Hikaye

 

 

İlk Aşk

İzak Babel


Galina Apollonovna adında bir kadına aşık olduğumda on yaşındaydım Soyadı Rubtsova’ydı. Kocası subaydı, Japon Savaşı’na katılmış, ekim bin dokuz yüz beşte dönmüştü. Beraberinde birçok sandık getirmişti. Sandıklarda Çin eşyaları vardı: Paravanlar, değerli silahlar... Sandıkların toplam ağırlığı yaklaşık yarım ton kadardı. Kuzma, Rubtsov’un bütün bunları Mançurya ordusunda istihkam birliğinde görev yaparken cebe indirdiği paralarla satın aldığını söylüyordu. Kuzma’nın dışında herkesin dilinde de aynı şey vardı. Rubtsovlar mutlu bir çiftti, bu yüzden kolay değildi, herkes onları çekiştirecekti. Evleri avlumuza bitişikti, cam terasları bizim avluya hafifçe girmişti bile. Ama bunun için babam tartışmamıştı onlarla. Vergi müfettişi olan baba Rubtsov kentimizde dürüst bir insan olarak tanınmıştı, Yahudilerle iyi geçinirdi. Yaşlı adamın subay oğlu Japon Savaşı’ndan dönünce, karı kocanın ne denli mutlu, uyumlu bir çift olduğunu görmüştük. Galina Apollonovna kocasının elini gün boyu bırakmıyordu. Kocasının hasretini bir buçuk yıl çektiği için gözlerinin içine bakıyordu. Ama onun bu bakışları dehşete düşürüyordu beni, titreyerek başımı öte yana çeviriyordum Bu bakışlarda dünyadaki bütün insanların şaşırtıcı, iğrenç yaşamım görür gibi oluyor, hayallerimi aşan böylesi bir yaşamı unutmak için olağanüstü derin bir uykuya dalmak istiyordum Galina Apollonovna kimi zaman odasında başörtüsü omuzlarına düşmüş, kırmızı nalınlarıyla, Çin sabahlığıyla dolaşıyordu. Yakası hayli açık gömleğinin dantelleri arasından bembeyaz, dik göğüslerinin birleştiği çukur ile sabahlığının üzerindeki pembe ipek işlemeli ejderler, kuşlar, bedenleri oyuk ağaçlar görünüyordu.

Bütün gün, ıslak dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle dolaşıyor, henüz boşaltılıp kaldırılmamış sandıklara, yerlere gelişigüzel bırakılmış jimnastik aletlerine çarpıyordu. Bu çarpmalardan bir yeri berelendiğinde sabahlığını dizlerinin üstüne kadar kaldırıyor, kocasına şöyle diyordu:

“Öp de geçsin...”

Ve subay, dar süvari pantolonunun sıkı sıkı sardığı, yumuşak deri, mahmuzlu, çizme giydiği uzun bacaklarını bükerek pis yere diz çöküyor, gülümseyerek, ayaklarını oynatarak, dizlerinin üzerinde kayarak karısının tam çorap bağının üzerindeki hafif şişmiş yeri öpüyordu. Penceremden görüyordum bu öpüşleri. Acı veriyordu bana gördüklerim, ama bu acılarımdan söz etmeye gerek yok. Çünkü on yaşında bir çocuğun aşkı da kıskançlığı da her bakımdan yetişkin erkeklerinkiyle aynıdır. Sonunda iki hafta pencereye yaklaşmadım, Galina’dan kaçtım, ta ki bir olay beni onunla bir araya getirene kadar.

Bu olay, Yahudilerin bir arada yaşamalarına izin verilen Nikolayev ve diğer kentlerde 1905’te Yahudi kıyımının başlaması olayıydı. Kiralık katillerden oluşan bir güruh babamın dükkanını talan etmiş, büyükbabam Şoyl’u öldürmüştü. Her şey ben dışarıdayken olup bitmişti. O sabah ben kuşçu İvan Nikodimıç’tan güvercin almaya gitmiştim On yıllık yaşamımın beş yılı boyunca hep güvercinlerimin olacağı günün hayalini kurmuştum

Gelin görün ki, sakat Makarenko güvercinlerimi şakaklarımda parçalamıştı.

O gün Rubtsovlara götürdü beni Kuzma. Rubtsovların bahçe kapısına tebeşirle bir haç çizilmişti. Onlara dokunmamışlardı. Annemle babamı da evlerinde saklamışlardı. Kuzma cam terasa götürdü beni. Annemle Galina yuvarlak odada oturuyorlardı.

“Hemen üstümüzü başımızı yıkamalıyız,” dedi Galina bana. "Evet, küçük haham, hemen yıkanmalıyız... Yüzümüz gözümüz tüy, hem de kanlı tüy...”

Kucakladı beni, nefis kokan koridordan geçirdi. Başımı kalçasına dayamıştım. Kıpır kıpırdı kalçası, soluk alıyordu sanki. Galina mutfağa götürdü beni, başımı musluğun altına soktu. Çini ocakta kaz kızarıyordu. Duvarlarda gıcır gıcır tencereler, tavalar asılıydı. Onların hemen yanında, aşçının köşesinde ise Çar Nikolay’ın kağıt çiçeklerle bezeli portresi asılıydı. Galina güvercinden yanaklarımda artakalan kurumuş parçalan temizledi.

“Tam damat adayı oldun şimdi, canım,” dedi.

Dolgun dudaklarıyla öptü dudaklarımdan, sonra öte yana döndü. Birden şöyle fısıldadı:

Bak ne diyeceğim, babanın durumu hiç iyi değil, sokaklarda dolaşıp duruyor, çağır onu, buraya gelsin...”

Pencereden bakınca uçsuz bucaksız gökyüzünün altında bomboş sokağı ve kaldırımda yürüyen kızıl saçlı babamı gördüm Başında şapkası yoktu. Kızıl, yumuşak saçları karmakarışıktı. Kağıt yakalığı yana yatmış, iliklenmesi gereken düğmeden başka bir düğmeye iliklenmişti. Eski püskü, pamuklu bir asker giysisi giymiş sarhoş Vlasov babamın peşinden ayrılmıyordu.

İki eliyle babama dokunarak hırıltılı, heyecanlı bir sesle şöyle diyordu:

“Biz özgürlüğü Yahudiler özgürce, istedikleri gibi ticaret yapsınlar diye istemiyoruz... Çalışan insanın emeğinin, kara cahil kalmasının karşılığını ver bakalım ona... Ver ona bunları, duyuyor musun beni, ver...”

İşçi, babamın koluna dokunarak bir şey istiyordu ondan. Yüzünde kah bir sarhoş coşkusu beliriyordu, kah hüzünlü bir uyku... Sağa sola kıvrılan bacaklarının üzerinde yalpalayarak mırıldanıyordu:

“Bizler de Molokanlar gibi yaşamalıyız. Bizim hayatımız da Molokanlarınki gibi olmalı, ama yalnızca şu eski Tanrı olmadan... Onun Yahudilerden başkasına bir yararı yok zaten...”

Yalnızca Yahudilere yararı olan eski Tanrı için bağırıp çağırmaya başlamıştı Vlasov. Bağırarak, tökezleyerek yetişmeye çalışıyordu bilinmeyen Tanrısına. Ama o anda bir Kazak süvari kolu kesti yolunu. En önde, atın üzerinde, pantolonu şeritli, belinde gümüş tören kemeri, başında geniş kasket olan bir subay vardı. Subay atını yavaş, ileriden başka bakılabilecek bir yer olmayan bir dağ geçidinden geçiyormuş gibi, sağına soluna bakmadan, sürüyordu.

Babam, Kazak yanından geçerken mırıldanarak, "Yüzbaşı...” dedi. Başını ellerinin arasına alıp sıkarak tekrarladı: “Yüzbaşı...”

Ve çamurun içine diz çöktü.

"Nasıl yardımcı olabilirim size?” diye sordu subay uzaklara bakmayı sürdürerek. Limon rengi güderi eldivenli elini kasketinin siperine götürdü.

Biraz ileride, Balıkçılar Sokağı’nın köşesinde yağmacılar bizim dükkanı dağıtmaktaydılar. Çivi ve makine dolu sandıkları, bu arada benim kolej giysisiyle çektirdiğim resmimi de sokağa atıyorlardı.

“Görüyorsunuz işte,” dedi babam ayağa kalkmadan. “Her şeyimi yok ediyorlar, yüzbaşı, neden...”

Subay bir şeyler mırıldandı, limon rengi eldivenini kasketinin siperine götürdü, dizginleri salladı. Ama at yürümedi. Babam dizlerinin üstünde, hayvanın önüne geçmiş, hayvanın iri, kısa, zarif bacaklarını okşuyordu.

“Tamam efendim,” dedi subay dizginlere asılarak.

Gitti. Kazaklar da arkasından. Yüksek eyerlerinin üzerinde sakin oturuyorlar, gene hayali dağ geçidinden geçiyor gibi gidiyorlardı. Katedral sokağına sapıp gözden kayboldular.

Galina tekrar yavaşça pencereye doğru itti beni.

“Babanı buraya çağır,” dedi. “Adamcağız sabahtan beri bir şey yemedi.”

Pencereden dışarı sarktım.

Sesimi duyunca dönüp baktı babam.

“Yavrucuğum benim,” diye kekeledi anlatılamaz bir şefkatle.

Birlikte, Rubtsovların terasından, annemin yattığı yeşil boyalı yuvarlak odaya geçtik. Karyolanın çevresinde yerde gülleler, çeşitli jimnastik aletleri vardı.

“Kahrolası para,” dedi annem bizi görünce. Kendi sesine hiç benzemeyen hırıltılı bir sesle haykırdı: “İnsan hayatını, çocukları, zavallı mutluluğumuzu... hepsini para uğruna yok ettin...”

Sarsılarak bıraktı kendini karyolaya, sustu.

O sessizlikte benim hıçkırıklarım duyuldu. Duvarın dibinde ayakta duruyordum, kasketim alnıma düşmüştü, hıçkırıklarımı tutamıyordum.

Galina her zamanki küçümser gülümsemesiyle, "Ayıp, tatlı küçüğüm,” dedi.

Ütülü sabahlığıyla bana şöyle bir dokunup, kırmızı pabuçlarıyla pencereye gitti, kornişe tuhaf Çin perdeleri asmaya koyuldu. Çıplak kolları ipek perdelerin içine gömülmüştü, dipdiri saç örgüsü kalçalarının üzerinde sallanıyordu. Heyecanla izliyordum onu.

Bilgili bir çocuktum, sıra sıra ışıklarla aydınlatılmış, uzak bir sahneye bakar gibi bakıyordum

Galina’ya. Ve kendimi Miron, bizim köşe başında kömür satan adamın oğlu Miron gibi hayal ediyordum Yahudi sivil savunma üyesiydim sanki, ve işte, Miron gibi iplerle bağlı yırtık ayakkabılar giyiyordum Omzumda yeşil kayışa asılı çakaralmaz bir tüfek vardı. Eski tahta bir perdenin arkasında yere diz çökmüş, katilleri püskürtmeye çalışıyorum Tahta perdenin arkasında boş bir yer var. Tozlu kömürler yığın yığın orada. Çakaralmaz sık sık tutukluk yapıyor. Sakallı, bembeyaz dişli katiller yaklaşıyorlar bana. Yaklaşmakta olan onurlu bir ölümün gururunu duyuyorum içimde. Yukarılarda, masmavi gökyüzünde Galina’yı görüyorum.. Sayısız tuğlayla yapılı, koskocaman bir evin duvarında açılmış bir mazgal görüyorum Bu mor ev gri toprağı iyice çiğnenmemiş bir ara sokağın girişini kapamış... Yukarıdaki mazgalda Galina ayakta duruyor. Kimsenin ulaşamadığı o yerden küçümser bir tavırla gülümsüyor. Yarı çıplak kocası arkasında duruyor, boynunu öpüyor...

Galina’yı daha acılı, tutkulu, umutsuz sevmek için hıçkırıklarımı tutmaya çalışarak hayal ediyordum bütün bunları. Belki de, on yaşında bir çocukta acının ölçüsü daha büyük olduğu için... Aptalca hayallerim güvercinimin de, Şoyl’un da ölümünü unutmama yardımcı olmuştu. O anda terasa Kuzma şu korkunç Yahudi Aba’yla girmemiş olmasaydı belki de unutacaktım o cinayetleri.

Geldiklerinde hava kararmıştı. Terasta cılız, yana kaykılmış bir lamba yanıyordu. Göz kırpan ışık kötüye işarettir.

“Büyükbabayı hazırladım,” dedi Kuzma terasa girer girmez. “Şimdi öyle güzel yatıyor ki... İhtiyar için birkaç dua okuması için zangocu da getirdim.”

Şamas1 Aba’yı gösterdi Kuzma.

1 Sinagoglarda bekçilik ve hizmetkarlık yapan kimse. (YN.)

‘Bir şeyler verin ona da yesin’ dedi dostça bir tavırla. "Zangoç dediğinin karnı toksa, bütün gece dua eder, yalvarır durur Tanrı’ya...”

Kuzma kapının eşiğinde dikiliyor, sevimli kırık burnunu dört bir yana çeviriyordu. Büyük bir içtenlikle, ölünün çenesini nasıl bağladığını anlatmaya çalışıyordu. Ama babam kesti sözünü.

Rica ediyorum, Aba Efendi,” dedi, “ölü için gereken duaları okuyun, ücretinizi öderim..”

Aba iğrenç, sakallı yüzünü masa örtüsünün üzerine dikerek can sıkıcı bir sesle konuştu:

“Ama ödemeyeceğinizden korkuyorum.. Hakkım olan parayı alıp Arjantin’e, Boenos Aires’e kaçarsınız, orada benim paramla bir toptancı dükkanı açarsınız diye korkuyorum.. Evet, bundan korkuyorum işte.”

Aba, küçümsedik okunan dudaklarını çiğneyerek, masanın üzerindeki “Anayurdun Evladı” gazetesini kendine doğru çekti. Gazetede, Çar’ın 17 Ekim özgürlük manifestosu vardı.

Aba, ağzına doldurduğu sakalını çiğneyerek manifestoyu okumaya başladı: ... Özgür Rusya’nın yurttaşları, özgür Rusya’nın yurttaşları, İsa'nın bu kutsal pazar günü hepinize selam olsun...

Gazete yaşlı şamasın önünde yan duruyor, sallanıyordu. Uykulu bir sesle, şarkı söyler gibi, kendisi için yabancı Rusça sözcükleri üzerine basa basa okuyordu. Aba’nın bazı sözcükleri böyle vurgulu okuması, ülkesinden Rusya’ya gelmiş bir zencinin anlaşılmaz Rusça konuşmasını andırıyordu.

Herkes, annem bile gülmeye başlamıştı. Küçük odadan başını uzatıp seslendi:

"Günah işliyorum. Gülüyorum, Aba... İyisi mi siz bize nasıl olduğunuzu, ailenizin durumunu anlatın...” Aba, sakalını ağzından çıkarmadan, gazeteyi okumayı sürdürerek homurdandı:

“Başka şeyler sorun siz bana.”

“Başka şeyler sor sen ona,” dedi Aba’nın arkasından babam

Aba, odanın orta yerinde durdu. Yaşlı gözleri bize gülümserken bir anda yuvalarından uğramış, kimsenin görmediği bir noktaya dikilmişti.

Tekdüze, zorlamalı, patlamaya hazır bir sesle şöyle dedi:

“Oy, Şoyl! Ah Şoyl, büyük insan...”

Biraz sonra bağırmaya başlayacağının farkındaydık, ama annem bizden önce davrandı. Bir anda, saçları darmadağın oldu, babamın göğsünü yumruklamaya başladı.

“Manus!” diye haykırdı. “Çocuğumuza bak sen, durumunu gör! Onun hıçkırıklarını neden duymuyorsun, neden böyle yapıyorsun, Manus?..”

Babam sustu.

“Raşel,” dedi ürkek bir tavırla. “Şoyl için yüreğimin nasıl acıdığını anlatamam sana..

Mutfağa gitti, bir bardak suyla döndü.

"İç bakalım, şanssız çocuk,” dedi Aba bana doğru gelirken. “Ölüye tütsü ne kadar yararsa, bu su da sana o kadar yarayacaktır...”

Haklıydı, suyun hiç yararı olmamıştı bana. Daha da çok hıçkırmaya başlamıştım. Bir feryat yükseldi göğsümden. Dokunması hoşuma giden bir şişlik oluşmuştu gırtlağımda. Şiş büyüyor, soluyor, suyu yutmama engel oluyor, yakamdan yukarı çıkmaya çalışıyordu. Kesilmiş, parçalanmış soluğum fıkır fıkır kaynıyordu içimde. Kaynayan su gibi fokur fokur kaynıyordu. Gece, o güne kadar olduğum gibi kepçekulak bir çocuk değildim artık. Kıvranıyordum. O zaman annem, onu daha da uzun boylu, daha biçimli gösteren şalına bürünüp, donup kalmış Galina’nın yanına gitti. Güçlü bir sesle, sözcükleri uzatarak konuştu:

“Sevgili Galina, çok huzursuz ettik sizi... İyi yürekli Nadejda İvanovna’yı da, evinizde herkesi de... İnanın, çok utanıyorum, sevgili Galina...”

Annemin yanakları alev alev yanıyordu. Galina’yı kapıya doğru itti, sonra bana koştu, inlememe engel olmak için şalını ağzıma tıkadı.

Dayan oğlum,” diye fısıldadı. “Annen için dayanmaya çalış...”

Dayanmasına dayanabilirdim de, bunu yapmayı istemiyordum, çünkü daha önce böylesine bir yüzkarasını yaşamamıştım...

Hastalığım böyle başladı işte. O zaman on yaşındaydım Sabahleyin doktora götürdüler beni. Kıyım devam ediyordu, ama bize dokunmuyorlardı. Şişman doktor sinirlerimin bozuk olduğunu söyledi.

Beni acilen Odessa’ya götürmelerini, profesör doktorlara göstermelerini, havalar ısınana, deniz mevsimine kadar orada kalmamı salık verdi.

Biz de öyle yaptık. Birkaç gün sonra annemle birlikte Odessa’ya, dedem Leyvi İtshok’la dayım Simon’un yanına gittik. Sabah vapuruna bindik, öğleden sonra Bug Nehri’nin kıpır kıpır sularının yerini denizin ağır, yeşil dalgaları aldı. Benim için çılgın dedemin evinde yepyeni bir hayat başlıyordu ve on yılımı geçirdiğim Nikolayev kentiyle bir daha görüşmemek üzere vedalaşmıştım.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült