Hikaye

 

 

İstediği Şarkıyı Dinleyebilmek

Haldun Taner


Doktorun köşkünde radyo çalınıyor. Kahvede radyo, bitişikte radyo...

Radyosu olanlara gıpta ediyorum. Bana öyle gelir ki, radyosu olan insanda aşağılık duygusu barınamaz. Aç düğmeyi, en büyük orkestralar başucunda çalsın; kapa düğmeyi, reisicumhurun lafı ağzında kalsın.

Particilik hastası bir arkadaşım var. Sevmediği bir siyasi konuşurken hoparlörü aça kısa adamın sesini titretir, nutku kepazeye çevirir bırakır. Sonunda “Kes lan” diye çattadan kapatışı da caba... Aynı şeyi Mecliste bir başvekil yapsın göreyim.

Radyosu olan başvekilden değil, kraldan da üstündür. Kral yaldız kaplamalı şeref locasında otursa dahi, konseri yine herkes gibi efendi efendi dinlemek, çalınan parça bitince de usulü dairesinde alkışlamak zorundadır. Halbuki siz, Rigoletto’yu dinlerken tıraş olabilir, yan gelip yatabilir, kadınsanız ağda kaynatıp bacaklarınızdaki fazla tüyleri yolabilirsiniz.

Hava durgun. Asfalt cadde ay ışığında sessiz akan bir dere gibi uzuyor. Yalnızım. Boş caddede, gölgemi kovalayarak ilerliyorum.

“Nasuh İsveçliye tek kolunu veriyor. Almadı, şark kündesi deniyor. Olmadı. İsveçli güzel bir kılçık atarak doğruluverdi. Şimdi karşılıklı oyun arıyorlar. Nasuh birden tek daldı, hayır çift dalıyor. Amman ne güzel! İsveçli köprüde. Nasuh abanıyor. Köprü kırılmak üzere, kırılıyor... 30 santim kaldı. 20 santim kaldı. Oluyor, oluyor. Tamam. Nasuh Akar ikinci devrenin ilk dakikasında tuşla galip.”

Kahvedekilerin hoşlandığı bu. Sade kahvedekiler mi, sosyete bayanları da bundan hoşlanıyor. Ama onlar dinlemekten zevk almazlar. İlle yakından görmeli. Ne nedir? Ne denebilir?

Aslan güreşçilerimize ebediyen şan olsun!

Köşeyi dönüp karakol sokağına sapınca, spor sarayının uğultusu yerini içli bir keman konçertosuna bıraktı. Gördün mü kültürlü insanı. Bu istasyonu muhakkak Şellale bulmuş olacak. İnce kızdır şu Şellale vesselam... Üstüne üstelik Kontiya üyesidir de, “Ruhu ebediyen bir müzik denizinde yüzmeli imiş.” Kendi böyle söylüyor. Şimdi bermutat radyonun yanındaki sedirde ayaklarım altına almış oturuyordun Elleri çenesinde, gözler yarı kapalı, yüzünde metafizik bir ifade, neredeyse ağlayacak. Klasik müziği pek alıp satmayan babası ise ya gazetesini okuyor, ya dişlerini karıştırıyordun Annesine gelince, şu anda nansuk üzerine pembe pamukaki ile fisto yapmakta; fakat aklı yine kimbilir nerede, kiminle fink atmaktadır. Bilirim, o da keman konçertosundan pek hoşlanmaz. Onun bütün zaafı olgun erkek sesi...

“Jean Sablon’a bayılıyorum” demişti bir keresinde. “Bing Crosby de fena değil ama Jean Şablon başka.”

"O nezleli sesin nesinden hoşlanıyorsunuz?” diyecek oldum. Kırk bahar görmesine rağmen hala diri ve canlı kalmış göğsünü, körük gibi şişirip indiren bir iç geçirişle;

“Bilmiyorum” dedi. “Bunu sormayın bana. Sebebini tahlil edebilmiş değilim. Fakat o şarkı söylerken, konuşur gibi, fısıldar gibi, çay masasında, ocak başında, sade size, yalnız size, mahrem bir itirafta bulunur gibi şarkı söylerken ta içinizde, ruhunuzun en derin tellerinin ihtizaz ettiğini, bütün benliğinizin, bütün ruhunuzun en derin yerinden sarsıldığını hissedersiniz.”

Nasıl... 19. asrın psikolojik romanlarını hatırlatmıyor mu? Dünyamız gittikçe maddileşiyor beyler. Bugüne bugün kalın bacaklı kız lisesi talebeleriyle hassas ruhlu muallime hanımlar da olmasa, bu içli tiradlara nerede rastlayabileceğiz?..

“Akşamlar hayır evlat.”

“Akşamlar hayır üstat.”

“Güzel gece... Gezmeye çıktın?..”

“Öyle... Bakıyorum sen radyo çalmıyorsun!”

“Buyur?..”

“Sen radyo çalmıyorsun, diyorum.”

“Hiç çalmam olur? Bu akşam Münir söyloor. Ama ta vakit var. Şimdilik sükûtu dinloorum. Bazen sükût en güzel müziktir.”

Terzi deyip geçmeyelim. Viçen Efendi filozof adamdır, artist adamdır, müzisyen adamdır. Vaktiyle piyano da çalarmış... 29 teşrin gecesi Çamlı gazinonun bozuk akortlu piyanosunda verdiği konser bütün mahallenin hatırındadır. Cezayir marşından Leblebici Horhor’a kadar bütün repertuarını, o gece bir bir önümüze döktürdü.

Viçen Efendi alaturka, alafranga diye bir tefrik yapmıyor. Münir’i de dinlermiş, Gigli’yi de. “Sanatın Türkü gavuru oluur?" diyor. Ne doğru bir laf. Üzerine ciltlerle kitap yazılabilir.

Viçen Efendi Münir’i dinliyor, Şellale Menuhin’i, falan şunu, filan bunu. Radyonun şıkır şıkır ıskalasında her zevke, her seviyeye göre bir program var.

Miralay bey, kahramanlar saatine düşkün; celep Kazım, gelir vergisi cevaplarına... Çocuklar, çocuk saatini dinliyor; ev kadınları, çamaşır yıkama dersini.

Hatta dahası var. Ben bir kere bizim enişte beyi radyoda alkış dinlerken yakaladım. Hoş görmeli, ne de olsa eski mebus. Musiki nasıl ruhun gıdası ise alkış da galiba bazı onurların bir nevi C vitamini. Onsuz kalınca skorbüte tutulan az bünyeler mi gördük.

Herkes istediğini dinliyor. Kimi konser, kimi kaval, kimi ajans haberi, kimi İngilizce dersi.

Ben size bir şey söyleyeyim mi; hürriyetmiş, demokrasiymiş, insan hakları imiş, hepsi fasa fiso bunların. İnan olsun böyle. Şu baygın baygın hanımeli kokan İstanbul gecesi ve her evden yıldızlı semaya yükselen şu çeşitli radyo sesleri yok mu, işte hürriyet de bu, demokrasi de, insan hakları da. “Hürriyetin bir tarifini yap” deseler bana, “Hür adam, radyosunda istediği şarkıyı dinleyebilen adamdır” derim.

Çok olmadı. Avrupa'nın göbeğinde bir akıllı, yabancı istasyonları dinleyemesin diye bütün radyolara hususi mühür takmaya kalkmadı mı? Tıpkı bekaret kemeri gibi.

“Sen” diyordu. “Benim uğrumda ölmeye yeminli Hans, sen, sarı örgülerini omuzlarına salıvermiş Gerda, siz, Krupp firmasının muhasebe kaleminde çalışan Herr Müller, siz, üstüne karalahana kokusu sinmiş Frau Krause, hepiniz hepiniz, bu akşam, önce askeri marşlar programım, sonra Tanhauser operasının uvertürünü, sonra Goebbels’in yarınki Völkische Beobachter’de çıkacak başmakalesini ve en sonda da gençlik korosunun okuduğu ‘dünya yarın bizimdir’ şarkısını dinleyeceksiniz... Nedeni niçini yok. Çünkü ben öyle istiyorum.”

Ama ne oldu sonra, sökmedi tabii. Sökmez de zaten. Harp, eninde sonunda istediği şarkıyı dinlemek isteyenlerin zaferiyle neticelendi.

Yanımdan ağır ağır bir otomobil geçti. Onun bile radyosu var. Eczacı kalfasının bile var. Bahçıvan Manol bile geçende taksitle 4 lambalı bir Philips aldı.

Benim radyom olsa ne dinlerdim, diye düşündüm. Herhalde bunların hiçbirini. Ben dinlesem, dinlesem...

İşte o sırada inanılmayacak bir şey oldu. Tren haltındaki evlerin birinden ılık geceye billur gibi bir kadın sesi, tanıdığım, bildiğim, sevdiğim, hatırasını aklımdan silemediğim, silemeyeceğim, tatlı, şuh, kıvrak, en azdan çıktığı göğüs kadar sıcak bir ses yayılıverdi. Ta kendisi, Martha Eggert...

Donau so blau... ram pam, pam pam

Taaraaraaraam... pam pam, pam pam

Bu istasyonu bulan elleri o anda sarılıp öpebilirdim.

Benim radyom olsa işte ebediyete kadar hep onu dinlerdim. Şarkı söylemese de, sırf bir istasyonda spikerlik etse bile. Hep onu, sırf onu. Bıkıp usanmadan, sabahtan akşama, hava raporundan ticaret borsasının muameleye müstenit kapanış fiyatlarına kadar...

O sesin, “Buğday yumuşak Polatlı 89 çavdarlı 32 kuruştan, mercimek yeşil Tokat 30 kuruş elli santimden 33 kuruşa kadar” deyişi bile başlıbaşına şiir olur muhakkak.

Martha Eggert benim sivilceli çağımın ilk sevgilisidir. Resmi yıllar yılı yatağımın başucunu süsledi. Mücerret, bir göz kırpışını, bir dudak büküşünü tekrardan görebilmek için Bitmemiş Senfoni’ye tam 7 kere gitmiştim. Hele orda, sırtında incecik bir sabahlık, Schubert’i düşünerek mehtaplı gecede balkona bir çıkışı vardır, aradan on altı yıl geçmesine rağmen dün gibi gözümün önünde.

Martha Eggert ılık gecenin içinde bülbül gibi şakıyor. Tuna’nın mavi dalgaları sanki yeryüzündeki bütün gamı kederi akıntısına almış, sürüp götürmekte.

Bu ses kaç geceler şekil alıp odama girmiş, ayağında diz boyuna kadar Macar çizmeleri, gözlerinde yanıp sönen o çapkın parıltı, dudağında insanı deli eden o ıslak tebessüm, hem dans edip hem şarkı söyleyerek kaç uykumu bana haram etmiştir. Jean Kiepura ile evlendiğinde günlerce yemeden içmeden kesilmiştim. Sonraları sırf ona benzediği için, Alman mektebinden bir de kız sevdimdi...

Şakı güzel bülbülüm! Şakı benim altın sesli kanaryam! Sen söylerken dünya daha güzel, gece daha ılık, hava daha berrak oluyor.

Ne olurdu Tanrım, harp olmasa, hastalık açlık ortadan kalksa, insanlar birbirleriyle boğuşmaktan vazgeçseler, böyle rahat ve sakin, kendi köşeciklerinde kendi istedikleri şarkıları dinleseler. Arada bir böyle kurbağalar vakvaklasa, ağustosböcekleri ötse, denizden gelen tuz kokulu bir meltem yaprakları titretse...

Martha Eggert’in radyodan fışkıran sesi göklere, yıldızlara yükseliyor, oradan bir altın yağmuru gibi bağların, bahçelerin, tarlaların üzerine dökülüyor.

Bir de Schubert’in serenadını söylese. Her seferinde gözümden yaş getirir kafir. Hayır bir başka şarkıya geçti. Söylesin de ne söylerse söylesin.

Sırtımı kestane ağacına dayadım. Gözlerimi kapadım. Zihnim rüzgarını bulmuş bir gemi gibi tam pupa yelken hayal enginlerine açılıyordu ki... Çat... Hoyrat bir el radyonun düğmesini kapatıverdi.

Öyle oldum ki o an, "Bırak çalsın be kardeşim, n’olursun çalsın” diye yalvaracaktım.

Alemin radyosuyla keyif çatmanın sonu budur işte.

Çiçek kokulu bir rüzgar alay eder gibi kravatımı uçuruyor. Benim nasibim böyle zaten... Ben ne vakit bir şeye el atsam, ne zaman hoşuma giden bir şarkı dinlemeye kalksam, çat... Hemen düğmeyi kapayan bir el çıkmıştır muhakkak.

İnkisara uğramamak için hiçbir şarkıyı fazla sevmeyeceksin.

Şu anda dünyanın her köşesinde binlerce, yüzlerce, milyonlarca insan radyolarının başına oturmuş, istedikleri şarkıyı dinliyorlardı. Bir benden başka, bir benden...

Ben radyosuz insan, ben zavallı, ben boynu bükük, ben aşksız, ben eşsiz, ben şevksiz, neşesiz, bütün arzularının peşinde daima kurulu kalmaya mahkûm nasipsiz insan, ben hep böyle sittin sene başkalarının dilediğini mi dinleyecektim? Benim de arzularım, ümitlerim, başkasının keyfine ve emrine bağlı olmadan dinlemek istediğim şarkılarım olmayacak mı idi?

İşte 34 yıllık çalışmanın, çırpınmanın, didinmenin, ümitlerin, isteklerin 4 kelimelik hüsranı.

“Başkalarının radyosunu dinleyen adam!”

Halbuki böyle mi olacaktı? Böyle mi olmalıydı?

İçim bir anda spor sarayının güreş minderine dönmüştü. Talihim onuruma tırpan atıyor, onurum hafızama çift kle takmaya uğraşıyordu. Utanmasam, dudağımı dişlemesem, sokak fenerinin ışığında ağlayacaktım.

Çaresiz yürüdüm.

Gece ılık ve sakindi.

Maltepe taraflarında bir ışıldak, gökyüzüne doğrulmuş, yıldızlı semada düşman uçağı arıyordu.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült