Asfalt Yol

Sabahattin Ali


--Bir köy öğretmeninin notlarından--

İstasyondan kalkıp vilayet merkezine giden kamyon, iki
saat kadar sarstıktan sonra, beni gideceğim köye ayrılan yolun
başında bıraktı. İki adım bile atacak halim yoktu. Çantamı yanıma
koyarak, kenarlarından otlar fırlayan bir taşın üstüne
oturdum. Kafamdaki uğultuyu dinlemeye başladım.

İçi tozla karışık ter kokan kamyon dünyanın bu en bozuk
yolunda bizi birbirimize vura vura sersem etmişti. Birdenbire
duraklamalar, bir çukura yuvarlanır gibi sarsıntılar, bana nerede
olduğumu bile unutturmuş ve beni karanlık bir rüya dünyasına
atmıştı. Şimdi oturduğum taşın üzerinde bu rüyadan silkinmeye
çalışıyordum.

Gideceğim köyü şoför göstermişti. Burası oturduğum yerden
yarım saat kadar uzakta, külrengi bir kerpiç yığını idi. Bir
kenarda ince ince yükselen yine külrengi birkaç kavak, orada,
ufacık da olsa, bir su bulunduğunu anlatıyordu.

Belki bir saat oturduğum yerde kaldıktan sonra yavaşça ve
sallanarak doğruldum. Küçük çantamı yerden alıp yürümeye
başladım. Kendim köylü olduğum ve bizim köylülerimizi iyi
tanıdığım için içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu.
İlk vazifemde muvaffak olacağıma emindim.

Akşam olmaya başlamıştı. Köye yaklaşınca ortalığı büsbütün
bir kızıllık kapladı. Kırmızı bir deniz gibi parlayıp kımıldayan
bu bir karış boyundaki kuru bozkır otlarının üzerinde upuzun
gölgem yatıyor ve gölgemin başı, ileride, aralarından yer
yer çekirgeler fırlayan bu otların arasında kayboluyordu.

Köyün kenarındaki birkaç evin önüne gelince burnuma
yanmakta olan tezek kokusu geldi. Gözümün önünde, saç üzerinde
yufka pişirilen bir ocak ve bekleşen yalınayak çocuklar
canlandı.

Sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını
kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. Bu
öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen
derin manalı bir söze benziyordu.

Gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni
daha çok buraya yaklaştırdı. Köy yaşayan, çalışan bir mahluktur
ve bu koku onun ter kokusudur. Dünyada hiçbir koku beni
bu kadar saramamış, kafamdan birbiri arkasına bu kadar çok
hatıralar yuvarlayıp geçirmemiştir.

Kahvenin önünde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştı.
Beni görünce yerlerinden kalkmadan baktılar. Yanlarına
gidip oturdum; kim olduğumu anlattım. İçlerinden biri muhtarmış.
Benden önceki öğretmen gideli altı ayı geçtiğini, o zamandan
beri okulun kapalı durduğunu söyledi:

-Daha harmanların hepsi kaldırılmadı. Çocuklar okula falan
gelmezler. Beş on gün oturup dinlenirsin!- dedi.

...

Çocukları toplamak, dersleri yoluna koymak pek güç olmadı.
Köylüler kendi dilleriyle konuşanları anlamakta gecikmiyorlar.
Şimdilik hiçbir şeyden şikayetçi değilim. Yalnız bir yol meselesi
var ki, bunu kendime iş edindim ve aylardır uğraşıyorum.
İlk geldiğim gün kamyonda canımı çıkaran o yol, meğer
bütün vilayetin en büyük derdiymiş. Herkes mahsulünü, yolcusunu
bunun üzerinden geçirmeye mecbur. Başka yol yok ve buna
da yol demek için pek bol keseden atmak lazım. İşin garibi,
vilayet merkezini altmış kilometre uzaktaki demiryoluna bağlayan
yol da bu!.. Herhalde daha mühim işler bunun yapılmasını
bu kadar geri bırakmış. Ben, hem bizim köyden, hem de başka
köylerden vilayete müracaat ettirdim; yolun yaptırılmasının ne
kadar lazım olduğunu dilim döndüğü kadar anlattım. Uzun istidaları
hükümet memurları pek okumazlar diye, her fikrimi
ayrı bir istidaya yazarak bunları ayrı ayrı köylerden verdirdim.
Böylece hepsi okunmuş olacak. Yolun yapılmasında köylünün
nasıl yardımı olacağına dair de birçok fikirler ileri sürdüm.

Geçenlerde şehre gittiğim zaman maarif müdürü bana biraz
tuhaf muamele etti. Kızıyor da kızdığını belli etmeyip alay
etmeyi tercih ediyor gibiydi. Neden diye merak ettim. Sonra laf
arasında:

-Siz okul dışındaki işlerle de uğraşacak vakit bulabiliyorsunuz
galiba, talebeniz pek mi az?- dedi.

-Az değil ama, o da vazifem değil mi?- diye cevap verdim.
Alaycı gözlerini üstümde gezdirdi. Bir şey söylemedi. Sonra dışarıda,
kahvede arkadaşlardan duydum. Maarif müdürü bana
kızgınmış. Ben köylülere Teşkilatı Esasiye Kanunu'nu (Anayasa) okumuş,
anlatmıştım. Kadastro'da işi olan bir köylü bir istida vermiş,
bir müddet sonra da cevap istemiş. Ne cevabı, denince:
-Basbayağı cevap vereceksiniz! Mecbursunuz! Kanun var!- diye
dayatmış. Sormuşlar, araştırmışlar, kanunu benden öğrendiğini
anlayınca maarif müdürüne şikayet etmişler.

Hele bu yol işiyle bu kadar uğraştığıma kızanlar pek çok.
Bir alakaları olduğundan değil, iş olsun diye kızıyorlar. Benim
öğretmen olduğum köyde oldukça zengin bir Rüstem Ağa var.
Şehirde arabacı dükkanı işletiyor, yaylıları, kağnıları tamir ediyor.
Bunun istida veren köylere gidip benim aleyhime sözler
söylediğini duydum. Pek şaşmadım. Bütün teşebbüslerden henüz
bir şey çıkmadı. Ara sıra bu işin arkasını bırakacak oluyorum.
(Çünkü hükümetteki, hele nafıadaki (Eskiden Nafıa (Bayındırlık)
Vekaleti'nin kentteki yönetim birimi.) memurlar benimle
açıktan açığa alay ediyorlar.) Fakat akşamları köyde, istasyondan
dönen arabaların, kağnıların ve zavallı hayvanların halini
görünce içim acıyor. Kendi kendime: -Başladığın işi yarıda bırakma
iki gözüm, sana yakışmaz!- diyorum.

Ne de uzun muameleleri varmış böyle şeylerin. Vilayet konağında
bizim istidaların girip çıkmadığı oda kalmadı. Köylüler
bile benim bu gayretime şaşıyorlar. Onlarda da bu işin sonu
çıkacağına dair bir ümit yok.

Hala bir şey çıkmadı... Galiba bu yolu yapmayacaklar.
Köylü de bana yardım etmiyor. Pek ölü mahluklar... Belki de
pek akıllı mahluklar da, boşuna yere uğraşmak istemiyorlar.
İçimde hiç şevk kalmadı. İnsana birkaç kelime ile cevap verseler
yine neyse, fakat ne evet, ne hayır!... Sanki bu istidaları ses
vermez bir derin kuyuya atmışız...

Akşamları köyün yanı başındaki sırta çıkarak uzakta tozlara
bulanıp uzanan yolu seyrediyorum. Bazan tozdan bembeyaz
olmuş ve üstüne sepetlerle denkler sarılmış bir kamyon görünüyor,
bir bataklıkta dizlerini kaldırıp indirerek yürüyen bir insan
gibi ileri geri sallanarak, yıkılacak gibi olarak, ağır ağır ilerliyor.
Bu o kadar üzücü bir manzara ki, tekniğin en son ifadelerinden
biri olan bu makine ile dünyanın bu en iptidai yolunun
mücadelesini görmemek için insan gözlerini kapıyor. Bazan koşup
yolu avuçlarımla düzeltmek, orada hiç olmazsa beş on
metrelik bir yeri bir -yol- haline koyarak kendi hisseme düşen
vazifeyi yapmış olmak istiyorum.

Bizim iş birdenbire canlandı. Geçenlerde şehre büyüklerimizden
biri gelmiş. Otomobili ne kadar rahat da olsa bu yol yine
kendini hissettirmiş olacak ki, bir laf arasında valiye bundan
bahsetmiş, vali de hemen atılarak: -İlk düşündüğümüz şeylerden
biri de budur, hemen bu sene yaptırmak istiyoruz, projeleri
hazırlanıyor. Hatta asfalt yaptırmayı bile düşünüyörüz... Acaba
bu yol asfalt olsa şehrimizi sık sık şereflendirir misiniz?- demiş.

O büyük zat da:

-Gelirim tabii...- diye cevap vermiş.

Bunun üzerine asfalt meselesi aldı yürüdü. Ben meğer uykudaymışım,
vali projelerden bahsediyor... Demek zannettiğim
kadar bu işe lakayt değillermiş, yalnız gürültüsüz, şatafatsız
bir şekilde halka hizmet etmeyi daha uygun buluyorlarmış.

Fakat bu sessizliğin aksine olarak bu sefer de iş pek yaygaraya
verildi. Vilayetin, yemek listesi büyüklüğünde haftalık gazetesinin
yarısını asfalt şose havadisleri dolduruyor. Köyde de
itibarım artar gibi oldu. Bizim köylülerin insana muamele edişleri
zaten barometre gibi.

Bence bu yolu asfalt yapmaya şimdilik hiç lüzum yoktu.
Üç dört misli fazla masraf edileceğine, bu para daha lüzumlu
yerlere harcanabilir ve buraya, kendimize göre bir yol, temiz
bir şose yeterdi. Fakat belki başka bir düşündükleri var. Belki
her şeyin son derece mükemmel olmasını istiyorlar. Bu kadar
büyük işlere aklım ermez. Bir yol olsun da, paramız varsa isterse
halı da döşetilsin...

Vali Ankara'ya gitmiş. Tetkikat yapan mühendisler yolun
yarım milyona çıkacağını söylemişler, halbuki vilayet bütçesi
350 bin lira... Bu parayı bulmak için bankalara müracaat edilmiş,
onlar da Maliye Vekaleti'nin kefaleti olmadan para vermemişler,
Maliye Vekaleti de Meclis'ten izin almadan kefil olamazmış,
hulasa karışık işler vesselam. Vali bütün bunları yoluna
koymak için gitmiş... Adamcağız bu yol meselesini kendine
iş edindi. Meclisi Umumi'den tahsisat almak için bir nutuk vermiş,
vilayet gazetesinde okudum. Bir belagat numunesi. Kendisini
bu yol işine dört elle sarılmaya sevk eden, o büyük zatın
işareti olduğunu söylüyor ve onun yol yapıldıktan sonra daima
geleceğini vaat ettiğini hatırlatıyor. Hakikaten büyüklerimiz
her şeyi görüyorlar ve bir işaretleriyle uyuyanları uyandırıyorlar.
Yalnız vali bu yol için halkın da birçok müracaatları olduğundan
hiç bahsetmiyor, yolun köylüye ne kadar faydası olacağını
da söylemiyor. Belki bunlar herkesin bildiği şeyler de onun
için. Her ne ise, bu yol işinde bir damlacık tesirim olduysa ne
mutlu bana...

...

Yolun yapılmasına başlandı bile. Bankalardan borç alınmış,
bilmem kaç senede ödenecekmiş. Borç taksitlerine karşılık olmak
üzere hastane tahsisatından biraz kırpılmış ve önümüzdeki
sene maarif kadrosu biraz kısılacakmış. İşin buraya varacağını
hiç düşünmemiştim. Fakat daha ortada bir şey yok. Vakitsiz
telaş etmeyelim. Para bulmak isteyince maariften önce akla gelecek
çok şeyler var. Mesela vali çok alakadar olduğu bu yol
meselesi için şimdilik vali konağı yaptırmaktan vazgeçebilir...

Yol ilerliyor, bizim köye ayrılan köşede de hararetli çalışmalar
var. Silindirler gelip gidiyor ve alacalı bulacalı bir sürü
köylü amele karıncalar gibi çalışıyor. Bu çalışma akşam geç
vakte kadar sürüyor, sonra kenardaki çadırlara çekilip yatıyorlar.
Amelenin çoğu açıkta yatıyor. Müteahhit çadır yetiştirememiş.
Şafakla beraber tekrar faaliyet başlıyor. Bizim köyden de
amele yazılanlar var. Beş on kuruş kazanıp vergi borcunu ödeyecekler.
Bunlar geceleri köye dönüyorlar; ama pek bitkin bir
halde. Müteahhidin başlarına diktiği memur ekmek yemek için
bile on dakika zor izin veriyormuş.

Bizim köylü önceleri pek lakayttı, fakat taş döşenip asfalt
işi başlayınca hepsini bir merak sardı. Kocaman kazanlarda
kaynatılıp sonra yerlere dökülen bu kara şeyin üzerinde yürünebileceğini,
hele kamyonların ve arabaların geçeceğini pek kabul
edemiyorlar. Tarlaları bu tarafta olanlar akşamları dönerken
yolun kenarındaki hendeğe çömelip sigaralarını tüttürerek
silindirin ileri geri gidişine bakıyorlar ve tanıdıkları amelelerle
aldıkları yevmiyeler hakkında konuşuyorlar.

...

Yol bitti. Birkaç gün sonra açılış töreni olacak. Köyün yanındaki
tepeye çıkıp bakınca, uzakta kara bir yılan gibi parlıyor.
İki tarafına ağaç da dikeceklermiş. Enfes bir şey doğrusu.
Bütün Vilayet halkının buradan nasıl akın akın geçeceğini, nasıl
kolaylıkla, kayar gibi istasyona varacağını düşündükçe içimde
bir şey hopluyor. Yolun sağlamlığı hakkında dedikodular var...
Müteahhit adamakıllı vurdu diyorlar. Fakat herhalde dedikodudan
ibaret. Bu dehşetli güzel manzaranın karşısında insana
nasıl fena düşünceler gelebilir, şaşıyorum.

...

Bugün ömrümün en mesut günü idi. Şehrin kenarında taklar
kurulmuştu, bütün memurlar resmi elbiselerini giyip gelmişler.
Hususi muhasebe müdürü bile, bej pardösüsünün üstüne
silindir şapkayı oturtmuş, -1.55- boyu ile ön tarafta yer almış.
Ben de bir kat elbisemi silip ütüledim ve öyle geldim. Maarif
müdürü ters ters bakıyor ama, ne derse desin, bir gün köyden
ayrılmakla kıyamet kopmaz ya... Bu yol bir parça benim
eserim demektir... Halk ve köylü uzaktan seyrediyorlardı, yanlarına
gittim, konuştum, sevincimden herkesi kucaklayacağım
geliyor. Yerime döndükten sonra aklıma geldi, köylülere, yakına
gelmeleri için işaret ettim. Bu yol herkesten evvel onların
demektir. Birkaç tanesi ilerleyecek oldu, jandarmalar bırakmadı,
ben de sesimi çıkarmadım ama neşemin yarısı kaçtı.

Vali uzunca bir nutuk verdi, sesi pek gür olmadığı için iyi
işitemedim, yalnız kulağıma: -Cumhuriyet, bayındırlık... Rehberlerimiz...
Her şey halk için...- sözleri geldi. Birkaç kişi daha,
kısa sözler söylediler. Kordele kesildi, önde valininki olmak
üzere, bir otomobil kafilesi hızla ileri atıldı. Arkasından memurlar
beş on adım yürüdüler, herkes ayağını asfalta alıştırır
gibiydi. Köylüler belki acemiliklerinden, belki de bir şey söylerler
diye çekindikleri için, asfalta basmaya cesaret edemeyerek
yolun iki kenarındaki toprak kısımda yürüyorlar ve büyük
gözlerle ortaya, üzerinde taze otomobil lastiği izleri ıslak ıslak
parlayan asfalta bakıyorlardı.

Her şeye rağmen köye muzaffer bir kumandan gibi döndüm.

...

Yolun açılışının onuncu günü nafıanın fen memurları vilayete
bir rapor vermişler. Kağnıların ve öküz arabalarının, hatta
diğer arabaların da asfaltı şiddetle tahrip ettiğini bildirmişler.
Bunda yolun pek sağlam olmamasının de tesiri olacağını hiç
ağızlarına almamışlar, halbuki yalnız kağnıların değil, biraz
yüklüce kamyonların geçtiği yerlerde bile çukurlar kalıyor ve
yer yer bozukluklar görülüyordu.

Vilayetçe telaşa düşmüşler. Daha parası ödenmeyen yolun,
o büyük zat şehri bir kere bile şereflendirmeden on beş gün
içinde eski haline dönmesi tehlikesi karşısında hemen toplanmışlar
ve lastik tekerlekli olmayan nakil vasıtalarının asfalt yoldan
geçmelerini menetmeye karar vermişler.

Köyde bu havadise kimse inanmak istemedi, fakat birkaç
köylü jandarmalar tarafından durdurulup kağnılarını yoldan
çıkarmaya, çamurlu tarlalardan geri dönmeye mecbur edilince,
herkes işin ciddi olduğunu anladı.

Bu yasak pek ağırdı. Yol iki dağ arasındaki bir boğazdan
geçtiği için, şimdi istasyona gitmek isteyenler bu dağı dolaşacaklar
ve tam altı saat ziyan edeceklerdi. Bir yere toplanıp bir
çare düşündüler, fakat ne jandarmalara karşı koymaya, ne de
kağnılara lastik tekerlek taktırmaya, şimdilik imkan yoktu.

Altı saat daha fazla süren ve eskisinden birkaç defa daha
berbat olan bir yoldan gidecekler, dağın arkasından dolaşacaklardı...

Hiçbirisi artık benimle konuşmuyor, hepsi bana düşman
gözlerle bakıyordu. Bir gün akşamüstü muhtar geldi:

-Oğlum- dedi, -biz senden şikayetçi değildik ama, bu yol
meselesi işi değiştirdi. Köylü başımıza gelen bu derdi senden
biliyor ve söz dinlemiyor. Birkaç keredir seni dövmeye, hatta
daha ileri gitmeye kalktılar, ben önüne zor geçtim... Başka köylerde
de senin düşmanların çoğalıyor. Bir gün başına bir iş gelir.
İyisi mi, güzellikle buradan git. Darılma, gücenme, hakkını
helal et!-

Ben de bunu düşünmüyor değildim. Köylünün bana karşı
aldığı tavırdan hayırlı mana çıkaramazdım. Birkaç parça eşyamı
çantama doldurdum, artanını bir bohça yaptım; bu köye
geldiğim gibi yine bir akşam vakti, güneş sarı otlara uzanır ve
rüzgar bunları kızıl bir deniz gibi dalgalandırırken, keskin gübre
kokularını ve tezek dumanlarını arkamda bırakarak, çıktım
yürüdüm.

:::::::::::::::::

Hanende Melek

Kahve ocağına giden kapının yanında, üst kısmı küçük bir
halı ve etekleri eski bir kilimle örtülü, kürsü kılıklı bir kerevet
vardı. Üç kişiden ibaret saz heyeti, yerli hasır iskemlelerin üzerine,
göze batan bir ciddilikle oturmuşlardı. İçlerinden biri inmek
isteyince, bir metreye yakın bir yerden atlamaya mecburdu.
Hanende Melek böyle zamanlarda küçük garson Hamdi'yi
çağırarak yardımını ister, bir eliyle onun omuzuna dayanıp ötekiyle
eteğini tutarak ince bacaklarını aşağı uzatırdı. Bu anlar o
civarda oturmuş hovarda müşteriler için mühim fırsatlardı.
Baygın, fakat istek dolu gözler derhal o tarafa çevrilir, tatlı bir
şey yenmiş gibi posbıyıklar alt dudakla yalanırdı.

Sigara dumanlarıyla nefes buğularından kahvenin pencereleri
o kadar sislenmişti ki, dışarda şarıl şarıl yağan yağmurun
ancak sesi işitiliyor, camlardan süzülen damlalar içerden görünmüyordu.

Ortada dolaşan iki garson, tıka basa dolu olan salonda kendilerine
güçlükle yol açabiliyorlardı. Çamurlu ayakkabıların tebahhurundan
(buharlaşmasından) hasıl olan ağır bir koku, yarısından çoğu sarhoş
olan müşterileri büsbütün sersemletiyor, zaman zaman sazı
bastıracak kadar yükselen bir gürültü, sık sık açılıp kapanan
kapıdan sokağa vuruyordu.

Yeni gelenler, iskemlelerin arkasına asılmış duran paltoları
düşürerek ve her geçtikleri yerde bir kaynaşma doğurarak
uzun müddet dolaştıktan sonra bir yer bulup oturuyorlar ve ıslak
kasketlerini çıkarıp başlarını kaşımaya başlıyorlardı.

Keman, ud ve Melek zaman zaman hamle eder gibi seslerini
yükseltiyorlardı. Bu sırada gürültü ile saz arasında birkaç
dakika devam eden hakiki bir mücadele oluyor, bazan gürültü
galip gelerek saz mahçup bir eda ile vızıltısına devam ediyor,
bazan da, bir hayat kavgası kadar canla başla yaptığı mücadelenin
sonunda kalabalığın biraz susar gibi olduğunu görünce,
sevinçle sesini yükseltiyordu. Böyle dakikalarda Meleğin ince,
biraz kısık, fakat tesirli sesi salonu doldurur, kendisine çevrilen
gözlerde biraz da alaka belirirdi.

...

Camlı kapı ağır ağır açılarak içeri davavekili Hüseyin Avni
girdi. Siyah paltosunun yakasını kaldırmış, aynı renkteki şapkasını
önüne indirmişti. Hastalıklı gözlerini vapur dumanı bir
gözlük örttüğü için yüzünün ancak pek az bir kısmı, sakalları
uzamış çenesi görünüyordu. Ucundan yağmur suları süzülen
harap bir şemsiyeyi koluna takmıştı. Korkak adımlarla, yıkılmamak
için iskemle arkalarına tutunarak ilerledi, saza yakın
bir yere geldi. Etrafta oturacak boş iskemle yoktu. Gözleriyle
arandı. O civara yerleşmiş bulunan memurlar, bekar öğretmenler
onun bakışlarıyla karşılaşıp kendisini masalarına çağırmaya
mecbur olmamak için başlarını önlerine eğmişler veya derin lakırdılarına
dalmışlardı.

Bir masanın etrafında oturan ve esrar sigaralarını avuçlarının
içinde saklayan üç kasap Hüseyin Avni'yi masalarına davet
ettiler. Hem ihtiyar sarhoşla alay etmek, hem de masalarına
efendi adam oturduğunu hanendeye göstererek itibar kazanmak
istiyorlardı.

Hüseyin Avni, siyah gözlüklerinin buğusunu ceketinin kolu
ile sildi, paltosunun yakasını indirdi. Şapkasını çıkardı. Adamakıllı
seyrekleşmiş olan beyaz saçları kafasının çatlak ve lekeli
derisine yapışmıştı. Oturduğu alçak arkalıklı yerli hasır sandalyede
rahatlaştıktan sonra başını saza çevirerek gülümsedi.
Bu sırada uzun, seyrek dişleri, donuk pembe diş etleriyle beraber
dışarı fırlıyor, dudaklarının kenarından tükürükler sızıyordu.

Keman çalan uzun kafalı, esmer delikanlı eğilerek davavekilinin
selamını iade etti. Melek başıyla belli belirsiz bir işaret
yaptı; kucağındaki udun üzerine abanarak avaz avaz bağıran
ihtiyar sanatkar ise, dünyanın farkında olmadığı için, şarkısına
devam ediyordu.

...

Melek içinden: -Aman yarabbi, bu heriften kurtulamayacak
mıyım?- dedi. Ömründe bu derece iğrendiği bir adama rast
gelmemişti. Beş seneden beri hayatını sesiyle kazanıyor, sıkıştıkça
vücudunu bu sese yardımcı yapmak mecburiyetinde de
kalıyordu. Bu meslekte adam seçmek pek adet değildi ama, bunun
da bir haddi vardı. Zaten bu tiksinmesinde Hüseyin Avni'nin
suratının pek rolü yoktu. Meleğe asıl korkunç gelen
onun yapışkan bir ifade taşıyan hareketleri ve siyah gözlüklerinin
arkasında kirli bir paçavra gibi sallanan bakışlarıydı.

Diğer tutkunlarının ısmarladığı bir çayı bile hakir görmeyen
ve bu eli açık hovardayı bir gülümseme ile tediye eden
genç kadın, Hüseyin Avni'nin, evinden kim bilir ne sahnelerden
sonra alıp kendisine hediye ettiği birkaç altın bileziği bir
türlü koluna takamıyordu.

Kahvecinin söylediğine göre bu adam evvelce Hukuk
Mahkemesi azasından imiş, sarhoşluğu yüzünden çıkarmışlar,
çok az bir tekaüt maaşı alıyor ve üç çocuğu ile karısını davavekilliği
ederek geçindiriyormuş. Hukuk mezunu olmayıp zabıt
katipliğinden yetiştiği ve işine gücüne karşı hiç alakası olmadığı
için yazıhanesine günde birkaç köylüden başka uğrayan olmazmış.
Kahveci:

-Metelik yoktur herifte, nesine yüz verirsiniz?- diyordu.
-Günde iki köylüye iki istida yazıp yarım kağıt alır, onu da lokantacı
Mahir'de rakıya yatırır, evde çoluk çocuk aç beklesin.
Yaşından da utanmaz, ak sakalına da bakmaz, yazıhanesine uğrayan
altmışlık köylü karılarına saldırır. Dayak yemediği gün
yoktur. Şu kahvemize gelen efendilerin hiçbirinin ona yüz verdiğini
gördünüz mü? Çamur gibi adamdır!-

Melek bu kasabaya geleli iki ay olmuştu ve Hüseyin Avni
bir gece bile kahveye gelmemezlik etmemişti. Her akşamüzeri,
yazıhanede mi olur, lokantada mı olur, bir miktar rakısını içer,
daha ikinci kadehte titremeye başlayan adımlarla kahvenin yolunu
tutardı. Bu genç, sıska ve esmer kadıncağızın biraz çatlak
fakat yanık sesi onu çıldırtıyordu. Fakat onun bir kadına ısrarla
yapışması için böyle bir sebebe de hacet yoktu. Bütün kadınlardan,
en güzelinden en çirkinine, en küçüğünden en yaşlısına
kadar öyle bir hava intişar ediyordu (yayılıyordu) ki, çeşit çeşit olmasına
rağmen müşterek bir hususiyeti haber veren bu kah latif, kah
baş ağrıtacak kadar sakil kokular onun hurdalaşmış vücudunda
ıstıraplı bir sarsıntı bırakarak yayılıyorlar, zavallıyı uykudan,
hatta düşünmekten mahrum ediyorlardı.

Çürük dimağının nasıl imal ettiği insanı şaşırtan binbir türlü
dalaverelerle karısını kandırıyor, bir sandık köşesinde, bir çıkın
dibinde nasılsa kalmış olan kıymetli birkaç parça eşyayı aldığı
gibi sazlı kahveye gidiyor ve birkaç şarkı isteyip çaldırdıktan
sonra, getirdiği şeyleri küçük çırak Hamdi ile Meleğe yolluyordu.

Kemancıyı birkaç kere yazıhanesine çağırıp kuru zeytin ile
rakı ikram etmişti. Bir efendiye masa arkadaşlığı etmekten gurur
duyan genç çingenenin Melek üzerinde lehinde tesir yapacağını
ümid ediyordu.

Fakat artık sabrı tükenmişti: Yarım yamalak selamlardan
ve pek kıstırdığı zamanlarda genç kadının ağzından dökülen
-Nasılsınız efendim?- yollu bir hatır sormadan başka bir şey
gördüğü yoktu. Halbuki ihtiyar etlerini seyrek fasılalarla kamçılayan
ihtiras nöbetleri tahammül edilmez hale gelmişti. Oturduğu
yerden Meleğe doğru bakarken, derhal fırlayıp saldırmak
isteyen vahşi bir hisse kapılıyordu.

Birkaç akşam evvel kemancı vasıtasıyla kadını yazıhanesine
davet ettiği halde bu teklifi, patron razı değil diye reddedilmiş,
kemancıdan cevap bekleyerek geçirdiği yirmi dört saat,
kız isteyip cevap bekleyen delikanlılara taş çıkartacak bir ümit
ve yeis silsilesi halinde geçmişti. İki günden beri sabahtan akşama
kadar içiyor ve binbir türlü planlar kuruyordu.

Aynı masada oturduğu kasaplar, kahvede içki yasak olduğu
için çay fincanlarına koydurup getirttikleri konyakları içiyorlar
ve ona da ikram ediyorlardı. Esrar sigaralarının dumanı
Hüseyin Avni'nin kırmızı kapaklı gözlerini ve kuru genzini yakıyordu.
Melek ihtiyar udinin sesini bastırarak:

Gece kapladı her yeri,

Keder sardı dereleri,

Esmerim vay vay.

Düşman değil, sevda açtı

Sinemdeki yareleri.

diye bağırdıkça Hüseyin Avni öne doğru eğiliyor, yere düşecek
gibi oluyordu.

Bu şarkının bestesinde, sözlerinde ve Meleğin ağlar gibi
bir ifade alan söyleyişinde garip bir zavallılık, bir yalvarma
vardı. İhtiyar adam ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyor, fakat
ancak gırtlağını yırtar gibi dışarı fırlayan bir -Ah!- duyulabiliyordu.
Bir aralık ufak ve buruşuk bir kağıda bir şeyler karalayarak
kemancıya gönderdi, biraz sonra saz eski bir şarkıya başladı:

Bir dame düşürdü beni ki bahtı siyahım,

Billahi bu sevdada benim yoktur günahım!

Bunu, kısa fasılalarla diğer kağıtlar ve ihtiyarın haline uygun
diğer şarkılar takip etti.

...

Kahvenin kapısı aralanarak içeri sekiz on yaşlarında bir kız
başı uzandı. Kıvırcık saçları ıslak bir pösteki gibi ensesine yapışmıştı.
Gözleriyle, şaşkın ve kararsız, etrafı süzdükten sonra
oralarda dolaşan Hamdi'yi çağırdı, bir şeyler söyledi.

Hamdi, tek tük evlerine yollanmaya başlayan müşterilerin
arasından sıyrılarak Hüseyin Avni'nin yanına geldi ve kara
gözlüklerini düzeltmeye çalışan ihtiyara:

-Beybaba! Senin küçük kız gelmiş, evden istiyorlarmış!-
dedi.

Sarhoşun yağlı yüzünün gerildiği ve seyrek sakallarının
dimdik olduğu görüldü. Bir kedi gibi yerinden fırlayarak:

-Defolsun, beni burada bari rahat bıraksınlar!- diye homurdandı
ve yumruğunu kapıya doğru uzattı.

Aralık kapı hemen kapandı, Hüseyin Avni tekrar iskemlesine çöktü.

Kahve adamakıllı tenhalaşmıştı. Kalanlar başladıkları partiyi
herhalde bitirmek isteyen birkaç tiryaki oyuncudan ibaretti.

Biraz sonra saz da bitti. Ud torbaya, keman kutuya kondu.
Udi, hiç konuşmayan ve etrafına bakınmayan bir ihtiyar,
önündeki çay fincanını son bir defa diktikten sonra kahveciden
gündeliğini alıp gitti. Kemancı, Hüseyin Avni'nin yanına
gelerek:

-Nasılsın beybaba!- dedi, başıyla da: -Ne idelim, bir türlü
olmuyor işte!- der gibi bir işaret yaptı.

Sarhoş ihtiyar:

-E... Bu ne kadar sürecek ya? Bizde hal kaldı mı ya?- diye
mırıldandı.

Melek patrondan parasını almış, kendisini hana kadar götürecek
garsonun hazırlanmasını bekliyordu. Astragan taklidi
eski bir mantonun içinde vücudu titriyor gibiydi. Siyah dekolte
iskarpinleri çamurlanmış ve silinmemişti.

Hüseyin Avni yerinden fırladı. Genç kadına doğru yürüyerek
onun koluna yapıştı:

-Ben götüreyim seni, ruhum!- dedi.

Melek vücudunun sıcak bir köşesine ıslak bir el dokunmuş
gibi ürperdi.

-Teşekkür ederim... Hacet yok!- diye mırıldandı.

-Hacet yok olur mu ya? Bize de bu kadar cevretmek reva
mı ya? İnsanda tahammül bırakmıyorsun vallahi!-

Bu sözlerle beraber kadının zayıf kolunu daha çok sıktı.
Melek hızla silkindi. Muvazenesini kaybeden davavekili dizlerinin
üstüne düşerek alnını iskemlelerden birine vurdu.

Kalktığı zaman, sağ kaşının üst tarafında kırmızı bir şiş görünüyordu.

Bir eliyle gözlüğünü düzelterek:

-Ne demek istiyorsun yani?- dedi, sesi hırıltı gibi çıkıyordu.

Başını kemancıya çevirerek:

-Ulan!- dedi, -Nedir bu yaptığınız? Bu cilve biraz uzun
kaçıyor!-

Kemancı kahve ocağı tarafında kayboldu.

Hüseyin Avni tekrar Meleğin koluna sarılmak isteyerek, bir
adım attı. Genç kadın korkak gözlerle etrafına bakınıyordu.

Kahvede oyun oynayanlar ayağa kalkmışlardı. Bir kısmı
kasketini alıp gidiyor, bir kısmı ihtiyar avukatla Meleğin etrafına
toplanıyordu.

Esrar çeken kasaplar başlarını birbirlerine yaklaştırmışlar;
susuyorlardı.

Tavandaki lüks lambaları parlayıp sönerek ömürlerinin
azaldığını bildiriyorlardı.

Patron kemancının hesabını kesmiş, o da kalabalığa doğru
sokulmuştu.

Hüseyin Avni etrafının farkında değildi. Genç kadının tekrar
eline geçirdiği kolunu titrek parmaklarıyla sıkarak: -Sen geliyor
musun şimdi?- dedi.

Melek kısaca:

-Hayır!- diye cevap verdi. Fakat ne yapacağını kestiremeyerek
olduğu yerde kaldı ve sağa sola bakındı.

Bu anda, birdenbire sol yanağı üzerinde sarhoşun terli elini
hissetti. Birisi saçlarını çeker gibi oldu ve müthiş bir acı duydu.

Başka birisi onu yakaladığı gibi birkaç adım öteye götürdü,
bir istemleye oturttu; bu, kendisini hana götürecek olan garsondu.

Kahveci ile iki çırağı birkaç adım ilerde, yere eski bir çul gibi
yığılmış olan avukatı tekmeliyorlar, kafasına gözüne yumruk
vuruyorlardı. Biraz sonra çıraklar çamurlara bulanan sarhoşu
bacaklarından ve kollarından yakalayıp kahvenin önüne, yağmurun
altına bıraktılar.

Melek birkaç dakika iskemlede ses çıkarmadan oturduktan
sonra çırağa:

-Haydi gidelim!- dedi.

Dışarı çıktıkları zaman, kahvenin üç ayak taş merdiveninin
dibinde Hüseyin Avni'nin hala yattığını ve yağmurdan iliklerine
kadar ıslanan küçük kızının onu kaldırmak için şurasından
burasından çekelediğini gördü. Onları birkaç adım geçtiler, kızcağız
çıkanları fark etmemişti.

-Babacığım, ne olursun babacığım, hadi gidelim!- diye ağlıyordu.

Nezleli sesi, artık biraz hafiflemiş olan yağmurun şıpırtılarına
karışıyordu.

Melek yanındaki garsona:

-Şu adamı kaldırıversene!- dedi.

Beraber geri döndüler. Küçük kız hala babasının etrafında
dolaşıyor, hıçkırıklarla kesilen bir sesle, kendi kendine söylenir
gibi, yalvarıyordu:

-Babacığım, hadi gidelim. Annem söz verdi, içtin diye kavga
etmeyecek... Bir şey getirmedin diye de kavga etmeyecek...
Hiç kavga etmeyecek...- Bir müddet susuyor, sanki cevap bekliyor,
sonra:

-Hadi kalksana, ne olursun!- diye tekrar ağlamaya başlıyordu.

Yanına gelenlerin yüzüne baktı. O nezleli sesiyle, ehemmiyetsiz
bir yardım ister gibi:

-Kaldırıversenize, ne olur?- dedi. -İki gündür eve uğramıyor,
hepimiz açız. O gelmeyince annem büsbütün sinirlenip bizi
dövüyor, gidin getirin diyor!-

Melek ve garson, Hüseyin Avni'nin kollarına yapıştılar.
Sarhoş sızmıştı. Yerinden güç oynuyordu. Islak paltosu sıska
vücudundan daha ağırdı. Ayaklarını yerde sürüyerek birkaç
adım götürdüler. Biraz gevşek bırakınca olduğu yere çöküyordu.
Hiçbir şey söylemeden onu sürüklemeye devam ettiler. Küçük
kız önlerine düşmüş, yol gösteriyordu.

Zifiri karanlık sokaklarda Melek dizlerine kadar çamura
battığını hissetti. Her adımda bir çukur vardı. Epeyce uzun bir
müddet yürüdükten sonra alçak bir bahçe duvarının önünde
durdular. Kız alışkın bir elle iki kanatlı kapının demir halkalarını
bulup takırdattı. Biraz sonra içerde bir kapı gıcırdadı, çamurlu
bahçede takunyalı ayakların sesi duyuldu, kapının bir kanadı
açıldı ve elinde titrek ışıklı bir idare lambasıyla sıska bir kadın
vücudu göründü.

Gözleri evvela lakayt bir bakışla sarhoşu, sonra büsbütün
manasız bir ifade ile genç kadını süzdü. Küçük kızın nezleli sesine
pek benzeyen boğuk bir sesle:

-Demek şimdiki de sensin ha?- dedi.

Melek hiçbir şey söylemedi. İki kadın bir müddet bakıştılar.
Garson sarhoşu kapının iç tarafına, duvarın dibine bıraktı.
Küçük kız kapının bir kenarında hala ağlıyor ve ara sıra burnunu
çekiyordu.

Damların kenarından tek tük damlalar düşüyor ve boğuk
sesler çıkararak sokağın çamurlarına gömülüyordu. Melek yavaşça
elindeki çantayı açtı, içinden dört beş altın bilezikle bir
çift küpe aldı. Kendisine hayretle bakan sıska kadına uzatarak:

-Alın bunları... Bunlar sizin galiba...- dedi. Sonra başını
azıcık önüne eğerek:

-Bana bunları boşuna vermişti...- diye ilave etti.

Gitmek için döndü. Kapının kenarına dayanmış duran küçük
kızı gördü. Kendini tutamayarak onu kolundan yakaladı
ve çekti, sırsıklam saçlarından tuttuğu başını göğsüne bastırdı.
Sonra eğildi, şaşkın şaşkın kendine bakan kızın yaşlardan ve
yağmurdan ıslanmış yüzünü sıkı sıkı öptü.

Bir kabahat işliyormuş gibi çabuk ve sinirli hareketlerle
çantasını tekrar açtı, biraz evvel aldığı bir buçuk lira yevmiye
ile dünden kalan yirmi otuz kuruş parayı kızın avucuna sıkıştırdı.

Sonra hiç arkasına bakmadan, yanı başında sessizce yürüyen
garsonla beraber, çamurlu yollardan geriye, kendisini bekleyen
han odasına döndü.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült