Hikaye

 

 

Kafka'nın Güncesi

Franz Kafka


…Ufak bir gezinti yapmak için evden çıkıyorum. Hava güzel, ama sokak dikkati çekecek kadar boş, yalnızca uzakta elinde bir su hortumuyla belediye hizmetinde çalışan bir temizlik işçisi dikiliyor ve sokak boyunca alabildiğine su fışkırtıyor, geniş bir kavis çizerek yere dökülüyor su. «Olacak şey değil», diyorum ben ve kavsin gerginliğini elimle yokluyorum. «Belediye hizmetinde çalışan küçük bir temizlik işçisi», diyor ve yeniden uzaktaki adama bakıyorum. İlerdeki ilk çapraz sokağın köşesinde iki bay eskrim yapıyor, birbirlerinin üzerine yürüyor, sonra birbirlerinden bir hayli uzağa çekiliyor, birbirlerini gözetliyor, derken yine kapışıyorlar. «Bırakın şu eskrim yapmayı beyler», diyorum ben.

Öğrenci Kosel masada oturuyor ve ders çalışıyordu. Çalışmaya öylesine dalmıştı ki, ortalığın karardığını hiç fark etmedi, avluya bakan bu kötü konumdaki odada aydınlık bir mayıs günü olmasına karşın hava daha dörde doğru kararmaya başlıyordu. Dudakları kıvrılmış, başı kendisi farkında olmadan iyice kitabın üzerine eğilmiş okuyordu öğrenci Kosel. Bazen ara verip küçük bir deftere okuduklarından kısa özetler çıkarıyor, sonra gözlerini kapayıp yazdıklarını ezbere mırıldanıyordu. Pencerenin karşısında mutfak bulunmaktaydı, beş metre bile yoktu aradaki uzaklık; mutfakta bir kız çamaşırları ütülüyor, arada bir başını çevirip Kosel'e bakıyordu.

Ansızın kalemi elinden bıraktı Kosel, başını kaldırıp tavana kulak verdi. Biri besbelli çıplak ayakla odanın tavanında geziniyor, tur atıp duruyordu. Her adımda sanki bir suyun içine ayak basar gibi şap diye bir ses duyuluyordu. Kosel başını salladı. Eve yeni bir kiracının alınmasından bu yana, yaklaşık bir haftadır katlanmak zorunda kaldığı tavandaki gezinmeler, bir yolunu bulup önüne geçemedi mi yalnız bugünkü çalışmasının değil, bütün öğreniminin sonu gelmiş olacaktı. Zihinsel çalışmalarla boğuşan bir kafa böyle bir şeye katlanamazdı.
Birtakım ilişkiler var, açıkça duyumsuyorum varlıklarını, ama nasıl şey olduklarını bilemiyorum. Biraz daha derinlere dalmam elverirdi bunun için; ama olduğum yerde suyun kaldırma gücü öylesine büyük ki, akımdaki akıntıları hissetmesem suyun dibinde bulunduğuma inanabilirim. Ben de yukarılara yöneliyorum, sudan geçerken kırılan binlerce ışının parıltısı gelip beni buluyor. Yukarılara doğru çıkıp sağda solda dolanıyorum, oysa nefret ediyorum yukarıdan ve ondan

«Müdür Bey, yeni bir oyuncu geldi», diye odacının açık seçik seslendiği duyuldu, çünkü holün kapısı tamamen açıktı. «Henüz oyuncu değilim, olacağım daha», dedi Kari kendi kendine, böylece odacının verdiği haberi düzeltti. «Nerede kendisi?» dedi Müdür Bey boynunu uzatarak.

 

21 Haziran 1914

Köyde ayartı.

Sakal ve bıyığında değişiklikle eski bekar.

Kinsky Sarayı'nın avlusunun orta yerinde beyazlar giyinmiş kadın. Aradaki uzaklığa karşın kalkık göğüslerinin belirgin silüeti, kaskatı oturuş.

Bir ara bir yaz günü akşam üzeri bir köye geldim, hiç bilmediğim bir köydü. Yollarının genişlik ve tenhalığı dikkatimi çekti. Dört bir yandaki çiftliklerin önünde ulu ve yaşlı ağaçlar görülüyordu. Bir yağmur sonrasıydı, temiz bir hava vardı, her şey pek hoşuma gitti ve bunu çiftlik kapılarının önünde dikilen köylülere verdiğim selamlarla belli etmeye çalıştım; çekimser, ama nazik, selamıma karşılık verdiler. Bir otel bulsam burada gecelerdim, diye düşündüm.

Bir çiftliğin sarmaşıklarla örtülü yüksek duvarını izleyerek ilerliyordum ki, duvarda bir kapı aralanarak üç yüz göründü; ardından yüzler yine kaybolup kapı kapandı, yanımda bana eşlik eden biri varmış gibi başımı çevirip: «Acayip!» diye söylendim. Ama baktım, yanımda gerçekten biri dikiliyordu, sanki beni afallatmaktı amacı; uzun boylu bir adam; ne başında şapka vardı, ne sırtında ceket; örme siyah bir yelek giymişti ve bir pipo tüttürüyordu. Hemen kendimi toparladım, onun yanı başımda dikildiğini daha önceden fark etmişim gibi: «Kapı», dedim, «gördünüz mü, küçük kapı nasıl açıldı?»

«Evet», dedi adam, «ama niye acayip olsun. Çiftlik müstecirinin çocukları; ayak seslerinizi işittiler, gecenin böyle geç vaktinde kim bu gelen diyerek kapıyı açıp baktılar.»

«Kuşkusuz açıklanması gayet basit bir olay», dedim gülümseyerek. «İnsan yabancı olmasın, her şeyde bir acayiplik bulması işten değildir. Teşekkür ederim.» Ve yürüdüm. Ama adam peşimden geldi. Doğrusu buna şaşırmış değildim, kendisiyle yollarımız bir olabilirdi, ama yan yana değil de peş peşe yürümemiz için neden yoktu.

Arkama dönüp sordum: «Otele bu yoldan mı gidiliyor?» Adam durup: «Bir otel yoktur bizim burada», dedi. «Daha doğrusu var ama, oturulacak gibi değil. Köyün malı; köy de, işletecek talip çıkmadığından yıllar önce onu, bakmakla yükümlü bulunduğu yaşlı bir kötürüme verdi. Adam da karısıyla oteli yönetiyor şimdi; kapısının önünden zor geçiliyor, işte öylesine pis bir koku geliyor içeriden. Salonunda pislikten insanın ayağı kayıp düşer. Sefil bir yer; köyün de, köy cemaatinin de bir yüz karası.» Bu sözlere karşı çıkmak isteği uyandı içimde; adamın dış görünüşü, pek tombul denemeyecek sarı soluk, meşinimsi yanakları, çenesi oynadıkça ordan oraya gidip gelen siyah kırışıklıklarla doğrusu sıska yüzü beni buna ayartır gibiydi. Duruma pek de şaşırmadığımı açığa vurmak için: «Ya?» dedim. Ardından: «Olsun», diye devam ettim, «ben orada kalacağım; geceyi köyde geçirmeye karar verdim bir kez.»

«O zaman başka», dedi adam çabuk çabuk. Bana geldiğim yönü göstererek: «Ama otele buradan gideceksiniz», diye ekledi. «İlk köşeye kadar yürüyün, sonra sağa sapın. Hemen karşıda bir tabela göreceksiniz.»

Verdiği bilgi için teşekkür ettim kendisine, yine önünden geçip yürüdüm; bu kez bütün dikkatiyle beni izlediğini fark ettim. Bana söylediği yön bakarsın yanlıştı, buna karşı elimden bir şey gelmezdi kuşkusuz. Ne var ki, ne önünden geçip gitmeye zorlayarak, ne otel konusundaki uyarılarından bu kadar çabuk vazgeçerek beni şaşkına çeviremezdi. Oteli bir başkası da gösterebilirdi bana; baktım ki pis bir yer, bir gece de pislik içinde yatıp uyurdum, yeter ki inadım yerine gelsindi. Zaten fazla bir seçenek yoktu elimde; hava kararmış, yollar yağmurdan cıvık cıvık olmuştu, bundan sonraki ilk köye kadar hayli uzun bir yol vardı.

Adamı geride bırakmıştım ve artık kendisiyle hiç ilgilenmeye niyetim yoktu. Derken adamla konuşan bir kadın sesi geldi kulağıma. Arkama döndüm; bir küme çınar ağacının altındaki karanlıktan uzun boylu dimdik bir kadın çıktı. Etekliği sarımsı kahverengi parıldıyordu, başıyla omuzlarını iri gözenekli siyah bir şal örtmüştü. «Haydi artık gelsene eve!» dedi adama. «Niye gelmiyorsun?» «Şimdi geliyorum», diye yanıtladı adam, «az daha bekle, acaba şu bay ne yapacak, görmek istiyorum. Bir yabancı. Hiç işi yokken sürtüp duruyor buralarda. Baksana!»

Sanki sağırmışım ya da konuştuğu dili anlamıyormuşum gibi benden bahsediyordu. Söyledikleri fazla bir önem taşımıyordu hani, ama köyde benimle ilgili gerçekdışı haberler yayarsa hoş bir şey olmazdı. Kadına seslendim: «Oteli arıyorum köyde, hepsi o kadar. Kocanızın benden bu şekilde söz açıp hakkımda yanlış bir düşünceyi belki kafanıza yerleştirmeye hakkı yok doğrusu.» Ama kadın pek dönüp bakmadı bana, kocasına yaklaştı; adamın kocası olduğunu doğru tahmin etmiştim, aralarında işte öylesine doğal bir ilişki bulunuyordu. Derken elini kocasının omzuna koydu: «Bir şey istiyorsanız benimle değil, kocamla konuşunuz.» Böyle bir davranışla karşılaşmaktan içerlemiş: «İstediğim bir şey yok», dedim, «ben sizinle ilgilenmiyorum, siz de benimle ilgilenmeyin. Tek ricam bu.» Kadın, başıyla ansızın bir hareket yaptı; karanlıkta görebilmiştim bunu, ama gözlerindeki ifade seçilemiyordu. Besbelli bir yanıt verecekti, ama kocası: «Sus!» deyince sustu.

Böyle bir karşılaşmayı artık kesinlikle geride kalmış sayıp, başımı çevirdim; tam yoluma devam etmek istiyordum ki, birinin arkamdan «Bey!» diye seslendiğini işittim. Herhalde ben idim seslendikleri. İlk anda sesin nerden geldiğini çıkaramadım; derken yukarıda, çiftlik duvarının üzerinde gençten birinin oturduğunu gördüm; bacaklarını sarkıtmış, dizleri birbirine vuruyordu; pek umursamaz bir edayla şöyle söyledi: «Az önce işittiğime göre, köyde gecelemek istiyormuşsunuz. Bu çiftlikten başka hiçbir tarafta geceleyecek doğru dürüst bir yer bulamazsınız.»

«Çiftlikte mi?» diye sordum ve elimde olmaksızın, ki sonradan iyice hırslandım buna, soran bakışlarla kadınla kocasından yana dönüp baktım; hala birbirlerine yaslanmış, ileride dikiliyor ve beni gözetliyorlardı.

«Öyle», dedi genç adam; gerek verdiği yanıtta, gerek bütün davranışında çalımlı bir hava seziliyordu.

Bir kesinliğe kavuşmak ve onu normaldeki pansiyon sahibi rolünü üstlenmeye zorlamak için bir kez daha: «Yani burada yatak mı kiralıyorsunuz?» diye sordum.

«Evet», dedi adam ve gözlerini şimdi biraz yana çevirmişti. «Burada gece için yatak kiralanır, herkese değil kuşkusuz, yalnızca kiralanmak istenen kimseye.»

«Kabul», dedim ben, «ama kuşkusuz ne kadarsa ödeyeceğim ücretini, tıpkı oteldeki gibi.»

«Hayhay», dedi adam. Gözlerini çoktan benden ayırmış, benim üzerimden bir başka yere bakıyordu. «Merak etmeyin, kazıklamayız sizi.»

O yukarıda bir bey gibi oturuyor, ben aşağıda küçük bir uşak gibi dikiliyordum; atacağım bir taşla kendisini biraz canlandırmayı pek isterdim. Ama böyle yapmayarak: «O zaman açın da kapıyı, gireyim», dedim.

«Kilitli değil kapı», diye yanıtladı.

«Kilitli değil», diye yineledim ben homurdanarak, adeta farkına varmaksızın; sonra kapıyı açıp girdim. İçeri ayak atar atmaz tesadüfen başımı kaldırıp duvara baktım; adam duvarın üzerinde değildi artık, yüksekliğine karşın anlaşılan duvardan atlayıp gitmişti, belki şimdi kadınla ve kocasıyla konuşuyordu. Konuşsunlar istedikleri kadar, benim gibi yanında ancak üç gulden parası bulunan, sahip olduğu öbür şeyler ise sırt çantasındaki temiz bir gömlekle pantolon cebindeki bir revolveri pek geçmeyen bir gencin başına ne gelebilirdi. Hem adamlar, soyguncu kimselere de benzemiyorlardı. Peki ama, benden başka ne istedikleri olabilirdi? Büyük çiftliklerin o bakımsız bahçelerinin birinde bulmuştum kendimi; oysa sağlam taş duvar bende daha fazla bir şeyle karşılaşacağım umudunu uyandırmıştı. Yüksek otların içinde, düzenli aralarla, çiçeklerini dökmüş kiraz ağaçları seçiliyordu. Çiftliktekilerin kaldığı ev vardı uzakta, geniş bir alana yayılmış düzayak bir yapıydı. Hava iyice kararmıştı; geç kalmış bir müşteriydim ben; duvardaki adam bana yalan söylediyse tatsız bir durumla karşılaşabilirdim. Eve doğru yol alırken karşıma kimse çıkmadı; ama eve birkaç adım kala açık kapıdan ilk odada uzun boylu ve yaşlı iki kişi gördüm; bir karı koca; yan yana olurmuş, yüzleri kapıya dönük. Bir kaseden lapa yiyorlardı. Zifiri karanlıkta doğru dürüst bir şey seçemedim, yalnızca adamın ceketinde yer yer altınsı parıldayan bir şey vardı, herhalde düğmeydi bunlar ya da bir saatin zinciriydi.

Selam verdim, şimdilik eşiğin önünde dikilip dedim ki: «Demin köyde geceleyecek bir yer arıyordum; bahçenizin duvarının üzerinde oturan bir adam bu çiftlikte ücret karşılığı geceyi geçirebileceğimi söyledi.» Karı koca kaşıklarını lapaya sokup oturdukları sırada arkalarına dayandı ve bir şey demeden beni süzmeye koyuldu. Pek konukseverce değildi davranışları. Dolayısıyla: «Umarım bana verilen bilgi doğrudur, sizi durup dururken rahatsız etmedim», diye sürdürdüm konuşmamı. Bu son sözleri hayli yüksek sesle söylemiştim, çünkü ikisinin de kulağı ağır işitiyor olabilirdi. Bir süre sonra: «Yaklaşın», dedi adam.

Pek ihtiyar biri olduğunu düşünerek istediğini yaptım, yoksa soruma kesin bir yanıt vermesi üzerinde diretirdim kuşkusuz. Yine de içeri girerken şöyle dedim: «Beni evinize almanız sizin için en ufak bir güçlük doğuracaksa açıkça söyleyin, ille burada kalmak gibi bir niyetim yok; olmazsa otele giderim, benim için hiç fark etmez.»

Alçak sesle: «Amma da çok konuşuyor», dedi kadın. Bu söz bir hakaret amacıyla söylenmiş olabilirdi ancak; yani benim nazik konuşmam hakaretle karşılanıyordu; ama yaşlı bir kadındı, kendimi savunmaya kalkamazdım. Ve kendimi savunmayışımdır ki, kadının geriye çeviremediğim sözlerinin belki beni gereğinden çok etkilemesine yol açmıştı. Bir paylanmayı hak ettiğimi hissediyordum, çok konuştuğum için değildi hani, çünkü aslında söylenmesi en gerekli şeyi söylemiştim yalnız; varlığımı çok yakından ilgilendiren diğer bazı nedenlerden kaynaklanıyordu bu. Susmuş, ille bir yanıt vereyim istememiştim; az ötedeki karanlık köşede gözüme çarpan bir sıraya gidip oturdum. Yaşlı kadınla erkek, yine yemeklerini yemeye koyulmuştu; bitişik odadan çıkıp gelen bir kız yanan bir mumu masanın üzerine bıraktı. Şimdi eskisinden daha az şey seçilebiliyordu odada, karanlıkta her şey büzülüp biraraya toplanmıştı, yalnızca mumun küçük alevi yaşlı erkekle kadının biraz eğik başlarının üstünde çıtırtıyla yanıyordu. Avludan gelen birkaç çocuk içeri girdi; derken biri boylu boyunca yere kapaklandı ve ağlamaya başladı, ötekiler durakladılar; hepsi dağınık halde odada dikilmeye başlamıştı. Adam: «Haydi bakalım, yatağa!» diye seslendi.

Çocuklar hemen bir araya toplandı; ağlayan ağlamasını kesmiş, yalnızca hıçkırıyordu şimdi. Yanı başımdaki bir oğlan, benim de kendileriyle gelmemi ister gibi ceketimden tutup çekiştirdi. Doğrusu ben de gidip yatmak istiyordum; ayağa kalktım, yüksek sesle ve hep bir ağızdan iyi geceler dileyen çocuklar arasında büyük bir adam olarak, bir şey demeden odadan çıktım. Sevimli küçük oğlan elimden tutmuştu, karanlıkta kolaylıkla ilerleyebiliyordum. Zaten pek az sonra portatif bir merdivenin önüne gelmiştik; merdiveni tırmanıp tavan arasına çıktık. Tepedeki pencereden o anda ince bir dilim halinde ay görülüyordu; pencerenin altına gelip durmak başım nerdeyse pencereden dışarı taşıyordu,ılık, ama yine de insanı üşüten havayı solumak zevkti doğrusu. Yere, duvarlardan birinin kenarına ot yayılmıştı; benim için de burada yatacak yer vardı. Çocuklar iki oğlanla üç kız gülüşerek giysilerini soyundu; ben, kendimi elbiseyle otların üzerine atmıştım. Ne de olsa yabancı insanların evindeydim, beni burada tavan arasında bırakmalarını isteyemezdim. Dirseğime yaslanıp bir köşede yarı çıplak oynayan çocukları seyrettim. Ama kendimi birden öylesine yorgun hissettim ki, başımı sırt çantamın üzerine koyup kollarımı uzattım, bir süre gözlerimi çatıdaki direklerde gezdirdikten sonra dalmışım. Uykumda oğlanlardan birinin: «Dikkat, geliyor!» diye seslendiğini işitir gibi oldum; yataklarına seğirten çocukların ufak adımlarının patırtısının yitip gitmek üzere olan bilincimde yankılandığını işittim. Ancak pek kısa bir süre uyuduğum kuşkusuzdu, çünkü uyandığımda ay ışığının tepedeki pencereden nerdeyse zemindeki aynı yere vurduğunu gördüm. Neye uyandığımı bilmiyordum, çünkü düş falan görmeden derin bir uyku uyumuştum. Derken yanı başımda, yaklaşık kulağımın hizasında pek tüylü küçücük bir köpek fark ettim; o iğrenç fino köpeklerinden biriydi, kıvır kıvır kıllarla çevrilmiş hayli iri bir başı vardı ve gözleriyle ağzı bu baş içine boynuzsu bir nesneden oyulmuş süs eşyaları gibi gevşecik yerleştirilmişti. Kentlerde yaşayan böyle bir köpek nasıl gelmişti köye? Gece vakti onu evde böyle sağda solda dolaşmaya iten neydi? Ne diye benim kulağımın dibinde dikilmiş duruyordu? Çekip gitsin diye soluğumu yüzüne üfledim; belki çocukların kendisiyle oynadıkları bir köpekti de yolunu şaşırıp benim yanıma gelmişti. Üflememden korktuysa da, kaçıp gitmeyerek arkasına döndü; çarpık bacaklarıyla oracıkta dikilmeye, özellikle iri başıyla karşılaştırıldığında güdük bedenini sergilemeye başladı. Baktım ki huysuzluk etmiyor, yeniden yatıp uyuyacak oldum. Ama ne gezer! İleri fırlamış gözleriyle hemen burnumun ucunda bir salıncak gibi sallanıp duruyordu köpek. Benim için dayanılmaz bir manzaraydı, onu yanı başımda alıkoyamazdım; ayağa kalktım, kucağıma alıp dışarı çıkarmak istedim. Gel gelelim, şimdiye kadar öylesine uyuşuk duran hayvan kendisini savunmaya kalkarak pençeleriyle bana yapıştı; bu durumda ayaklarını da tutmam gerekiyordu, bu da benim için kuşkusuz hiç zor olmadı, dört ayağını bir elimle kavrayabilmiştim.

Yukarıdan aşağı, hayvanın sallanan bukleleriyle tedirgin başına doğru: «İşte bu kadar, köpek kardeş», dedim ve onunla karanlıkta dolanıp kapıyı aramaya başladım. Ancak bunun üzerine köpekçiğin pek sessiz hali dikkatimi çekti, ne havlıyor ne viyaklıyordu, damarlarında dolaşan kan güm güm vuruyordu yalnız, bunu hissediyordum. Birkaç adım sonra köpeğin bütün dikkatimi üzerine çekmesi sakarca davranmama yol açmıştı uyuyan çocuklardan birine tosladım, fena halde canım sıkıldı. Tavan arası da iyice kararmıştı, tepedeki küçük pencereden bundan böyle az bir ışık geliyordu. Çocuk göğüs geçirdi; bir an kımıldamadan kaldım yerimde, konumumu değiştirip kendisini iyiden iyiye uyandırmamak için ayağımın çocuğa dokunan ucunu bile çekip geriye alamamıştım. Vakit hayli ilerlemişti; ansızın çocukların, sanki birbirleriyle sözIeşmiş, sanki verilen bir buyruğa uyarlarmış gibi yataklarından fırlayıp beyaz gecelikleriyle çevremde dikildiğini gördüm. Benim suçum yoktu bunda, ben yalnız bir tek çocuğu uyandırmıştım; bir uyandırma da denemezdi doğrusu, bir çocuk uykusunun kolayca üstesinden geleceği ufak bir bölünmeydi. Her neyse, şimdi uyanmıştı hepsi. «Ne istiyorsunuz çocuklar?» diye sordum. «Niçin kalktınız, uyusanıza!»

Oğlanlardan biri: «Siz buradan bir şey götürüyorsunuz», dedi ve beşi birden üstümü aramaya koyuldu.

«Evet», dedim; saklayıp gizleyecek bir şey yoktu; çocuklar hayvanı alıp dışarı bırakmak istiyorlarsa, bu canıma minnetti benim. «Bu köpeği buradan çıkaracağım», dedim. «Beni bir türlü uyutmadı. Sahibi kimdir, biliyor musunuz?»

«Bayan Gruster», diye yanıtladı çocuklar. Hiç değilse ben, onların karman çorman, açık seçiklikten uzak, uykulu, benden çok birbirlerini hedef alan bağırmalarından böyle anladım. «Kim bu Bayan Gruster?» dedim, ama telaş ve heyecan içindeki çocuklardan karşılık veren çıkmadı. Aralarından biri artık sesi soluğu işitilmeyen hayvanı elimden kaptığı gibi seğirtip gitti; ötekiler de onu izlediler.

Tek başıma tavan arasında kalmak istemedim, benim de uykum kaçmıştı; bir an duraksar gibi oldum, hiç kimsenin bana fazla güven beslemediği bu evdeki işlere gereğinden çok burnumu sokuyormuşum gibi bir duygu uyandı içimde, öyleyken sonunda çocukların peşine takılmadan duramadım. Hemen önümde tıpış tıpış ayak seslerini işitiyordum; ama zifiri karanlıktı ortalık, bilmediğim yollarda ikide bir tökezledim, hatta birinde başım duvara çarpıp canım acıdı. Derken yaşlı karı kocaya ilk kez rastladığım odaya girdik; kimseler yoktu içeride, hala açık duran kapıdan ay ışığında bahçe görülüyordu. «Çık git buradan», dedim kendi kendime, «dışarıda sıcak ve aydınlık bir gece var, yola devam edebilir, olmazsa açıkta geceleyebilirsin. Burada çocukların peşi sıra seğirtip durman anlamsız.» Ama yine de çocukların peşi sıra koşmaktan geri kalmadım; sonra şapkam, sopam ve sırt çantam da henüz yukarıda tavan arasındaydı. Çocuklar da bir hızlı koşuyordu ki! Ay ışığının aydınlattığı odadan, gecelikleri havada uçuşarak bir iki sıçrayışta geçip gittiklerini açık seçik görebilmiştim. Onları ürkütüp yataklarından kaldırmış, evde fırdöndü bir koşunun düzenlenmesine yol açmış, üstelik kendim uyuyacakken evi gürültüye boğmuştum (çıplak çocuk ayaklarının sesi, benim ağır çizmelerimin çıkardığı gürültünün yanında adeta işitilmiyordu) ve ileride daha neler olup bilebileceğinden haberim yoktu; böylece bana evde pek konukseverlik gösterilmemesine gereken karşılığı verdiğimi düşündüm. Birden aydınlandı ortalık. Birkaç penceresi bulunan bir odaya girmiştik, ardına kadar açılmıştı pencereler, bir masada kocaman ve güzel bir ayaklı lambanın ışığında narin bir kadın oturuyordu. «Çocuklar!» diye bağırdı kadın şaşırarak; beni henüz görmemişti, ben kapının önündeki gölgede kalmıştım. Çocuklar köpeği masanın üzerine bıraktılar; anlaşılan kadını çok seviyor, gözlerini gözlerinden ayırmak istemiyorlardı. Derken kızlardan biri kadının elini tutarak okşamaya başladı; sesini çıkarmadı kadın, kızın davranışının pek farkına varmamıştı. Köpek, kadının yazmakta olduğu bir mektubun üzerinde dikiliyordu; lambanın hemen siperinin önünde açıkça görülen küçük ve titreyen dilini kadına doğru uzatmıştı. Odadan çıkıp gitmek istemeyen çocuklar kadına yalvarıp yakarıyor, ona yaltaklanarak gereken izni koparmaya uğraşıyordu. Kadın kararsızdı; masadan doğrulup kalkarak odadaki tek yatakla sert döşemeyi gösterdi. Durumu kabullenmeye yanaşmayan çocuklar, bir denemede bulunmak için oldukları yere uzandılar, kısa hir süre sessizleşti ortalık. Ellerini kucağında kenetlemiş kadın gülümseyerek yukarıdan çocuklara baktı. Zaman zaman çocuklardan biri başını kaldırıyor, ama ötekilerin henüz yattığını görerek kendisi de yine uzanıp yatıyordu.

Her akşam bürodan eve her zamankinden geç dönmüştüm tanıdık biri kapının önünde beni uzun süre tutmuştu; aklım hala meslek sorunlarını konu alan söyleşide, odanın kapısını açıp pardösümü askıya astım. Elimi yüzümü yıkamaya gidiyordum ki, yabancı birinin kısa kısa soluduğunu işitip başımı kaldırdım; odanın bir köşesindeki sobanın hizasında, loşlukta canlı bir şey ilişti gözüme. Sarımsı parıldayan gözler bana bakıyor, doğru dürüst seçilemeyen yüzün altında sağda solda soba pervazının üzerinde iri ve yuvarlak kadın memeleri duruyordu; yabancı yaratık, sadece üst üste yığılmış yumuşak ve beyaz etlerden oluşmaktaydı sanki; kalın ve uzun sarı bir kuyruk sobadan aşağı sarkıyor, ucu soba çinilerinin yarıkları arasında sürekli geziniyordu.

İlk işim, başımı iyice yere eğip geniş adımlarla ev sahibim olan kadının dairesine açılan kapıya seğirtmek oldu; bir dua gibi usulcacık: «Soytarılık! Soytarılık!» diye yineliyordum kendi kendime. Kapıyı vurmadan içeri girdiğimin ancak sonradan farkına vardım. Froylayn Hefter

Gece yarısıydı, beş adam gelip beni tuttu, onların üzerinden bir altıncısı beni yakalamak üzere elini uzattı. «Savulun!» diye yükselttim sesimi ve olduğum yerde şöyle bir döndüm, hepsi patır patır dökülüverdi. O anda kimi yasaların egemenliğini hissetmiş, son çabamın başarı sağlayacağını anlamıştım. Adamların, şimdi, kollarını havaya kaldırmış, geri geri uzaklaştıklarını görüyor, ama bir an sonra yine hep birden üzerime atılacaklarını biliyordum. Kapıya doğru döndüm hemen önünde dikiliyordum kapının, kilit çıt etti, adeta kendiliğinden ve olağanüstü bir çabuklukla açıldı kapı, karanlık merdivenleri tırmanıp adamlardan kurtulmaya çalıştım.

Yukarıda, en üst katla, elimde mum, dairenin açık kapısında annem dikiliyordu. Daha bir alttaki kattan: «Dikkat! Dikkat! Peşimdeler!» diye seslendim. «Takip ediyorlar beni.» «Kim? Kim?» diye sordu annem. «Kim seni takip edebilir, evladım!»

«Altı adam», dedim soluk soluğa. «Tanıyor musun onları?» diye sordu annem. «Hayır, yabancı kimseler», dedim. «Tarif et bakayım.»

«Pek iyi göremedim kendilerini. Birinin kara bir top sakalı vardı, öbürsünün parmağında kocaman bir yüzük, birinin belinde kırmızı bir kemer; birinin pantolonunun dizleri yırtıktı, birinin yalnız bir gözü bakıyor, sonuncusu ise dişlerini gösteriyordu hep.» «Unut olup bitenleri artık», dedi annem. «Odana git de uyu. Yatağını yaptım ben.»

Annem, yaşam denilen şeyin yanına sokulamadığı bu kocamış kadın; seksen yıllık saçmalıkları bilinçsiz yineleyen ağzının çevresinde sinsi bir çizgi. «Bu saatte uyuyacağım öyle mi?» diye bağırdım.

 

23 Temmuz 1914

Otelde mahkeme.303 Faytonla otele gidiş. F.'nin yüzü. Ellerini saçlarında gezdiriyor, esniyor, eliyle burnunu siliyor. Birden toparlanıyor, üzerinde iyice düşünülüp uzun süre içte saklanmış düşmanca şeyler söylüyor. Froylayn Bl. ile geriye dönüş. Oteldeki oda, karşı duvardan yansıyan sıcaklık. Odanın alçak penceresini çevreleyen kemerli yan duvarlardan da sıcaklık geliyor. Bu yetmiyormuş gibi ikindi güneşi. Hareketli uşak; adeta bir Doğu Yahudisi. Avludaki gürültü; bir makina fabrikasından geliyor sanki. Pis kokular. Tahtakurusu. Tahtakurusunu ezmeye zorlukla karar vermem. Oda hizmetçisi şaşıyor: başka hiçbir yerinde tahtakurusu yokmuş otelin; yalnız bir defasında müşterinin biri koridorda bir tane bulmuş.

Evde. Annemin gözlerinden tek tük damlalar halinde akan gözyaşı. Önceden ezberlediğim sözleri söylüyorum. Babam, her bakımdan doğru anlıyor söylediklerimi. Özellikle benim için Malmö'den kalkıp geldi, geceleyin yola düştü; gömlekle oturuyor oracıkta. Bana hak veriyorlar. Bu işte benim günahım yok, olsa da fazla sayılmaz. Bütün bu masumiyetin altında yatan şeytansallık. Görünürde Froylayn Bl.'de suç.

Akşam ıhlamurlar altında tek başıma bir sandalyede. Karın ağrısı. Bilet kesen mahzun görünüşlü adam. Gelip insanın önüne dikiliyor, elindeki biletleri evirip çeviriyor, bilet kesip para almadan çekip gitmiyor. Görünürdeki tüm hantallığına karşın görevini yapıcına diyecek yok, böyle sürekli bir işte sağa sola koşulamaz; ayrıca gelip gidenleri akılda tutması gerekiyor. Bu gibi insanları gördükçe hep şu düşünceler geçiyor kafamdan: Söz konusu işe nasıl geldi? Aldığı para ne kadar? Yarın nerede olacak? Yaşlılıkta neler bekliyor kendisini? Nerede oturuyor? Böyle bir işin ben de üstesinden gelebilir miyim? Böyle bir işte acaba nasıl hissederim kendimi? Bütün bunları karın ağrıları arasında düşünüyorum. Şiddetli ıstıraplar içinde geçirilen korkunç bir gece. Ama bellekten adeta tümüyle silinip gitti.

Stralau Köprüsü'nde Belvedcre restoranında Erna ile beraber. E., işin olumlu bir sonuca varacağını umuyor hala ya da umarmış gibi yapıyor. Şarap içiyoruz. E.'nin gözlerinde yaşlar. Grünau'a, Schwertau'a gemiler kalkıyor. Kalabalık. Müzik. Erna, beni avutmaya çalışıyor; oysa üzgün değilim, daha doğrusu üzüntüm benim kendimden kaynaklanıyor, dolayısıyla teselliyle giderilebilecek gibi değil. Bana Gotik Odalar'ı304 armağan ediyor E. Neler de anlatmıyor (ben anlatacak bir şey bulamıyorum). Özellikle çalıştığı mağazada saçları ağarmış cadaloz bir meslektaşına nasıl kendini kabul ettirdiğinden söz açıyor. Berlin'den çekip gitse de bir yerde kendi başına bir iş tutsa Allahtan başka şey istemeyecek. Sessizliği seviyor. Sebnitz'deyken sık sık bütün bir pazar gününü uyuyarak geçirmiş. Şen şakrak biri olup çıkıyor bazen. Karşı sahilde Denizciler Evi. Erkek kardeşi orada bir zaman bir daire kiralamış.

Neden anne ve babasıyla halası305 arkamdan bana el salladı? Her şey açıklığa kavuşmuşken neden F. otelde oturduğu yerde kalıp kımıldamadı hiç? Neden bana: «Seni bekliyorum, ama salı günü iş dolayısıyla buradan ayrılmanı gerekiyor», diye telgraf çekti? Benden yapmam beklenen bazı şeyler mi vardı? Bundan da doğal bir şey olamazdı. Hiçbir şeyden (Dr. Weiss'ın pencereye yaklaşmasıyla ara verildi)

 

27 Temmuz 1914

Ertesi gün anne ve babasına uğramadım. Radler'le bir veda mektubu yolladım yalnızca. Açık yüreklilikten uzak, hoşa gitmeyi amaçlayan bir mektup. «Kötü anımsamalara konu yapmayınız beni.»

Daracağından konuşma.

İki kez Stralau kıyısındaki yüzme havuzuna gittim. Bir alay Yahudi. Morarmış yüzler, güçlü vücutlar, çılgınca koşuşma. Akşam Askaniseher Hof un bahçesinde. Yemekte Trautmarınsdorf usulü hazırlanmış pilavla bir şeftali. Ben henüz olmamış küçük şeftaliyi bıçakla kesmeye çalışırken, şarap içen biri bana bakıyor. Bir türlü beceremiyorum kesme işini. Üzerimde şarap içen yaşlı adamın bakışları, utanıp sıkılarak şeftaliden elimi çekiyorum. Fliegende Biatte r gazetesinin sayfalarını tekrar tekrar çeviriyor, adam gözlerini üzerimden çekip alacak mı diye bekliyorum. Sonunda bütün gücümü topluyor, adama inat, hiç suyu olmayan çok değerli şeftaliye dişlerimi geçiriyorum. Kameriyede yanı başımda uzun boylu bir bay oturuyor; içlerinden birini titizlikle seçmeye çalıştığı servis tabağındaki pirzolalardan ve buzlu kovadaki şaraptan başka şeye aldırdığı yok. Sonunda kocaman bir püro çıkarıp yakıyor; elimdeki gazetenin arkasından kendisini gözetliyorum. Lehrte istasyonundan yola çıkış. Gömlekle oturan İsveçli bay. Kolunda bir sürü gümüş bilezikle güçlü kuvvetli kız. Geceleyin Buchen'de aktarma. Lübeck. Otel Schützenhaus. Rezalet. Duvarların üzeri ağzına kadar dolu; yatak çarşafının altında kirli çamaşırlar; adeta terkedilmiş bir yer; ortada bir tek komi var hizmet eden. Henüz odaya girmekten korkarak bahçeye çıkıp oturuyor, bir şişe maden suyu söylüyorum. Karşımda bira içen kambur biriyle sıfıra tüttüren sarı soluk sıska bir genç. Yine de uyuyabiliyorum otelde; ama büyük pencereden dosdoğru yüzüme vuran güneş ışığına çok geçmeden uyanıyorum. Pencere istasyona açılıyor, trenlerin sürekli gürültüsü geliyor dışarıdan. Trave kıyısındaki Otel Kaiserhofa taşınarak esenliğe çıkıyor, kendimi mutlu hissediyorum.

Travemünde'ye gidiş. Plajaile plajı. Kıyının manzarası. Öğle sonrası kumlarda. Çıplak ayaklarım dikkati çekiyor, hoş karşılanmıyor. Yanı başımda Amerikalıya benzeyen bir bay. Bütün lokantaların önünden yürüyüp geçiyorum, hiçbirine girip öğle yemeği yemiyorum. Ağaçlıklı yolda kaplıca binasının önünde oturuyor ve yemek müziğini dinliyorum.

Lübeck'te set üzerinde gezinti. Bir sırada mahzun ve öksüz oturan hay. Stadyumda kaynaşan yaşam. Sessiz alan; kapı önlerinde merdivenlere ve taşlara olurmuş insanlar. Pencereden bakınca sabahın manzarası. Bir yelkenliden kereste boşaltılıyor. İstasyonda Dr. W. Bundan böyle Löwy ile kaybolmayan benzerlik. Gletschendorf Konusunda bir türlü karar veremeyiş. Hansa Mandırası'nda yenen yemek. «Yüzü Kızaran Bakire» Akşam için yiyecek bir şeyler alıyorum. Gletschendorfla telefon konuşması. Marienlyst'e gidiş. Araba vapuru. Yağmurluklu ve şapkalı genç bir adamın esrarengiz hiçimde ortadan kayboluşu. Vaggerloesse'den Marienlyst'e giderken arabada yine esrarengiz biçimde ortaya çıkışı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org