Hikaye

 

 

İçine Kadın Giren Erkek

Buket Uzuner


hiç kimseye...

Bir erkeği çok sevmiş bir kadının, onun içine girdiğinin öyküsünü anlattılar. Bunu dinlerken, içe girmenin yalnızca insan bedeninin alt tarafıyla ilgili olduğunu iyi bilen bir grup insan arasındaydım. İnsanlar güldüler. Acaba insanların başka girişleri yok muydu? Zekası ve akıl gücü bütün canlılardan üstün sanılan bir canlı türü, yalnızca bacak arasından mı açıktır dünyaya? Doğrusu, bu tanımlama, hiç yeterli gelmedi bana. İnsan havasızlıktan patlar diye ürktüm bile. Fakat sonra hiç değilse gözyaşı için bir delik olması gerektiğini hatırladım. Duymak ve nefes almak, yemek yemek, dışkı atmak ve terlemek derken, bu kez de delik deşik bir insan bedeni oluştu gözümde. Hikayeyi anlatan yaşlı adamla herkes dalga geçiyordu ama, adam ya buna alışkındı ya da delinin teki... Yanına gidip, içine kadın giren erkeğin nerede olduğunu sordum. Yaşlı adam duymadı beni. Yanına oturdum ve bir çay ısmarladım, bir de sigara ikram ettim. Benim develi sigarama burun büktü, kendi Samsun'undan tüttürdü. Birden dönüp gözlerimin içine baktı, sonra canı sıkılmış bir sesle konuştu:

Sen enayi misin be oğlum? Neden inanıyorsun kimsenin inanmadığı şeylere?

Neresinden girmiş erkeğin içine?

Kahvedekiler kahkahalarla güldüler, bazılarının gözlerinden yaş aktı. İncindim. Alıngan birisiyim ben!

KAHVENİN KAPI ÖNÜ

Hava serindi, bu iyi geldi. Kahkahaların didik didik ettiği yüzümün hücreleri soğukta gerildi, eski şeklini aldı. Ellerimi ceplerime soktum, eve doğru yürümeye koyuldum. Beni evde bekleyen genç bir karım var; heyecanlı, hayat dolu, araştıran ve bana aşık güzel bir kadın. Onu seviyorum. Fakat sık sık ona yetmediğimi, egomun çok fazla gelişmiş olduğunu düşünüyorum. Belki de ben, yalnız yaşaması zorunlu bencillerdenim. Yalnızlığımın üretici yanını bile bile de, gidip fıstık gibi bir kızla evlendim. Ne bileyim, birlikte olabilmemizin sanki tek pratik yolu buydu ya da bana öyle göründü o sıralar. İlk başlarda, yani durun bakayım, hımm, evet beş yıl kadar önce, ben yirmi altı, karım yirmi iki yaşındayken her şey tam bir oyun keyfinde ve gırgırındaydı. Şimdi? Şimdi, sıradanlıktan böyle çok tiksinirken, nasıl olup da kolaycacık sıradanlığın konforlu tembelliğini seçtim diye kendimi sevmiyorum. İnsan kendini sevmeden başkasını da sevemez ki...

YAŞLI ADAM BENİ TAKIP EDİYORMUŞ

Ensemde beliren bir elle irkildim. O kadar çok kendime dalmışım ki, benim dışımda koskoca bir dünya olduğunu yine unutmuştum. Tipik ben! Kahvede o tuhaf hikayeyi anlatan yaşlı adamın eliydi ensemdeki. Onun benden uzun boylu olabileceğini düşünmemiştim; biraz bozuldum.

Gerçekten tanımak istiyor musun o adamı?

Hem de nasıl!

Canı sıkılmış gibi başını salladı. Bu bana, annemin küçükken "Bu çocuk adam olmaz," derken yüzünde beliren ifadeyi anımsattı.

Altunizade'de oturuyor. Korkmaz Sokak, 66 numarada. Haziran Apartmanı'nda. Giriş katı. Bulabilir misin?

Evet!

Hemen karıma telefon ettim, ona ilk kez yalan söyledim (her şeyin bir ilki olduğuna inananlardan mısınız?). Artık bütün gece benimdi. Bir taksi bulup, doğru Altunizade! Elimle koymuş gibi Korkmaz Sokağı'nı buldum. Haziran Apartmanı, 1 nolu dairenin önüne dikildim. Buraya kadar koşarak, büyük bir heyecanla, sanki çok sevip, özlediğim eski bir dostla buluşacakmışım coşkusuyla gelmiştim. Dışarıya her evdekinin benzeri sarımtırak bir ışığın sızdığı pencereyi tıklatıp, "Ben geldim!" diyecek denli sevinçliydim. Oysa ne tanırım, ne ederim... Tekrar pencereye bakıp, sıradan bir ev vitrini görünce, iyice cesaretim kırıldı. Kapı zilinin çerçevesinde ne isim ne de soyadı vardı. Bomboş, beyaz bir kart. Elimi zile değmeden geri çekip, sokaklarda aylak aylak dolaştım. Gecenin saat onunda, hiç tanımadığım bir adamın evine gitmeye neden heveslendiğimi düşündüm. Belki daha ilginç bir şeyler bulamadığımdan, belki de yaşamın en coşkulu, uğruna savaşılacak değerlerinin bile kısacık sonra sıradanlaştığını artık öğrendiğim için... Sıradanlığa çok dayanıksızım ben!

Sanki bütün sıradanlıklara kendi yetersizliğim yol açıyormuş gibi suçluluk hissediyor, alınıyor, kırılıyorum. Kabullenemiyorum coşkusuz, sürprizsiz yaşamayı bir türlü!

Otuz bir yaşında bir erkeğin böylesi konulara kafa yorması ve kırılganlığının yüksek dozu, çevremdekilerde hep 'teminine' bir çağrışım yaptı. Allahtan Sartre çıkıp; 'Kuramsal sorunlarla uğraşan, akılcı bir adamın, kadın duyarlılığından etkilenme isteğinden söz etti de, benim gibi erkeklerin de sağlıklı ve normal (ne demekse bu?) olduğuna kendimi ikna edebildim.

Sonunda, dönüp dolaşıp yine 66 numaranın önüne geldim. Saat on bir olmuştu. Cebime sakladığım yassı otuz beşlik kanyak şişesinin boşalmasının yarattığı cesaretle zili çaldım.

KAPININ ARDINDAKİ EV

Kapıyı son otuzlarında bir adam açtı. Uzunca, ince, bakımlı, bıyıksız, sakalsız. İnsanda temizlik ve çalışkanlık duygusu uyandırıyordu. Kimi aradığımı sordu. Nazik ve mesafeliydi.

İçine kadın giren bir erkekten söz ettiler. Onu arıyordum...

Gecenin bilmem kaçında kapınıza böyle biri dayansa neler hissedersiniz bilmem ama, ben olsam ya kapıyı yüzüne çarpar ya da deliler boşanmış diye paniklenirdim. Oysa bu adam sakindi ve sabırlı bir sesle sordu:

Böyle şeylere inanıyor musunuz siz?

Gözlerinde alaycı bir ifade mi vardı, yoksa bana mı öyle geldi, bilmiyorum. Birden durumumun ne komik olduğunu olanca çıplaklığıyla fark edip, kendimi zavallı hissettim. Ne işim vardı elalemin evinde? Ama gerçek şuydu, oradaydım ve bir şeyler söylemeliydim!

Yanlış adres olmalı... diye geveledim. Özür dileyip, düşmüş omuzlarımı taşımaya çalışarak döndüm, ayrıldım. Arkamdan seslendi:

Siz Bertan mısınız yoksa?

Bertan?

Başka şansım var mıydı?

İçeri girdiğimde, hiçbir özel eşya dikkatimi çekmedi. İlk gördüklerim, bol kitap, bol dergi ve içi meyve dolu büyük bir sepetti. Adam şimdi biraz tedirgin görünüyordu. Aslında belki de tedirgin falan değildi de, ben öyle olmasını istiyordum. Ah insanoğlu insan, görmek istediğini görmez misin zaten?

Ne kadar zamandır tanıyorsunuz onu?

Kimi? Ben mi? Hık mık... Uzun, çok uzun, belki de yüzyıllardır. ..

Evet, anlıyorum. Böyle olması gerekmez mi zaten?

Anlıyormuş! Ben hiçbir şey anlamıyorum ama...

Adamla birer kahve içtik. İkimizin de çok iyi tanıdığı besbelli (?) bir kadından, hiç anlaşılmaz biçimde söz ettik. Sonra portakallı kampari ikram etti bana. "Karımın en sevdiği içkidir," diye ekledi.

Geceyi hiç tanımadığım bir adamla, yine hiç tanımadığım bir kadını konuşarak geçirmek korkunç bir fiziksel yorgunluk yarattı bende. Bu yorgunluk artıp, kollarımı ağırlaşmış, bacaklarımı taşınamazmış kadar uzamış hissettiğimde, bir de boğulacakmışım gibi bunalmaya başladım. Biraz klostrofobiğimdir ben!

Bir an önce bu tuhaf evden kaçmak ve kendime sığınmak istediğim 'o an' geldi. Hani astımlıların, 'Biraz oksijen,' epilepsilerin, 'Biraz dinginlik,' diye yalvardıkları kriz anları, doğurmak üzere olanlarınsa, 'bir an önce bitsin' paniği gibi... (Ne astımlıyım, ne epilepsim var. Erkekler doğuramadığı için doğum olayının gizemli bencilliğini ve hiçbir erkeğin asla yaşayamayacağı ayrıcalığını da bilmiyorum. Ama orada bütün bu söylediklerimi çağrıştırır bir korkuya kapıldım.) Kalan son enerjimle izin istediğimde, geceyarısını çoktan geride bırakmıştık. Veda etmek için elimi uzattığımda adamın gözbebeklerinden bana bakan bir kadın yüzü gördüm. Bir yanılsama sandım önce; reklamlar, sinema, özel efektler öylesine yaşantımın içinde ki, herhalde bunların etkisi diye düşündüm. Adam gözlerini yumdu, başı dönmüş gibi duvara yaslandı.

Neniz var, iyi misiniz?

Hayır, iyi değildi. Sustu. Tansiyonu düşmüş gibi bembeyaz kesildi. Kolundan tutup, koltuğa oturttum. Masanın üzerindeki sürahiden biraz su verdim. O, gözlerini yummuş, kendiyle konuşur gibi mırıldanıyordu.

Uzun zamandır iletişim kurmuyordu benimle. Şimdi birden böyle pat diye ortaya çıkınca... Tabii sizi tanımış olmalı... Beni nereden tanısın, hiç bilmiyoruz ki birbirimizi... Acaba eski bir sevgili falan? Ama bütün eski sevgililerimin kimlerle evlendiklerini biliyorum. Elimde değil, eskiden sevdiklerime bile çok vefalıyımdır ben! Zaten topu topu sekiz tane kız sevdim, hepsi de benden sonra apar topar evlendiler. Bazen ne evlilik düşkünü kadınlar sevmişim diye içim sızlıyor. Kim bilir, belki de kızların hiç suçu yok... Belki de ben... Tanrım, neden kendimizi aynada olduğumuz gibi değil de, olmak istediğimiz gibi görürüz?

Sizinle konuşmak istiyor o. Yürek atışları hızlandı, bu beni çok yoruyor...

Kim bu kadın? Benimle ne konuşabilir? Neden çekip gidemiyorum, beni tutan yalnızca merak mı?

Adam gözlerini açıp, tekrar yüzüme bakabildiğinde, kadını daha net biçimde gördüm. Gözbebeklerinin içinde dikilmiş, tam gözlerime bakıyordu. Bu, 18 mm.'lik objektifin çektiği bir fotoğraf gibi dışbükey bir görüntüydü. Saçları kısa kesilmiş, ince hatlı bir kadındı. Ağzı kımıldıyordu, ama sesini duyamıyordum.

Nasıl konuşabilirim onunla? Hiç dışarı çıkmıyor mu?

Aaaa, bunu söyleyen ben miyim? Kırk kez deli denen, sonunda deli olduğuna inanır derler. Eyvah!..

Hayır, hiç dışarı çıkmaz. Zaten o yüzden 'içerde' ya.

Peki nasıl buluşacağız? Siz mi taşıyacaksınız onun düşüncelerini bana?

Ah keşke öyle olsa...

Nasıl yani? Başkaları da oldu mu?

Başkalarıyla mı? Şaka mı yapıyorsunuz Allah aşkına? Adam ayağa kalktı. Şimdi o ilk dinamik dikilişinden eser

yoktu. Yorgun ve yaşlanmış görünüyordu. İçerdeki odalardan birine yöneldi. Kısa bir süre sonra, içinde gazete kesikleri olan kalınca bir dosyayla geri döndü. Bunlar dört yıl öncesinin gazetelerindendi. İri puntolarla, beş sütuna iki satır, büyük manşet:

KADIN KATİLİ MİMARIN İDAMI İSTENİYOR

Altında, yanımda oturan ve artık gözlerini meditasyon gevşekliğiyle kapatmış gibi bekleyen adamın fotoğrafları. Şimdikinden çok daha genç görünüyor fotoğraflarda. Yüzünde patlayan flaşların yarattığı yorgunluk, biraz da şaşkınlık... Aceleyle öbür gazete kesiklerine baktım.

Mimar Ali Fuat Ergüven, kayınpederi tarafından karısını öldürmekle suçlanıyor. Kızı Günsu Ergüven'in üç yıllık evli olduğunu, ancak kendisinden son beş aydır hiç haber alamadıklarım belirten emekli bankacı, damadının kızının yerini bilip, bunu gizlediğini iddia etti. Bütün suçlamaları reddeden mimar Ali Fuat Ergüven, karısının kendi isteğiyle uzun bir yolculuğa çıktığını söyledi. Polis Ergüven'i gözaltında tutuyor.

Altta, küçük bir fotoğrafta kısa saçlı, iri gözlü, yaramaz bakışlı bir genç kadın.

Mimar Ali Fuat Ergüven'in esrarengiz biçimde kaybolan karısı çellistti. Senfoni orkestrasında çalışan talihsiz kadın

çevresinde çok sevilen bir insandı ve kayboluşu derin bir üzüntü yaratmıştır.

Kaybolan müzisyen kadının yakın arkadaşı piyanist K.B.: ”Günsu, tanıdığım en canlı, hayat dolu, güzel insandı. Onun intihar edebileceği fikri bile yabancı geliyor bana. Ali Fuat'a aşıktı, onlar ideal bir çifttiler. Ne oldu, nasıl oldu hiç anlamıyorum...” dedi. Piyanist K.B.'nin konuşurken ağladığı görülüyordu.

Kaybolan genç kadının cesedi bulunamıyor! Mimar koca susuyor.

Bu kadına ne oldu? Öldürüldü mü? İntihar mı etti? Kaçtı mı? Kimse bilmiyor. Esrar perdesi sımsıkı, kapalı. Kilit adam Ali Fuat Ergüven konuşmuyor.

in dubio pro reo: şüpheden sanık yararlanır!

Delil yetersizliğinden düşen dava sonunda serbest bırakılan mimar koca Ali Fuat Ergüven'i kayınpederi lanetledi. Kızının katili olduğuna inandığı damadının cezasız kalmasına sert tepki veren kayınpeder güçlükle yatıştırılabildi. Gözü yaşlı kayınvalideyse: "Damadımı çok severdim. Onun kötü bir şey yapmış olacağına inanmıyorum. Bu işte başka bir iş var, ” dedi.

Katil zanlısı serbest. Peki bu sırrı kim çözecek? Adaletin sesi kısıldı mı? Bu adam bir katil mi?

Şaşkınlıktan terlemiştim. Tuhaf doğrusu, şaşkınlıktan terlendiğini hiç bilmezdim. Başımı kaldırıp, Ali Fuat Ergüven'e baktım. Yuttuğu kuzuyu hazmetmeye çalışan bir boğa yılanına benzemiyordu. Ne de Kıbrıslı kadın düşmanı heykelci Pygmalion'du. O daha çok, midesi ağrıyan bir migrenimin tansiyonu yükselmiş halini andırıyordu. Bakışlarımın tenine değmesiyle irkildi, gözlerini açıp, benim varlığımı anımsadı. Sonra gözlerini benden kaçırarak, usulca konuştu:

Şimdiye dek benden başka kimseyle konuşmamıştı...

İlk kez bir başkasıyla... Ah tabii, siz başkası sayılmazsınız...

Siz Bertan'sınız...

Daha fazla dayanamadım ve bas bas bağırmaya başladım.

Yeter artık, ben Bertan Mertan değilim! İçinizdeki kadı nı da tanımıyorum. Allah kahretsin, burada ne işim var, onu da bilmiyorum! Bıktım bu deli zırvalarından, bir lokma bile istemiyorum... Ben yalnızca günlük yaşamın tekdüzeliğine katlanamayan, sıradan bir adamım!.. Bütün bunlar çok karmaşık geliyor bana ve artık ilgilenmiyorum! Anlıyor musunuz? İlgilenmiyorum!

Öfkelenince çirkinleşirim. Kalkıp, en çirkin adımlarla kapıya yöneldim. Kapıyı vurup, çıkacaktım; ebediyen!!! Ama çıkamadım. Mantoluğun üzerinde eski şapkamla, şemsiyemi gördüm. Gerçekte eşyalarımı bir görüşte tanıyan birisi değilimdir, ama bu ikisi oldukça özel iki parça oldukları için, tanımamam olanaksızdı. Şapkamı New York'ta bir elden düşme giysi dükkanından almıştım. Satıcı, bu şapkanın Bob Dylan'a ait olduğu konusunda ısrarlıydı. Benim için pek fark etmiyordu, çünkü şapkayı çok sevmiştim. Eh, gizli gizli gurur duyduğumu pek gizleyemem doğrusu. Siyah yünlü kumaştan, geniş bir şapkaydı bu. İlk zamanlar bu şapkayla İstanbul sokaklarında dolaşıyordum, ama kimsenin değil de, köylülerin benimle dalga geçmesine çok incindim ve şapkamı giyemez oldum. Şemsiyemi de Amsterdam'da bir bit pazarından almıştım. Sapı sedef kakmalı, eski bir parçaydı. Sonra sık sık ev taşımaları, yolculuklar derken, önce az kullanılanlar, ardından da kayboldukları pek farkına varılmayan eşyalar listesine dahil olmuşlardı. Peki, bunların burada ne işleri vardı? Birileri bulup, satışa mı çıkarmıştı? Doğrusu pek anlayamadım... Bazı özel eşyaların dokusunda sizin teninize yanıt veren titreşimleri vardır. Uzanıp, dokundum; evet, bunlar benimdi.

Sizin şemsiyenizle, şapkanız...

Nereden buldunuz onları?

Karıma bırakmışsınız ya...

Reincarnation'a inanmıyorum ama, hadi inandım desem bile, eşyalarımın daha eskimesi gerekmez mi?

Onunla nasıl buluşabilirim?

Güç olan da bu ya! İçime girerken bir daha çıkmamak üzere karar vermişti. Bu, tıpkı bir kadının histerektomi kararı gibi geri dönüşsüz bir karardı. Yumurtalıklarını ve rahmini aldırtan kadın bir daha asla fikrini değiştiremez.

Yani o dışarı çıkmayacağına göre, ben mi? Yok artık, nifinin nişi...

Size ait başka şeyler daha var burada.

Olur vallahi, artık her şey olur bu gece. Radyo kontrollü bir mekanik aygıt gibi takip ettim Ali Fuat'ı. Arkada, küçük bir çalışma odasına girdik. Yazı masasının çekmecelerinden büyük, sarı bir zarf çıkartıp, bana uzattı. Zarfın içi mektuplarla doluydu. Başkasına ait mektuplara dokunmak bile canımı yakar benim.

Ama bunlar sizin yazdıklarınız. Günsu'yla ben evlenme den önceki yazışmalarınızdan...

Aaaaaa, bunlar benim el yazmalarım!!!

Bu kadarı da fazla, çok fazla...

Karınızla buluşmayı kabul ediyorum! (Ne yani, sanki siz olsanız farklı mı davranacaktınız?) Yalnız bir şartla; ben tekrar dışarı çıkmak istiyorum. Kesinlikle!

Sabaha karşı, Ali Fuat'ın dev bir huni gibi açılan gözyaşı deliğinden 'içeri' girdim. Onun bu sırada çok acı çektiğini biliyordum. Kendi kendime ağır geldiğim olurken, içimde iki kişi daha taşımak benim başarabileceğim bir iş değil, ama Ali Fuat Ergüven'in farklı ve güçlü birisi olduğunun çoktan ayrımındaydım.

Gözyaşı deliği doğrudan burun ve ağıza açılıyordu. Sonra nefes borusundan akciğerlere geldim. Ali Fuat sigara içmediği için burası tertemizdi. Bronşların labirent gibi yollarından hızla kayarak kan damarlarından birine girdim. Her şey öyle çabuk olup bitiyor, öyle akıl almaz biçimde yönleniyordu ki, şaşırmayı ve düşünmeyi bir kenara koymak zorunda kalmıştım. Bu besbelli delirmemem için oluşan otomatik bir savunma sistemiydi. Bu arada nedense Günsu Ergüven'le hep yürekte buluşacağımıza dair bir beklenti oluşmuştu içimde. Yanılmışım! Beni hiç de romantik olmayan bir yerde bekliyordu. Birden elimden çekildiğini hissettim ve heyecanlandım. Bu Günsu Ergüven'di. Başka kim olabilir ki? Her erkeğin içinde yalnızca tek bir kadının saltanatına yer olduğunu ancak erkekler bilir!

Burası gevşek yün yumakları gibi pembemsi bulutların dekore ettiği sağlıklı bir böbrekti. Önce hiç konuşmadan yan yana oturduk. Heyecandan başımı çevirip, bakamıyordum bile. Biraz çekingenimdir ben. Dikkat edince, genç kadının, kocasının daha önce içtiği kampari portakalı yudumladığını fark ettim.

Bu nasıl bir düş böyle? Kimsiniz siz ve burada ne yapıyorsunuz? Ya da neden birisi çıkıp da, bana delirdiğimi söylemiyor?

Çünkü kendiniz bile, bütün bu olanların gerçek olabileceğine kısacık da olsa inanmak istiyorsunuz. Veya, kimilerinin düşleri, kimilerinin gerçeğidir!

Sesi tanıdık mıydı? Çıkartamadım, ama sevdim. Net, güvenli ve alımlı. Biraz cesaret toplayıp, başımı çevirdim. Ama çevirmemle, çarpılmışa döndüm. Kadın çırılçıpaktı! Utandım. Utangaç biriyim ben. Utanmak, merakla beslenince ne heyecanlıdır!

Burada giyinmek gereksiz de... Sesine biraz çekingenlik,sinmişti şimdi.

O, yani kocanız bizi duyuyor mu?

İsterse evet, ama duymak İstemiyor. Biraz önce uyku ilacı aldı. Birazdan uyuyacak ve bizim konuşmalarımız, abartılı cümleler, bölük börçük görüntüler olarak girecek rüyasına...

Zavallı Freud'un kemikleri sızlıyor olmalı şimdi!

Bana anlatacaksınız değil mi? Her şeyi, hepsini, başın dan başlayarak, tek tek...

Bilmiyor musunuz sanki?

Biliyor muyum acaba?

Diğer hikayeler gibi... Bütün hikayelerin birbirinin aynı ve hiç benzemezi olduğu denli hem de... Bir kadın ve bir er kek, bir aşk, tutku ve cinsellik... Çok heyecanlı, özgün, hiç bitmeyecek sanılan... Aynı zamanda sahiplenme, kıskanma ve 'zaman'ın gelişmiş görev bilinciyle çabucak üstünü ört tüğü ayrıntılar, heyecanlar...

Kafam karışmıştı. Söylediklerini düşünmem gerekiyordu.

Evlendiniz ama...

Neden böyle dediğimi anlayamadım. Zaten söylediklerimiz, söylemeyi düşündüklerimizin tam tersi değil midir çoğu kez?

Ah tabii... (Sesinde acımsı bir gülüş vardı.) Evliliğe karşı olmalısınız...

Şeyyy, ben de evliyim...

Genç kadın kısacık bir kahkaha attı.

İlahi, elbette öyle olacaksınız. Evliliğe karşı olanlar, hep evliler değil mi ki?

Öyle mi sahi?..

Bakın, benim göstermek istediğim, bir erkekle bir kadının beraberliğinin zaman karşısındaki durumu. Bunun biçimi bana pek önemli gelmiyor artık.

Birden deprem oldu, her yan sallandı, düşmemek için birbirimize tutunduk.

Korkmayın, Ali Fuat öksürüyor.

Ona tutunduğumda, teninin zarif bir dokusu olduğunu hissettim, hani kendi teninizle uyuşan tenlerde yakalanan büyülü doku... O zaman biraz cesaretlenip, başımı çevirdim. Gördüğüm oldukça hoş bir kadındı. Bacakları ve ayakları nefisti, göğüsleri biraz ufaktı, ince, uzun bir boynu vardı. Karım geldi aklıma; onun dolgun taze memeleri ve güzel yüzü... Şimdi evde heyecanla beni bekliyor olmalıydı. Hiç tanımadığım bir adamın içinde, hiç tanımadığım çırılçıplak bir kadınla geceyi geçirdiğimi bilse, korkudan ağlardı herhalde... Acaba ilk evlilikler ille de, bizi pek iyi anlamaması için seçilen, iyi niyetli ama yetersiz eşlerle mi yapılır hep?

Dünyanın en özel, en görkemli ve uyumlu aşkıydı bizimkisi de. Ali Fuat'ın da, benim de ikinci evliliğimiz.

Sesi ağırlaştı, temposu düştü. Kederli değil ama yorgundu sanki.

Zaman zaman onu sahiplendiğimi, kıskandığımı, hatta her an birlikte olmak istediğimi fark ettiğimde, yalnızca üç yıllık evliydik. Tıpkı diğer kadınlar gibiydim, tıpkı öbür iliş kiler gibi olmuştu bizimkisi de. Fazla bitişik, gizli bağımlı ve bu yüzden boğulmaya mahkûm. Nefes almanızı kendiniz önlersiniz, boğulmanızın adına intihar denir!

Gök gürültüsü duydum, yağmur mu yağacak? Sanki Kubrick, Curıning ya da Spielberg'in filmlerinin birindeki özel ses efektiydi duyduğum:

”...ve meşe ile selvi birbirinin gölgesi altında yetişemez!”

Korkmayın, Ali Fuat bu. Uyumadan önce şiir okur.

Daha uyumadı mı o?

Çok yakın. iç organlarının ritmi düştü.

Zavallı adamcağız, benim varlığımdan sıkılıyor olmalı. Ne işim var adamın içinde, üstelik karısının yanında?

Ben gitsem artık. Çok rahatsız ettim sizleri...

Hayır, hayır! Biraz daha kalın. Lütfen... Size anlatabilirim.

Neden bana? Kim bu Bertan?

Ah evet, açıklayacağım. Bu biraz güç olacak ama, en çıplak şekliyle anlatacağım size. Bakın, bütün kadınların özlem duyduğu bir erkek vardır, adı Bertan'dır. Bilmem böyle bir kavrama yabancı mısınız? Herhalde erkeklerin de böylesi düşleri vardır kadınlardan yana... Ama adının ne olduğunu bilmiyorum. Benim Bertan'ımın neden siz olduğunuza gelince; bunun yanıtı, hayatınızda hiç kahveye gitmemişken, neden bu gece bizim hikayemizin anlatıldığı kahveye gittiğinizle aynı kutuda gizlidir. Üstelik bu öyküye inanan ilk kişi de sizsiniz!

Ne yani, bu bir oyun, bir sınav mıydı? Sınanan bir aptal mıydım ben? Kullanılmış bir ciklet gibi hissettim kendimi; üzerimde diş izleri, tükürük artıkları... öğğhhü!

Birden elimi tutan sıcacık eliyle irkildim. Sıcacıktı, bense buz gibiydim. Galiba biraz heyecanlandım.

Lütfen yanlış anlamayın. Sizi önemsiyorum ama söyler misiniz, her şeyin bir nedeni olduğunu düşünmek, insanın en çok kendi kendini hırpalaması anlamına gelmiyor mu?

Yani araştırmadan, sorgulamadan kabullenmeyi mi öneriyorsunuz?

Öyle de değil. Mutlak kavuşmazlık, rastlantılar, şanssız lıklar...

Yine gök gürler gibi bir ses:

"...İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var.

Bu çizgiyi aşamaz, tutku ve ölesiye sevmek. "

Artık Ali Fuat'a ve uyumadan şiir okuma alışkanlığına ben de alışmıştım. Uyku ilacı bile onu uyutmadıktan sonra...

Peki şemsiyemle şapkamı da bu kaderci felsefenizle mi açıklayacaksınız?

Aynı zevkleri ve düşünceleri paylaşmak dünyadaki birkaç sihirden biri değil midir?

Ya mektuplarım, el yazım?

Benim Bertan'ım olduğunuza göre, el yazınız da tıpatıp benzeyecekti elbet. Aşk mektupları, bahar yağmurları kadar birbirine benzer, bilmez misiniz?

Sustum. Kafam iyice karışmıştı. Kim bilir, belki de bundan böyle, yaşantımın sonuna dek çözmeye çalışacağım bir bulmaca konmuştu önüme, hem de karşı konulmaz bir ambalaj içinde!

Onun içinde yaşama fikri sizin olmalı?

Bu daha çok ortak bir karar, ama benim fikrimdi. Biz belki de aşklarını zamana ve güncelliğe karşı koruyabilen ilk ve tek çiftiz.

EVİN DIŞINDAKİ DÜNYA

Sabahın ilk saatlerinde, henüz sokaklar omuz omuza dolmadan evime dönerken, yaşadığım tuhaf gecenin yorgunluğu hücrelerime dek işlemişti. Eve vardığımda, soğumamış bir ölünün henüz farkına varılmamış yokluğunda oluşan yapay ve soğukkanlılık içindeydim. Kapıyı açtım, antrenin ışığını yaktım. Yanımda getirdiğim şapkamla, şemsiyemi mantoluğa astım. Ayaklarımın ucuna basarak yatak odasına yöneldim. Pencerelerdeki panjurlar kapalı olduğundan, oda zifiri karanlıktı. Karımı uyandırmamaya özen göstererek soyundum, usulca yatağa girdim. Olup biteni ona anlatamazdım kuşkusuz. Hayır, onun aptal olduğunu düşünmüyorum. Aksine, pratik zekasına, engin hoşgörüsüne, kolaylıkla narsist olacakken, kollarını diğer güzelliklere açışındaki irade gücüne hayranım. Zaman zaman, olayları benim gibi algılamıyor, kendini benim seçtiğim yollardan ifade edemiyor diye onu hırpaladığımın dane yazık ki ayrımındayım. Bu kadar haksızlık da fazla...

Kendimi ne sanıyorum ben!!! Hayır, aklımı başıma toplamalıyım, şu kendimi beğenmişliği bir kenara atıp, kızın hakkını yememeliyim. Hem madem küçümsüyorum, neden birlikteyim?

Eğer birlikte olmayı seçiyorsam, neden onu anlamaya çalışmıyorum?

Yoksa şu tuhaf kadın; Günsu Ergüven... Hayır, onu ben seçmedim. Mükemmeli arayan da kendisi. Tuhaf bir kadın o... Yine de çok ilginç...

SONUN BAŞLANGICI

Uzanıp karımın uyuyan ılık, güzel bedenine dokunmak istedim. Uykudaki sevgilinin çağıran nefesi nasıl da karşı konulmazdır...

Ama yoktu! Karım yoktu. Seslendim, yatağı karış karış aradım. Işığı yakmayı akıl edebildim sonunda. Ama karım yalnızca yatakta değil, evde yoktu! Beni terk edeceğini hiç düşünmemiştim şimdiye kadar. Bana aşık, bağlı ve hayrandı. İnanılmaz bir acı çöktü içime. Yatağa çırılçıplak oturdum ve öylece kalakaldım; külçe gibi!

Nereye gitmiş olabilir, ne zaman, nasıl? Bütün eşyalarını da evde bırakmıştı. Günsu Ergüven'in söyledikleri geldi aklıma. Bu içimdeki acıyı iyice büyüttü, katlanılmaz kıldı. Önce göğsüm, giderek karnım... Midemde sanki ağır bir taş vardı. Yatağa uzandım. Acıyla kıvranırken, komidinin üzerinde karımın el yazısıyla yazılmış bir not gördüm. Acıyı falan unutup, fırladım yataktan.

"Sevgilim,

Seni terk etmiyorum, aksine..."

Dehşet içinde ellerimi karnımda ağrıyan yere koydum ve öylece kalakaldım!

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült