun tipik bir örneğidir. Genç bir adam ailesini birkaç kuşaktan beri etkisi altına almış hastalık hastalığı ile savaşma görevini üstlenir.

Bu ailenin ikinci kuşağında bile hastalık kuruntusu baş göstermişti. Büyükanne ve babalar çocuklarını ve torunlarına bakabildiklerinde kendilerini şanslı sayıyorlardı. Her zaman en kötü hastalıkların baş göstereceğine dair yarı korkulu yarı neşeli bir beklenti vardı. Bu anne ve babanın jenerasyonunda da kendini gösteriyordu. Baba kendi korkularını ve hislerini inkar ediyordu ama devamlı kalp krizi tehditi altında yaşıyordu. Ama bu tehdit karısı hastalandığı zaman azaldı. Kadın ara ara depresyondan ve kansere yakalanma korkusundan şikayetçiydi. Babasıyla yoğun bir rekabet içinde olan oğlan ise kendi tarzında aile geleneğini sürdürüyordu. Çocukluğundan beri tek bir meslek ilgisini çekmişti: doktor olmak.

Tıp tahsili sırasında bir dönem psikoterapiyle ilgilense de sonunda onu kaygılarından kurtarabilecek bir dal seçti: kanser konusunda uzamanlaştı.

 11. Kavram Aile Ağacı

Eğer öküze gençken saban sürmeyi öğretmezseniz, büyüdüğünde hiç öğretemezsiniz.

—Doğu özdeyişi

Üç kişilik bir aile muayenehaneme geldi. On dokuz yaşındaki oğullan hasta olarak tanıtıldı. içine kapanık ve olumsuz bir hali vardı. Anne ve babası durumu kısaca özetlediler: "Oğlumuz ailenin yüz karası, tekrar doğru yola dönmesi gerekiyor."

Oğlanın semptomları etkileyiciydi. Klasik psikoloji onu kontrol edilemez bir psikopat sınıfına sokabilirdi. Çok içki içiyordu, sarhoş olup kavga çıkarıyordu ve anne babasının dediğine göre kölelik ettiği kötü arkadaşları vardı ve hatta esrar gibi uyuşturucuları deniyordu. İşsizdi. Okulda ortalama bir başarı gösterdiği halde mezuniyetinden az önce okulu bırakmıştı.

Genç adam söylenenleri doğruladı ve konsantrasyon bozukluğu olduğunu söyledi. Anne ve babasının beklentileri doğrultusunda yaşayamayacağını söyledi: "Onlar yalnızca boktan burjuvalar. Onların tek önem verdiği çalışmak, kazanmak ve diğerlerinden daha iyi şeylere sahip olmak." Babasının avukatlık şirketi vardı, kırk sekiz yaşındaydı ve işi başından aşkındı, bu kadar baskının kendisine kalp krizi geçirteceğinden korktuğunu söylüyordu. Anne devamlı "Senin için en iyi olanı istiyoruz" diyerek ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Bu cümle anahtar deyim haline gelmişti.

Hastanın babası kendiliğinden anne, babasını ve kendi çocukluğunu anlatmaya başladı: "Üç kardeşin en büyüğüydüm. Daima aile düzenini destekledim ve her zaman bunun yararını gördüm. Başarılı oldum ve bununla övünüyorum. Ama oğlumla gurur duymuyorum. O benim için hayalkırıklığı oldu. Öte yandan ağabeyi bize hiç sorun çıkarmadı, o daha çok ailemize benziyor."

Babaya çocukluğu, anne babası ve büyükannesiyle büyükbabasından biraz daha söz etmesini istedim. Babası doğduğu şehirde küçük bir şirket sahibiydi, emrinde bir kaç kişi çalışıyordu ve annesi çok çalışkan bir kadındı. Kadın fakir bir aileden geliyordu ama oğluna hırsı ve istediğini koparmayı öğretmişti: "Ailemizde kuvvetli bir düzen duygusu vardı. Yerimizi çok iyi bilirdik. Sloganımız 'Hiç bir şey uğrunda çaba harcanmadan elde edilmezdi. Hayatım boyunca oğlum gibi on kişinin yapabileceğinden fazlasını yaptım."

Hastanın babasının dedesi, küçük bir dükkandan büyük bir şirket kurmuş, kendi kendisini yetiştirmiş bir adamdı. Ama babaya ataları hakkında konuşmak zor geliyordu. En sonunda atalarının köyden kente göçtüğünü ve ilk başlarda işlerinin hiç iyi olmadığını hatırladı. Aile tarihini baba tarafının başarılı hakkında konuşarak bitirdi: "Ailemiz her zaman başarılı oldu. Hepimiz başarılı işadamları olduk. Oğlumuzun bu hali bizi ne kadar üzüyor tahmin edersiniz. Onunla ne yapabilirim?" Oğlan öylece oturdu ve ilgiyle dinledi. Anneye de kendi ailesi hakkında konuşmasını rica ettim. Alt sınıf bir aileden geliyordu ve başarılı olmak ve kendi kendini yetiştirme fikriyle büyümüştü. Okulu bitirebilmesi için ailesi büyük fedakarlıklarda bulunmuştu ve kocasıyla tanışıp evlenmeden önce birkaç sömestr Alman tarihi ve sanat tarihi okumuştu. Büyüdüğü ve hala temsil ettiği ortam, "İnsanlar ne der?" kavramı ile özetlenebilir. Kendisini daima başarılı olup, ailesini onurlandırmaya zorunlu hissetmişti: "Liseye gittiğim zaman annem benimle gurur duyardı. Herkese okulda ne kadar başarılı olduğumu anlatırdı."

Kadının annesi aynı zamanda ona iyi bir ev kadını olmayı da öğretmişti ve bu konuda gerçekten de uzmandı. Mutfağı pırıl pırıldı ve salonu dekorasyon dergilerinden fırlamış gibiydi. Kadına annesinin ev işlerine bu kadar önem vermeyi kimden öğrendiğini sordum. Biraz tereddüt içinde yanıtladı: "Büyükannem hizmetçiymiş. Annem ondan çok şey öğrenmiş. Evimizi mükemmel insanlar gibi düzenli ve temiz tutardık."

Bu aile geleneğinde göze çarpan gerçek yetenekler, düzenlilik, tutumluluk ve kibarlıktı ve başarı ile prestij sahibi olmaya da hatırı sayılır derece de önem veriliyordu. Sosyal saygınlık imajını ve kendilerini yüksek sosyal sınıfın üyeleri gibi hissettikleri izlenimini sürdürmeleri gerekiyordu.

Aileden aktarılan kavramları içeren bir kavram aile ağacı oluşturabildik. Bu aile ağacının, kavramların değişimine eşlik eden sosyal ve tarihsel şartlarla ilişkili olduğu görülebilir.

Aile üyeleri, ailede anlatılan hikayelerde dinledikleri atalarının önemli kavramlarını hatırlamaya çalıştıkça, aile ağacı ortaya çıktı. Aile ağacında, hem anne hem baba tarafların başarıya, ilerlemeye aşırı önem verdiği açıkça görülüyordu. Bu eğilim ailenin içinde yaşadığı alt—orta sınıf— daha sonra da burjuva çevreyle yanyana gidiyordu. Birkaç kuşak boyunca bu eğilim nedeniyle aile, daha fazla başarmak ve daha fazla saygınlık kazanmak zorunluluğuna göre yaşadı. Oğulun da bu kalıbı sürdürmesi gerekiyordu ama o aile geleneğinden kaçtı. Burada çeşitli psikolojik, sosyopsikolojik ve sosyolojik sebepler söz konusu. Analizler oğulun antiotoriter isyan bağlamında babasının fikirlerini reddettiğini gösteriyordu. Odipus komplekslerinde rastlanıldığı şekilde davranıyordu: Güçlü babası ve onun basan standartları ile savaşmaktaydı. Tepkisi psikoanaliz anlayışına göre oral problem sayılabilecek pasif bir geri çekilme değildi. Bunlara eklememiz gereken bir şey daha vardı. Annenin aile kavramı olan "İnsanlar ne der?" ilişkiye geçilecek sosyol gruplara ilişkin ek bir görüş sunuyor. Babanın başarıya verdiği önem sosyal ilişkiler söz konusu olduğunda yetersiz kalıyordu. Öte yandan oğlan annesinin başkaları tarafından onaylanma kavramına daha çok değer veriyordu. Bu başkaları onun akranlarıydı ve onlar tarafından tanınmak onun için önemliydi. Arkadaşları onun ailenin sınıf yükseltme eğilimlerini devam ettirmeden babasının zıttı bir resim çizmesini sağlıyordu. Bu eğilim durdurulamaz bir heyelan haline gelmişti. Böylece oğul önceki kuşakların boyun eğdiği başarı prensibini bırakıp, kendini ondan kurtarmıştı. Bu prensibin yerini, insan ilişkileri ve anne babasının bozulmasının bir diğer belirtisi olarak yorumladığı arkadaşlık kurma yeteneği almıştı.

Aile terapisi anne ve babanın beklediğinden farklı bir yol izledi. Terapist yalnızca sözde "hasta" ile değil, tüm aile üyelerinin kavramları ve bu kavramların gelişimiyle de ilgilendi.

Genç semptomları psikiyatrik bir sendrom değil ama üzerine ağır beklentiler yükleyen aile kavramlarına bir tepkiydi. Bu problemi başka yöne çekerken ailenin zayıf bir noktasına dokunmuş oldu: İnsanlarla olan ilişkileri ve sosyal ilişkiler. Babası için sosyal ilişkilerin anlamı işinde hedefe ulaşmanın bir yoluydu. Anne başkalarının dediği her şeye boyun eğdiği için sosyal ilişkileri sınırlanmıştı; sahip olduğu prestiji ve ünü koruma isteği gitgide onu katı bir rol yapma tuzağına düşürmüştü. Sahip olduğu imajı korumak adına başkalarına ihtiyaç duydukça, ailesinin kurallarına (kibarlık) göre oynadığı rolden farklı görünmekten korkar oldu. Genç bu çatışmayı kendisini ailenin nezaket kurallarından kurtararak çözmeye çalıştı, aynı "Ününü yitirdiğinde kaybedecek fazla bir şeyin kalmaz" cümlesinde olduğu gibi. Ama bütün bunlar olaysız bir şekilde olmadı. Başarı şansı büyük bir kariyer yerine genç artistik bir mesleğin hayalini kurmuştu (başarıya karşıt olarak fantezi). Kendisini anne ve babasından koparması her ne kadar dıştan fırtınalı görünse de aslında içten bakıldığında yavaş bir işlemdi. Bir parça bilinçsiz bağımlılık ve güvence isteği ve annesiyle sıkı bağları, onu güvenlik duygusunu alkol ve uyuşturucuda aramaya itti. Alkolizm birkaç kuşaktan beri varolan bir aile bağımlılığının kalıntısıydı.

Kavram aile ağacının farklılaşması, aile durumunun farklılaşması ile sonuçlandı. Yalnızca oğlanın üstüne yıkılan ailevi problem, birkaç kuşakta çeşitli şekillerde boy gösterdiği için tüm ailenin sorunu olarak ele alındı.

Mendell ve Fischer (1956), Sperling (1976) ve Stierlin (1975)'in ortaya sürdüğü gibi birkaç kuşağa yayılan terapide kavram aile ağacının çok faydalı olduğunu gördük. Bu çok jenerasyonlu ve kuşaklar arası terapide, ebeveynin ve çocukların yanı sıra tedaviye büyükanne ve büyükbabalar hatta büyük büyükanne ve babalar da katıldı.

12. Semptomların Geleneği

imanın çevresi ile olan ilişkisi durağan değil, dinamiktir ve bu yüzden devamlı değişir. Onun çevresiyle etkileşimi bu ilişkiyi değiştirir ve bu değişimler onun üstünde tepkisel etkiler yaratır. Eğer düşünme, hissetme ve davranış kalıpları—insanın kültürü—bu değişimlere yapıcı bir intibak gösterecek şekilde değiştirilmezse, kültür kolaylıkla ilerleyemeyen, uyumsuz ve katliamcı bir hale gelir.

—Daniel C. Jordan

Kavramlar gibi semptomlar da aktarılabilir. Kuşaklar arasındaki ilişkilerde, semptomlar kendi sürekliliğine sahiptir. Bunlar aktarılırlar ve aile ortamında yeniden işlenirler. Bu semptomlar beden, hastalık ve insanlararası iletişimle ilgili kavramların ifadesidir. Ailenin tarihçesini hastalıklar ve semptomlar bağlamında incelemek faydalıdır. Bu yalnızca belli hastalıkların kalıtımını takip etmek için yapılmaz. Daha da önemlisi bu tarz bir araştırma, hastalıkların arkasındaki kavramları ve semptomların anlamını kavramak için gereklidir. Bunlar çatışma ile başetmenin yolları, model boyutları ve gerçek yetenekler ile yakın bağlantılıdır.

Psikosomatik hastalıklar, kısmen semptomların kuşaklar içinde yer değiştirmesi ile birlikte bir aile geleneğine işaret ederler. Bu bağlantıda, astım hastalıkları, migrenler, mide problemleri, kolon hastalıkları ve fonksiyonel kalp hastalıkları ve "kalp nevrozları" gözlemleriz.

Bu sonuncusu ebeveynlerin fobik tepkileri ve kalp krizleri ile bir arada bulunur. Öncelikle fiziksel kabul edilen diğer hastalıklar, doğrudan aktarılmaz. Bu durumda geleneğin altında yatan risk faktörleri vardır, örneğin sigara içmek, içki içmek, bazı yeme alışkanlıklar, strese karşı eğilim, v.b. semptom geleneği bugün "kalıtımsal "diye etiketlenen hastalıklarda özellikle kendini gösterir. Örneğin şizofrenlerin anne ve babaları genellikle sosyal ilişkilerde yetersizdir, olgu odaklıdır, son derece dakik, titiz ve hırslıdırlar ve dengeli (bozulmaz) bir duygusal ilişki kurmakta zorlanırlar. Şizofreniye eğilimli (şizoid) veya şizofreniyle ilgili olarak tanımlanan bu özellikler aile atmosferini kalıcı biçimde etkilerler. Bu özelliklerin temelinde yatan kavramları hastalar daha kuvvetli şekilleri ile kendilerine mal ederler ve bu kavramlar şizofreni hastalığı olarak kendilerini açığa vururlar. Semptomların geleneği daima bu çizgide meydana gelmez, bir dizi semptom olasılığının birbiriyle temas ettiği özel bir aile geleneğinde de ortaya çıkabilir.

SEMPTOM GELENEĞİ HAKKINDA SORULAR

1. Daha önce nerede tedavi oldunuz? Hangi semptomlarınız ve hastalıklarınız tedavi edildi? Bu hastalıklara ne gibi açıklamalar getirildi?

2. Çatışmayla başetmenin hangi şeklini tercih edersiniz? Ebeveyniniz ve büyükanne ve büyükbabanız hangilerini tercih ederdi? Ailenizde ve aile büyüklerinde hangi hastalıklar var? Bu hastalıklar nasıl halledildi? Şimdi aklınıza bununla ilgili hangi olaylar geliyor?

Kuşaktan kuşağa kalan maddi şeyler, anne babasından çocuklarına kalan çatışmayla başetme stratejilerinden, semptom oluşumlarından, dünya görüşlerinden ve ilişki yapılarından daha azdır.

Sonsöz

Cenneti de cehennemi de bu dünyada yaşayabiliriz.

Pozitif Aile Terapisinin en önemli özelliklerinden biri eğitim ve kendi kendine yardımın psikoterapinin ayrılmaz parçaları olmasıdır. Psikoterapi yeniden—eğitim olarak doğrudan yetişme devresinde oluşan ve öğrenilen şeylerle ilgilidir. Kendi kendine yardım süresince hasta aktif bir partner olması için cesaretlendirilir; o yalnızca bir şeylere katlanması gereken kişi değildir. Bireysel yardım bir koruma ve psikolojik sağlık metodudur. Psikoterapi yönteminin gerekli bir parçasıdır.

Dahiliye bireysel yardım şekilleri olarak egzersiz yapmayı, diyetleri ve ilerlemeyi takip etmek için rapor tutmayı önerir. Bir doktor yönetiminde hasta sağlığını düzeltmek için aktif olarak bir şey yapmayı öğrenir. Benzer şekilde, eğitim problemlerine, kariyer çatışmalarına ve evlilik sorunlarına da kendi kendine yardım yöntemiyle yaklaşılabilir.

Bu sebeple kişinin tıbbi ve psikolojik tedavi çerçevesinde olduğu kadar belli problemlerin konsültasyonu bağla mında da hastalarına verebileceği bir kitap yazmayı hedefledim. Tahminimce bu kitap terapide veya konsültasyon işleminde yardımcı olabilir. Bu yüzden bu kitap yalnızca uzmanlar için değil, geniş bir okur yelpazesi için yazıldı: Doktorlar ve terapistler kadar öğrenciler, gençler, anne babalar, işadamları, öğretmenler ve eğitimciler de düşünüldü.

Sonsöz

Çatışmalar, bir insanın gelişme sürecinde çevresiyle yüzleştiği zamanlarda ortaya çıkar; bunlar kader değil, çözmeye çalışmamız gereken problemler ve görevlerdir.

Pozitif Aile Terapisinin görüşleri özsaygıyı destekler, düşmanlığı önler ve sevecen bir sosyal vicdanı garanti eder—tüm bunlar dünyada birlik ve barış için gerekli olan şeylerdir.

ALTIN ÇADIR ÇİVİLERİ

Tüm mutluluğu kendini yadsımak ve tüm umudu cennete gitmek olan dervişin biri, hayatında görmediği kadar zengin bir prensle karşılaşmış. Prensin çadırı yapılacak eğlenceler için şehrin dışına kurulmuş. Bu çadırın yapıldığı kumaşlar muhteşem ve çadırı tutan çiviler bile altınmış. Dünya nimetlerinden din için el ayak çekme vaazları vermeye alışık derviş, prensi laf fırtınasına tutmuş. Ona dünyadaki zenginliğin boş olduğundan, altın çadır çivilerinin gösterişinden ve insanın bu tip heveslerinin meyve vermeyeceğinden bahsetmiş. Öte yandan kutsal toprakların ne kadar ulu ve ebedi olduğunu anlatmış. Dine teslimiyetin en büyük mutluluk olduğundan dem vurmuş. Prens büyük bir dikkat ve ciddiyetle dervişi dinlemiş. Dervişin elini tutup, "Sözleriniz bana öğle güneşi kadar yakıcı, akşam rüzgarı kadar ferah geldi. Dostum kutsal topraklara kadar bana eşlik edin," demiş. Arkasına bile bakmadan, uşaklarını ya da parasını almadan yola koyulmuş.

Çok şaşıran derviş, prensin arkasından koşmuş. "Prensim, söyleyin, gerçekten kutsal topraklara haca gidecek misiniz? Eğer ciddiyseniz söyleyin gidip hac cüppemi alayım," demiş.

Prens nazikçe gülümseyerek yanıt vermiş, "Tüm servetimi, atlarımı, altınlarımı, çadırımı, uşaklarımı Ve sahip olduğum her şeyi geride bıraktım. Yalnız bir cüppe için geri mi döneceksin?"

Derviş şaşkınlıkla, "Prensim, ne olur söyleyin, bu kadar hazineyi, hatta prenslere layık kaftanınızı bile nasıl geride bırakabiliyorsunuz?"demiş.

Prens sakin ama kararlı bir şekilde dervişe cevap vermiş, "Ben altın çadır çivilerini toprağa çaktım, kalbime değil."

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült