Ahlak Değerleri

Erol Güngör


Araştırmamızın birinci kısmı sosyal değerlerle ahlaki hükümler arasındaki ilişkinin incelenmesine ayrılmıştır. Acaba sosyal değerlerle ahlaki hükümlerin ne gibi bir ilişkisi olabilir? Hepimiz biliyoruz ki ahlaki değerler diğer değerlerle birlikte insanın değer sisteminin bir parçasını teşkil eder; yani her cins değer aynı bütünün birer parçası olmak itibariyle birbiriyle organik bir ilişki içindedir. Yine biliyoruz ki insanın davranışları bazı istisnalar dışında onun değerler de dahil olmak üzere kognitif sisteminin bir yansımasından ibarettir. Değerlerler her zaman olmamakla birlikte davranışta birer bağımsız değişken rolü oynar. Mesela bir insanın resim sergilerini gezmesi, eğer prestij kazanmak gibi bir sosyal değer uğruna değilse, bize onun estetik değeri hakkında bir fikir verir. Dua etmek veya dua etmenin manasızlığına inanmak o insandaki dini değerin yerini belirtir.

Şu halde bu bilgilerden hareket ederek "Her cins davranışın ilgili olduğu bir değer sahası vardır; her değer kendisiyle ilgili davranışlar düzenler." diyebilir miyiz? Bunu söylediğimiz takdirde ahlaki davranışın kökünü sadece ahlaki değerlerde aramakla kalmayacak, aynı zamanda değer sahalarının iktisadi, estetik, sosyal vs. birbirinden bağımsız bütünler olduğunu kabul etmiş bulunacağız. Günlük yaşantımız değilse bile Psikoloji'deki bilgilerimiz böyle bir düşüncenin yanlış olduğunu göstermektedir.

A. Tutarlılık İhtiyacı Ve Kıymetler

Değerler niçin birbirinden bağımsız olamaz? Çünkü insan intibakının en önemli problemlerinden biri gerek davranışlar, gerekse düşünce unsurları arasında ahenk sağlayabilmektir. Bu ahenk veya uyuşma sadece insan davranışının mantıki bir insicam göstermesi gerektiğini düşünen psikologların ortaya attığı bir kavramdan ibaret değildir, insan böyle bir ahengi fiili olarak arar ve herhangi bir sebeple uzlaşmayan unsurları bir denge veya uyuşma haline getirir. Uyuşmazlık düşünce ve davranışlar arasında olabileceği gibi, düşünce muhtevasının çeşitli unsurları (değerler, tutumlar, bilgiler vs.) arasında da olabilir. Örnek verecek olursak, yağmur yağacağını bildi

Bu problemin felsefedeki tartışması için daha önce "Felsefi Ahlak Teorilerinin genel değerlendirilmesi" başlığı altında verdiğimiz bilgiye başvurulabildiği halde şemsiyesini almadan çıkan adamın düşüncesi ile davranışı birbiriyle uyuşmamaktadır.12 Düşünce unsurlarına gelince, bir kimse hem insanın tek hücreden tekamül yoluyla ortaya çıktığını söyleten bir biyolojik teoriye, hem de doğrudan doğruya yaratıldığını söyleyen bir dine inanabilir. Birinci örnekte şahıs içine düştüğü mantıksızlığı tutarlı bir hale getirebilmek için şöyle düşünebilir: (1) Ben ahmağın biriyim, yağmur yağacağını bildiğim halde şemsiyemi almadım. Zaten ne zaman tedbirli davrandım ki. (2) İki dakika yağmurda kalmak iki saat şemsiye aramaktan daha iyidir. Zaten karım beni derbederlikle suçlayıp duruyor. (3) Yağmur o kadar şiddetli değildi, üstelik yağmurda kaldıktan sonra sıcak bir yere kavuşup bir fincan çay içmenin zevki bu sıkıntıya kat kat değer... İkinci halde ise dindar şahıs Adem ve Havva hikayesinin birtakım ahlaki prensipler insanların aynı soydan gelmiş eşit yaratıklar olduğu gibi göstermek üzere bir metafor (istiare) olarak anlatıldığını, kutsal kitabın biyoloji kitabı gibi ilim teorileriyle uğraşmayacağını söyleyebilir. Bu düşüncelerin hepsi de başkalarına karşı mazeret göstermek gibi maksatlı uydurulmuş şeyler olmayıp, tamamen samimi bir zihnin kendi içinde tutarlı olma çabasını aksettirir. Dışarıdan baktığımız zaman bir kimsenin pek tutarsız görünen düşünce ve davranışlarının onu hiç de rahatsız etmiyor görünmesinin başlıca sebebi budur.

Değerler bizim zihni (kognitiv) muhtevamızın başlıca unsurlarıdır. Onlar arasında da yüksek seviyede bir ahengin kurulması, ortaya çıkacak uyuşmazlıkların

Uyuşmazlığın ölçüsü ile ilgili hiçbir ciddi bilgi kazanmış değiliz. Fakat şahsın daha sonra bu iki şeyi düşünce ile ona uymayan davranışı birbirini tutar hale getirmek veya hiç değilse uyuşmazlığın hiç önemli olmadığını göstermek üzere yaptığı gayretler bize onun bir "zihni gerginlik" duyduğunu göstermektedir. Böylece, uyuşmazlığın varlığı süjenin bir ahenk kurmaya çalışmasıyla anlaşılıyor. Bu nokta çok tanınmış bir sosyal psikoloji teorisinin temel varsayımlarından (assumption) biridir ve teori bu yüzden şiddetli tenkitlere uğramıştır. İlgi duyanlar Festinger'in "Kognitive Dissonance" teorisini ve ona yapılan itirazları okuyabilirler.

Hemen giderilmesi insan intibakı için zorunludur. Bir kimse hürriyete çok değer veriyorsa herhangi şekilde bir otoriteryanizme de aynı şekilde değer veremez. Yine, hürriyete verdiği değerle birlikte sanata da değer vermesi kaçınılmaz görünmektedir.

B. Değerler Uyuşmasının Sınırları

İnsanın sadece bir değer sahası içindeki tavırları değil, çeşitli değer sahalarındaki tavırları da birbiriyle tutarlı olmaktadır. Fakat bu tutarlılık veya ahengin nasıl kurulduğunu bilemiyoruz. Günlük hayatta hepimiz şahit olmuşuzdur ki, bize hiç uzlaşmaz gibi görünen birtakım değerler bazı kimselerde pekala birarada yaşamaktadır. İlk bakışta bu kimselerin zihinlerini kalın duvarlarla bölümlere ayırdıklarını ve herbir bölümdeki muhtevanın öbürüne hiç karışmadığını düşünebiliriz. Nitekim Psikoloji tarihinde hadisenin gerçekten böyle olduğunu düşünenlere rastlanır. Fakat insan zihninin bütünlüğü ve dinamik yapısı bu düşüncenin yanlışlığını gösteriyor. Gerçekte olan şudur: Bize birbiriyle tutarsız hatta tam zıt görünen değerler, o şahsın zihninde özel bir yorumla bağdaştırılmıştır. Biz hangi halde hangi yorumun yapılacağını bilmiyoruz, ama tutarsız zihni unsurları ve davranışları tutarlı hale getirmek üzere ne türlü mekanizmaların çalıştığını biliyoruz.

C. Ahlaki Hükümler Ve Değerler

Hangi tip mekanizma ile olursa olsun, değerler arasında bir uzlaşma görülmektedir. Buradan bizim problemimiz için çıkan sonuç şu ki, ahlaki değerler kendi başlarına bir kognitif kategori teşkil etmezler; bunların başka sahalara ait değerlerle mutlaka ilişkili olmaları gerekir. Gerçekten, hiçbir değer sahasının başka sahalarla olan ilişkisi ahlaki değerlerde görüldüğü kadar sıkı ve yaygın değildir. İnsanın iyi ve kötü kategorilerine sokmadığı düşünce ve davranış pek azdır. Fakat ahlaki değerlerle diğerlerinin tek veya iki taraflı ilişki halinde olmaları şimdilik bizim için o kadar önemli değildir. Şu anda bütün mesele, belli bir değer profiline sahip bir kimsenin başka bir değer profiline sahip bulunan kimseye göre ahlaki tavırlar bakımından nasıl bir fark göstereceğini anlamaktan ibarettir.

Ahlaki değerlerle öbür değerler arasındaki ilişki hiç değilse teorik olarak çoktur ve bunların her biri ayrı araştırma konusu olabilir. Biz burada özellikle iki noktayı araştırdık:

1. Değer profili veya hiyerarşisi bakımından belli bir yerde bulunan kimseler hangi türlü davranışları daha çok veya daha az ahlaka aykırı bulmaktadırlar? Mesela estetik değeri ağır basan bir adam ile ekonomik değeri ağır basan bir kimse, vergi kaçırmanın ne derece ahlaki olduğu konusunda aynı şeyi mi düşünmektedirler? Farklı iseler, bu farklar herhangi bir özellik (pattern) gösterir mi?

2. Genel bir hoşgörürlük ölçüsü bulmak mümkün olsa, acaba çeşitli değer tipleri bu hoşgörürlük mikyasında nerelere düşebilir? Ahlakdışı hallere kimler aşırı hassasiyet göstermekte, kimler yapılan hareketi o kadar önemli görmemektedirler?

Bu noktaları araştırmak üzere nasıl bir metod ve teknik kullandığımızı ileride metod bahsinde etraflıca açıklayacağız.

2. AHLAKI GELİŞME ve DEĞERLER

Ahlakın bir öğrenme ve gelişme konusu olduğunu hepimiz biliyoruz. Ahlak problemini inceleyen psikologların çoğu, bu gelişmenin her biri öncekileri içinde bulundurmakla beraber onlardan ayrılan ve daha üst bir seviye yaratan merhaleler halinde ilerlediğini iddia etmişlerdir. Daha önce sözünü ettiğimiz J. Piaget ve Kohlberg bunların en önemlileri arasındadır. Merhale teoricileri ahlaki gelişmeyi değerlerin dışında, adeta onlardan bağımsız olarak ele almışlardır. Gerçekten, çocuğun ahlaki otonomiye bir gelişme sonucu ulaştığını, böylece her insanın gelişmesinde varılan üst seviyenin ahlaki otonomi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat mesela ekonomik değerin belli bir gelişme merhalesini temsil ettiği söylenemez. Gelişme kronolojisi içinde değer sahalarını bir çeşit ağırlık hiyerarşisine mesela önce maddi değerler, sonra ahlaki, sosyal, daha sonra estetik değer gibi sokmamız da mümkün değildir.

Bununla birlikte, ahlak anlayışları bakımından belli bir seviyede olanların değer profillerinin de bazı özellikler göstermesi beklenebilir. Günlük müşahedelerden alınan intibaa göre mesela dini değer bakımından yukarıda bulunan bir kimse genellikle eşitlik esasına dayanan bir adalet fikrine sahip bulunmaktadır. Burada işlenen suçun veya yapılan ahlaka aykırı hareketin misli ile karşılanması esastır.14 Ekonomik değeri ağır basan kimseler için de böyle bir iddia ortaya atılabilir. Öbür yandan, ilmi ve estetik değerin yüksekliği fonksiyonel adalet ölçüleri üzerinde fazla duyarlık gösterilmesine müsait değildir; klasik adaletin herkese yaptığına göre uygulanmasın

Yanlış anlamaya engel olmak üzere hemen belirtelim ki, dindar insanların, özellikle din adamlarının affedici olmaları bizim söylediğimizi yalanlamaz. Burada anlatmak istediğimiz şey hoşgörürlük meselesi değil, neyin ahlaka aykırı olup olmadığı meselesidir.

3. ÖZ DEĞERLENDİRME

Araştırmanın temel psikolojik prosesler bakımından üçüncü problemi, insanın kendi hakkındaki ahlaki hükmü ile başkaları için verdiği hükümler arasındaki ilişkidir.

Hakikatte özdeğerlendirme (bir kimsenin kendi nefsi hakkında verdiği değer) ile başkalarını değerlendirme arasındaki ilişki birden fazla problemi ihtiva eder. Herşeyden önce, başkalarına karşı tavrın, insanın kendi nefsine olan tavrı ile doğru orantılı olduğu hakkında yaygın bir kanaat vardır: Bir kimse kendisini ne kadar suçlu buluyorsa ne kadar vicdan azabı duyuyorsa başkalarına karşı o derece serttir. Başka bir ifade ile kendi nefsine yönelteceği saldırganlığı başkalarına yöneltir. Onları cezalandırırken hakikatte kendini cezalandırmış olur. Eğer böyle ise, kendi nefsi hakkında yüksek bir değere sahip olanlar genellikle hoşgörürlük sahibi, kendini aşağı bulanlar ise şiddete yönelik olacaklardır.

Bu iddia meslekdışı kimseler (laymen) arasında, pek muhtemelen Freud'la ilgili vulgarizasyonların etkisiyle, oldukça yayılmış bulunmaktadır. Psikolojide vicdanın teşekkülü, işleyiş tarzı, kendini suçlama ve başkalarını suçlama gibi meselelerle ciddi bir şekilde ilk defa Freud meşgul olmuş, kendinden sonra bu sahalarda çalışanları önemli ölçüde etkilemiştir. Freud'a göre kendini çok suçlayan kimse kendini az suçlayan kimseye göre daha az suç işleyen bir kimsedir; yani vicdan azabı ile suçluluk arasında ters bir orantı vardır. Bunun sebebi de, az suç işleyenlerin veya hiç işlemeyenlerin kendilerindeki saldırganlık içgüdüsünü başkaları yerine kendi nefislerine döndürmüş olmalarıdır. Zaten suç işlemek, saldırganlık içgüdüsünü dışarıda bir kanala yöneltmiş olmak demektir. Şu halde vicdanı çok kuvvetli yani çok az suçlu kimselerin kendilerini daha aşağı bir seviyede değerlendireceklerini, zayıf vicdanlıların ise kendilerini ahlaki bakımdan rahat hissedeceklerini söyleyebilir miyiz? Eğer böyle ise, mantıki bir çıkmazla karşılaşıyoruz demektir: Başkalarını en çok suçlayanlar veya onlara karşı en müsamahasız olanlar hakikatte en ahlaklı kişilerdir. Halbuki psikolojide çok aşina olduğumuz "projeksiyon" mekanizması bunun tersine işlemeli, yani müsamahası az olanlar içlerinde çok kötülük bulunan kimseler olmalıydı. Freud'cu anlayışta hem vicdanın kuvveti, hem de projeksiyonun işleyişi yukarıda belirttiğimiz şekilde anlaşıldığına göre, ortaya çıkan bu güçlük kolayca çözülür gibi görünmemektedir.

Biz burada herhangi bir psikanalitik görüşe veya böyle bir görüşü tahkik etme iddiasına yer vermeksizin, sadece nefs değerlendirmesi ile başkalarına karşı tavır arasında nasıl bir münasebet bulunabileceğini araştırıyoruz. Burada "nasıl" sorusu ortaya pekçok ihtimaller getirebileceği için, araştırmanın sıhhati bakımından spesifik bir hipotezle yola çıkmamız daha doğru olurdu. Nitekim Freud'cularınaraştırmaları pek olmamakla beraber böyle bir spesifik hipotez ortaya attıklarını gördük. Fakat bizim araştırmamız bu noktada daha önce yapılmış çalışmalardan müteşekkil bir zemine literatüre sahip bulunmadığı için sadece explorative mahiyette kalmıştır. Ancak bu yoklama mahiyetindeki çalışmalardan sonra kesin hedefli araştırmalara geçilebileceğine inanıyoruz.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült