Hikaye

 

 

İki Kişinin Sınırları

Sabri Kuşkonmaz


Sınır uyuşmazlığı başladı aralarında. Kişisel sınırların birbirine dokunmadığı bir sorun bu. İlk elde akla gelen, karşılıklı sınır çiğnemesi filan değil. Kent kocaman, ilişkilerini yutmuş gibi.

Yedi yıllık, düzenli, düzeyli, birbirini eksiltmeyen, geliştiren ve tamamlayan bir ilişkileri vardı. Yedi yıl! gibi bir vurgu, ağırlıktan çok, belirsizlik çağrıştırıyor. Oysa yaşananların, ama olumlu anlamda yaşananların oluşturduğu bir ağırlık, neden olmasın? Şimdi yaşanan ise yorgun bir belirsizlik.

Birbirlerinin kişisel sınırlarına giremez oldular günlük hayatlarında. Ne sınırlar, ne sınır kapıları. Kapılar olmayınca o kapılardan girip birbirlerini bulmaları da giderek olanaksızlaştı.

İkisi de aynı saatte eve geldi. Kentin tüm isi, dumanı, karmaşası bedenlerinde çıkmayan bir dövme gibi. Bundan konuşmaya başladılar.

- Filmlerdeki üst üste bindirme kurgu gibi, dedi adam.

- İnsanın insanı görmesi zorlaşıyor, haklısın, dedi kadın.

Çantasını bırakıp doğru mutfağa yöneldi.

- Ben, birbirimizi görmemekten söz ediyorum, dedi adam.

Kadın yüzü ve adımları mutfağa dönük duraksadı.

- İnsanın insanı görmediği koşullarda, “bizi” oluşturan özneler de

birbirini göremez, dedi.

- Mevsimi değil ama, üzüm aldım, dedi adam. Kadınla birlikte mutfağa yönelirken. Üzümü yıkamaya başladı.

- 'Yemek yapma, dedi. Sonra da bu “yemek yapma” sözünün içerdiği, “yemek yap ama bugünlük izinlisin, yapmayabilirsin” yollu, içinde yanlış bir bağışlayıcılık gizli olan sözü düzeltir gibi, sözünü yeni baştan söyledi;

- 'Yemek yapmayalım, bir bağ bozumu zamanı gibi, üzüm, peynir, ekmek yiyelim, dedi.

Üzümleri yıkarken çok ama çok özenli davrandı, oldukça pahalıydı çünkü. Yine de bir üzüm tanesi düştü, yuvarlandı. Yerde kaldı. Sonra bir tane daha başka köşeye yuvarlanıp sığındı.

Az sonra üzüm, peynir, ekmek yiyorlardı. Yerde iki üzüm tanesi. Tabakta olması gereken. Ya da bir küfede. Küfenin veya tabağın altında kalan bir üzüm tanesi gibi, salkımın yer aldığı paketten kurtulmuş. Yenmekten kurtulmuş. Ama küfenin altında kalan bir üzüm tanesi gibi. Küfeden kurtulmuş, ama uzağa kaçamamış. Ezici ağırlığın altında ezilmeye yazgılı. Bu kesinlik ezecek onları.

- Şu tane kadar kırılgan bir hayat, dedi kadın.

- Ben de aynı şeyi söyleyecektim, dedi adam. İçinden, taneleri almadığına kızarak.

Kırılgan ve taşıyamayacağı bir yükün altında.

Kadın, yemekten sonra, çamaşır makinesini çalıştırdı. Adam, dün akşamdan kalan bulaşıklarla birlikte, tüm tabakları, ortalıkta duran kirli öteberiyi makineye yerleştirdi, çalıştırdı. Kadın, mutfaktaki televizyonu açtı. Yabancı haber kanallarından birisi ilgisini çekti. Adam gelip şöyle bir baktı, programı pek beğenmedi, salona geçti. Arkeoloji ile ilgili bir belgeseli kaçırmak istemiyordu. Tam saatiydi. Evde iki televizyon, bir çamaşır, bir bulaşık makinesi çalışıyordu. Sesler, daha hafif ama kesintisiz bir sesle çalışan buzdolabının sızıltısını haliyle bastırmıştı. Allahtan, bilgisayar kapalıydı. Yoksa bir ses de ondan duyulacaktı.

İki Kişinin Sınırları 201

- Sınırlarımız ayrıldı yine, dedi kadın.

Adam duymadı.

- Üzüm tanesi ilginç! dedi içeriden.

Kadın da adamı duymadı. Sesi duydu da ancak, anlayamadı.

Sesler kendi sınırlarında kaldı.

Evin sesi bir süre gürüldedi. Başka ses duyulmadı. Derken, çama şır makinesi, bulaşık makinesi, iki televizyon, buzdolabı birlikte sustu. Elektrikler kesilmişti.

Kadın bir mum yaktı, salona yürüdü. Koridorda elinde bir mumla gelen adamla karşılaştı. Arkalarında gölgelerini taşıyarak... Yan yana geldiklerinde ışıkları ve gölgeleri karışır gibi oldu. Koridorda, kendiliğinden ortaya çıkan bu oyunu sürdürmek istediler.

Kısa sürede elektrikler gelmişti. Mutfaktaki üzüm taneleri çiğnenmiş, ezilmişti. Adamla kadın mutfak masasında buluştular.

- Zamanı değil ama birkaç günlük izin alalım, dedi kadın. İzin alıp bir yere gidelim. Birbirimizin sınırlarını görebileceğimiz sakin bir yere.

Adam, masada bir çay bardağı altlığının içinde, otopsi bekleyen bir beden gibi duran ezik üzüm tanesine parmağıyla dokundu,

- Bir adaya gidelim en iyisi.

- Bozcaada, dedi kadın. Üzümü göstererek.

- Bozcaada bana da üzüm çağrıştırıyor, dedi adam. Parmağıyla ezik üzümü dürtmeyi sürdürdü.

- Bak, üzümün sınırları kabuğu. Ezilince, sınırlar ortadan kalkıyor ama biçimi bozuluyor, dedi her ikisi de. Ya da böyle düşündüler.

İzin aldılar. Perşembe ve cuma için. İki gün izin alınca, zaten tatil olan hafta sonuna karşın, toplam tatil süreleri onlara dört gün gibi gelmedi. Çünkü ikisi izin, ikisi tatildi.

- Zamanın bile sınırları var, dedi adam.

- Benden önce söyledin, dedi kadın.

Gittikleri yer, herkesin bildiği Bozcaada. Bir ada. Denizin ortasında, sınırlan su olan bir kara parçası. Onlara göre, elde edilebilir, egemenlik kurulabilir bir çizgisel varlık. Beklentileri böyleydi.

İlk gün, öğleden sonra, yolculuk yorgunluğuyla pansiyonda hep uyudular. Dışarıdan gelen tek tük sesleri duymadılar bile.

Sonraki üç gün, herkesin yaptığı şeyleri yaptılar. Yürüyüş, yemek, çay, kahve. Mevsimi olmasa bile, neredeyse denize bile gireceklerdi.

Sınır sorunu pek akıllarına gelmedi nedense. Ada, onlara sınır değil, sınırsızlık vermişti. Ama akıllarına ne kendi sınırları ne de adanın sınırları geldi. Sınır sorunu unutuldu. Belki bilmiyorlardı, belki de farkına varmamışlardı. Adanın sınırları yoktu. Su sınırsızdı çünkü. Bunu da fark etmediler. Sadece kendilerini ve çevreyi gördüler. İki günü izin ve iki günü tatil olan dört gün, tek bir parça; dört gün oluvermişti.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült