Hikaye

 

 

İnanç Hep Sürer

Manly Wade Wellmann


Böyle olacağını bilmişti her nedense. Başka ne umarak gelmiş olabilirdi ki zaten?

Daha önce hiç gelmemiş olsa da, burada olmayı hep istemişti. Yapacağı denizaşırı yolculuk için para biriktirmiş, sonra tren saatleriyle gezi rehberleri üzerinde kafa patlatmıştı buraya, atalarının Amerika'ya göç etmek üzere terk ettikleri bu yere ulaşabilmek için.

O öğle üzeri trenden indiği köy, koyun sürülerinin şurada burada, siyah ya da beyaz köpeklerin mutlak güdümü altında otladıkları hafifçe yeşermiş vadiler ve boz tepeler arasından birkaç kilometre mesafede, ağaçlarla kuşatılmış bir yerdi. Haziran çiçekleriyle donanmış ağaçlar sadece orada, dikenli bir çitin ardına dizilmişlerdi. Porsuk ağaçlan vardı içlerinde, üvezler, İskoç köknarları, iki ya da üç muazzam meşenin altında küme küme fundalıklar. Başka bir diyardan koparılıp alınmış ve buraya, otlakların, yamaçların, uzak tepelerin arasına yerleştirilmiş bir ormandı sanki.

Wofford Belson çite açılan garaj yolunun önünde durdu. Elli beş yaşında, iri cüsseli ama formunda bir adamdı ve Londra'dan satın aldığı tüvit elbiseyi giyiyordu. Gür ve siyah saçlarında ak dikişler göze çarpıyordu. Köşeli bir çeneye ve sert yüz çizgilerine sahipti. Belsonların üç yüz yıldır Amerikalı olduklarını anımsattı kendi kendine. Peki daha önce kaç bin yıldır Britanyalıydılar?

Ağaçların arasında bir kıpırtı oldu ve ortaya bir kadın çıktı. Uzun boylu, ince yapılıydı ve koyu mavi, bol bir pantolonla beyaz bir bluz ve gri bir ceket giymişti. Hoş bir dağınıklık içindeki saçlarının kahverengisi şurup gibiydi. İri gözlükler takmıştı. Elinde bir mala tutuyordu. Ona doğru geldi.

"Evet?"

Belson, çıkaracağım bir şapkam olsaydı keşke, diye geçirdi içinden.

“Acaba...” diye başladı söze, sonra sustu ve yine başladı: “Bu ev Belstone adıyla mı bilinir?"

Kadın heceleri yuvarlayarak "Evet," dedi bir kez daha. "Rastlantıya bakın ki öyle."

"Açıklamama izin veriniz." Acaba açıklayabilecek miyim, diye geçirdi aklından. "Adım Wofford Belson, ama bir zamanlar Belstone'du." Yine sustu.

"Bir zamanlar mı?" diye üsteledi kadın. Gözlük camlarının ardında dikkatli gözleri derin, temiz sular gibi mavi ve bir o kadar da duruydu. Kırk iki ya da kırk üç olsa gerek, diye düşündü. Ayrıca çok da hoş.

"Amerikalıyım," dedi gereksiz yere. "Adım orada değişikliğe uğramış. Ta 1643'te, Virginia'da." Beyaz dişlerini sergileyerek gülümsedi. "Burada pek öyle sayılmasa da, Amerika için çok eski Mr tarihtir."

"Siz de İngiliz kökenlerinizi merak ediyorsunuzdur elbette, Mr. Belson," dedi kadın kibarca. "Adım Anne Belstone ve birkaç göbek öteden kuzen olsak gerekir." Gülümsedi yine öylesine hafifçe ve bir de gamzesi vardı. "Biraz fazla temkinli görünmüşsem özür dilerim Biliyor musunuz, burada yalnız yaşıyorum ve pek fazla ziyaretçim olduğu da söylenemez." Onu mavi gözleriyle şöyle bir tarttı. "Ama dilerseniz avluya girebilirsiniz."

"Teşekkür ederim, hanımefendi," dedi adam "North Carolina'dan, Chapel Hill adlı bir kasabadan olduğumu belirtmeliyim Eyalet üniversitesinin olduğu yer."

"Üniversiteden misiniz?" diye sordu kadın, adam garaj yoluna girip ona doğru yürüdüğünde. "Öğretmen misiniz?"

"Hayır, hanımefendi, ama oradan mezun oldum ve kasabada bir kitapçı dükkanım var. Şimdi dünyada yalnız kaldığıma göre boşandım, çocuklarım da büyüdüler buraya gelmek istedim. Hep istemiştim Savaş sırasında gelebileceğimi sanıyordum, ama beni Pasifik cephesine gönderdiler." Sinirli sinirli gevelediğinin farkına vardı ve nedenini merak etti. "Pek fazla olmasa da, adımız değiştirilmeden önceki aile tarihimiz hakkında birkaç şey biliyorum"

Adımızın niçin Belstone olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu kadın. "Lütfen gelin ve verandada oturun, orada bir fincan çay içmek üzereydim. Siz de ister misiniz?"

"Çok naziksiniz, hanımefendi, lütfen."

"Memnuniyetle."

Çakıl taşı döşeli garaj yolundan yukarı yürüdüler. Ağaçların birbirine dolanan yeşil dalları gökyüzünü tamamen örtüyordu. Yol çıplak, lekeli gri renkte ve neredeyse Belson'ın boyunda girintili çıkıntılı bir kayanın çevresini dolanıyordu. Yürürlerken Anne Belstone sanki kayadan biraz sakınıyormuş gibi geldi adama ve eve varmış olmasalardı durup daha yakından incelemek isterdi.

Eve bakmak için durdu. Bilinçli olmasa da asıl istediği buydu.

Her iki katında ince ve dik eğimli çatısında da çıkıntılı pencereleriyle ev dörtgen biçiminde ve sağlam inşa edilmişe benziyordu. Üçgen şeklinde çatı altları olan iki yan duvarından aynı pembe-gri taşlarla ve duvarla bir bütün halinde örülmüş ve üzerlerinde de şapkaya benzer bir dizi çanak olan geniş bacalar yükseliyordu. Koyu renk harçla birleştirilmiş kesme taşlardan yapılı sağlam kolonlar üzerine oturtulmuş ve kaldırım taşı döşenmiş veranda avlu yönünde uzanıyordu. Verandaya bakan pencerelerin iç taraflarına sarı—kahverengi perdeler asılmıştı. Verandanın kenarlarına öbek öbek açmış çiçek tarhları dizilmişti.

Anne Belstone adamın omzunun üzerinden "Bir sorun mu var?” diye sordu.

"Evinizi seyrediyordum."

"Birleşik Devletlerdeki evlerden farklı olsa gerek."

"Şu bacalar." diye duygularını anlatmaya çalıştı. "Evin, duvarların birer uzantısı. Ev bittikten sonra konulmamış, sonradan akla gelmemiş."

Kadın kıkırdar gibi güldü. Melodik bir gülüştü bu.

"Eee, bayım, atalarınız nesiller boyunca yaşadılar burada. Bu ev, ya da en azından büyük kısmı, Kraliçe Elizabeth dönemine kadar gider. Tarzını biraz işlevsel, biraz eski bulurum. Dahası da olup olmadığını merak ettirdiniz bana. Ama yukarı gelin ve verandada oturun."

Blok basamakları tırmandılar. Kadın "Şöyle," dedi ve elini eski, sağlam bir koltuğun arkasına koydu. "Lütfen oturun ve gidip çay tepsisini getireyim."

Sonra kadın gitmişti. Belson koltukta oturdu. Hemen yanında yine sağlam görünüşlü ahşap bir masa vardı. Avludaki ağaçlara doğru baktı.

Garaj yolunun kenarında biri duruyordu. Hayır, çıkıntılı kayaydı bu. Orantısız yontulmuş bir insan şeklini andırıyordu gölgede. Düşük omuzları ve yumru gibi bir kafası vardı sanki. Ya gözler? Ama onlar sadece gölge parçacıklarından ibaretti. Ağzı andıran çatlak da sadece bir çatlaktı işte. Belson bunları kendi kendine söyledi. Az daha koltuğundan kalkıp verandadan inecek ve bu kaba saba sütunu incelemeye gidecekti. Sonra beklemeyi ve önce Anne Belstone'a sormayı telkin etti kendine.

Ardında bir hışırtı duyar gibi oldu. Ev sahibesini görmeyi umut ederek koltuğunu o tarafa çevirdi. Ardında bir pencere vardı sadece ve perdede de sinsi bir kıpırtı.

Kadın üzeri tepeleme tabak dolu geniş bir tepsiyi taşıyarak kapıda göründü. Ayağa kalktı, tepsiyi elinden aldı ve masanın üzerine yerleştirdi.

"Umarım çaya bir itirazınız yoktur," dedi kadın başka bir koltuğa otururken. "Çoğu Amerikalıların kahveyi tercih ettiklerini zannediyorum."

"Çay bana uyar, hanımefendi," dedi. "Amerikalıların çayı takdir etmiyor olmaları sizi kaygılandırmasın. Bir zamanlar içlerinden bazıları bütün bir gemi dolusu çayı Boston limanına boca etmişlerdi."

Kadın o kulağa hoş gelen kahkahasıyla güldü ve ona bir fincan doldurdu. Adam krema ve şekeri reddetti ve önüne sandviç ekmeğiyle tereyağı konduğunda kadına teşekkür etti. Yeyip içtiler.

Adam vaktinin geldiğini düşünerek, "Şu avlunuzdaki gerçekten de çok ilginç bir kaya parçası,” dedi. "Oturduğum yerden, bir an için, sanki gelen biri var sandım"

Kadın gözlüklerinin ardında gözleri biraz huysuzlanarak fincanım masaya bıraktı. "Onun hakkında bir şeyler söylesem iyi olacak. O kayanın adı da Belstone'dur."

"Öyle mi?" dedi gülümseyerek, çünkü kadının arkadaşlığından hoşlanmaya başlamıştı. "Bu adı ona kim verdi?"

"Kimse bilmiyor. Belki de tarih öncesi çağlardan beridir burada duruyor ve adı bir tanrıdan kaynaklanıyor. Baal'den."17

Çayını yudumladı. Belson kayayı süzdü ve kaya da onu süzüyormuş gibi ürktü.

"Baal," diye tekrarladı. "Bu İncil’den alınma.”

"Birçok yerden alınma," dedi Anne Belstone. "Eski Akid insanları, Avrupalı paganlar, burada, İngiliz Adalarında ona taptılar. Ülkenin dört bir yanına adını vermiş, İskoçya’da Balquiddir ve Balgonie, İrlanda'da Baltimore... hepsi geçmişe, Romalılardan da önce Keltler tarafından tapınılan Baal'e giderler.

"Biz de onun adını taşıyoruz, Kuzen Anne."

Ona böyle hitap ettiğinde kadın yine gülümsedi. "Evet, haydi akrabalığımızı yaşatalım Ben sana Kuzen... Wofford mı demiştin?"

"Bu benim annemin kızlık soyadı. Akrabalarımın arasında birçok Wofford var."

"Akrabalar," diye yineledi kadın. "Benim için değil. Ben tek çocuktum, babam ve babamın babası gibi. Olan akrabalarım hep en az senin kadar uzaktan, Kuzen Wofford. Onlarla iletişim kurmuyorum ve arkadaştan sayabileceğim kimsem de yok, en azından burada. İnsanlar pek uğramaz."

"Sütçü, postacı da mı?"

"Sütü, postamı ve erzağımı şuradaki köyden alıyorum Arka tarafta küçük bir arabam var, getir götür işleri için. Bu evle bile doğru dürüst ilgilenemiyorum, o yüzden seni içeri davet etmediğim için özür dilerim. Bir yatak odasıyla mutfağı kullanıyorum sadece."

Adam pencerenin arkasında bir hareket görür gibi oldu, ama dönüp bakmadı. "Belstone adı hakkında konuşuyorduk." diye anımsattı kadına.

"Ben de kayanın ezelden beri o gördüğün yerde durduğunu söylemiştim. Romalılar buraları işgal ettiklerinde kayayı taşımak istemişler, ama buna yeltenen herkesin başına bir felaket gelmiş ve olduğu yerde bırakmışlar. Sonra Saxon misyonerler gelmiş ve onlar da ilişmemek gerektiğini öğrenmişler."

"O kadar mı kötüymüş?" diye sordu Belson kayayı süzerek.

"Bin yıl kadar önce burada yaşayıp ona bekçilik etmesi için birini bırakmaya karar verdirecek kadar kötü; Belstone adını da bekçiye bu işi nedeniyle vermişler."

"Baal’in kayası yani," dedi Belson sandviçine yağ sürerken. "Ama niçin Baal kayası? Bir çeşit sunak mıymış?"

Anne Belstone sanki irkilircesine kaldırdı omuzlarını. "Öyle de denebilir. Eski paganlar insan kurban ederlerdi... Romalılar onlara bu yüzden çok acımasız davrandılar. Kurbanın ruhu ise adandığı yerde yaşamaya devam eder. Onları dua ederek kovamazsın."

"Misyonerler denemiş olmalılar."

"Evet ve de becerememiş. Bu sana çok aptalca geliyordur."

"İnsanı büyülüyor, Kuzen Anne.”

Adını duyduğunda gamzeleri yine belirdi. "Yani kısacası, kaya yüzyıllardır o gördüğün yerde duruyor. Belstonelar da onunla birlikte yaşadılar ve arada bir başı derde giren çekip gitti."

"Biri de Amerika'ya gitti," dedi Belson. "Atalarımdan Thomas."

"Onun hakkında ne biliyorsun?"

"Çok, çok az," diye itiraf etti Belson. "Adı Amerika'ya gelen önemli kişileri anlatan bir kitapta geçiyor. 1643 yılında Bristol Venture adlı bir gemiyle Jamestown'a gelmiş ve önce Birinci Charles'a özel bir sadakat yemini etmek zorunda kaldığına dair de bir dipnotu var. Bu hep kafamı kurcalamıştır."

"Senin için açıklayabilirim," dedi Anne Belstone. "O iki erkek kardeşin küçüğüydü... ağabeyi Alan benim atalarımdandır. Kayıtlar Thomas Belstone'un büyüsel güçlere sahip olduğunu yazar. Bir gün Matthew Hopkins bölgeye gelir. Onun kim olduğunu biliyor musun?"

"Bir cadı avcısıydı sanırım."

"İngiltere'nin Baş Cadı Avcısı. Thomas Belstone da burada büyücülükle suçlanan yirmi üç kişiden biriydi ve içlerinde tek asılmayan da yine o oldu. Asılmak yerine sürgüne

gönderilmesini sağlayacak paraya ve dostlara sahip olduğu akla geliyor."

"Amerika'ya ulaştığına memnun oldum," dedi Belson kadının gözlüklü gözlerine gülümseyerek. "Kızılderili kanı taşıyan bir kızla evlenmiş ve bunun için de çok memnunum Bir parça Kızılderili kanı... gerçek Amerikalılık bu işte!"

Kadın bu konuyu kafasında bir an ölçüp biçti. Sonra:

"Atam Alan, Cromwell'e katıldı... kazanan tarafa yani," dedi. Yumuşak sesinde müzik saklıydı. "Bu işten kar etti ve evi büyüttü. O zamandan beri burada yaşadık ve umarım bu kadarlık aile öyküsü sizi tatmin edecektir, çünkü daha fazla bir şey bilmiyorum"

Adam konuyu değiştirdi. "Bu verandada oturmak çok hoş."

"Bazen, geceleri burada oturduğumda, ağaçların arasında bir bülbülün şakıdığını duyuyorum"

"Bülbüller.," dedi kadının ardından. "Amerika'da bulunmuyorlar. Ötüşlerini hep merak etmişimdir."

Ama kadın kalıp öğrenmesi için davet etmedi onu. Çay fincanını masaya bıraktı.

"Evi bana gezdirmeyeceğinizi söylemiştiniz, ama gidip adım aldığım şu kayayı yakından bir görmek istiyorum"

"Yani, şey..." Bu bir izin de değildi, red de.

Kalktı ve avluya çıktı. Çakıl döşeli garaj yolunun iki yanını tutan yosunun içinde küçük, kırmızı, zehirli mantarlar büyümüştü. Kayaya ulaştı. Kaya da en az onun boyundaydı. Bir insanın dış hatlarına sahip gibiydi, ama eğer bu şekilde yontulmuşsa da yontu izleri aşınalı çok olmuştu. Belson göze benzeyen gölgeli çentikleri, ağız gibi uzanan çatlağı inceledi. Çatlak sanki acı bir gülümsemeyle kıvrılmıştı.

"Hiç de sevimli değilsin," dedi kayaya. "Romalıların senden kurtulmak istemiş olmalarına şaşmamalı. Seni şöyle deviriversem ne dersin?"

Bir elini kaldırdı, ama kayaya dokunmadı. O anda kaya sanki bir sisin içindeymişçesine bulanıklaşmıştı. Üşüdüğünü hissetti ve bir ses mırıldandı sanki beyninde.

Bu onun irkilmesine ve ardına bakmasına neden oldu.

Anne Belstone sessizce yanına gelmişti. Ellerini göğsünde kavuşturmuştu. Bir şeyler fısıldıyordu. Bir dua mı? Ama sözcüklerden bir anlam çıkaramamıştı.

"Sobrosto, ekkshilbai... pionjhanjhantisbm... ”

Kadın dönüp gidecekmiş gibi yaptı, sanki ürküyormuşçasına.

"Ne söyledin?” diye sordu ona.

"Küçük bir kızken bana ezberletilen eski sözcükleri."

"Bir çeşit büyü mü?"

Kadın buna yanıt vermedi. "Gel," dedi ve dönüp önü sıra verandaya doğru yürüdü. Oturdu, çay fincanını aldı ve titrediği için eline sessizce lanet okudu.

"İstediğin oldu, kayayı yakından gördün." dedi kadın. "Niçin alay ettin onunla?"

Adam sessiz kayaya doğru baktı. "Sen demiştin ya, insan kurbanları..."

"Sadece Romalılardan önceki günlerde. Daha sonra sadece hayvanlar kurban edilmiş." Pürüzsüz yanakları gergin görünüyordu. "Bir tanrı yıkıldığında iblise dönüşür."

"Bir iblisin de rüşvetle satın alınması gerekir," diye kadının mutsuzluğuna uymaya çalıştı.

"Evet, rüşvet verilmelidir."

"Haydi başka şeylerden bahsedelim, Kuzen Anne. Lütfen, biraz daha çay alayım."

Kadın çocuğu olup olmadığını sordu. İki de torun veren avukat oğlundan gururla bahsetti ona ve psikoloji doktorasını tamamlamak üzere olan kızından. Kitapçı dükkanından ve onu nasıl severek çekip çevirdiğinden bahsetti. Eski ayakkabıları ve P.G. Wodehouse'ın romanlarını ve dağlarda ya da deniz kıyısında tatil yapmayı nasıl sevdiğini anlattı.

Kadın ise kendinden çok daha az söz etmişti. Küçük bir kızken gittiği okul dışında hep Belstone'da yaşamıştı. Anne ve babası öldüğünde burada kalmıştı, sessizlik içinde yapayalnız.

"Erkekler hiç ziyaret etmezler mi?" diye şakalaştı gülümseyerek. "Her erkek gibi erkeğin gelmeyi isteyeceğini sanırdım"

"Çok az erkek tanırım"

"North Carolina'yı ziyarete gelmelisin."

"Orası mükemmelmiş gibi konuşuyorsun," dedi kadın.

"Hiçbir şey mükemmel değildir, ama işler çoğu zaman yolundadır. Çok güzel bir baharı, yazı ve güzü vardır, kışları da yumuşaktır. Ayrıca çok sayıda dostlarım var, bazıları profesör, akademisyen. Onlardan hoşlanırdın." Kadına içtenlikle baktı. "Onlar da senden hoşlanırlardı."

Kadının gülümsemesi sonunda geri gelmişti. "Bunu nereden biliyorsun?"

"Öyle olmalı, çünkü ben çok hoşlandım"

"Keşke gelebilseydim" Samimiye benziyordu. Ayağa kalktı ve çay tepsisini toplamaya başladı.

"Korkarım artık bir son vermek zorundayım, Kuzen Wofford."

"Niçin sonlandıralım ki?" diye itiraz etti.

Kadının gözleri mavi, masmaviydi gözlüklerinin ardında. "Köye kadar yürünecek epey yolun var. Gün batmadan orada olmayı istersin."

"Günün batmasına daha çok var. Bak, benimle gel. Akşam yemeğini handa yeriz."

Kadın tabaklan tepsinin üzerine dizdi. "Gerçekten de, bunu yapmamalıyım Ama burada olman çok güzeldi. Sen... öylesine sağlıklı, öylesine neşe dolusun ki."

"Sen de hiç sağlıksız görünmüyorsun ve eğer biraz istersen sen de neşeli olabilirsin," dedi. "Denemende sana yardım etmek istiyorum"

"Neşeli olabilirdim, eğer..."

Bitirmedi. Kadın tepsiye doğru eğilirken Belson yanaklarının tatlı yuvarlaklığına baktı.

"Baksana, niçin hiç evlenmedin?" Üzerine vazife olmadığını şiddetle hissederek aniden sormuştu bunu. "Bir ailen olmalı, çocukların..."

"Hayır," dedi kadın usulca, "bana göre değil. İzninle şunları mutfağa götüreceğim"

Tepsiyi kapıya kadar taşıdı ve serbest eliyle kapının tokmağını çevirdi. İçeri girdi ve kapıyı ardından kapattı. Adam kilidin tıkırtısını duydu. Kapıyı içeriden kilitlemiş miydi? Ama neden?

Ayağa kalkarak kapıya doğru yürüdü ve büyük, pirinç tokmağı çevirdi. Kilitli değildi. İtti ve içeri girdi.

Loştu içerisi, bir çeşit kumlu kahverengi aydınlık. Pencerelerdeki perdelerdi bunun nedeni. Bir koridor boyunca yarım düzine kadar adım attı ve kemerli bir kapı ağzından geniş, yarı karanlık bir odaya baktı.

Oda koyu renk ahşapla kaplanmıştı ve bir gemi ambarı gibi kalaslarla kasnaklanmıştı. Öteki ucunda bir ocak vardı ve ılık bir Haziran günü olmasına rağmen ocakta kömürlerin kızıllığı göze çarpıyordu. Belson sıcaklığı hissetti.

Ocağın önündeki çıkıntının üzerine kare prizma şeklinde küçük bir taş platform oturtulmuştu. Bunun üzerinde ise, bir sunak taşındaki gibi, çiğ et parçaları duruyordu.

Belson merak içinde baktı ocağa. Odanın diğer ucunda, üzeri örtülü bir koltuğun yanında, bir şey kımıldadı, kara ve iri bir şey. Belson ne olduğunu görmek için döndü.

Közlerin ışığında kıpırdayan daha koyu bir gölgeydi sadece. Oraya atılmış bir elbise, ya da koyu renkte bir kürk. Ya da...

Ama o şey yine kıpırdadı. Bir kara ayı gibi usulca doğruldu, iri ve hırpani. Ama geniş ve basık suratıyla, soluk soluk parlayan gözleriyle, bir ayı değildi o. Burnun olması gereken yerde, bir parça kahverengi deri parçası gibi, kapkara delikleriyle ıslak bir yumru vardı. Alt ve üst dişleri kırık porselenler gibi fırlamıştı.

Donakalmış halde, inanamadan baktı Belson. Parlak gözler de ona dikilmişti. Uzun, düğüm düğüm kollar kıllı bahçe tırmıklarına benzeyen parmaklarını gererek, havaya kalktı. Pençemsi tırnaklar diş gibi sivri ve soluk parlıyorlardı. Ağız açıldı ve şarkımsı bir homurtu çıkardı. Uzun yüzgeçlere benzeyen bacakları üzerinde ona doğru gelmeye başladı.

"Hayır!" Belson sonunda sesini çıkarabilmişti. "Benden uzak dur!"

Kaçmak için döndü ve Anne Bestone'a çarptı. Kadın onu hole doğru sürükledi. Kollarını kaldırdı.

"Athe, pemeath. " Tuhaf sözcükler söylemeye başlamıştı yine. "Somiatoai, baliba. "

Yaratık, soluk soluk yanan gözleriyle, olduğu yerde kaldı.

"Ab jatbos noio sattis, " diye şarkı söylediğini duydu kadının. "ishoroh"

”Selu, samhaiah," diyordu evin içinden gelen ses. "Trinu, iamensaba "

Sersemlemiş halde bir koltuğa tutundu. Dizleri titriyordu. Ardında bir şey bir ses çıkardı ve dehşet içinde döndü. Anne Belstone verandaya çıkmış, kapıyı kapatmaktaydı. Kadın ona doğru geldi. Güzel yüzü bir çanak süt gibi bembeyaz kesilmişti.

"Şimdi," dedi usulca. "Şimdi biliyorsun seni eve niçin davet etmediğimi."

"Oradaki şey," diyebildi. "Adam mı, hayvan mı, ne?"

"Ne insan, ne de hayvan." Bilgi verir tarzda ve net konuşuyordu. “Belstoneların ona bakmakla görevlendirildiklerini söylemiştim."

"Bir tanrı... o şey bir tanrı mı?"

"Bir zamanlar tanrıydı. Şimdi ise neyse o. Hep aç."

Belson telaş içindeydi. "Onu sözcüklerle durdurdun."

"Sana söylemiştim. Annemle babam öğrettiler bunu bana." Kadın omuz silkti. "Onu burada tutuyorum, başkalarının başına bela olmasın diye... Bütün dünyanın!"

Bir şey ağır kapıyı içeriden tırmaladı. Kadın o tarafa döndü. "Heriel aias stoch nahas," dedi. Tırmalama sesi kesildi.

"Kasaplık et parçaları, tavşan ya da tavukla tatmin olmuyor," dedi bezgince. "Belki de seni eskiden alışkın olduğu kurbanlardan biri sanmıştır."

Gözlerini kırpıştırarak baktı kadına. "Ona tapıyorsun," dedi yarı suçlayarak.

"Evet," diye kabullendi kadın. "Evet, tapıyorum Bu şekilde onu içeride tutabilirim Şimdi gitmelisin."

"Gitmek mi?” Çıkıntılı kayaya doğru baktı.

"Belki de senin Belstone kanı taşıdığını biliyordur. Bu durumu senin açından daha da kötüleştirir, hem de çok. Bir daha kesinlikle bu evin civarına dahi uğramamaksın."

Bir perde kıpırdadı.

"Burada nasıl yaşayabiliyorsun?" diye bağırdı Belson kadının ve sesinin sakinlikleri üzerine. "Nasıl yapabiliyorsun?"

"Çünkü hep burada yaşadım," diye yanıtladı kadın. "Burada kalmak ve onun da kalmasını sağlamak üzere yetiştirildim Var olma nedenim bu."

"Hayır!" Kadının sakin, solgun yüzüne bağırmıştı. İri elleriyle kadının narin bileklerini yakaladı. "Benimle gel."

"Seninle gelmek mi?" dedi kadın ve gözlerini ayırmadan ona baktı.

"Benimle Amerika'ya gel, Anne. O eve hiçbir şey için tekrar girme. Sana Londra'dan elbiseler alırız, ya da neye ihtiyacın varsa. Beraber gideriz evimize. Orası senin de evin olacak." Kadının ellerini avuçlarında sıktı. "Benimle gel," diye yalvardı. "Lütfen!"

"Yapamam Eğer bir an durup düşünürsen niçin yapamayacağımı anlayacaksın. Ben burada, Belstone'da yaşamalı ve onu da burada tutmalıyım Burada, diğer bütün insanlardan uzakta."

"Ama artık yaşamadığında ne olacak?" diye zorladı kadını. "Er geç öldüğünde?"

"O zaman ne olacağını kim bilebilir?" Sesi yükseldi ve elleri onun ellerini tuttu. "Bunu kim bilebilir? Ben ölmüş, bunları aşmış olacağım. Ama o vakte kadar burada kalacak ve onu bekleyeceğim.”

Sertçe kurtardı ellerini.

"Şimdi,” dedi, "burası benim evim, şu an için sana pek öyle gözükmese de. Burası benim evim ve artık gitmeni istiyorum."

"Gitmeyeceğim,” diye itiraz etti adam.

"Derhal gideceksin," diye emretti kadın. "Yoksa kapıyı açar ve onu dışarı salarım."

Yine bir dalgalanma oldu perdelerde.

"Dediğimi yapacağımı da biliyorsun,” dedi kadın. "Haydi artık, git ve bir daha geri dönme."

Narin bedeninden umulmadık bir kuvvetle onu basamaklara itti. Adam merdivenden aşağı ve çakıllı yola tökezleyerek indi.

"Git buradan!" diye bağırdı adama bir kez daha.

Adam garaj yolundan aşağı yürüdü. Kayanın hizasına vardığında içinden bir ses geldiğini işitir gibi oldu, sanki rüzgar iç çekmişti. Göz çukurları ansızın buz parçaları gibi parlamışlardı. Ağız çatlağı seğirir gibi olmuştu.

Adımlarını hızlandırdı. Yola çıktığında köye doğru yöneldi. Geri dönüp bakmaya cesaret edemedi. Kadını göremezdi zaten. Ezici bir kayıp, bir yenilgi duygusu çökmüştü omuzlarına.

Soluğu boğazında tıkanıyordu. Yanaklarından aşağı yaşların süzüldüğünü hissetti. Küçük, çok küçük bir çocuk oluşundan bu yana ilk kez ağlıyordu.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült