Atölyede Şenlik

Wolfgang Hildesheimer


Bir kaç zamandır, evimin yanındaki atölyede çılgınca bir şenlik oluyor. Bu duruma alıştım, gürültüden lahatsız olmuyorum, artık. Fakat bazı bazı, işi ileri götürüp azıttıklarında ev sahibine şikâyet zorunda kalıyorum. O da birçok defa şikâyetimden sonra, gürültüyü kendi kulağıyla duyup inanmak için bir akşam bana geldi. Ne var ki, tam o sırada kısa bir sessizlik vardı atölyede. Bundan ötürü, evsahibim şikâyetimi yersiz buldu. Bu dayanılmaz durumu gözüyle görürse belki inanır diye, elbise dolabımı açtım ve duvar kısmındaki delikten seyrettirdim, olup bitenleri. Zira dolabın arkasına gelen duvarda, gemi kamaralarmdaki yuvarlak pencereler büyüklüğünde bir delik var. Evsahibim bir süre seyretti. Fakat dolaptan çıktığında bütün yaptığı, anladım gibilerden bir sırıtmak oldu. Sonra, çıkıp gitti ve birkaç saat sonra öte yanda yine kıyaımetler koptuğunda delikten bakınca, evsahibimi şenliğin başlıca kişilerinden biri olarak gördüm.
Biraz şaşırarak odamda bir aşağı bir yukarı dolaştım.

-1-


Fakat böyle durumlarda hep olduğu gibi, herşeyin pek tazla yerli yerinde oluşu, gidiş-gelişlerimi güçleştirdi. Hafif bir çarpmayla bile raflardaki kesme cam takımları şıngırdıyor, tik ağacından masa —ayaklarına her zaman kibrit kutusu koyduğuma halete— sallanıyor ve ince ayaklı fin vazosu hemen hemen durup dururken devriliyordu, böyle yapması gerekirmişçesine. Sonunda, Picasso'nun «Mavi Gençlik» baskısı önünde durdum. Aslına böylesine uygun bu kopyalar ne çok başarılı, günümüzün reprodüksiyon tekniği ne kadar da ileri, diye düşündüm. Şu anlattığım biçimden kızgınlıklardan sonra düşüncelerimi bu ve buna benzer yollardan başka yanlara kaydırıp yatışırım ve başka birşey yapaimazsam, buzdolabına gider, kaynatılıp soğutulmuş bir bardak nane içerim; bu gibi durumlarda pek iyi gelir. Yudum yudum içtikçe, düzen bozuculara karşı savaşta bir başarı daha kazandığım doğrulanırmış gibi olur. Bundan sonra, her zaman olmasa da, çoğu, iskambil açarım.
Zira epiydir kendi evim gözüyle baktığım bu yerde, ben yerleştim diye, adetler değişeceği benzemiyor. îç düzene ve tesislere bağlı kalıyorlar. Atmosfer, oturanların davranışlarını belirliyor. Hatta çoğu zaman, her hangi bir iş bürosuna gitmeliyim, diye bir duygu geliyor içimden, ama, yeterince kararlı olamadığımdan bu düşüncemi gerçekleştiremiyorum; hem büronun nasıl birşey olacağını da kpstiremiyorum. Fakat bereket, herşeyin bir çaresi bulunur belki pek doğru olmasa da diyorum, kendi kendime.
Delikten gittikçe daha seyrek bakıyorum. Öte yandaki insanların değiştiği gözümden kaçmıyor. Başlangıçta bu şenliklere katılanlar, zamanla görünmez oldular ve yerlerini başkaları aldı. Hatta bazıları çift oldular gibime geliyor, aynı anda iki yerde gördüğümü sandığım şair Bernath örneği; tuhaf, öyle olsun, istemekten gelen bir


-2-

görme yanlışı! Gehrda Stoehr saçlarını boyadı, gözümden kaçmadı. Belki de eskiden benim olan boyalarla boyadı. Gelenler arasında, son olarak sekiz yıl önce Maria Stuart rolünde gördüğüm ve etkisini hâlâ unutamadığım bayan Halldorf u da görüyorum. Frau von Hergenrath görünürlerde yok, belki de öldü bu arada! Fakat şu camcı hep geliyor, her zaman olduğu gibi, hâlâ orada.
Atölye henüz benim olduğu sıralarda bir ikindi üzeri de camcı oradaydı. Uzun, verimsiz bir dönemden sonra yine resme başlamak istediğim o unutulmaz ikindi üzeri, kırık bir iki camı değiştiriyor, elinde çekici, hafifçe bir şeyler mırıldanıyordu. Karım, yandaki odada uyuyordu, dışarda yağmur yağıyordu. Bugün gibi gözümün önünde. Haftalardır aradığım bir ilhamı yakalamak iizere olduğum önsezisiyle sevinerek boya eziyor ve boyaların acı acı kokusundan keyifleniyordum.
Camcı sessizce işini görüyor ve hiç konuşmuyordu. Bahatımı bozmıyacak, diye düşündüm. Fakat tuvali sehpaya koyduğumda: «Ben de resim yaparım.» dedi Ben, soğuk bir tavırla: «Yaa» dedim. Hatta belki, «Öyle mi» demişimdir. Cevabım, tek heceliydi, her halde
O: «Evet» diye devam etti, cesaretlenerek «Açık renklerle dağ manzaraları yaparım. Fakat bunlar gibi modern değil, altı neresi üstü neresi belli olmayan resimlerden değil. Gördüğüm gibi yaparım resimleri.»
Amatörlerin saldırgan kendine güveniyle konuşuyordu: «Manzara ressamı Linnertsrieder'i tanır mısınız? diye sordu. «Onun gibi resim yapıyorum»
O manzara ressamını tanımadığımı söyledim ve çalışmağa başlamak için, camcının gitmesini beklemeğe karar verdim. Zira bu ruh haletinin ne demek olduğunu bilirdim; öfkemi yenmezsem, resmin kafamdaki taslağı dağılıverirdi. Sandalyeye oturup bir sigara yaktım; yaklaşmakta olan yaratma anını, incitmeden kendime usulca yakınlaştırayırn diye.


-3-

Fakat camcı işini bitirmeden Frau von Hergerrath geldi. Yaptığımdan vazgeçtim ve başıma geleceğe boyun eğdiğimi göstermemek ıçm kendimi zor tuttum. Sakin görünmem gerekiyordu. Bu bayan, geçimime önemli yardımı dokunan bir koruyucumdu. Zira, sanat ekmekten sonra gelir; bundan anlamayanların sık sık ve hoşlanarak ileri sürdüğü gibi.
Kadıncağız: «Size bir bakayım diye geldim.» dedi. Bunu söylerken, beni tabloların arasında arıyormuş gibi, çevresine bakmıyordu: «Duyduğuma göre, verimsiz bir dönemdeymişsiniz..»
İlham perimin bana ettikleri üzerinde onunla söyleşmeğe hiç de isteğim yoktu. Bu yüzden, durumumun tam bunun tersi olduğunu kendisine temin ettim, yaratıcılığımın en güçlü anlarındaydım. Bunu söylerken canlı hareketler yapıp çevremdeki tabloları tanık diye gösterdim. Gerçi eskiden yaptığım tablolardı ve Frau von Tlergenrath hepsini de bir çok defa görmüşti, ama hafızasının zayıflığı yardımcımdı. Gerçekten de tabloları tanımadı ve ipe sapa gelmez tenkitlere başladı. Henüz hatırımda olan eski görüşlerinin tam. tersi şeyler söyledi. Bu gibi durumlarda olduğu gibi, can sıkıntısıyla dinliyordum. Fakat hiç değil camcı susmuştu. Çekiç sallamasına yine başlamıştı, hiç sesini çıkarmadan. Yağmurun dindiğini farkettim. Çıt çıkmıyordu, zaman durmuş gibiydi.
Bu uyuşuk ikindi üzeri, Engelhardt'ın odaya hızla girmesiyle değişiverdi; Engelhardt, karşı durulmaz bir salon adamıydı, çok samimiydi ve ona kimse kızamazdı zira bir Camembert peyniri gibiydi, hiç hoş olmıyan sert dış görünüşünün altı yumuşacıktı; bundan ötürü ona kimse dayanamazdı. Hemen omuzuma vuracağını düşünerek, bir bu eksikti, diye içimden geçirdim. Frau von

-4-

Hergenrath'm elini öptükten sonra bana saldırdı, omuzuma vurarak: «Koca oğlan!» dedi ve: «Sanat ne alemde?» diye sordu.
Ben: «Eh, şöyle böyle!» dedim. Böyle soruların cevabı hemen her zaman birbirine benzer. Kısa olduğu kadar da doyurucu bir karşılık vermesini hiç bir zaman başaramamışımdır. Fakat gerekli de değildir, zira soru soranlar, bu baştan savma sözlerle yetinirler, çoğu.
Engelhardt, eskiden yaptığım epiyce zayii tablolara bakan Frau von Hergerath'm yanına giderken:«llham perisi öpücüklerini senden hiç esirgemiyor, farkındayım» dedi. «Bunu ıslatmak.»
Ceket cebinden bir şişe konyak çıkardı. Hayatta tek amacını —kendi deyimiyle aşırı keyifliliği —gerçekleştirmek konusunda imrenilecek bir kabiliyeti vardı. Sonra, beni kastederek, Frau von Hergenrath'a: «Kabiliyetli herif, değil mi?» diye sordu. Bardak getirmeğe gittiğimden, her zaman yaptığı gibi, kadıncağızı iteleyip itelemediğimi göremedim.
Bu sırada karım yanımıza geldi. Bir şişenin mantarının çekilmesi karımı hep uyandırır, hatta epiyce uzaktan da duyulsa; çalar saatin yapamadığını bu şişe mantarı yapar. Karım, ağır ağır yaklaştı ve bizi tutukça selâmladı. Benden başkasını pek tanıyamamış gibi geldi, bana. Öğle uykusundan sonar kendine gelmesi her zaman biraz güççe olurdu. Fakat bir kaç kadeh sert içkiden sonra, -— çoğu hırçın ve şımarık olan— eski görüşlerine dönerdi. Engelhardt, karıma dopdolu bir kadeh uzattıktan sonra Frau von Hergenrath'a da içki vermek istedi fakat o, kadehin üstüne elini koydu ve bu saatte asla içmediğini söyledi. Onun bu sözlerinde bana yöneltilmiş bir yan vardı; korunulan kişi güpegündüz sanat dışı konulara kendini kapıp koyverirse, durumu incelenmeliydi! Fakat Engelhardt bu inceliği anlamadı. O şakacı inandırıcılığını

-5-

kullanarak, kadıncağızı yarım kadehçik içmeğe razı etti. Böylece de, temel kuralların sınırı aşıldı ve Frau von Hergenrath, konyakların hiç birini geri çevirmedi.
Engelhardt'm camcıya da bir kadehçik sunmasını ne yazık ki, önliyemedim. Camcı, o ana değin rastgele çekiç sallamıştı, oysa işinin çoktan bitmesi gerekirdi. Buradan hoşlanmıştı. Engelhardt'm isteği üzerine masaya geldi ve «Öylesine özgürüm ki,» deyip, içkiyi —başka deyim kullanamayacağım— gırtlağından aşağıya yuvarladı. Sonra, Engelhardt'a: «Ben de resim yaparım.» dedi, aramıza katılmasını yerinde göstermek ister gibi. Bizimki; alaya alarak: «Var mı resim yapmıyan?» diye sorunca, ötesini getiremedi ve karımla, sanat üzerine —tek yanlı— bir konuşmaya girişti.
Kapı açılıp da tanımadığım bir çift, sanırım bir karı koca, girdiğinde bizler bu biçim oturmaktaydık. Karım içki yüzünden ebsahipliği görevini unuttuğundan, ayağa kalktım ve böyle durumlarda yaptığım gibi, pek dostça selâmladım. Adam, kendini tanıttı ama, adını pek anlıyamadım; tanıştırma sırasında bir gün olsun adları anlıyamamışımdır. Zira hiç beklemediğim bir anda söylerler. Adamı, Paris'ten Hebertin'in saygılarını getirdiğini söyledi. Ben de, o adın sahibiyle Paris'te beraber geçen günler gözümün önüne gelmiş gibi, başımı sallayıp: «Oo? Hebertin'den mi!» dedim. Oysa, böyle bir adı hiç duymamıştım. Yeni gelenleri karıma ve ötekilere tanıtırken, adlarında olduğunu sandığım bazı heceleri mırıldandım, Hebertin'in saygılarını ise iyice belirttim, fakat bu ad kimsenin aklına birşey getirmedi. Karım, kadehleri getirdi. Engelhardt, ceketinin öteki cebinden ikinci bir şişe çıkardı ve yeni gelenler de aramıza katılmış oluverdi.
Durumda bir kontrolsüzlük başgöstermişti. Herşeyden önce şu camcının bakışları beni tedirginleştiriyordu;

-6-

herif, elini Frau von Hergenrath'm koluna koyımuş, ben gördüğüm şeyin resmini yaparım, diye başlamıştı. Fakat berikinin dinlediği yoktu, yarım sesle bir şarkı söyliyordu. Üstelik, müthiş bir hüzün kaplamıştı içimi. Tasarladığım tablonun hayali dağılmış, ilham perisi yüzünü örtüp kaçmıştı; arkasında sadece hafif bir trebentin kokusu bırakarak. Yabancı çifte baktım. İkisi de puro içiyorlardı. Kendilerini pek rahat hissediyor olmalıydılar. Kadın, Hebertin'in Marbeau caddesine taşındığını ve yazık ki eski alışkanlıklarını hâlâ bırakmadığını, karıma anlatmaktaydı. Kadının yüz çizgilerine bakınca, bu alışkanlığın eroin çekmekten de kötü birşey olduğuna,hükmetmek gerekiyordu.
Herşeyi dilediği gibi yönelten Engelhardt, bu arada, bir çoklarına telefon edip —o buna davul çalıp herkesi ayağa kaldırmak diyordu— benim evde bir şenlik yapıldığını söylemişti. Onlardan, ille gelmelerini ve beraberlerinde dostlarını, yakınlarını ve hepsinden önce de elden geldiğince yüklü şişeler getirmelerini istemişti. Camcının da aynı şeyi yapmasını güçlükle önledim. Omuzuna dostça vurup, çok kişi gelirse karşılıklı hiç bir şey konuşulamayacağımı, oysa her toplantıda en önemli şeyin eninde sonunda söyleşi olduğunu açıkladım. Şaşılacak şey ama, kavradı.
Önce, Gerda Stoehr geldi, yaşlıca iki bayla; her ikisi de kusursuz, kibar ve doğuştan koruyucu kişilerdendi. Çevrelerine yabancı yabancı bakındılar. Fakat himayelerinde getirdikleri saçları darmadağınık bayan Stoehr karımı çocuk ağzıyla selâmlayınca, karşılıklı gülümseyip, anlaşıldı der gibi, baş salladılar; buzlar öylesine bir çözülmeğe başladı ki, hiç birşey ve kimsecikler artık durduramazdı.
Konuklar da akın akın sökün etti; hepsi de bir veya bir çok şişeyle geliyordu. Aralarında,sözgelişi şu Vera

-7-

Erbsam gibi, birkaç tanış da vardı. Bu bayan, karımın can düşmanıdır, babamın Dobritzburg'da fırıncılık yaptığını günün birinde kendisine anlatıncaya kadar bana hep göz kırpardı; fakat o gündenberi beni üstten süzer oldu. Yine de gelmişti; yanında yine şöylesine tanıdığım —yargıç adayı, ya da avukat stajyeri falan— bir genç vardı. Nişanlıya benziyen bir hali vardı, belki de onun nişanlı-sıydı. Daha sonra, kimin nesi oldukları pek belli olmıyan film artisti karı koca Pollaniler geldi. Fakat adları sanmam ki, doğruydu ve gerçekten karı-koca olduklarını da sanmıyordum!. Kadının bir tablosunu yapmıştım da bu yüzden güneş gözlüğünü çıkarmıştı. Bu arada ev sahibinin rolünü de benimsemiş olan Engelhardt'ın bayan Pollani'ye «darling» diye seslendiğini duydum; güvenle bastığı dünyaları böylece yeniden bir parça daha genişletmiş oluyordu.
Öteki konukları bir bir söylemek gerekli değil. Atmosferi gereği gibi anlatmak için, gece çökmeden önce konukların iyi anlaşmış bir yığın olduğunu ve çekine sıkıla, fakat aralıksız gelen yeni yeni kişilerin hemen kalabalığa karışıp genel havayla kaynaşıverdiğini söylemek yeter. Az ötemdeki genç bir meslektaşımın «Bütün hayat böylesine bir şenlik, atölyede bir şenlik olmalıydı!» dediğini duydum. Onun yanındaki sakallı da: «Bütün hayat atölyede bir şenliktir.» dedi. Bir sanat tenkitçisiydi, yerli yerinde özdeyişleriyle de ün salmıştı. Onu bu akşam yemeğe çağırmış olduğum aklıma geldi, fakat o, durumdaki değişikliğe razı olmuşa benziyordu. Ayakta durmuş, elindeki içki kadehine dalgın dalgın bakıp gülümsüyor ve boylu boyuna yere uzanmış dev gibi ve bir yağ tulumundan farksız Schmitt-Hohveg'i ayakkabılarının ucuyla aralıksız dürteliyordu. Yerdeki, heykelciydi ve bundan ötürü acı acı öfkelenir, Rabelais'nin bir sarhoşluk anında yaratılmış gibi bir hal alırdı yüzü.

-8-

Geceyarısından az önce duvara doğru itildim hem de yüzüm duvardan yana olarak. Bir çılgınlar alayı önümden sallanarak geçti, şöyle bir dönüp tablolarımın üstünde oturmama engel oldu. Böylesine umutsuz bir durumda, yanımdaki insanın cebinde bir çekiç gördüm. Bizim camcıydı. Ben: «İzin verin bir saniye!» dedim. Oysa, bu durumda naziklik hiç de gerekmezdi. Zira birbirimizin sözlerini güç anlıyorduk. Camcının cebindeki ceketi alıp duvara vurmağa başladım.
Konuklarımızı teklikeye sokmamak için pek fazla geriye gidemediğimden, epiyce yoruyordu ve elim ağır işliyordu. Önce, üst tabakayı küçük küçük parçaladım, sonra betonu kırıp çakıl ve kumları düşürdüm ve ayaklarımın dibine yığdım. Arkamdakilerin keyfi son hadde varmıştı ve beni hiç ilgilendirmiyordu. Öteki köşeden doğru bir kadın sesinin açık saçık bir şarkı söylediği, sarhoş gürültüleri arasında kulağıma çarptı. Olağan bir durumda, bundan, Frau von Hergerath dolayısıyla pek, utanırdı. Fakat atölyeden savuşmak üzere olduğum şu sırada hiç umursamadım. Hem, az sonra, şarkıyı Frau von Hergenrath'm okuduğunu anladım; demek şimdiye kadar sezemediğim huyları vardı da ortaya çıkmak için böyle az buçuk serbestlik anları gerekiyordu.
Delik büyüyordu. Bir süre sonra öteki yana ulaştım, vuran ışık halkasında, komşumun yatak odası durumuna bir göz atabildim. Adları Giesslich'ti. Sanırım, hep bu adı taşırlardı ve bir bakıma hep komşumdular. Modern, aynı zamanda dürüst kişilerdi; fakat bu sonuncu özellikleri biraz değişmiş olmalı, hem de ilk özelliklerinden yana. Bunda benim suçlu olduğumu inkâr etmiyeceğim.
İkisi birden yataklarında doğrulup ışığı açtılar ve beni hayretle, fakat hiç kızmadan, selâmladılar; hatta söylemem gerekir, bir dereceye kadar sevimli bir anlayış göstererek. Sanatçıların, hele böylesine olağanüstü

-9-
durumlarda yakınları burjuva kişilerden hiç görmedikleri bir anlayıştı. Uyanır uyanmaz modernlikleri akıllarına gelivermişti, belki de! Çekingenlikten, önce kısaca selâmlayıp çekiç sallamağa devam ettim, delik şimdiki genişliğini alıncaya kadar. Sonra, şaşkın şaşkın «Biraz yaklaşabilir miyim?» diye sordum ve cevap beklemeden, delikten geçtim öteye.
Omuzlarımdaki beton tozlarını silkeledikten sonra —bu beklenmedik gece ziyaretimi biraz olağan göstermek için— «böyle geç bir saatte tedirginlik verdiğim için bağışlayın» dedim «fakat gelişim, bu gece bizim evde verilen bir atölye şenliğine sizleri de çağırmak için.»
Bir susma oldu.
«Pek neşeli geçiyor da!»
Giesslichler birbirlerine baktılar; beni rahatlatan bu tepkileri, çağırımın incelendiğini gösteriyordu. Hemen yine atılacaktım, bay Giesslich, tatlı bir gülümseyişle, bu dostça çağrı için bana borçlu olduğunu ve fakat kendi yaşlarında bir karı kocanın, modern kişiler de olsalar hayatta ortak görevleri sanat olan insanlar toplantısına pek uyamıyacaklarnı söyledi; zira ortak bir alınyazısı da sayılsa sanattan kendilerinin nasibi yoktu. Fakat, dedim, sanatçıların asıl özelliği kendi çevrelerinden olmıyan kimselere hiç bir yabancılık duyurmamaktır. Hem, duvarın ötesinde, bizim atölyede, soylu koruyucu kişilerden kendi halinde zenaatkârlara kadar her çeşitten konuk vardı.
O gece ömrümde ilk defa olarak dilim iyice çözüldü ve böylece, Giesslich'lerin sonunda bizim şenliğe yakınlık duymalarım sağladım, hatta giyinmeden böyle gecelikleriyle bizim yana geçmeğe de razı ettim. Bizim yanda herkesin şöylesine giyimli olduğunu söyleimiştim. Gerçi yalan söylemiştim ama, artık yalnız kalmak için gittikçe artan bir istek duymaktaydım.
Karı koca, yataklarının önünde ayaktaydılar. Bay

-10-

Giesslich'm sırtında yollu bir pijama vardı. Karısında da bir gecelik. Adam, karısının sabahlığını sırtına geçirmesine, manto giydirir gibi yardıım etti, sonra da, kadın tuvalet aynasının önünde saçlarını tararken, sabırsızlıkla bir aşağı, bir yukarı gidip geldi. Demek, içlerine ateş düşürmesini başarmıştım. Daha çok nelerin çekmiş olduğunu kendi kendime sordum. Sanatçıların güleryüzlü oluşu mu? Ya da soylu koruyucu bayanların bulunuşu mu? Fakat delikten baktıkça, ürkütecek kadar ortaya vurulmuş olan hafif giyimin bunda ağır bastığını sanıyorum.
Önce bay Giesslich, delikten güçbela geçti. Hemen ayağını yere basmış olacak ki, yüksek bir faytondan karısını alırmış gibi, elini uzattı. Ben de, benim yandan yapışmak zorunda kaldım, zira bayan Giesslich epiyce iriydi; bugün de öyledir. Neyse, o da ayağını yere bastı. Yalnız kalmıştım.
Biraz çabayla, ağır giysi dolabını deliğin önüne ittim; bugün de orada duruyor.
Şimdi gürültü epiyce azalmıştı; zira dolabın içindeki giysiler, sesi kesiyordu. Ayrıca, şenliktekiler de yorulmuş olmalıydı ve iki dönem arasında bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Yorgunluktan bitkin, yataklardan birine attım kendimi ve olup bitenleri bir düşünmeği denedim; fakat öyle yorgundum ki, hemen o andaki şeylerden gayrısına kafalm işlemiyordu, çok yorucu bir gece bırakmıştım arkamda. Uzaklardan doğru bir lokomotif düdüğü duydum. Yandaki şenliğin çılgınca gürültüsünden daha başka sesler de duyabildiğime pek sevindiğimi, bugün de hatırlarım. Perdelerin arasından, dışarının ışıdığını, yani gün doğduğunu gördüm; uyanıkken sayısız tablolar, anılar ve üzüntü veren sezişlerle bağlı olduğum gündüz. Bu arada bir horoz sesi duydum. Şu tüylü yaratığı şairliğe özendiren tek yanı, diye içimden geçirdim ve olağanüstü durumlarda düşüncelerimin çoğu alabildiğine özgür davrandığını farkettim. Sonra da uyuyakaldım. Öğleden sonra geç vakit uyandım. Deliğin öte yanma bir göz attım. Şenlik, bütün hızıyla sürüp gidiyordu. Bundan böyle de sürüp gideceğini anlamıştım.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült