İki Tebessüm

Irvin D. Yalom


Bazı hastalar kolaydır. Ofisime değişmeye hazır durumda gelirler
ve terapi kendi kendine yürür. Bazen benim harcamam gereken
çaba o kadar az olur ki, sırf bu süreçte gerekli bir kişi olduğuma
kendimi ve hastayı, inandırmak için bir soru sorarak ya da bir yorum
öne sürerek iş yaratırım.

Marie kolay hastalardan değildi. Onunla birlikte geçen her seans
büyük bir çaba gerektiriyordu. Üç yıl önce beni görmeye ilk
geldiğinde, kocası öleli dört yıl olmuştu ama Marie kederinin
içinde donup kalmış durumdaydı. Yüz ifadesi, düş gücü, bedeni,
cinselliği - yaşamının tüm akışı - donmuştu. Terapide uzun bir
süre cansız kalmıştı ve ben iki kişinin işini birden yapmak zorunda
kalmıştım. Şimdi bile, depresyondan kurtulmasından uzun
süre sonra, hala çalışmamızda bir katılık, ilişkimizde hiçbir zaman
değiştiremediğim bir soğukluk ve uzaklık vardı.

Bugün bir terapi tatiliydi. Bir uzman danışman, Marie ile mülakat
yapacaktı ve ben hem onunla bir saati paylaşma hem de
--izinli-- olma lüksünün keyfini yaşayacaktım. Haftalardır onu bir
hipnoterapistle konsültasyon konusunda sıkıştırıyordum. Marie
hemen her yeni deneyime direnmesine ve hipnozdan özellikle
korkmasına karşın sonunda, benim bütün seans boyunca hazır
bulunmam koşuluyla, buna razı olmuştu. Bana göre hava hoştu;
hatta arkama yaslanıp işi arkadaşım ve meslektaşım olan Mike
C.'ye bırakma fikri hoşuma da gidiyordu.

Ayrıca, gözlemci konumunda olmak bana Marie'yi tekrar değerlendirmek
için bulunmaz bir fırsat verecekti. Çünkü üç yıl
içinde benim ona ilişkin görüşümün sabitleşip daralmış olması
mümkündü. Belki Marie önemli ölçüde değişmişti ve ben bunun
farkına varmamıştım. Belki de başkaları onu benden çok farklı
bir biçimde değerlendirecekti. Onu bir kez daha yeni bir gözle
görmeye çalışmamın zamanı gelmişti.

Marie İspanyol asıllıydı ve on sekiz yıl önce Meksiko'dan göç
etmişti. Meksiko'da üniversitede öğrenciyken tanışmış olduğu
kocası cerrahtı ve bir akşam acil bir çağrı üzerine hızla hastaneye
giderken araba kazasında ölmüştü. Olağanüstü güzel bir kadın
olan Marie, uzun boylu, heykel gibi vakarlıydı; keskin hatlı çarpıcı
bir burnu ve başının arkasında burulup düğümlenmiş uzun siyah
saçları vardı. Kaç yaşlarındaydı? Yirmi beş tahmin edilebilirdi;
belki, makyajsızken, otuz. Kırk yaşında olduğunu düşünmek
imkansızdı.

Marie'nin ürkütücü bir havası vardı; güzelliği ve azameti çoğu
insanın cesaretini kırıyordu. Bense ona doğru şiddetle çekildiğimi
hissediyordum. Beni duygulandırıyordu, onu rahatlatmak
istiyordum, ona sarılmayı ve bedeninin kollarımın arasında çözülmesini
hissetmeyi hayal ediyordum. Duyduğum çekimin gücü
hakkında sık sık düşünüyordum. Marie, bana saçlarını onun
gibi yapan ve ilk gençliğimin cinsel fantezilerinde önemli bir rol
oynayan güzel bir teyzeyi anımsatıyordu. Belki mesele buydu.
Belki de yalnızca bu görkemli kadının tek sırdaşı ve koruyucusu
olmamın gururumu okşamasıydı.

Depresyonunu iyi gizliyordu. Yaşamının bittiğinı hissettiğini;
umutsuzca yalnız olduğunu; her gece ağladığını; kocasının ölümünden
sonraki yedi yıl içinde bir erkekle değil bir ilişkisi, kişisel
bir sohbeti bile olmadığını hiç kimse tahmin edemezdi.

Kaybını izleyen ilk dört yıl boyunca Marie kendini erkeklerce
kesinlikle erişilmez bir konumda tutmuştu. Son iki yıl içinde, depresyonu
hafifledikçe, tek kurtuluşunun yeni bir romantik ilişki olduğu
sonucuna varmıştı, ama öylesine mağrur ve ürkütücüydü ki
erkekler onu yaklaşılmaz bir kadın olarak görüyorlardı. Birkaç ay
süreyle, yaşamın, gerçek yaşamın, insan ancak bir erkek tarafından
seviliyorsa yaşanabileceği yolundaki inancına karşı çıkmaya
kalkışmıştım. Onun ufuklarını genişletmesine, yeni meraklar geliştirmesine,
kadınlarla ilişkilere değer vermesine yardımcı olmaya
çalışmıştım. Ama inancı çok köklüydü. Sonunda bunun çürütülemeyeceğine
karar vererek dikkatimi onun erkeklerle tanışıp
onları cezbetmeyi öğrenmesine yardımcı olmaya çevirmiştim.

Ama tüm çalışmamız dört hafta önce, Marie'nin San Francisco'da
bir tramvaydan düşüp çenesini kırması, yüz kemiklerinde
ve dişlerde hasarın yanı sıra yüzünde ve boynunda derin yaralar
oluşmasıyla sonuçlanan bir kazayla kesintiye uğramıştı. Marie
bir hafta hastanede yattıktan sonra dişlerinin onarımı için bir çene
cerrahıyla tedaviye başlamıştı. Marie'nin acıya, özellikle dişlerden
kaynaklanan acıya direnci düşüktü ve çene cerrahına yaptığı
sık ziyaretler ona dehşet veriyordu. Ayrıca, yüz sinirlerinden
biri hasar görmüştü ve yüzünün bir yanında şiddetli, amansız ağrılar
oluyordu. İlaçlar etkisiz kalmıştı ve ben hipnotik konsültasyonu
bu ağrıyı hafifletmek için önermiştim.

Olağan koşullarda Marie güç bir hasta olabilirdi, ama hele kazadan
sonra şaşılacak kadar direngen ve iğneleyici olmuştu.

--Hipnoz aptal ya da zayıf iradeli insanlarda sonuç verir. Onu
bu nedenle mi benim için öneriyorsunuz?--

--Marie, hipnozun irade veya zekayla hiç ilgisi olmadığına seni
nasıl ikna edebilirim? Hipnotize olma yeteneği yalnızca insanın
doğuştan gelme bir niteliğidir. Ne riski var bunun? Ağrının dayanılmaz
olduğunu söylüyorsun - bir saatlik bir konsültasyonun
seni biraz rahatlatması kuvvetle muhtemel.--

--Size basit görünebilir ama ben aptal yerine konulmak istemiyorum.
Hipnotizmayı televizyonda gördüm - kurbanlar geri zekalılara
benziyor. Kuru bir sahnedeyken yüzdüklerini, ya da sandalyede
otururken sandalda kürek çektiklerini sanıyorlar. Bir kadının
dili dışarı uğramıştı ve onu içeri sokamıyordu.--

--Bu tür bir şeyin başıma geleceğini düşünseydim, ben de senin
kadar kaygılanırdım. Ama televizyon hipnozuyla tıbbi hipnoz
arasında dünyalar kadar fark vardır. Sana ne bekleyebileceğini
tam olarak anlattım. Esas olan şu ki hiç kimse seni denetim altına
almayacak. Tersine sen kendini, ağrını denetim altına alabileceğin
bir zihinsel duruma sokmayı öğreneceksin. Öyle görünüyor
ki hala bana ve diğer doktorlara güvenmekte güçlük çekiyorsun.--

--Doktorlar güvenilir olsalardı, sinir cerrahını zamanında çağırmayı
akıl ederlerdi ve kocam hala hayatta olurdu!--

--Bugün burada çok şey olup bitiyor, öyle çok konu var ki -
ağrıların, hipnoza ilişkin kaygıların (ve hatalı görüşlerin), ve ben
de dahil olmak üzere doktorlara olan öfken ve güvensizliğin -
hangisine öncelik vereceğimi bilemiyorum. Sen de böyle mi hissediyorsun?
Sence bugün nereden başlayalım?--

--Doktor ben değil sizsiniz.--

Ve terapi bu şekilde sürüp gitmişti. Marie kırılgan, öfkesi burnunda,
bana açıkça itiraf edilmiş minnetine karşın çoğu kez alaycı
ya da kışkırtıcıydı. Dikkatini hiçbir konuda toplayamıyor, hemen
başka yakınmalara geçiyordu. Ara sıra kendini toparlıyor ve şirretlik
ettiği için özür diliyordu, ama her defasında birkaç dakika
sonra bir kez daha o öfkesi burnunda ve kendine acıyan Marie
oluveriyordu. Biliyordum ki, özellikle bu kriz döneminde yapabileceğim
en önemli şey ilişkimizi korumak ve onun beni uzaklaştırmasına
izin vermemekti. Şu ana dek sebat etmiştim ama sabrım
sınırsız değildi ve yükü Mike ile paylaşmak beni rahatlatmıştı.

Aynı zamanda bir meslektaştan destek de istiyordum. Konsültasyona
ilişkin gizli güdüm de buydu. Marie'yle neler çektiğime
bir başkasının da tanık olmasını, birinin bana, --Çetin bir kadın:
Onunla bayağı iyi bir iş yapmışsın,-- demesini istiyordum. Bu
muhtaç tarafım Marie'nin çıkarları doğrultusunda hareket etmiyordu.
Mike'ın kolay ve pürüzsüz bir konsültasyon geçirmesini
istemiyordum: Onun da benim gibi uğraşmasını istiyordum.
Evet, itiraf ediyorum, bir tarafım Mike'a güçlük çıkarması için
Marie'ye destek veriyordu: --Haydi Marie, yap yapacağını!--

Oysa seansın iyi gitmesi beni şaşırtacaktı. Marie iyi bir hipnotik
denekti ve Mike onu ustalıkla ikna edip kendini trans haline
geçirmeyi öğretti. Sonra anestetik bir teknik kullanarak Marie'nin
ağrısına odaklandı. Onun kendisini dişçinin koltuğunda oturmuş
novokain iğnesi olurken hayal etmesini önerdi.

--Çenenin ve yanağının gitgide uyuştuğunu düşün. Şimdi çenen
gerçekten hissiz. Ona elinle dokun ve ne kadar hissiz olduğunu
gör. Elini bir hissizlik deposu olarak düşün. Hissiz yanağına
dokunduğunda o da hissizleşiyor ve bu hissizliği bedeninin herhangi
bir yerine aktarabiliyor.--

Bu noktadan hareketle Marie'nin uyuşukluğunu yüzünün ve
boynunun tüm ağrılı bölgelerine aktarması kolay bir adım oldu.
Mükemmel. Yüzündeki rahatlama ifadesini görebiliyordum.

Ardından Mike onunla ağrı hakkında konuştu. Önce ağrının
işlevini anlattı: onun, çenesini ne kadar hareket ettirebileceği ve
ne kadar kuvvetle çiğneyebileceği konusunda bir uyarma görevi
yaptığını söyledi. Bu, tahriş olmuş zedelenmiş sinirlerden kaynaklanan
ve hiçbir yararı olmayan ağrının karşıtı olan gerekli, işlevsel
ağrıydı.

Mike'ın önerisine göre Marie'nin ilk adımı ağrıları hakkında
daha çok şey öğrenmekti: işlevsel ve gereksiz ağrıyı birbirinden
ayırt etmekti. Bunu yapmanın en iyi yolu doğru soruları sormaya
başlamak ve ağrısını çene cerrahıyla derinlemesine konuşmaktı.
Çünkü yüzünde ve ağzında olup bitenleri en iyi bilen oydu.

Mike'ın sözleri harikulade berraktı ve profesyonellikle babacanlığın
en dozunda karışımıyla dile getiriliyordu. Marie ve Mike'ın bakışları
bir an için birbirine kenetlendi. Sonra Marie gülümsedi
ve başını salladı. Mike onun mesajı almış ve kaydetmiş olduğunu
anladı.

Sonra, besbelli Marie'nin yanıtından hoşnut, son görevine
döndü. Marie çok sigara içiyordu ve Mike ile konsültasyonu kabul
etme güdülerinden biri de sigarayı bırakma yolunda onun
yardımını sağlamaktı. Bu alanda uzman olan Mike, iyi hazırlanmış
parlak bir sunuşla başladı. Üç ana noktayı vurguluyordu:
Marie'nin yaşamak istemesi, yaşamak için bedenine ihtiyaç duyması
ve sigaranın bedeni için bir zehir olması.

Mike bunu bir örnekle açıkladı: --Köpeğinizi düşünün, ya da
şu anda bir köpeğiniz yoksa çok sevilen bir köpek hayal edin.
Şimdi de 'zehir' diye etiketlenmiş köpek maması kutuları düşünün.
Köpeğinize zehirli köpek maması yedirmezdiniz, değil mi?--

Bir kez daha Marie ile Mike'ın bakışları kenetlendi ve bir kez
daha Marie gülümseyip başını salladı. Mike hastasının durumu
kavradığını bildiği halde yine de fikrini ısrarla onun kafasına
sokmaya çalışıyordu: --O halde neden bedeninize, köpeğinize
davranacağınız kadar iyi davranmayasınız?--

Mike, kalan sürede kendi kendini hipnotize etme konusundaki
derslerini pekiştirdi ve Marie'ye, sigara isteğine otohipnozla ve
yaşamak için bedenine ihtiyaç duyduğu ve onu zehirliyor olduğu
gerçeğine ilişkin artan bir bilinçle yanıt vermeyi öğretti.

Mükemmel bir konsültasyon olmuştu. Mike fevkalade bir iş
yapmıştı: Marie'yle iyi bir ilişki kurmuş ve tüm konsültasyon
hedeflerine etkin bir biçimde ulaşmıştı. Marie, ondan ve birlikte
yaptıkları çalışmadan besbelli hoşnut olarak ofisten ayrıldı.

Sonradan, üçümüzün paylaştığı saat hakkında düşünceye daldım.
Konsültasyon beni mesleki bakımdan tatmin etmekle birlikte
aradığım kişisel destek ve takdiri bulamamıştım. Elbette Mike'ın
kendisinden aslında ne istediğim konusunda hiçbir fikri yoktu.
Benden çok daha genç bir meslektaşıma hiç de olgunca olmayan
gereksinimlerimi kolay kolay itiraf edemezdim. Ayrıca, Mike Marie'nin
ne kadar çetin bir hasta olduğunu ve benim onunla insan
gücünü ne denli aşan bir iş yapmış olduğumu tahmin edemezdi
- Marie onunlayken, belki de sırf aksilik olsun diye, örnek bir
hastayı oynamıştı.

Tabii bu düşünceler Mike ve Marie'den gizli kaldı. Sonra onların
ikisini düşündüm - konsültasyon hakkında gizli düşünce
ve görüşlerini, gerçekleşmemiş dileklerini. Bundan bir yıl sonra
Mike, Marie ve ben, birlikte geçirdiğimiz süreyle ilgili olarak
anımsadıklarımızı yazsaydık, acaba ne ölçüde uyuşurduk? Sanırım
her birimiz, geçirdiğimiz saati bir diğerinin anlatımından tanımakta
güçlük çekerdik. Ama neden bir yıl? Diyelim ki bunu
bir hafta sonra yazdık? Ya da hemen bu anda? Bu saatin gerçek,
kesin ve eksiksiz tarihçesini tekrar yakalayıp kaydedebilir miydik?

Hafife alınacak bir soru değildir bu. Terapistler, hastaların çok
eskiden olup bitmiş olaylar hakkında vermeyi seçtikleri bilgileri
temel alarak, bir yaşamı yeniden kurabileceklerine inanma
alışkanlığındadırlar: ilk gelişme yıllarının can alıcı olaylarını, anne
ve babayla ilişkilerin, anne ve baba arasındaki, kardeşler arasındaki
ilişkilerin gerçek niteliğini, aile sistemini, yaşamın ilk dönemlerindeki
korku ve zedelenmelere eşlik eden iç yaşantıları,
çocukluk ve ilkgençlik arkadaşlıklarının dokusunu keşfedebileceklerine
inanırlar.

Oysa tek bir saatin bile gerçekliği yakalanamıyorsa, terapistler,
tarihçiler ve biyografi yazarları bir yaşamı herhangi bir kesinlik
derecesine ulaşarak yeniden kurabilirler mi? Yıllar önce,
bir hastamın ve benim, terapi seanslarımızdan her birine ilişkin
kendi görüşlerimizi yazdığımız bir deney yürütmüştüm. Daha
sonra notlarımızı karşılaştırdığımızda, zaman zaman aynı saati
anlattığımıza inanmak güç olmuştu. Neyin yararlı olduğu konusundaki
görüşlerimiz bile farklıydı. Ya benim şık yorumlarım?
Onları hiç duymamıştı bile! Onların yerine, söylemiş olduğum
rasgele, kişisel, destekleyici sözleri anımsıyor ve onlara değer
veriyordu. (Bu farklı görüşler daha sonra bir kitap haline getirilip
yayımlanmıştır: Every Day Gets a Little Closer: A Twice Told Therapy
(New York: Basic Books, 1974).

Böyle zamanlarda insan bir gerçeklik hakemine ya da seansın
bir tür resmi, kesin imgeli enstantanesine özlem duyuyor. Gerçeğin
bir yanılsama, en iyi olasılıkla katılımcıların oybirliğine dayanarak
algının demokratikleştirilmesi olduğunun farkına varmak
ne kadar tedirgin edici!

Eğer o saati ben özetleyecek olsaydım, özetimi özellikle --gerçek--
iki --an--ın çevresinde kurardım: Marie ve Mike'ın bakışlarının
kenetlendiği ve Marie'nin gülümseyip başını salladığı iki an.
İlk tebessüm Mike'ın Marie'ye ağrılarını çene cerrahıyla ayrıntılı
olarak konuşmasını salık vermesini izlemişti; ikincisi ise Mike'ın,
Marie'nin köpeğine zehirli mama vermeyeceği hususunu kuşkuya
yer bırakmaz biçimde vurgulayışını izlemişti.

Daha sonra Mike ile o seans hakkında uzun bir konuşmamız
oldu. Mike mesleki açıdan bunu başarılı bir konsültasyon olarak
görüyordu. Marie iyi bir hipnotik denekti ve Mike konsültasyon
hedeflerinin tümüne ulaşmıştı. Ayrıca bu, iki hastayı hastaneye
yatırdığı ve bölüm başkanıyla çatıştığı kötü bir haftanın ardından
iyi bir kişisel deneyim olmuştu. Onun işinin ehli oiarak etkin bir
tarzda çalışmasını benim izlemiş olmam da onu tatmin etmişti.
Benden gençti ve çalışmalarıma her zaman saygı duymuştu. Hakkında
olumlu düşünmem onun için çok şey ifade ediyordu. Benim
ondan istemiş olduğumu onun benden almış olması kaderin
bir cilvesi gibiydi.

Ona o iki tebessümü sordum. Onları iyi anımsıyor, etki ve
bağlantı anlamı taşıdıklarına inanıyordu. Konuşmasının güçlü
noktalarında beliren tebessümler, Marie'nin onun mesajını anladığı
ve etkilendiği anlamını taşıyordu.

Oysa Marie'yle olan uzun ilişkimin sonucunda, ben bu tebessümleri
çok farklı yorumlamıştım. Mike'ın, Marie'ye çene cerrahı
Dr. Z.'den daha çok bilgi istemesini önerdiği zaman beliren ilk tebessümü
ele alalım. Marie'nin bu doktorla ilişkisinin ardında öyle
bir öykü vardı ki!

Marie onunla yirmi yıl önce, Meksiko'da üniversitede aynı sınıfta
okurken tanışmıştı. O zamanlar Dr. Z. yorulmak bilmeden
ona kur yapmaya çalışmış ama ilgisine karşılık görememişti. Marie,
kocasının geçirdiği araba kazasına kadar, onunla temasını
kaybetmişti. Dr. Z. de ABD'ye gelmişti ve Marie'nin kocasının
kazadan sonra getirildiği hastanede çalışıyordu. Kocasının, başında
ölümcül bir yarayla komada kaldığı iki hafta boyunca, Marie
için bir destek ve tıbbi bilgi kaynağı olmuştu.

Marie'nin kocasının ölümünden hemen sonra Dr. Z., karısına
ve beş çocuğuna karşın, Marie'ye yeniden kur yapmaya girişmiş
ve ona cinsel yaklaşımlarda bulunmaya başlamıştı. Marie onu öfkeyle
reddetmişti ama Dr. Z. yılmıyordu. Telefonda, kilisede ve
hatta mahkemede (Marie, kocasının ölümündeki ihmali nedeniyle
hastaneyi dava etmişti), göz kırpıyor ve şehvetle bakıyordu.
Marie onun bu davranışlarını iğrenç buluyor ve reddedişleri giderek
sertleşiyordu. Dr. Z., ancak Marie ona kendisinden tiksindiğini,
dünyada bir gönül macerasına gireceği son erkek olduğunu
ve eğer onu taciz etmeyi sürdürürse durumu karısına - ki korkulacak
bir kadındı - bildireceğini söyleyince ısrarından vazgeçmişti.

Marie tramvaydan düştüğünde başını çarpmış ve bir saat kadar
baygın kalmıştı. Olağanüstü şiddetli bir ağrıyla uyandığında
kendini umutsuzca yalnız hissetmişti: hiç yakın arkadaşı yoktu
ve iki kızı da Avrupa'da tatildeydi. Acil servis hemşiresi ona doktorunun
adını sorduğunda, --Dr. Z.'yi arayın,-- diye inlemişti. Dr.
Z.'nin bölgedeki en yetenekli ve deneyimli çene cerrahı olduğu
konusunda herkes hemfikirdi ve Marie şansını meçhul bir cerrahla
deneyemeyecek kadar tehlikeli bir durumda olduğunu hissediyordu.

Dr. Z. başlangıçtaki önemli cerrahi müdahalelerde (görünüşe
göre mükemmel bir iş yapmıştı) duygularına hakim olmuş, ama
ameliyat sonrası dönemde hepsi boşanıvermişti. Alaycı, otoriter,
ve sanırım sadistçe davranıyordu. Marie'nin isterikçe aşırı tepki
verdiğine kendini inandırmıştı ve yeterli ağrı kesici ya da yatıştırıcı
ilaç yazmayı reddediyordu. Laf arasında tehlikeli komplikasyonlardan
ya da yüzde kalabilecek çarpıklıklardan söz ederek
Marie'yi korkutuyor ve bu denli yakınmayı sürdürmesi halinde
tedaviyi bırakmakla tehdit ediyordu. Onunla ağrı kesici ihtiyacı
hakkında konuştuğumda kavgacı bir tavır takınmış ve bana cerrahi
ağrılar konusunda kendisinin benden çok daha fazla bilgi sahibi
olduğunu hatırlatmıştı. Belki de konuşma tedavilerinden
usanmış olup uzmanlık değiştokuşunda bulunmak istediğimi
ima etmişti. Bu durumda Marie'ye gizlice müsekkin yazmaktan
başka çarem kalmamıştı.

Marie, ağrılarından ve Dr. Z.'den (şimdi bile, ağzı ve yüzü ağrıdan
zonklarken, cinsel tekliflerini kabul etmesi halinde onun
kendisini daha iyi tedavi edeceğine inanıyordu) yakınırken onu
uzun saatler boyunca dinlemiştim. Dr. Z.'nin muayenehanesindeki
seanslar onur kırıcıydı: asistanı ne zaman odadan çıksa Dr. Z.
cinsel imalarda bulunuyor ve elleri sık sık Marie'nin göğüslerine
sürtünüp geçiyordu.

Marie'ye Dr. Z. ile durumunda yardımcı olmanın yolunu bulamayınca,
ona doktorunu değiştirmesi için şiddetle ısrarda bulunmuştum.
En azından bir başka çene cerrahına danışmasını ısrarla
söylemiş ve ona mükemmel uzmanların adlarını vermiştim.
Marie olup bitenlerden nefret ediyordu, Dr. Z.'den nefret ediyordu,
ama her önerim bir --ama-- ya da --evet ama--yla karşılaşıyordu.
O hatırı sayılır ustalıkta bir --evet ama'cı-- idi (meslekte aynı
zamanda --yardım kabul etmeyen yakınmacı-- olarak bilinir). Başlıca
--amaları--, işe Dr. Z. başlamış olduğundan, ağzında olup bitenleri
gerçekte onun - ve bir tek onun - bilmesiydi. Marie kalıcı
bir yüz ya da ağız deformasyonundan çok korkuyordu. (Dış görünüşüne
her zaman çok önem vermişti, hele şimdi, bekarlar
dünyasına girerken daha da fazla önem veriyordu.) Hiçbir şey
- öfke, gurur, ya da göğüslerine düşmanca sürtünüşler - işlevsel ve
kozmetik iyileşmesinden daha önemli olamıyordu.

Bunun yanı sıra göz önüne alınacak önemli bir durum daha
vardı. Tramvay tam Marie inerken ansızın sarsılarak onun düşmesine
neden olduğu için Marie belediye aleyhine bir dava açmıştı.
Yaralanmasının sonucunda işini kaybetmişti ve mali durumu
kritikti. Oldukça büyük bir tazminat almayı umuyor, bu bakımdan da
uğradığı zararın ve çektiği acıların boyutlarına ilişkin
güçlü tanıklığı davanın kazanılması için çok gerekli olan Dr. Z.'yi
kendi aleyhine çevirmekten korkuyordu.

Ve böylece Marie ile Dr. Z., hakaretle reddedilmiş bir cerrah,
bir milyon dolarlık bir dava, kırılmış bir çene, birkaç kırık diş ve
sürtünülen göğüslerden oluşan adımlarıyla karmaşık bir dansta
kenetlenip kalmışlardı. İşte Mike - tabii bunların hiçbirini
bilmeden - Marie'nin ağrılarını anlayabilmesi için doktorundan yardım
istemesine ilişkin masum ve mantıklı önerisini bu olağanüstü
arapsaçının ortasına bırakıvermişti. Ve o zaman, Marie gülümsemişti.

Marie'nin ikinci kez gülümsemesi Mike'ın aynı saflıkla sorduğu,
--Köpeğinize zehirli mama yedirir miydiniz?-- sorusunun yanıtıydı.

O tebessümün ardında da bir öykü vardı. Dokuz yıl önce Marie
ve kocası Charles, Elmer adını verdikleri hantal, kısa bacaklı
bir Alman köpeği edinmişlerdi. Elmer aslında Charles'ın köpeğiydi
ve Marie köpeklerden pek hoşlanmıyordu, ama bu köpeği
giderek sevmiş ve Elmer yıllarca onun yatağında uyumuştu.
Elmer yaşlanıp huysuz ve artritli bir köpek olmuş ve Charles'ın
ölümünden sonra Marie'den o kadar çok ilgi istemişti ki bir
bakıma ona iyilik yapmış sayılabilirdi - zorunlu meşguliyetler
çoğu kez büyük kayıplara uğrayanların dostu olup yas döneminin
ilk safhalarında ilgiyi başka taraflara çekmek gibi hayırlı bir
iş yaparlar. (Bizim kültürümüzde bu meşguliyeti cenaze hazırlıkları
ile sigorta ve veraset konularının halli için gerekli yazışmalar
sağlayabilir.)

Yaklaşık bir yıllık psikoterapiden sonra Marie depresyondan
çıkmış ve dikkatini yaşamını yeniden kurmaya yöneltmişti. Mutluluğa
yalnızca eşleşme yoluyla ulaşabileceğine inanıyordu. Bunun
dışında her şey bir başlangıçtı; başka türden arkadaşlıklar,
tüm diğer deneyimler, Marie yaşamına bir erkekle yeniden başlayana
dek yerinde saymanın yollarıydı yalnızca.

Ancak, Elmer Marie'yle yeni yaşamı arasında esaslı bir engel
olarak yükseliyordu. Marie bir erkek bulmaya kararlıydı; oysa
görünüşe göre Elmer evde erkek olarak kendisinin yeterli olduğunu
düşünüyordu. Yabancılara, özellikle erkeklere hırlıyor ve
onları ısırıyordu: İdrarını huysuzca tutmaz olmuştu: dışarıdayken
işemeye yanaşmıyor, eve girinceye kadar bekleyip oturma
odasının halısını sırılsıklam ediyordu. Hiçbir eğitim ya da ceza
sonuç vermiyordu. Eğer Marie onu dışarıda bırakırsa öyle ardı
arkası kesilmez bir şekilde uluyordu ki birkaç kapı ötedeki komşular
bile telefon edip bir şeyler yapması için rica ya da talepte
bulunuyorlardı. Eğer Marie onu herhangi bir biçimde cezalandırırsa,
Elmer diğer odalardaki halıları da sulayarak öç alıyordu.

Elmer'ın kokusu bütün eve sinmişti. Bu koku misafirlerin burnuna
daha ön kapıda çarpıyor ve ne hava, ne şampuan, ne de deodorant
veya parfüm Marie'nin evini temizleyebiliyordu. Evine
konuk çağırmaya utandığı için Marie başlangıçta davetlere restoranlarda
ağırlama yoluyla karşılık vermeye çalışmıştı. Ve giderek
gerçek bir sosyal yaşamdan umudunu kesmişti.

Ben zaten köpeklere düşkün değilimdir ama bu köpek hemcinslerinin
çoğundan da beter görünüyordu. Elmer'la bir kez
Marie onu ofisime getirdiğinde karşılaşmıştım - seans boyunca
hırlayıp gürültülü bir biçimde üreme organlarını yalayan görgüsüz
bir yaratıktı. Belki de Elmer'ın gitmesi gerektiğine orada ve o
anda karar vermiştim. Onun Marie'nin yaşamını mahvetmesine
izin veremezdim. Benimkini de.

Ama aşılması güç engeller vardı. Sorun Marie'nin kararlı olamayışı
değildi. Daha önce apartmanı kokutup havasını bozan
başka biri daha olmuştu, Marie'ye kalırsa kokmuş balıkla beslenen
bir kiracıydı bu. O durumda Marie atik davranmıştı. Benim
doğrudan yüzleşme tavsiyeme uymuş ve kiracı yemek pişirme
alışkanlıklarını değiştirmeye yanaşmayınca da hemen hiç duraksamadan
evden çıkmasını istemişti.

Ne var ki, Marie kendini Elmer'la kapana kısılmış gibi hissediyordu.
Elmer Charles'ın köpeğiydi ve Charles'ın bir parçası hala
onda yaşıyordu. Marie'yle ben bıkıp usanmadan seçenekleri tartışıyorduk.
Veterinerin geniş kapsamlı ve pahalı idrar kaçırma teşhis
çalışmasının pek yararı olmamıştı. Bir evcil hayvan psikoloğu
ve eğiticisine yapılan ziyaretler de sonuç vermemişti. Marie yavaş
yavaş ve kederle (tabii benim suç ortaklığımla), Elmer'dan
ayrılması gerektiğini anlamıştı. Bütün arkadaşlarını arayıp Elmer'ı
isteyip istemediklerini sormuştu ama kimse bu köpeği kabul
edecek kadar aptal değildi. Marie gazeteye bir ilan vermiş fakat
bedava köpek maması rüşveti bile olası bir müşteri yaratmayı
başaramamıştı.

Kaçınılmaz karar yaklaşıyordu. Marie'nin kızları, arkadaşları,
veteriner, tümü Elmer'ın uyutulması için onu sıkıştırıyordu. Ve
tabii, perde arkasında, ben de kurnazca onu bu karara sevk ediyordum.
Marie sonunda razı olmuştu. Ölüm işaretini vermiş ve
kasvetli bir sabah vakti Elmer'ı son ziyareti için veterinere götürmüştü.

Aynı zamanda bir başka cephede de bir sorun ortaya çıkmıştı.
Marie'nin Meksika'da yaşayan babası o kadar düşkünleşmişti ki
Marie onu gelip kendisiyle birlikte oturması için davet etmeyi
düşünüyordu. Bu bana Marie açısından kötü bir çözüm olarak
görünüyordu çünkü Marie'nin babasını sevmemesi ve ondan
korkması nedeniyle yıllardır onunla pek az iletişimi olmuştu.
Hatta on sekiz yıl önce Amerika'ya göç etme kararında babasının
despotluğundan kurtulma isteği önemli bir rol oynamıştı. Onu
kendisiyle birlikte yaşamaya davet etme fikri, ilgi ve sevgiden
çok suçluluk duygusunun uyarmasıyla ortaya çıkmıştı. Buna Marie'nin
dikkatini çekerken aynı zamanda seksen yaşında, İngilizce
bilmeyen bir adamı kendi kültüründen çekip almanın tavsiye
edilebilirliğini de sorgulamıştım. Marie sonunda fikrimi kabul etmiş
ve babasının bakımını Meksika'da bir huzurevinde sağlama
yoluna gitmişti.

Ya Marie'nin psikiyatri hakkındaki görüşü? Arkadaşlarıyla sık
sık şakalaşırdı, --Bir psikiyatra git. Harikadırlar. Önce kiracını evden
çıkartmanı söylerler. Sonra babanı bir huzurevine koydururlar.
Sonunda da sana köpeğini öldürtürler!--

Ve Mike ona doğru eğilip nazikçe, --Köpeğinize zehirli köpek
maması yedirmezdiniz, değil mi?-- diye sorduğunda, Marie gülümsemişti.

Bu durumda, benim açımdan Marie'nin iki tebessümü Mike
ile fikir birliği anlarını belirtmiyordu, tersine, bunlar --Bir
bilseydiniz ...-- diyen müstehzi tebessümlerdi. Mike ona çene cerrahıyla
konuşmasını söylediğinde bence Marie, --Dr. Z.'yle uzun uzun
konuşmak ha!-- diye düşünüyor olmalıydı. --Lafa bakın! Tabii konuşacağım!
İyileştiğim ve davam sonuçlandığı zaman karısıyla
ve tanıdığım herkesle konuşacağım. O alçak herifi öyle bir tefe
koyup çalacağım ki kulaklarının çınlaması hiç dinmeyecek.--

Ve kuşkusuz zehirli köpek maması hakkındaki tebessümde de
aynı istihza vardı. Marie, --Ah, elbette ona zehirli köpek maması
vermezdim,-- diye düşünüyor olmalıydı, --yani biraz kocayıp keyfimi
bozmadığı sürece. O zaman icabına bakıverirdim - derhal!--

Bir sonraki kişisel seansımızda konsültasyon hakkında konuşurken,
Marie'ye o iki tebessümü sordum. Her ikisini de gayet iyi
anımsıyordu. --Dr. C. bana ağrılarım hakkında Dr. Z. ile uzun
uzadıya konuşmamı önerince birdenbire çok utandım. Sizin ona
Dr. Z. ve benim hakkımda her şeyi anlatmış olup olmadığınızı
merak etmeye başladım. Dr. C.'den çok hoşlanmıştım. Çok çekici
biri, hayatımda olmasını istediğim türden bir erkek.--

--Ya tebessümün, Marie?--

--Eh, belli ki mahcup olmuştum. Dr. C. benim ahlaksız bir kadın
olduğumu mu düşünecekti? Eğer bu konuda gerçekten düşünecek
olursam (ki düşünmüyorum), sanırım her şey bir değiştokuşa
indirgenebilir - ben Dr. Z.'nin davamdaki yardımına karşılık
nabzına göre şerbet verip o ufak tefek iğrenç dokunuşlarına
izin veriyorum.--

--O halde tebessümün diyordu ki ...?--

--Tebessümüm diyordu ki - Neden tebessümümle bu kadar ilgileniyorsunuz?--

--Devam et.--

--Sanırım tebessümüm -diyordu ki, --Lütfen, Dr. C., başka bir
konuya geçin. Bana Dr. Z. hakkında daha fazla soru sormayın.
Umarım aramızda olanları bilmiyorsunuzdur.--

Ya ikinci tebessüm? İkinci tebessüm hiç de benim düşündüğüm
gibi köpeğinin bakımıyla ilgili kinayeli bir işaret olmayıp
büsbütün başka bir şeydi.

--Dr. C. köpekle zehir hakkında konuşup durdukça kendimi bir
tuhaf hissettim. Ona Elmer'dan söz etmemiş olduğunuzu biliyordum
- yoksa sözlerini açıklamak için köpek örneğini seçmezdi.--

--Ve ...?--

--Yani, bütün bunları söylemek kolay değil. Ama pek fazla belli
etmiyorsam da - teşekkür etmeyi hiç beceremem - bu son aylarda
benim için yaptıklarınızı gerçekten takdir ediyorum. Siz olmasaydınız
başaramazdım. Size psikiyatrlarla ilgili esprimden
söz etmiştim (arkadaşlarım buna bayılıyorlar): önce kiracınız,
sonra babanız ...daha sonra da size köpeğinizi öldürtürler!--

--O halde?--

--O halde, bir doktor olarak belki de rolünüzün sınırlarını aştınız
diye düşünüyorum - size bu konuda konuşmanın güç olacağını
söylemiştim. Psikiyatrların doğrudan doğruya tavsiyelerde
bulunmamaları gerektiğini sanıyordum. Belki de köpekler ve babalar
hakkındaki kişisel duygularınızın çığrından çıkmasına izin
veriyorsunuz!--

--Ve tebessümün diyordu ki ...--

--Tanrım, ne inatçısınız! Tebessümüm diyordu ki, 'Evet, evet,
Dr. C., ne demek istediğinizi anlıyorum. Şimdi hemen başka bir
konuya geçelim. Bana köpeğim hakkında daha fazla soru sormayın.
Dr. Yalom'u zor durumda bırakmak istemiyorum.--

Marie'nin yanıtı beni karışık duygular içinde bırakmıştı. Haklı
mıydı? Kendi duygularımın işe karışmasına izin mi vermiştim?
Bunun üzerinde düşündükçe gerçeğe uymadığına daha çok inanıyordum.
Babama karşı her zaman sıcak duygular beslemiştim
ve onu evimde yaşamaya davet etme fırsatını memnuniyetle karşılardım.
Ya köpekler? Elmer'dan hoşlanmadığım doğruydu ama
köpeklere olan ilgisizliğimi biliyor ve kendimi dikkatle denetliyordum.
Durumu bilen herkes ona Elmer'ı başından atmasını
tavsiye etmişti. Evet, onun çıkarlarını düşünerek hareket etmiş
olduğumdan emindim. Bu bakımdan Marie'nin benim profesyonelliğimi
korumasını kabul etmek beni rahatsız ediyordu. Sanki
aramızda bir fesat anlaşması varmış, sanki saklanacak bir şeyim
olduğunu kabul etmişim gibi bir durumdu bu. Öte yandan, Marie'nin
aynı zamanda bana olan minnet duygularını ifade etmiş olduğunun
da farkındaydım ve işte bu bana iyi gelmişti.

Tebessümler hakkındaki konuşmamız terapi için öyle bol malzeme
çıkarmıştı ki gerçeğin farklı görünüşlerine ilişkin düşüncelerimi
bir yana bırakıp Marie'ye Dr. Z. ile uzlaşma tarzından kaynaklanan
kendini hor görme duygusunu araştırması için yardım
etmeye giriştim. Marie aynı zamanda bana olan duygularını da
geçmişe oranla daha dürüstçe inceledi: bağımlılık korkularını,
minnetini, öfkesini.

Hipnoz, onun üç ay boyunca, kırılan çenesi iyileşene, dişleri
üzerindeki çalışma tamamlanana ve yüz ağrıları hafifleyene kadar
ağrılara dayanmasına yardım etti. Depresyondan çıktı, öfkesi
azaldı; ancak, bu gelişmelere karşın Marie'yi hiçbir zaman istediğim
gibi değiştiremedim. Mağrur, biraz yargılayıcı ve yeni fikirlere
karşı dirençli kaldı. Buluşmaya devam ediyorduk ama giderek
konuşacak daha az şey varmış gibi görünüyordu; ve nihayet,
birkaç ay sonra, çalışmamızın sonuna gelmiş olduğumuz konusunda
anlaştık. Marie dört yıl süreyle birkaç ayda bir, ufak tefek
krizler için beni görmeye geldi ve bundan sonra da yollarımız bir
daha kesişmedi.

Dava üç yıl sürüklendi ve Marie düşkırıklığı yaratacak kadar
küçük bir miktara razı oldu. O zamana dek Dr. Z.'ye olan öfkesi
paslanıp gitmiş ve Marie sesini onun aleyhinde yükseltme kararını
unutmuştu. Sonunda yaşlıca, sevimli bir adamla evlendi. Bir
daha gerçekten mutlu olup olmadığından emin değilim. Ama asla
tek bir sigara daha içmedi.

SONSÖZ

Marie'nin konsültasyon seansı, bilmenin sınırlarına ilişkin bir
kanıt niteliğindedir. Marie, Mike ve ben aynı saati paylaşmakla
birlikte her birimiz birbirinden çok farklı ve önceden bilinemeyen
deneyimler yaşamıştık. Seans üç kanatlı bir tabloydu: her
bir pano, yaratıcısının perspektifini, renklerini, kaygılarını
yansıtıyordu. Belki Mike'a Marie hakkında daha çok bilgi vermiş olsaydım
panosu benimkine daha çok benzeyecekti. Fakat Marie'yle
geçirdiğim yüz saatten neleri paylaşmam gerekirdi? Sinirlenişim?
Sabırsızlığım? Marie'yle takılıp kaldığım için kendime
acıyışım? Gelişmesinden duyduğum zevk? Cinsel heyecanım?
Entelektüelce merakım? Marie'nin görüşünü değiştirme, ona içeriye
bakmayı, hayal kurmayı, ufuklarını genişletmeyi öğretme
arzum?

Yine de, Mike ile birlikte saatler harcamış ve tüm bu bilgileri
onunla paylaşmış olsaydım bile, deneyimimi yeterince aktarmış
olmayacaktım. Benim ona ilişkin izlenimlerim, benim duyduğum
zevk, benim sabırsızlığım, bildiğim başka duyguların hiçbirine
tam tamına benzemiyor. Kelimelerden, mecazlardan, benzerliklerden
medet umuyorum ama hiçbiri tam anlamıyla işe yaramıyor;
bir zamanlar aklımdan akıp geçen zengin imgelere en iyi olasılıkla
güçsüzce yaklaşmaktan ileri gidemiyorlar.

Bir dizi çarpıtıcı prizma bir başkasını tanımamızı engeller. Stetoskop
icat edilmeden önce bir doktor yaşamın seslerini, kulağını
hastanın göğüs kafesine dayayarak dinlerdi. İki zihnin birbirine
sımsıkı yapıştığını ve mikro-çekirdek değiştokuşu yapan terliksi
hayvanlar gibi düşünce imgelerini doğrudan birbirlerine aktardığını
düşünün: benzersiz bir birleşme olurdu bu.

Belki birkaç bin yıl sonra böyle bir birlik gerçekleşebilir - yalnızlığın
nihai panzehiri, mahremiyetin nihai felaketi olur bu.
Şimdilik böyle bir zihin eşlemesinin önünde aşılması güç engeller
bulunuyor.

Önce imge ve dil arasındaki engel var. Zihin imgelerle düşünür
ama bir başkasıyla iletişim kurmak için imgeleri düşüncelere,
sonra da düşünceleri kelimelere dönüştürmek zorundadır. İmgeden
düşünceye, düşünceden dile doğru bu ilerleyiş ihanetlerle
doludur. Kayıplar olur: imgenin zengin, yumuşak dokusu, olağanüstü
esnekliği ve yoğrulabilirliği, özel nostaljik duygusal renkleri
- tümü, imgenin dile tıkıştırılmasıyla kaybolup gider.

Büyük sanatçılar imgeyi doğrudan imayla, mecazla, okurda
benzer bir imge uyandırmaya yönelik dil ustalıklarıyla aktarmaya
çalışırlar. Ama sonunda onlar da yaptıkları iş için kullandıkları
araçların yetersizliğini fark ederler. Flaubert'in Madame Bovary'deki
yakınmasını dinleyin:

Gerçek şu ki ruhun doluluğu bazen dilin mutlak yavanlığı
halinde taşabilir, çünkü hiçbirimiz ihtiyaçlarımızın ya da
düşüncelerimizin ya da kederlerimizin tam ölçüsünü hiçbir
zaman ifade edemeyiz ve insan konuşması, biz yıldızları
eritecek bir müzik yapmayı özlerken, ayıların dansetmesi
için üzerinde kaba vuruşlarla tempo tuttuğumuz çatlak bir
dümbeleğe benzer.

Bir başkasını hiçbir zaman tamamen tanıyamayışımızın bir nedeni
de neleri açığa vuracağımız konusunda seçici oluşumuzdur.
Marie, Mike'ın yardımını, ağrıyı denetlemek ve sigarayı bırakmak
gibi kişisel olmayan amaçlar için istemişti ve bu durumda
kendisini pek az açığa vurmakla yetinmişti. Bunun sonucunda da
Mike onun tebessümlerini yanlış yorumlamıştı. Ben Marie ve
onun tebessümleri hakkında daha çok şey biliyordum. Ama ben
de onları yanlış anlamıştım: onun hakkında bildiklerim, onun bana
kendisi hakkında anlatmak istediklerinin ve anlatabildiklerinin
yalnızca küçük bir parçasıydı.

Bir defasında bir grupta, iki yıllık terapi süresince pek seyrek
olarak doğrudan bana hitap eden bir hastayla çalışmıştım. Bir
gün Jay, grupta söylemiş olduğu her şeyin - diğerlerine verdiği
tepkilerin, kendisi hakkındaki açıklamalarının, tüm öfkeli ve sevecen
sözlerinin - aslında benim için söylenmiş olduğunu ilan
ederek (kendi deyimiyle --itiraf ederek--) beni ve öbür üyeleri şaşırtmıştı.
Jay grupta aile içindeki yaşam deneyimlerini özetleyerek
babasının sevgisi için yanıp tutuştuğunu ama bunu hiçbir zaman
istememiş - isteyememiş - olduğunu anlatmıştı. Grupta birçok
dramda rol almış ama bunu her zaman benden ne alabileceğini
düşünerek yapmıştı. Grubun öbür üyeleriyle konuşur gibi
yapıyorduysa da sürekli benim onayımı ve desteğimi aradığından
aslında onların aracılığıyla benimle konuşuyordu.

O itiraf anında, kafamda kurmuş olduğum Jay tümüyle yıkılıp
gitmişti. Bir hafta, bir ay, altı ay önce onu iyi tanıdığımı sanıyordum.
Oysa hiçbir zaman gerçek, gizli Jay'ı tanımamıştım ve itirafından
sonra onu kafamda yeniden oluşturmak ve geçmiş deneyimlere
yeni anlamlar yüklemek zorunda kaldım. Ama bu yeni
Jay, bu gizlice başkasıyla değiştirilmiş bebek, ne kadar kalacaktı?
Yeni sırlar eklenmeden daha ne kadar? Bu yeni katmanı açığa
vurmadan daha ne kadar? Geleceğe doğru uzanan sonsuz sayıda
Jay olacağını biliyordum. --Gerçek-- olanına hiçbir zaman yetişemeyecektim.

Bir başkasını tümüyle tanımaya bir üçüncü engel de paylaşan
kişide değil, paylaşanın izlediği sırayı tersine çevirip dili imgeye
- zihnin okuyabileceği metne - tercüme etmesi gereken öbür kişide,
tanıyanda bulunur. Alıcının imgesinin göndericinin özgün zihinsel
imgesine uyması çılgınca olanak dışıdır.

Çeviri hatası önyargı hatasıyla karışır. Başkalarını kendi yeğlediğimiz
fikir ve gestalt'lara (Gestalt: Oluşturduğu parçalar ve ilişkilerin
toplamı ile açıklanamayan ve bunun üstünde bir bütünlüğü olan, görünüm
ya da yapı. (Ç. N.)) uydurmak için zorlayarak çarpıtırız. Proust bu süreci
çok güzel anlatır:

Gördüğümüz yaratığın bedensel hatlarını, onun hakkında
önceden biçimlendirdiğimiz tüm fikirlerle bir araya toparlarız
ve onun zihnimizde oluşturduğumuz tam resminde
asıl önemli yeri tutan da kesinlikle bu fikirlerdir. Bunlar
sonunda yanakların kıvrımını o denli eksiksiz doldururlar,
burnun çizgisini o denli kesin bir biçimde izler, sesin
tonuyla o denli ahenkle karışırlar ki bu nitelikler artık
saydam bir zarftan ibaret kalır ve bir yüzü her görüşümüzde
ya da bir sesi her duyuşumuzda, tanıdığımız ve
dinlediğimiz şeyler bizim o kişiye ilişkin kendi fikirlerimiz
olur.

--Bir yüzü her görüşümüzde ...tanıdığımız şey o kişiye ilişkin
kendi fikirlerimizdir-- - bu kelimeler hüsranla sonuçlanan birçok
ilişkinin anlaşılması için bir anahtar verir bize. Hastalarımdan biri
olan Dan, bir meditasyon sığınağında --treposa-- denilen bir meditasyon
yöntemi uygulamıştı; iki insan birkaç dakika süreyle el
ele tutuşuyor, bakışlarını kenetliyor, birbirleri üzerinde derin bir
meditasyona dalıyor, sonra bu işlemi yeni eşlerle tekrarlıyorlardı.
Bu tür pek çok etkileşimden sonra Dan eşler arasında açıkça ayrım
yapabilmişti: bazılarıyla pek az, diğerleriyle ise güçlü bir bağ
hissediyordu, bu öyle güçlü, öyle dayanılmaz bir bağdı ki Dan
kendine benzeyen bir başka ruhla manevi bir bağlantıya girdiğine
inanıyordu.

Dan ne zaman böyle deneyimlerden söz etse, kuşkuculuğumu
ve akılcılığımı baskı altında tutmak zorunda kalırdım: --Manevi
bağlantı ha! Dan, burada yaşanan otistik bir ilişki. Bu insanı tanımıyorsun.
Proust'un dediği gibi bu yaratığı o çok arzuladığın niteliklerle
tıka basa doldurdun sen. Kendi yarattığın şeye aşık oldun.--

Elbette bu düşünceleri hiçbir zaman açık açık söylemedim.
Dan'in bu denli kuşkucu biriyle çalışmak isteyeceğini sanmıyordum.
Yine de görüşlerimi birçok dolaylı yoldan aktardığıma eminim:
tuhaf bir bakış, yorumların ya da soruların zamanlaması,
bazı konularla büyülenirken diğerlerine ilgisiz kalışım.

Dan bu imaları algılamış ve kendi savunmasında Nietzsche'den
alıntı yaparak, insanın biriyle ilk karşılaştığında onun
hakkında her şeyi bildiğini, daha sonraki karşılaşmalarda ise kendini,
kendi bilgeliğine körleştirdiğini söylemişti. Nietzsche benim
için büyük önem taşır ve bu alıntı beni duraksatmıştı. Belki de bir
ilk karşılaşmada korumalar iniktir; belki insan karşısındakine henüz
ne tür bir kişilik giydireceğine karar vermemiştir. Belki de ilk
izlenimler gerçekten ikinci ve üçüncü izlenimlerden daha doğrudur.
Ama bu, bir diğer insanla ruhsal sohbetten çok uzak bir şeydir.
Ayrıca, Nietzsche pek çok alanda bir kahin idiyse de kişilerarası
ilişkiler konusunda rehber olamazdı - ondan daha yalnız, daha
yalıtılmış bir insan yaşamış mıdır hiç?

Dan haklı mıydı? Bir tür mistik kanal yoluyla öbür insan hakkında
can alıcı ve gerçek bir şey mi keşfetmişti? Yoksa yalnızca
kendi fikir ve arzularını bir insan profiline - yalnızca sıcak, sevecen,
besleyici çağrışımlar uyandırdığı için çekici bulduğu bir profilemi
yerleştirmişti?

Treposa durumunu bir teste tabi tutamayız çünkü bu tür meditasyon
sığınakları genellikle --soylu sessizlik-- kuralını izlerler:
hiçbir konuşmaya izin verilmez. Ama Dan birçok defa toplum
içinde bir kadına rastlayıp, onunla bakışlarını kenetleyerek bir
tür ruhsal birleşme yaşamıştı. Az görülür istisnalar dışında ruhsal
birleşmenin bir serap olduğunu öğrenmişti. Genellikle kadın,
onun aralarında bir tür derin bağ olduğu varsayımından şaşkınlığa
ya da korkuya düşüyordu. Çoğu kez Dan'in bunu görebilmesi
uzun zaman alıyordu. Bazen onu, gerçekliğe kendi bakışımla
yüzleştirirken gaddarca davrandığımı hissediyordum.

--Dan, Diane'e karşı hissettiğin bu yoğun yakınlık ... belki gelecekte
bir gün bir ilişki olasılığı imasında bulunmuştur, ama gerçeklere
bak. Telefon ettiğinde seni aramıyor; bir adamla yaşıyordu
ve şimdi ondan ayrılırken başka birinin evine taşınma planları
yapıyor. Onun sana söylediklerini dinle.--

Ara sıra, Dan'in gözlerinin içine baktığı kadın da aynı ruhsal
bağı hissediyor, o zaman birbirlerine aşık oluyorlardı - ama bu
aşk her zaman çabucak geçip gidiyordu. Bazen acı vererek eriyip
gidiyor, bazen şiddet dolu kıskanç suçlamalara dönüşüyordu.
Çoğu kez ya Dan, ya sevgilisi, ya da ikisi birden depresyona giriyordu.
Aşkın geçip gitmesi hangi yolu izlerse izlesin, sonuç aynıydı;
hiçbiri diğerinden istediğini alamıyordu.

Şuna inanıyorum ki akılları baştan alan bu ilk karşılaşmalarda
Dan ve kadın, birbirlerinde gördükleri şeyler konusunda yanılıyorlardı.
Her biri kendi yalvaran, yaralı bakışının yansımasını görüyor,
onu arzu ve bütünlük sanıyordu. Her biri kanadı kırık bir
yavru kuştu ve başka bir kanadı kırık kuşa sarılarak uçmaya çabalıyordu.
İçlerinde boşluk hisseden insanlar hiçbir zaman bir
başka eksik insanla birleşerek iyileşemezler. Tersine, iki kırık kanatlı
kuşun eşleşmesi hantal bir uçuşa yol açar. Uçmasına yardıma
sabır yetmez; er geç birbirlerinden ayrılmalı ve yaraları ayrı
ayrı sarılmalıdır.

Öbür insanın bilinemezliği yalnızca anlattığım sorunların - imge
ve dilin derin yapılarının, bireyin gizlemeye ilişkin maksatlı
ve maksatsız kararının, gözlemcinin kör noktalarının - değil, aynı
zamanda her bireyin varlığındaki uçsuz bucaksız zenginliğin
ve karmaşıklığın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Geniş kapsamlı
araştırma programları beynin elektriksel ve biyokimyasal faaliyetlerinin
şifresini çözmeye çalışmakla birlikte, her bireyin deneyimlerinin
akışı o denli karmaşıktır ki kulak kabartma çabasındaki
yeni teknolojinin her zaman ötesinde olacaktır.

Julian Barnes, Flaubert'in Papağanı'nda, bir insanın bitip tükenmek
bilmeyen karmaşıklığını hoş ve ilginç bir biçimde açıklamaktadır.
Yazar, gerçek Flaubert'i, toplumdaki imgenin gerisindeki
etten kemikten adamı keşfetmeye girişir. Geleneksel dolaysız
biyografi yöntemlerinde hüsrana uğrayan Barnes, Flaubert'in
özünü dolaylı yollardan, hazırlıksız yakalamaya çalışır: örneğin,
onun trenlere olan ilgisini, kendini yakın hissettiği hayvanları ya
da Emma Bovary'nin gözlerini betimlemek için kullandığı farklı
yöntemlerin (ve renklerin) sayısını tartışır.

Tabii ki Barnes hiçbir zaman insan olarak Flaubert'in özünü
yakalayamamış ve sonunda kendine daha alçakgönüllü bir görev
biçmişti. İki Flaubert müzesine - biri Flaubert'in çocukluğunu geçirdiği,
diğeri bir yetişkin olarak yaşadığı evde - yaptığı ziyaretlerde,
müzelerin ikisinde de, her birinin Flaubert'in --Saf Bir
Kalp--inde göze çarpan Lulu adlı papağanın modeli olduğunu iddia
ettiği, doldurulmuş birer papağan görmüştü. Bu durum Barnes'ın
araştırma reflekslerini harekete geçirmişti: Tanrı'nın izniyle,
gerçek Flaubert'i keşfedemese de en azından hangisinin gerçek
papağan hangisinin sahtekar olduğunu belirleyecekti.

İki papağanın dış görünüşleri yardımcı olamazdı: birbirlerine
çok benziyorlardı; üstelik her ikisi de Flaubert'in yayımlanmış
Lulu betimlemesine uyuyordu. Sonra, müzelerin birindeki yaşlı
bekçi kendi papağanının gerçek olduğunu kanıtlamaya kalkmıştı.
Papağanın tüneğinin üzerinde bir damga vardı - --Rouen Müzesi--;
bekçi Barnes'a, Flaubert'in yüz yılı aşkın bir süre önce belediye
müzesinin papağanını kiraladığına (ve daha sonra iade ettiğine)
ilişkin bir makbuzun fotokopisini göstermişti. Çözüme yaklaştığı
için coşku içinde öbür müzeye koşan Barnes, rakip papağanın
tüneğinde de aynı damganın bulunduğunu görmüştü. Sonraları
Flaubert'in Dostları Derneği'nin hayattaki en yaşlı üyesi,
ona papağanların gerçek öyküsünü anlatmıştı. Bu iki müzenin
kuruluş döneminde (Flaubert'in ölümünden çok sonra), her iki
müze müdürü de ayrı ayrı, ellerinde makbuzun birer kopyasıyla
belediye müzesine gitmiş ve kendi müzesi için Flaubert'in papağanını
istemişti. Her iki müdürün de götürüldüğü geniş, doldurulmuş
hayvan odasında, birbirinin gerçekten tıpatıp aynısı olan
en az elli tane doldurulmuş papağan vardı! Her birine, --İstediğinizi
seçin!-- denilmişti.

Gerçek papağanı bulmanın olanaksızlığı Barnes'in --gerçek--
Flaubert'in ya da --gerçek-- herhangi birinin yakalanabileceği yolundaki
inancına son vermişti. Ama pek çok kişi böyle bir arayışın
çılgınca bir şey olduğunu hiçbir zaman keşfetmez ve yeterli
bilgi olduğu takdirde bir insanı tanımlayıp açıklayabileceklerine
inanmaya devam eder. Psikiyatrlar ve psikologlar arasında, kişilik
tanısının geçerliliği hakkında hep bir tartışma süregelmiştir.
Bazıları bu girişimin yararlarına inanır ve kariyerlerini hastalıkların
daha da hassas bir biçimde sınıflandırılmasına adarlar. Diğerleri,
ki ben de onların arasındayım, tanıların bu denli ciddiye alınabilmesine,
onların yalnızca bir belirtiler ve davranışsal özellikler
kümesinden fazla bir şey olarak görülebilmesine şaşarlar. Bununla
birlikte kendimizi, bir insanı tanısal bir ibare ve sayısal bir
kategori halinde özetlemek için (hastanelerden, sigorta şirketlerinden,
devlet dairelerinden) sürekli artan bir baskı altında bulmaktayız.

En liberal psikiyatri terimleri sistemi bile insanın varlığını zorlayıp
bozmaktadır. İnsanlarla, onları kategorilere yerleştirebileceğimize
inanarak ilişki kurarsak onların kategorileri aşan can alıcı
yönlerini ne belirleyebilir ne de besleyip geliştirebiliriz. Güçlü kılan
ilişki daima diğer kişinin hiçbir zaman tamamen tanınamayacağını
varsayar. Eğer Marie'ye resmi bir tanı etiketi koymaya zorlansaydım,
DSM-IIIR'de (cari psikiyatrik tanı ve istatistik elkitabı)
salık verilen formülü izler ve altı bölümlük kesin ve resmi havalı
bir tanıya ulaşırdım. Ama biliyorum ki bunun etten kemikten
Marie'yle, beni her zaman şaşırtan ve kavrayışımı aşan Marie'yle,
o iki tebessümlü Marie'yle, pek az ilgisi olurdu.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült