Altın Beyinli Adam

Alphonse Daudet


—Eğlenceli hikâyeler isteyen hanıma—
...Bir varmış bir yokmuş, altın beyinli bir adam varmış. Evet, öyle madam hem de som altından bir beyin. Dünyaya geldiği zaman başı o kadar ağır, kafatası o kadar kocamanmış ki hekimler, bu çocuk yaşamaz demişler.
Demişler amma çocuk yaşamış, güneşte boy atan güzel bir zeytin fidanı gibi gelişmiş. Yalnız kocaman kafası, hep ağır başarmış. Yürürken sağa sola tos vurması pek acınacak şeymiş... Sık sık düşermiş de. Bir gün sahanlıktan yuvarlanmış ve alnı mermer bir basamağa çarpınca, kafatası bir maden külçesi gibi "tmn!" etmiş. Öldü sanmışlar. Amma çocuğu yerden kaldırdıkları zaman, kumral saçlarında donmuş iki üç altın damlasıyle hafif bir yaradan başka bir şey bulamamışlar, işte anasıyle babası, oğullarının altından bir beyni olduğunu böylece anlamışlar.
Mesele o kadar gizli tutulmuş ki zavallı çocuk bile işin farkına varamamış; vakit vakit, komşu çocuklarıyla kapı önünde oynamasına neden izin verilmediğini sorarmış annesi de ona:
—Sonra seni çalarlar, elmasım! diye cevap verirmiş.
Çocukcağız, çalınmaktan pek korkarmış, hiç ağızını açmadan, yalnız başına, oynamaya gidermiş, bir odadan öbür odaya tıpış tıpış dolaşır dururmuş...
Ancak on sekizine basınca anası babası, kendisine kaderin bahşettiği o harikulade nimeti anlatmışlar, bu yaşa kadar besleyip büyütmelerine karşılık altından birazcık istemişler. Çocuk hiç tereddüt etmemiş hemen o anda, nasıl, neyle, bu masalda yok, beyninden ceviz büyüklüğünde bir altın külçesi kopararak, böbürlene, böbürlene, annesinin ayaklan altına atıvermiş... Sonra, kafasında taşıdığı bu zenginlikten gözü kamaşmış, bin-bir arzu ile deliye dönmüş, kendi kudretinden mest, baba evinden ayrılmış ve diyar diyar dolaşarak hazinesini israfa başlamış.
Hadsiz hesapsız altın harcayarak sürdüğü şahane hayata bakılırsa beyni bitip tükenmeyecek gibi gelirmiş... Amma beyin tükenmekteymiş, beyin tükendikçe de gözlerinin feri sönmekte, yanaklan çukur çukur olmaktaymış. Nihayet günün birinde, çılgın bir hovardalığın sabahında, zavallı genç, ziyafetin döküntüleri ve sararıp solan avizeler arasında yapayalnız kalınca, altın külçesinde açtığı kocaman gediği görüp ürkmüş, artık uslu oturmak zamanının geldiğini anlamış.
O andan itibaren, yeni bir hayata başlamış. Altın beyinli adam, artık dokunmak istemediği bu uğursuz zenginliği unutmaya çalışarak, şeytana uymaktan korkan bir hasis gibi vesveseli, yapayalnız, bir köşeye çekilip yaşamış... Ne çare ki, sırrını öğrenmiş olan bir dostu, inzivasında da peşini bırakmamış.
Bir gece, zavallı adam, müthiş bir baş ağrısıyla sıçrayarak uyanmış, şaşkın şaşkın doğrulmuş ve ay ışığında arkadaşını, paltosunun altında bir şeyler gizleyerek kaçarken görmüş...
Demek beyninden bir parça daha çalmışlar!..
Bundan bir müddet sonra altın beyinli adam âşık olmuş ve bu sefer büsbütün hapı yutmuş... Bütün kalbiyle, sansın bir kadıncağızı sevmiş, o da onu seviyormuş amma süsü pusu, beyaz tüylü şapkalan, o güzelim püsküllü potinleri daha çok severmiş.
Bu yarı bebek, yarı kuş miniminnacık hatunun ellerinde altının eriyip gitmesi bir zevkmiş. Türlü türlü hevesleri varmış, adam da hiç bir zaman "Olmaz!" diyemezmiş; hatta kendisini üzmemek için sonuna kadar zenginliğinin o hazin sırrını gizlemiş.
Kadın ona:
—Biz çok zenginiz, değil mi? diye sorunca, zavallı adam:
—Elbette çok zenginiz! dermiş. Sonra da, kafasını masum masum kemiren bu minimini devlet kuşuna sevgiyle gülümser-miş. Amma bazen korkar, hasis davranmak istermiş. Fakat tam o sırada kadıncağız, kırıta kınta kendisine yaklaşır ve:
—Kocacığım, dermiş, bu kadar zenginsin, bana pahalı bir-şeyler al sana!..
Adam da ona pahalı bir şeyler alırmış.
Bu, böyle iki sene sürmüş, nihayet bir sabah kadıncağız, sebebi bilinmeden, kuş gibi ölüp gidivermiş... Hazine de suyunu çekmek üzereymiş. Zavallı dul adam, ne kalmışsa onunla sevgili karısına mükemmel bir cenaze merasimi tertip etmiş. Çanlar çalınmış, cenaze arabası siyahlara bürünmüş, atlar süslenmiş, kara kadifelere gözyaşı gibi gümüşten süsler asılmış. Adamcağız, ne yapıldıysa, az görürmüş. Altına kim bakar ki! Kiliseye vermiş, cenazeyi götürenlere vermiş, ıskatçılara vermiş, hiç pazarlık etmeden, her isteyene vermiş... Öyle ki, mezarlıktan dönüşte, bu harikulade beyin hemen hemen boşalmış, ancak kafatasının dibinde birkaç zerre kalmış.
Kendisini, sarhoş gibi ellerini uzatarak, yalpa vura vura sokaklarda dolaşır görmüşler. Akşam olup da mağaza vitrinleri aydınlanınca, top top kumaşlarla türlü türlü süslerin ışıklar içinde pırıl pınl yandığı bir camekânın önünde durmuş. Kenarlarında kuğu tüyleri bulunan mavi satenden bir çift zenne ayakkabısına hayran hayran bakakalmış. Kendi kendine: "Bunlar, bizimkinin hoşuna gider!" diyerek gülümsemiş. Karıcığının öldüğünü unutarak, ayakkabıları satın almak için mağazaya dalmış.
Satıcı kadın, dükkânın arka tarafmdayken müthiş bir çığlık duymuş ve hemen koşmuş. Bir de ne görsün? Bir adam, ayakta tezgâha dayanmış, ızdırap içinde, alıklaşmış bir tavırla kendisine bakıyor. Bir eliyle de, tırnaklarının ucuna yapışmış birkaç altın zerresini uzatıp duruyor.
îşte, madam, altın beyinli adam masalı.
Peri masallarına benzemesine rağmen bu masal, başından sonuna kadar hakikattir... Bu dünyada beyinlerini harcayarak yaşamaya mahkûm öyle zavallılar vardır ki, en küçük ihtiyaçlarım bile, özlerinin ve iliklerinin o halis altımyle öderler. Bu, on-lann günlük ıstırabıdır. Sonra bir gün ıstırap çekmekten de bıkıp usanınca...

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült