Alacakaranlıkta

Thomas Mann


İşte Einfried Sanatoryumu! Uzun ana yapı, yandaki küçük yapılarla birlikte geniş bahçenin ortasında, beyaz, düz çizgiler halinde uzanıyor. Bahçe mağaralar, yapraktan geçitler, ağaç kabuklarından yapılmış kulübelerle çok hoş düzenlenmiş. Arduvaz damların arkasında, dağlarda gökyüzüne doğru yükselen büyük gövdeli yeşil çamlar görünüyor.
Sanatoryumu yine Dr. Leander yönetiyor. Dr. Leander kara çatal sakalı, kalın camlı gözlüğü, bilimin soğuttuğu, katılaştırdığı, yufkayürekli bir kötümserlikle doldurduğu yüzü, her şeyi kısa kesen kapalı haliyle hastaları çok etkileyen bir insandır. Sağlıkları için gereken şeyi yapmak ellerinden gelmeyenler, Dr. Leander'in yetkesine sığınmak için bütün servetlerini ona verirler.
Bayan Osterloh, kendisini bütün varlığıyla sanatoryumun iç yönetimine vermiştir. Hiç durmadan merdivenleri bir aşağı bir yukarı inip çıkması, sanatoryumun bir ucundan öteki ucuna koşuşması görülecek şeydir! Mutfakta, kilerde o egemendir; çamaşır dolaplarına o tırmanır, hademeleri o yönlendirir; ekonomiyi, sağlığı ve ağız tadını göz önünde tutarak güzel yemekler, sofralar hazırlatır. Bayan Osterlohun bu üstün çalışkanlığı, becerikliliği yanında, şimdiye dek kendisiyle evlenmeyi aklına getirmeyen erkek takımına karşı sonsuz bir başkaldırısı da vardır. Ama yine de yanaklarında iki yuvarlak kırmızı leke halinde, bir gün doktor Leander'in karısı olma umudu parlar.
Ozon ve sessizlik, dingin hava... Dr. Leander'i kıskananlar, rakipleri ne derlerse desinler, göğüs hastaları için salık verilecek en uygun yer, Einfried'dir. Einfried Sanatoryumunda yalnızca veremliler değil, kadın erkek, çoluk çocuk her türlü hasta vardır. Dr. Leander türlü hastalıklarda başarı göstermiştir. Örneğin bu sanatoryumda kent meclisi üyesinin eşi Bayan Spatz gibi mide hastaları (Bayan Spatz, kulaklarından da yakınmaktadır) kalp hastaları, inmeliler, romatizmalılar ve her türden sinir hastaları vardır. Şeker hastası bir general, hiç bitmeyen homurtularla emekli aylığını burada yer. Kuru yüzlü birçok inmeli, sarsak adımlarla dolaşır. Papaz Höhlenrauchun dünyaya on dokuz çocuk getiren ve artık bunayan elli yaşındaki karısı, delice bir erinçsizlik içinde, bir yıldan beri özel bir hastabakıcının kolunda gözlerini bir noktaya dikip hiçbir şey konuşmadan bütün sanatoryumu gezer.
Ara sıra ağır hastalardan biri ölürdü. Bu hastalar ne yemeğe, ne de oturma salonuna inerlerdi. Ölümlerini hiç kimse, oda komşuları bile anlamazdı. Bu cansız konuklar geceleyin bir yere aktarılır; Einfried'deki yaşam; masaj, elektrik tedavisi, iğne, duş, banyo, jimnastik, terleme ve buğulanma gibi şeyler zamanımızın en son buluşlarıyla donatılmış salonlarda hiç aksamadan sürerdi.
Evet, burada canlı bir yaşam vardır. Enstitü ilk kattadır. Yeni hastalar geldiği zaman yan yapılardan birinde duran kapıcı büyük çanı çalar, sanatoryumdan ayrılan hastaları da Dr. Leander, Bayan Osterloh'la birlikte törenle arabalarına değin geçirir.
Einfried'e kimler sığınmadı ki! Burada çok tuhaf bir insan olan bir yazar bile vardır. Bir maden ya da taş adına benzeyen adıyla bu yazar, sanatoryumda Tanrıdan günler çalıyor...
Enfried'de Dr. Leander'den başka bir doktor daha vardır, hafif ya da umutsuz hastalarla ilgilenir. Adı da Müller'dir ama ondan söz etmeye değmez.


*


Ocak ayı başında, A. C. Klöterjahn şirketinin sahibi tüccar Klöterjahn, karısını Einfried'e getirdi. Kapıcı çanı çaldı. Bayan Osterloh birinci katta, gerçek ampir biçeminde olağanüstü güzel döşenmiş kabul salonunda, bu çok uzaklardan gelen saygıdeğer aileyi karşıladı. Çok geçmeden Dr.Leander de geldi, konukların önünde eğildi, konuşmaya başladılar.
Dışarda üzerleri hasır örtülü çiçek tarhları, kar altında kalmış mağaracıklar, kimsesiz kulübecikleriyle bahçe görünüyor; iki uşak büyük kapının önünde duran arabadan yeni gelenlerin bavullarını taşıyordu.
Bay Klöterjahn karısını bahçeden geçirirken "Yavaş Gabriele, dikkat et meleğim, ağzını açma," demişti. Tüccarın karısını arabadan indirirken gösterdiği dikkat karşısında, onları istasyondan sanatoryuma getiren, bilisiz, incelik nedir bilmeyen, kaba arabacı bile dilini dişleri arasına kıstırmıştı. İki doru at da geriye çevrilmiş gözlerle bu üzüntüyle karışık sakınmayı, inceliği seyrediyorlardı sanki.
Bay Klöterjahn'ın Baltık Denizi kıyısından Dr. Leander'e yazdığı mektuplarda açıkça belirttiğine göre, genç karısı soluk borusundan rahatsızdı. Çok şükür ciğerlerinde birşey yoktu; ama hastalık ciğerlerinde de olsa, genç kadın şimdikinden farklı olamazdı. Beyaz lake koltukta, iri yarı kocasının yanında, arkasına yaslanıp sessizce konuşulanları dinlerken ince, nazlı, melek gibi, maddeden uzak bir hali vardı.
Nişan yüzüğünden başka süsü olmayan güzel, solgun elleri, koyu renkli, ağır bir etekliğin plileri arasında dinleniyordu. Üzerinde dik yakalı, vücuduna sımsıkı oturmuş, gümüş rengi bir bluz vardı; bluz arabesk kadife parçalarıyla işlenmişti. Genç kadının anlatılamayacak kadar ince, tatlı, zayıf olan küçük başı, bu ağır ve yumuşak kumaşların içinde büsbütün anlam kazanıyor; insanın içini acıtan, bu dünyadan olmayan bir nitelik kazanıyordu. Ensesinde bir topuzla toplanan açık kahve rengi saçları düz taranmıştı. Yalnız alnının sağına düşen bir kakülü vardı. Sağ gözünün üzerinde, dikkati hemen oraya çeken solgun mavi bir damarcık kıvrılıyordu. Yüzüne insanın rahatını kaçıracak biçimde egemen olan bu ince damarcık, genç kadın konuşmaya başlayınca daha çok beliriyordu; yalnızca gülümsediği zaman yüzü tuhaf, insanı düşündüren, sıkıntılı, üzüntülü bir durum alıyordu. Ama genç kadın yine de konuşuyor, gülüyordu. Rahat ve içten konuşuyordu. Biraz yorgun bakan, ara sıra kapanmak bile isteyen, köşeleri ince burun direğiyle gölgelenen gözleri hep gülüyordu. Büyük ve güzel ağzı da öyle. Dudakları solgundu ama, belki çok düzgün ve keskin oldukları için gülüşünün bir pırıltısı vardı. Kimi zaman kesik kesik öksürüyor, hemen mendilini ağzına götürüyordu, sonra da mendilini inceliyordu.
Bay Klöterjahn "Öksürme Gabriele!" diyordu, "Dr. Hinzepeter'in sana öksürmeyi yasak ettiğini biliyorsun, sevgilim. Biraz kendini tut meleğim. Dediğim gibi, hastalığın yalnızca soluk borusunda. İlk hastalandığın zaman ciğerlerinde bir şey var sanmış, Tanrı bilir ya çok korkmuştum. Ama ciğerde değil, hayır, asla değil, buna razı olamayız değil mi, Gabriele? Ha.. Ha.. Ha..!"
Dr. Leander "Kuşkusuz," diyerek gözlüğünün altından Klöterjahn'a baktı. Biraz sonra Bay Klöterjahn iki kahveyle bir sandviç istedi. "K"ları genzinden söylüyor, sandviç derken de insanın iştahını kabartıyordu.
İstediğini getirdiler, odalarını da hazırladılar ve onları yerleştirdiler. Hastanın sağaltımını Dr. Leander üstlendi. Dr. Müller'i bu işe karıştırmadı.


*


Yeni hasta, Einfried'de olağanüstü bir ilgi uyandırdı. Bu türlü başarılara alışık olan Bay Klöterjahn, karısına karşı gösterilen sevgi ve saygıyı hoşnutlukla karşıladı. Şeker hastası general Bayan Klöterjahn'ı ilk gördüğü zaman mırıldanmasını bir an kesti, kuru yüzlü beyler de genç kadın yanlarına geldiği zaman gülümseyerek bacaklarına egemen olmaya çalıştılar. Kent meclisi üyesinin eşi Bayan Spatz da, yaşlı bir dost olarak hemen onunla arkadaşlığa başladı. Evet, Bay Klöterjahn'ın adını taşıyan kadının belli bir etkisi vardı! Birkaç haftadır Einfried'de vakit geçiren, adı değerli bir taş adına benzeyen yazarın da, Bayan Klöterjahn yanından geçtiği zaman rengi değişti; durdu, genç kadın çoktan uzaklaştığı, gözden yittiği halde olduğu yere mıhlandı kaldı.
Daha iki gün geçmeden sanatoryumdakilerin hepsi Bayan Klöterjahn'ın öyküsünü biliyordu. Bremenli olduğu, konuşurken kimi heceleri tatlı tatlı ezmesinden anlaşılıyordu. İki yıl önce tüccar Klöterjahn ile evlenmiş ve Baltık kıyısına, kocasının doğduğu kente gitmişti. Orada, bundan on ay önce, olağanüstü güç ve tehlikeli koşullar altında şaşılacak kadar canlı, gürbüz bir oğlan, bir mirasçı doğurmuştu. Bu güç, tehlikeli doğum onu zayıf düşürmüş, genç kadın bir daha da kendini toplayamamıştı. Aslında daha önceden de pek güçlü değildi öyle. Lohusa yatağından kalktığında çok yorgun ve bitkindi, öksürürken biraz kan gelmişti; çok değildi, üzerinde durulmayacak kadar az bir şeydi; ama hiç gelmeseydi daha iyi olurdu elbette. İnsanı düşündüren, bu önemsiz olayın az sonra yinelenmesiydi. Neyse ki sağaltımı vardı. Aile doktoru Hinzepeter sağaltıma başladı. Genç kadın tam olarak dinlenmeye alındı; buz parçaları yutturuldu; öksürük gıcıklarına karşı morfin yapıldı ve elden geldiğince kalbi yatıştırıldı. Ama hasta bir türlü iyileşemiyordu. Olağanüstü bir çocuk olan küçük Anton Klöterjahn, hiçbir şeye aldırmadan, sonsuz bir erkeyle yaşamdaki yerini alırken, genç anne tatlı, sessiz bir ateş içinde erir gibiydi. Dediğimiz gibi hastalık soluk borusundaydı. Soluk borusu sözcüğü, Dr. Hinzepeter'in ağzında dinleyenleri yatıştıran, sanki insana yürek rahatlığı veren bir sözdü. Ama ciğerlerde bir şey olmadığı halde, doktor daha yumuşak bir iklimde, bir sanatoryumda dinlenmenin hastalığın sağaltımını hızlandırmak bakımından daha doğru olacağını duyumsamış, bundan ötesini de Einfried Sanatoryumunun ve doktorunun ünü tamamlamıştı.
Buraya gelişlerinin öyküsü buydu işte, merak edip soranlara Bay Klöterjahn bu öyküyü kendisi anlatıyordu. Kazancı da, midesi de sağlam olan bir adam gibi, yüksek sesli, patavatsızca, keyifli bir konuşması vardı; kuzey kıyısı yerlileri gibi dudaklarını büzüp sözcüklerii uzatıyor, ama yine de çabuk konuşuyordu. Kimi sözcükleri, sesler tabancadan çıkmış gibi fırlatıyor ve buna, yaman bir şaka yapmış gibi gülüyordu.
Orta boylu, geniş omuzlu, güçlü kuvvetli bir adamdı. Bacakları kısaydı. Çok sarı kirpiklerle gölgelenen açık mavi gözleriyle etli, pembe bir yüzü, geniş bir burnu, ıslak dudakları vardı. Sakalı, giyinişi tümüyle İngiliz biçemiydi. Einfried'de kalan bir İngiliz ailesiyle karşılaşınca pek sevinmiş göründü. Bu İngiliz ailesi çocukları ve eğitmenleriyle Einfried'de yalnızca başka bir yer bilmedikleri için kalıyorlardı; hasta değillerdi. Bay Klöterjahn sabahları onlarla kahvaltı ediyordu. Yemeyi içmeyi çok seven bir insandı. Yiyecek ve içeceklerden çok iyi anladığını gösteriyor, sanatoryumdakilere, evde dostları onuruna verdiği şölenleri, sunulan başlıca yemekleri anlatıyor, İsviçre'de bilinmeyen yemekleri tarif ederek eğlendiriyordu. Bunları anlatırken gözleri keyifle kısılıyor, sesi burundan geliyor, bir yandan da ağzını şapırdatıyordu. Geri kalan dünya zevklerine karşı da ilgisiz değildi. Einfried konuklarından biri, bir yazar, onu bir akşam koridorda hizmetçi kızlardan biriyle yakışıksız bir biçimde şakalaşırken görmüştü. Bu önemsiz, gülünç bir olaydı, ama sözü geçen yazar yüzünü tiksintiyle buruşturmuştu.
Bay Klöterjahn'ın karısına gelince; kocasına bütün yüreğiyle bağlı olduğu anlaşılıyordu. Kocasının sözlerini, davranışlarını gülümseyerek izliyordu. Ama onun bu gülümseyişinde, kimi hastaların sağlam insanlara karşı gösterdikleri aşırı hoşgörü değil, tersine akıllı bir hastanın kendisini iyi duyumsayan insanlara karşı duyduğu içten sevinç ve ilgi vardı.
Bay Klöterjahn, Einfried'de çok kalmadı. Karısını buraya dek getirmişti, ama bir hafta geçince onun güvenilir ellerde olduğunu, iyi bakılacağını anladı ve artık kalmak istemedi. Büyümekte olan çocuğu, gelişen işi gibi önemli görevler onu geri çağırıyordu. Bu görevler onu geri dönmeye, karısını burada en iyi bakıma bırakmaya zorluyordu.


*


Birkaç haftadır Einfried'de bulunan yazarın adı Spinell'di. Detlev Spinell, tuhaf bir insandı.
Otuz yaşlarında, iri yarı, kahverengi saçlı bir adam düşünün. Şakakları iyice kırlaşmıştı; ama yuvarlak, beyaz, hafifçe şişkin yüzünde hiç sakal izi yoktu. Hayır traştan değil, traştan olsa anlaşılırdı. Yumuşak, kırışık, çocuk görünüşlü bir yüzü vardı; yer yer ayva tüyleriyle kaplıydı, bu ayva tüyleri çok tuhaf görünüyordu. Gözleri sarı ela, bakışları tatlıydı, burnu yassı ve biraz etliydi. Ayrıca Bay Spinell'in Romalılara benzeyen köşeli bir üst dudağı, büyük dört köşe dişleri vardı. Ayakları da görülmemiş derecede büyüktü. Sarsak hastalardan biri, ona alay ve küçümsemeyle "Bücür" adını takmıştı; ama bu, ona uymayan kötü bir addı. İyi, modaya uygun giyiniyordu; uzun siyah ceket, renkli, kumlu yelek.
Bay Spinell sokulgan değildi, hiç kimseyle ahbaplık etmiyordu, ama kimi zaman candan, insancıl, coşkun yaradılışlı bir adam olabiliyordu. Güzel bir şeyin; örneğin birbirine uyan renklerin, eski bir vazonun ya da akşam güneşinin ışıklarında yüzen dağların karşısında coşuveriyordu. "Aman ne güzel!" diye başını yana eğiyor, omuzlarını kaldırıyor, ellerini açıyor, ağzını burnunu büzerek "Tanrım, bakın ne güzel!" diyordu. Böyle anlarında, erkek ya da kadın, kim olursa olsun en kibar konukların bile boynuna sarılacak denli coşuyordu.
Yazdığı kitap hep masanın üstünde dururdu, bu kitabı odasına giren herkes görebilirdi. Orta büyüklükte bir romandı, kabı karmakarışık resimlenmiş, kahve süzgecine benzer bir kâğıda basılmıştı. Sözcükleri gotik kiliselere benziyordu. Bayan Osterloh bu romanı kendisini sıkmadan çeyrek saatte okumuş, korkunç can sıkıcı diyemediği için "Çok hoş," demişti. Olay çağdaş-ötesi salonlarda, zengin kadınların odalarında geçiyordu. Odalar ve salonlar; goblen halılar, eski biçem mobilyalar, değerli porselenler, pahalı kumaşlar ve her biri bir sanat başyapıtı olan biblolarla doluydu. Kitapta bu eşyanın betimlenmesine çok önem verilmişti. İnsan okurken, her an Bay Spinell'in "Ne güzel! Aman Tanrım, nasıl da güzel!" dediğini görür gibiydi. Bu kitaptan başka kitaplar yazmadığına da ayrıca şaşmak gerekirdi; çünkü, yazı yazmaktan çok hoşlanıyordu. Günün birçok saatini odasında yazı yazarak geçiriyor, postaya günde hiç olmazsa iki mektup veriyordu. İşin şaşırtıcı ve gülünç yanı, gönderdiği bunca mektuba karşılık kendisine pek az mektup gelmesiydi.


*
Bay Spinell, yemek masasında Bayan Klöterjahn'ın karşısında oturuyordu. Yan yapının ilk katında, herkesin bir arada yemek yediği büyük salona ilk akşam biraz geç gelmiş, alçak sesle herkesi birden selamlayarak yerine geçmişti. Doktor Leander, onu yeni gelenlere, pek de resmiliğe kaçmadan tanıttı. Bay Spinell hafifçe eğildi, sonra biraz utanarak yemeğine başladı. Çatal ve bıçağı çok etkili bir biçimde kullanıyordu. Giysisinin sımsıkı kollarından görünen elleri büyük, beyaz ve güzel biçimliydi. Sonradan utangaçlığı geçti, rahatça, hiç çekinmeden Bay Klöterjahn ile karısını incelemeye başladı. Yemek boyunca Bay Klöterjahn ona Einfried'in yeri ve iklimiyle ilgili kimi şeyler sordu, Bayan Klöterjahn da sevimli haliyle bu sorulara karıştı. Bay Spinell soruları saygıyla yanıtladı; sesi yumuşak ve tatlıydı. Yalnızca dişleri diline engel oluyormuş gibi tutuk konuşuyordu.
Yemekten sonra dinlenme salonuna geçildi. Dr. Leander yeni gelenlere ayrı bir ilgiyle, "Afiyet olsun" derken, Bayan Klöterjahn sofrada karşısında oturanı sordu: "Bu beyin adı neydi? Spinelli mi? İyi anlayamadım!"
"Spinell... Spinelli değil efendim. Hayır İtalyan değil. Benim bildiğim kadarıyla, Lembergliymiş."
Bay Klöterjahn da "Ne söylemiştiniz? Bir yazar mıydı? Yoksa başka bir meslekten mi?" diye sordu, elleri rahat İngiliz pantolonunun ceplerindeydi, kulağını Dr. Leander'e uzatmıştı, söylenenleri dinlerken kimilerinin yaptığı gibi ağzını açıyordu.
Dr. Leander: "Evet, sanırım yazıyor..." yanıtını verdi, "Bir kitap yayımladı sanırım; sanırım romanımsı bir şey." Bu yinelenen sanırımlar Dr. Leander'in yazar hakkında iyi bir düşüncesi olmadığını, sorumlu bir duruma düşmek istemediğini anlatıyordu.
Bayan Klöterjahn, "Ama bu çok ilginç!" dedi. Şimdiye dek hiç bir yazarla karşılaşmamıştı.
Dr. Leander, "Evet," dedi, "Oldukça ünlü bir yazarmış..." Bundan sonra yazardan konuşulmadı artık.
Ama daha sonra, yeni konuklar oturma salonundan çıkıp Dr. Leander de odadan giderken, Bay Spinell onu durdurdu:
"Bu karı kocanın adı neydi, Tanrı aşkına? Hiçbir şey anlayamadım," dedi; Dr. Leander, "Klöterjahn," deyip yürüdü.
Bay Spinell yine sordu: "Adamın adı nedir?"
Dr. Leander, "Klöterjahn," diye yineledi ve yürüdü. Yazara değer vermiyordu pek.


*


Bay Klöterjahn'ın ülkesine döndüğünü söylüyorduk, değil mi? Evet, o yine Baltık Denizi kıyısına, işlerinin başına döndü. Orada, annesinin soluk borusunun hastalanmasına, birçok üzüntüye yol açan kaygısız, tosun oğluyla birlikte şimdi. Genç karısı Bayan Klöterjahn da Einfried'de kaldı. Kent meclisi üyesinin eşi Bayan Spatz, yaşlı bir dost olarak onunla arkadaşlığa başladı. Ama bu arkadaşlık Bayan Klöterjahn'ın öteki hastalarla, örneğin Bay Spinell ile ahbaplık etmesine engel olmadı. Yazarın genç kadına daha ilk günden çok candan bir ilgi göstermesi herkesi şaşırttı; şimdiye dek hiç kimseyle arkadaşlık etmemişti çünkü. Bayan Klöterjahn sıkı bir izlenceyle yüklü günlerinin boş saatlerinde yazarla konuşmaktan çok hoşlanıyordu.
Bay Spinell, genç kadına sonsuz bir saygı ve özenle sokuluyor, sesini özellikle alçaltarak konuşuyordu. öyle ki, kulağından hasta olan Bayan Spatz, yazarın sözlerini hiç anlamıyordu.
Bay Spinell, genç kadının nazlı bir gülüşle yaslandığı koltuğa ayaklarının ucuna basarak yaklaşıyor, bir iki adım ötede duruyor, hafifçe öne doğru eğilerek, biraz tutuk ve iç çeker gibi, alçak sesle, inandırıcı bir biçimde konuşuyordu. Bu güzel kadının yüzünde en küçük sıkıntı ve yorgunluk izi görünce, hemen çekilip gitmeye hazır bir hali vardı. Ama Bayan Klöterjahn'ın hiçbir zaman canı sıkılmıyordu. Yazarın yanlarında oturmasını istiyor, ona sorular soruyor, sonra gülümseyerek merakla dinliyordu. Yazar genç kadına şimdiye dek hiç duymadığı eğlenceli ve tuhaf şeyler anlatıyordu.
"Einfried'de niçin bulunuyorsunuz? Size ne bakımı yapıyorlar, Bay Spinell?"
"Ne bakımı mı? Bana biraz elektrik sağaltımı yapıyorlar. Ama bu konuşulmaya değmez. Burada niçin bulunduğumu size anlatayım Sayın Bayan. Burası sessiz bir yer de ondan."
Bay Klöterjahn'ın karısı, "Yaa..." diye elini çenesine dayadı, abartılı bir ilgiyle ona döndü.
"Evet efendim, Einfried ampir biçeminde bir köşktür; bana söylediklerine göre eskiden bir saray, bir yazlık köşkmüş. Bu yan yapılar sonradan yapılmış, ama asıl yapı eski ve gerçektir. Öyle anlar olur ki, bu ampiri çevremde duyumsamak isterim. Kendimi iyi duyumsamam için buna gereksinmem vardır. Bu eşya, bu düz hatlı masalar, koltuklar, kanepeler arasında insan kendini çok rahat ve yumuşak duyar elbet. Bu aydınlık ve sertlik, bu soğuk, tatsız yalınlık bana gurur verir, beni dengeler Sayın Bayan. Zamanla içimde bir temizlenme ve yenilenme, bir olgunlaşma olur, ahlak bakımından yükseldiğimi duyumsarım."
Bayan Klöterjahn, "Tuhaf bir şey," dedi, "Ama kendimi zorlayınca sizi anlıyorum."
Bunun üzerine Bay Spinell, kendisini anlamanın herhangi bir zorlamaya değeceğini söyledi, gülüştüler. Bayan Spatz da güldü ve yazarın anlattıklarını tuhaf buldu, ama o anladığını söylemedi.
Oturma odası geniş ve güzeldi. Yanda bilardo salonuna açılan beyaz boyalı, yüksek kapı her zaman açık duruyordu. Bilardo salonunda bacakları inmeli beylerle öteki hastalar vakit geçiriyordu. Öbür yanda büyük, camlı bir kapıdan geniş balkon ve bahçe görünüyordu. Bu kapının yanında bir piyano vardı. Şeker hastası general, yeşil çuha örtülü bir oyun masasında whist oynuyordu. Kadınlar kitap okuyor, elişi yapıyorlardı. Salon bir kömür sobasıyla ısınıyordu, ama yanmış odun taklidi ateş kırmızısı kâğıtlarla dolu güzel şöminenin önünde de rahat söyleşi köşeleri vardı.
Bayan Klöterjahn, "Erkencisiniz, Bay Spinell," dedi. "Sizi birkaç kez sabahleyin yedi buçukta dışarı çıkarken gördüm."
"Erkenci mi? Ah, bu benden çok uzak efendim. Konu şu: Erken kalkıyorum; çünkü aslında çok uykucu bir insanım."
"Bunun anlamını açıklamalısınız, Bay Spinell!" Bayan Spatz da bu konunun açıklanmasını istiyordu.
"Dinleyin: Bir insan erkenciyse, bence erken kalkması gerekli değil. Vicdan, Sayın Bayan... Vicdanla başbaşa kalmak kötü birşey. Ben ve benim gibiler, bütün ömrümüzü yaşamı kandırmak, küçük, kurnaz oyunlar oynamak için harcarız. Biz gereksiz, yararsız varlıklarız. Ben ve benim gibiler, birkaç iyi saat dışında, yararsızlığımızı düşünerek hastalanır, yaralanırız. Yararlı şeylerden nefret ederiz, çirkin ve kaba buluruz. İnsan gereğine inandığı bir gerçeği nasıl savunursa, biz de bu gerçeği öyle savunuruz. Ama yine de kötü düşüncelerle kemiriliriz; bir damla sağlam yanımız kalmaz. Bu kemirilişe iç varlığımızın biçimi, dünya görüşümüz, çalışma yöntemimiz de eklenince... durum büsbütün kötüleşir. Neyse ki birtakım küçük, hafifletici, yatıştırıcı önlemler var; bu önlemler de olmasaydı, yaşam büsbütün güçleşir, dayanılmaz olurdu. Yaşamımızı sıkı sağlık kurallarına göre düzenlemek, belirli şeyleri yapmak, kimileri için büyük bir gereksinmedir. Erken kalkmak, acımasızca uyanmak, soğuk bir duş yapmak ve dışarda karlarda bir gezinti. Bu bizim bir saat için kendimizden hoşnut olmamızı sağlar belki. Kendimi bıraksam, inanın bana, öğleye kadar yatabilirim. Erken kalkmam düpedüz sahteciliktir."
"Yok canım, niçin sahtecilik olsun Bay Spinell? Ben buna benliğine egemen olmak derim. Öyle değil mi, Bayan Spatz?" Bayan Spatz da bunu benliğe egemen olmak diye kabul ediyordu.
"Sahtecilik ya da benliğe egemen olmak, Sayın Bayan! Hangisini isterseniz. Ama ben o denli acı bir biçimde doğrucuyum ki..."
"Doğru. Sanırım çok acı duyuyorsunuz."
"Evet, Sayın Bayan, çok acı çekiyorum."
Hava iyi gidiyordu. Dağlar, sanatoryum ve bahçe beyaz, sert, temiz, rüzgârsız ve duru bir don, göz kamaştırıcı bir aydınlık, uçuk mavi bir gölge içinde uzanıyordu. Işıkların titreştiği, kristallerin danseder gibi göründüğü gökyüzünün aydınlık, pürüzsüz bir maviliği vardı. Bugünlerde Klöterjahn'ın karısı iyiceydi, ateşi yoktu, hemen hemen hiç öksürmüyordu, tiksinti duymadan yemek yiyebiliyordu. Doktorun dediği gibi çoğu kez saatlerce, balkonda soğuk güneşte oturuyordu. Örtüler ve kürklere sımsıkı sarılarak, soluk borusuna yararı olsun diye temiz ve buzlu havayı umutla içine çekiyordu. Kimi zaman o böyle otururken, Bay Spinell de arkasında kalın giysiler, ayaklarına düşlemsel bir büyüklük veren kürklü ayakkabılarla bahçede dolaşırdı. Dikkatli adımlarla, gergin, edalı kol devinimleriyle karlar üzerinde yürür; balkona yaklaşınca Bayan Klöterjahn'ı saygıyla selamlar, söze başlamak için birkaç basamak çıkardı.
"Bu sabah gezintimde güzel bir kadına rasladım. Tanrım, ne güzel kadındı!" diye başını yana yaslar, ellerini uzatırdı.
"Sahi mi, Bay Spinell? Haydi, onu bana anlatın!"
"Hayır, anlatamam. Ya da size ancak yanlış bir betimlemesini yapabilirim. Kadını, yanından geçerken şöyle bir gördüm; gerçekten görmüş değilim. Ama görebildiğim kadarı bile, düşgücümü işletmeye, bu kadından güzel bir anı saklamaya yetti. Tanrım, o ne güzellikti!"
Bayan Klöterjahn güldü: "Siz güzel kadınlara böyle mi bakarsınız, Bay Spinell?"
"Evet, Sayın Bayan, bu sizin yüzünüze kabaca, gerçek bir istekle bakıp yanlış bir izlenim edinmekten daha iyi yöntemdir."
"Gerçek istek... tuhaf bir sözcük. Tam bir yazar sözcüğü Bay Spinell! Ama bu sözcüğün bani çok etkilediğini bilmenizi isterim. Benim anlayamadığım bir şeyler saklı bu sözcükte; bağımsız, özgür bir şey; dahası, gerçekten saygı isteyen bir şey. Bu sözcükle elle tutulandan daha başka, daha ince ve güzel şeylerin varlığını anlıyorum."
Bay Spinell, sesi sevinçle dolarak yumruklarını salladı, coşkulu bir gülüşle çürük dişlerini gösterdi: "Ben yalnızca bir yüz biliyorum," dedi. "Bu yüzün soylu gerçeğini benim düşlemimle düzeltmem büyük bir günah olurdu. Bu yüzü dakikalarca, saatlerce, ömrüm boyunca seyretmek, onun güzelliğinde yitip bütün dünyayı unutmak isterdim."
"Evet, evet, Bay Spinell, yalnızca Bayan Osterlohun kepçe gibi kulakları var."
Bay Spinell sustu, yerlere dek eğilip selam verdi. Doğrulduğu zaman hüzün ve utanç dolu gözleriyle genç kadının saydam alnına, bu tertemiz alnı hastalıkla gölgeleyen ince, soluk mavi damarcığa bakıyordu.


*


Klöterjahn'ın karısı, yazar için, "Tuhaf adam, çok şaşırtıcı bir insan!" diye düşünüyordu. Genç kadının düşünmek için çok zamanı vardı aslında. Belki hava değişikliğinin etkisi geçtiği için, belki de başka bir şey dokunduğu için sağlığı bozulmuştu. Soluk borusuna dikkat etmesi gerekiyordu; kendisini çok zayıf duyumsuyordu; yorgun ve iştahsızdı, ateşi de eksik değildi. Dr. Leander ona sıkı bir dinlenme, sessizlik ve dikkat salık verdi. Böylece yatmadığı zamanlar, yanında Bayan Spatz olduğu halde, kucağında işlemediği bir işle sessizce oturuyor, şunu bunu düşünüyordu.
Evet, düşünceleri hep bu tuhaf Spinell'in çevresinde dönüyordu. İşin tuhafı, ne kendini, ne de Spinell'in kişiliğini düşünüyordu. Spinell onda tuhaf bir merak, şimdiye dek kendi varlığı için duyumsamadığı bir ilgi uyandırmıştı. Bir gün konuşurken, şöyle demişti: "Hayır, kadınlar bilmece gibi varlıklardır. İnsan onları çok iyi tanıdığını sansa bile yine de önlerinde durup şaşırmaktan kendisini alamıyor. Kadınlar üstün varlıklar, neşeli varlıklar, kokudan bir resim, bir masal varlığı onlar. Ve bu kadın ne yapar? Gider kendini ya bir cambazhane devine ya da bir kasaba teslim eder. Bu kasabın koluna girer, başını onun omzuna yaslar ve sanki Bu gördüğünüz şeyi anlamak için yorun kafanızı bakalım! demek ister gibi kurnaz kurnaz gülümser. Biz de gerçekten kafamızı yorarız."
Klöterjahn'ın karısı, bu konuşmayı tekrar tekrar düşünmüştü.
Başka bir gün de, ikisi arasında, Bayan Spatz'ı çok şaşırtan şöyle bir konuşma olmuştu:
"Soyadınızı öğrenebilir miyim, efendim? (Ama soyadını biliyordu.) Asıl soyadınız nedir sizin?"
"Soyadımın Klöterjahn olduğunu bilmiyor musunuz, Bay Spinell!"
"Evet, biliyorum, ama kabul etmiyorum. Ben sizin kızlık soyadınızı öğrenmek istedim. Size Bayan Klöterjahn diyenin dayağı hak ettiğini kabul edecek kadar insafınız olmalı."
Genç kadın bu söze öyle içten güldü ki, kaşının üstündeki mavi damarcık korkunç bir biçimde belirdi; ince, nazlı yüzü insanın içine dokunan yorgun, üzgün bir görünüm aldı.
"Yok, Tanrı göstermesin Bay Spinell! Niçin dayağı hak etsin? Klöterjahn sizin için bu denli korkunç bir ad mı?"
"Evet, Sayın Bayan, bu adı ilk duyduğum andan beri nefret ediyorum. Gülünç ve umutsuzluğa düşecek denli çirkin bir ad. Gelenekleri, kocanızın adını size verecek denli ileri götürmek barbarlık ve alçaklıktır.
"Peki Eckhof nasıl? Eckhof daha mı güzel? Babamın adı Eckhoftur."
"O, bakın, Eckhof bambaşka! Eckhof adında bir sanatçı bile vardır. Eckhof güzel. Yalnızca babanızdan söz ettiniz. Ya anneniz?"
"Annem ben çok küçükken öldü."
"Yazık. Bana biraz daha kendinizden söz eder misiniz; bunu rica edebilir miyim? Yorulursanız anlatmayın. Konuşmadan oturun, ben size geçen günkü gibi yine Paris'i anlatırım. Ama çok yavaş konuşabilirsiniz belki, fısıldarsanız anlattıklarınız daha da güzel olur. Bremen'de doğmuştunuz, değil mi?"
Bu soruyu sessizce, sanki fısıldayarak sormuştu. Bremen eşsiz, içinde sonsuz serüvenler yaşanabilen, gizli güzelliklerle dolu bir kentmiş de, orada doğmak insana gizemli bir soyluluk verirmiş gibi, yüzünde sonsuz bir saygı vardı.
Bayan Klöterjahn elinde olmadan, "Evet, düşünün, ben Bremende doğdum," dedi.
Yazar, "Oraya bir kez gitmiştim," diye atıldı.
"Tanrım, Bremen'de bulundunuz demek? Dinleyin Bay Spinell, sanırım Tunisle Spitzberg arasını görmüşsünüzdür!"
O, "Evet, Bremen'e gitmiştim," diye yineledi. "Akşam üstü birkaç saat için. Eski, dar bir sokak anımsıyorum. Saçaklarının üstünde eğri büğrü, garip bir ay parlıyordu. Orada şarap ve küf kokan bir bodrum lokaline gittim. Bu hiç unutmadığım br anıdır."
"Öyle mi? Bu sokak neredeydi acaba? Ben de böyle kurşuni damlı, sofası gıcırdayan, beyaz lake trabzanlı, eski bir tüccar evinde doğdum!"
Yazar bir an duraklayarak sordu: "Demek babanız tüccar?"
"Evet, ama aynı zamanda, yo, ondan da önce, bir sanatçı."
"Sahi mi? Ne tür bir sanat yapar?"
"Keman çalar. Ama bu söz, pek birşey anlatamaz size. Önemli olan onun çalışıdır, Bay Spinell! Onun çaldığı ezgileri hiçbir zaman gözyaşlarım yanaklarımı yakmadan dinleyemedim. Bana inanmazsanız..."
"İnanıyorum! Ah, hem de nasıl inanıyorum... Söyleyin bana, aileniz eski bir aileydi, değil mi? Bu kurşuni evde birçok kuşak doğmuş, yaşamış olmalı."
"Evet. Ama bunları niçin soruyorsunuz?"
"Sıradan ve kuru görenekleri olan bir kuşağın son günlerine doğru ailesini sanatla yücelttiği, ona soyluluk kazandırdığı çok görülmüştür de ondan..."
"Öyle mi? Evet, babam kendisine sanatçı adı veren ve bu yüzden ekmek yiyenlerin birçoğundan daha iyi bir sanatçıdır. Ben yalnızca biraz piyano çalarım. Şimdi onu da yasak ettiler. Ama eskiden, evde çalardım. Babamla birlikte çalardık. Böyle işte, o yılların tatlı anısını hâlâ yaşarım. Özellikle bahçeyi, evin arkasındaki bahçemizi... Her yanını otlar bürümüştü; yıkık, yosunlu duvarlarla çevrilmişti; bu yıkıntı durumunda büsbütün güzeldi. Ortada süsenle sarılmış fıskiyeli bir havuz vardı. Yazın arkadaşlarımla birlikte saatlerce bu havuzun başında otururduk."
"Ah ne güzel! Oturur şarkı söylerdiniz değil mi?"
"Hayır, çok zaman yün örerdik..."
"Daha? Daha?"
"Örgü örer, konuşurduk. Altı arkadaşım ve ben..."
Bay Spinell, bütün yüzü gerilerek bağırdı: "Ah, ne güzel!"
"Bunda bu denli güzel olan nedir, Bay Spinell?"
"Sizden başka altı arkadaşınızın oluşu. Siz onlardan değildiniz. Siz onların kraliçesiydiniz. Saçlarınızın üstünde gözle görülmeyen, ama duyumsanan altın bir taç pırıldıyordu."
"Yok, saçma, taca benzer hiçbir şey yoktu..."
"Vardı, gizli gizli parlıyordu. O zaman siz ayrımında olmadan ben o çalılıkların arkasında dursaydım, bu tacı saçlarınızın arasında görürdüm..."
"Orasını Tanrı bilir. Ama siz çalılıkların arasında değildiniz. Tersine, orada bir gün babamla birlikte duran insan şimdiki kocamdı. Konuştuklarımı dinlemiş olmalarından çok korkmuştum..."
"Demek kocanızla orada tanıştınız?"
Bayan Klöterjahn, neşeyle, "Evet, orada..." dedi, gülerken kaşının üzerindeki ince mavi damar yine belirdi: "Bir iş için babama gelmişti, ertesi gün yemeğe çağrıldı, üç gün sonra da beni istedi."
"Sahi mi! Her şey bu denli çabuk mu oldu?"
"Evet... Ama sonra oldukça yavaş gitti. Babam bu işi pek istemiyordu çünkü. Düşünmek için uzun bir süre istedi. Önce beni yanından ayırmak istemiyordu; sonra da birçok kuruntusu vardı. Ama..."
"Ama?.."
Genç kadın güldü, "Ama ben istiyordum," dedi; mavi damarcık yine hastalıklı bir biçimde nazlı yüzünü değiştiriverdi.
"Yaaa. Demek bu işi siz istediniz?"
"Evet, ben çok kesin bir istek gösterdim ve gördüğünüz gibi...
"Evet, gördüğüm gibi?"
"Öyle ki, sonunda babam razı olmak zorunda kaldı."
"Ve böylece siz de babanızı, evinizi, otların bürüdüğü bahçeyi, fıskiyeli havuzu, altı arkadaşınızı bırakıp Bay Klöterjahnla birlikte gittiniz..."
"Evet, onunla gittim. Söyleyişinizde dinsel bir hava, sanki İncil havası var, Bay Spinell! Evet, her şeyi bırakıp gittim, bunu doğa da böyle istiyor."
"Evet, doğa da böyle istiyor."
"Sonra, bu benim mutluluğumu ilgilendiren bir şeydi."
"Elbette... ve işte, mutlu oldunuz..."
"Mutluluğu, küçük Anton'u, oğlumuzu getirdikleri zaman duyumsadım. Sağlıklı ciğerleriyle sesi çıktığınca bağırıyordu."
"Küçük Anton'un sağlığını sizden çok dinledim Bayan; o denli sağlıklı bir çocuğa az raslanır sanırım..."
"Evet, çok sağlıklı bir çocuktur; tıpkı kocama benzer."
"Ya... Demek işler böyle oldu. Şimdi adınız Eckhof değil artık; Klöterjahn... Küçük, gürbüz bir Anton'unuz var. Biraz da soluk borunuzdan hastasınız..."
"Evet, siz de çok gizemli bir insansınız, Bay Spinell; bunu size kesin olarak söyleyebilirim."
Yanlarında bulunan Bayan Spatz da, "Doğru" diye onayladı, "Tanrı belamı versin ki siz gizemli bir adamsınız!"
Ama yine de Klöterjahn'ın karısı bu konuşmayı içinden birçok kez düşündü. Aslında ne denli boş ve saçma olursa olsun, genç kadının yazarı düşünmesi için böyle pek çok neden vardı. Sağlığını bozan, onu etkileyen, belki de bu düşüncelerdi. Günden güne zayıflıyor, ateşi artıyordu. Bu ateşte genç kadın tatlı bir dinleniş, düşünceli, kendinden hoşnut, biraz da düşlemkırıklığına uğramış bir duyguya kapılıyordu. Yatakta yatmadığı zamanlar, Bay Spinell sonsuz bir dikkatle, büyük ayaklarının ucuna basarak yanına yaklaşır, bir iki adım geride durup bir ayağını arkaya atarak eğilir, saygı dolu bir sesle konuşarak onu bu dünyadan uzaklara, seslerin, maddenin yetişemeyeceği bir evrene, bulutların üzerine götürürdü... İşte bu anlarda kocasının sözlerini, "Dikkat Gabriele, dikkat meleğim, ağzını açma" deyişini düşünür, bu sözleriyle onun kaba ama iyi niyetli düşüncelerle sırtına vurduğunu duyumsardı. Ama sonra hemen bu düşünceden uzaklaşır, Bay Spinell'in bulutlar üzerinde hazırladığı yatakta rahatça dinlenirdi.
Bir gün, hiçbir başlangıç yapmadan, yazarla genç kızlığı üzerine yaptıkları konuşmaya döndü:
"Demek böyle, Bay Spinell? Bahçede olsaydınız tacı görecektiniz, öyle mi?"
Yazar, üzerinden iki hafta geçtiği halde, bu sözlerle ne demek istendiğini hemen anladı ve coşkulu sözlerle ona, bir zamanlar altı arkadaşıyla fıskiyeli havuzun başında otururken saçlarında parlayan tacı kesinlikle görmüş olacağını anlattı.
Birkaç gün sonra, hastalardan biri genç kadına, incelik olsun diye küçük Antonun sağlığını sordu. Genç kadın, yanında duran Spinell'e kırgın bakışlarla baktı; biraz canı sıkılarak. "Teşekkür ederim, oğlumun sağlığı nasıl olur? Oğlum da, kocam da çok iyiler," diye yanıt verdi.


Şubat sonunda, geçen günlerden daha açık, daha aydınlık bir gün, Einfried'de sonsuz bir sevinç havası vardı. Kalp hastaları coşkuyla konuşuyor, şeker hastası general, bir delikanlı gibi cıvıldıyordu. İnmeli hastalar da sevinçten deliye dönmüşlerdi. Ne olmuştu? Hep birlikte bir kızak partisi yapılacak, çıngırak sesleri, kamçı şaklamalarıyla dağlara gidilecekti. Doktor Leander hastalarını eğlendirmek için böyle bir gezintiye karar vermişti.
Ağır hastalar sanatoryumda kalacaklardı doğallıkla. Zavallı ağır hastalar! Herkes birbirine işaret ediyor, onlara bu gezintiyi duyurmamaya çalışıyorlardı. Böylece başkalarına acımanın, dikkat etmenin zevkini de tadıyorlardı. Ama kimileri de bu gezintiye isteyerek katılmıyorlardı. Bayan Osterloh'un özrü vardı doğallıkla. Onun gibi işi gücü çok bir insanın kızak partisi düşünmeye zamanı olmazdı. Onun sanatoryumda bulunması, işlerin yürümesi için ilk koşuldu; kısaca, o Einfriedde kalacaktı. Ama Klöterjahn'ın karısı da Einfried'de kalmak istediğini söyleyince herkesin neşesi kaçtı. Temiz havada yolculuk yapmanın iyi geleceğini ileri sürerek Doktor Leander gelmesi için epeyce üsteledi, ama Bayan Klöterjahn gitmek istemedi; başının ağrıdığını, kendisini yorgun duyumsadığını söyledi. Herkes bu bahaneyi kabul etmek zorunda kaldı. Şakacı ve nükteci bir hasta, fırsatı kaçırmadı, "Dikkat edin, şimdi Cüce de gelmeyecektir," dedi. Dediği de oldu: Bay Spinell, o gün öğleden sonra çalışacağını söyledi. Kuşkulu davranışları için çalışmak sözcüğünü kullanmaktan pek hoşlanırdı. Kaldı ki onun gelmeyişi kimsenin de umurunda değildi. Kızak tuttuğundan, Bayan Spatz da genç arkadaşlarıyla birlikte kalacaktı; buna da kimse üzülmedi.
Saat on ikide verilen öğle yemeğinden sonra, kızaklar Einfriedin önüne geldi. Kalın giyinmiş hastalar kümeleşmişler, telaş, merak ve heyecanla bahçede dolaşıyorlardı. Klöterjahn'ın karısı da Bayan Spatz'la birlikte onların gidişlerini görmek için balkona açılan camlı kapının önünde duruyordu. Bay Spinell de odasının penceresindeydi. Yolcuların şakalar ve kahkahalarla en iyi yerleri kapmaya çalışmalarını; Bayan Osterloh'un boynundaki tilki kürküyle, yemek sepetlerini yerleştirmek için kızaktan kızağa seğirtişini; Doktor Leander'in başında kürk kasketi, parlak camlı gözlüğüyle her şeyi son bir kez gözden geçirdikten sonra kızağa binip yola çıkma işaretini verişini seyrediyorlardı. Atlar yola düştü; birkaç kadın, çığlığı basıp arka üstü yuvarlandılar, çıngıraklar çaldı, kırbaçlar şakladı. Bayan von Osterloh kapının önünde durup yolcuların kızakları dönemeçte yitinceye, neşeli gürültüler uzaklaşıncaya dek mendiliyle selamladı. Sonra bahçeden geçerek içeriye, işlerinin başına gitti. Camlı kapıdaki kadınlar da içeri çekildiler; Bay Spinell de aşağı yukarı aynı anda, penceresinden ayrıldı.
Einfried sessizlik içindeydi. Yolcuların akşam olmadan dönmeleri beklenemezdi. Ağır hastalar odalarında yatıp acı çekiyorlardı. Bayan Klöterjahn ile arkadaşı da kısa bir gezintiden sonra odalarına döndüler. Bay Spinell odasında kendi işleriyle uğraşıyordu. Saat dörde doğru, iki kadına yarımşar kilo süt verildi. Bay Spinell de hafif bir çay içti. Biraz sonra Bayan Klöterjahn bitişik odanın duvarını vurarak, "Aşağıya, salona gelir misiniz, Bayan Spatz? Odamda sıkıldım artık," diye sordu.
Bayan Spatz, "Hemen gelirim, canım!" dedi. "İzin verirsen ayakkabılarımı giyeyim. Biraz uzanmıştım da."
Tahmin edileceği gibi salonda kimsecikler yoktu. Kadınlar şöminenin başına oturdular. Bayan Spatz çiçekli bir örtü işliyordu. Klöterjahn'ın karısı da biraz yün ördü, ama sonra örgüsünü kucağına bıraktı, gözleri oturduğu koltuğun üzerinden boşluğa daldı, düşlemler kurmaya başladı. Bir aralık bir şeyler mırıldandı; ama Bayan Spatz hiçbir şey anlamadı, "Ne dedin?" diye sordu; genç kadın tümceyi yinelemek için kendisini zorladı; ama Bayan Spatz yine bir şey anlamadı. Tam bu sırada koridorda ayak sesleri duyuldu, kapı açılıp içeri Bay Spinell girdi.
Yazar, Bayan Klöterjahn'a bakarak tatlı bir sesle, "Rahatsız ediyor muyum?" diye sordu. İncelikli bir tavırla öne doğru eğilmişti.
Genç kadın, "Niçin rahatsız olalım?" diye yanıt verdi. "Önce bu odaya herkes girebilir; sonra siz bizi niçin rahatsız edesiniz?"
Spinell bu sözlere ne diyeceğini bilemedi; çürük dişlerini göstererek güldü. Sıkılgan adımlarla kadınların önünden geçip camlı kapıya gitti, durdu; yalnızca kabalık etmiş, onlara arkasını dönmüştü. Sonra hafifçe onlara doğru döndü, ama hâlâ bahçeye bakıyordu. "Güneş battı, gökyüzü kapanıverdi; hava kararıyor," dedi.
Bayan Klöterjahn, "Gerçekten de öyle, her yer gölgelendi. Bizim yolcular kara tutulacaklar. Dün bu vakitler her yer aydınlıktı; şimdiyse karanlık basıyor," dedi.
Bay Spinell, "Ah," dedi, "bu kadar aydınlık haftalardan sonra bu karanlık gözü dinlendiriyor. Güzeli ve çirkini aynı biçimde aydınlatan güneşe, sonunda kendisini biraz olsun örttüğü için teşekkür ediyorum ben!"
"Güneşi sevmez misiniz, Bay Spinell?"
"Ressam olmadığım için sevmem. Güneşsiz daha içli olur insan. Bu şimdiki, kurşuni bir bulut yığını. Belki de yarın hava lodos olacak. Siz de bu karanlıkta iş işlemeseniz iyi olur, Sayın Bayan."
"Hiç üzülmeyin. İşlediğim yok aslında. Ama bu can sıkıntısından nasıl kurtulmalı?"
Bay Spinell, piyanonun önündeki koltuğa oturmuş, kolunu da piyanonun kapağına koymuştu.
"Müzik!" dedi. "Şimdi biraz müzik dinleyebilseydim!.. Amerikalı ailenin çocukları kimi zaman zenci şarkıları söylüyorlar, bütün duyduğumuz bu!"
"Dün akşam üzeri Bayan Osterloh da ivedi ivedi kilise çanlarını çaldı."
Bay Spinell, rica edercesine ayağa kalkarak, "Siz de piyano çalıyorsunuz..." dedi. "Bir zamanlar babanızla birlikte her gün çalardınız."
"Evet Bay Spinell, bir zamanlar çalardım. Fıskıyeli havuz zamanını biliyorsunuz ya.."
"Bugün de çalın, bize birkaç ezgi dinletin. Müziğe nasıl da susadım bilseniz..."
"Aile doktorumuzla Dr. Leander piyano çalmamı kesin olarak yasak ettiler, Bay Spinell."
"Onların hiçbiri burada değil şimdi. Biz özgürüz. Siz özgürsünüz, Sayın Bayan! Yalnızca birkaç ezgi çalın!"
"Hayır Bay Spinell; çalmayacağım. Kimbilir benden ne olağanüstülükler bekliyorsunuz? İnanın, hepsini unuttum. Ezbere hiçbir şey çalamam."
"Öyleyse bu hiçbirşeyi çalın! Bundan başka, burada piyanonun üstünde notalar da var. Yoo, bu bir şey değil, ama şurada duran Chopin."
"Chopin mi?"
"Evet, nocturne.. Şimdi yalnızca benim mumları yakmam eksik..."
"Çalacağımı sanmayın, Bay Spinell! Çalmam yasak. Ya bana zarar verirse?"
Bay Spinell hiçbir şey söylemiyor, büyük ayakları, uzun siyah ceketi, kır saçlı, renksiz, sakalsız başıyla, kollarını yanına sarkıtmış bir halde piyanonun mumları arasında duruyordu.
Sonunda yavaşça "Artık rica etmeyeceğim," dedi. "Dokunacağından korkuyorsanız, parmaklarınızın altında seslere çevrilmek isteyen güzelliği sessiz ve ölü bırakın. Siz her zaman doktorları dinlemezdiniz, hiç değilse kendinizi güzelliğe vermeniz gerektiği zamanlar dinlemezdiniz. Fıskıyeli havuzu terkettiğiniz, başınızdaki tacı çıkardığınız zaman, vücudunuz için böyle üzülmediniz; korkusuzca kararınızı verdiniz. Dinleyin..." Biraz durduktan sonra sesini daha da alçaltarak, konuşmasını sürdürdü: "Şimdi piyanonun başına geçip, bir zamanlar babanızın kemanıyla sizi ağlattığı şeyleri çalarsanız, saçınızda gizli gizli pırıldayan o küçük altın tacı yeniden görebilirim belki.."
Genç kadın, "Gerçekten mi?" diye gülümsedi, bunu sorarken sesi kısılmıştı, öyle ki sözcüğü sanki yarım söyledi: "Elinizdeki gerçekten Chopin'in nocturne'ü mü?"
"Elbette. Açık duruyor; hepsi hazır."
"Öyleyse Tanrıya sığınarak onlardan birini çalacağım. Ama yalnızca birini, anladınız mı? Ondan sonra nasıl olsa bu size yetecek, daha çoğunu istemeyeceksiniz."
Yerinden kalktı, örgüsünü bir yana koyarak piyanoya gitti. Notaların durduğu iskemleye oturdu, notaları karıştırmaya başladı. Bay Spinell bir iskemle çekmiş, bir müzik öğretmeni gibi onun yanına oturmuştu.
Bayan Klöterjahn, Noc. Es-Dur, Opus 9, numara 2yi çaldı. Bir şeyler unuttuğu buysa, o zamanlar pek ustaca çalıyordu demek. Piyano orta bir piyanoydu. Ama genç kadın tuşlara dokunur dokunmaz onu zevkle çalmaya başlamıştı. Ezginin ayrıntılarında sinirli bir anlayış gösteriyor; ritmik vuruşlarda sanki olağandışı bir sevinç duyuyordu. Hem sert, hem de yumuşak bir çalışı vardı. Ezgi onun parmaklarında çok tatlılaşıyor, varlığını hoş bir çekicilikle sarıyordu. Üzerinde ilk geldiği günkü, tenini, ellerini inanılmaz derecede incelten, koyu renkli, sımsıkı, arabesk işlemeli kadife giysi vardı. Çalarken yüzü değişmemişti; ama sanki dudaklarının kıyısı daha koyu görünüyordu. Parçayı bitirince ellerini kucağına koydu, gözleri hâlâ notalardaydı. Bay Spinell de konuşmadan, kıpırdamadan oturup kaldı.
Bayan Klöterjahn bir nocturne daha çaldı, bir daha, bir daha çaldı. Sonra kalktı, ama yalnızca piyanonun üstünden yeni notalar almak için.
Bay Spinell de piyanonun üzerinde duran notaları karıştırmaya başladı. Birden anlaşılmaz bir ses çıkardı, iri, beyaz elleriyle, coşkuyla nota defterini açtı.
"Olamaz! Bu olamaz!" diyordu, "Ama yanılmıyorum. Ne var biliyor musunuz? Burada duran, elimde tuttuğum nedir, biliyor musunuz?"
"Nedir?"
Bay Spinell ona notayı gösterdi. Yüzü sapsarıydı, kitabı bıraktı, dudakları titreyerek Bayan Klöterjahn'a baktı.
Genç kadın "Gerçek mi? Tristan (*) burada ne arıyor? Verin bana!" diye notayı aldı, sehpaya koydu, ilk sayfayı çalmaya başladı.
Bay Spinell onun yanına oturdu; ellerini dizlerinin arasında birleştirmiş, başını eğmiş, vücudunu ileriye doğru uzatmıştı. Genç kadın önce insana acı veren bir ağırlıkta, her figür arasında uzun uzun duraklamalar yaparak çaldı. Özleyiş motifi, gecenin içinde, yalnızlık ve şaşkınlıkla yavaşça dile geliyor, soruyordu. Bir sessizlik ve bekleyiş. Sonra yanıt veriliyor, aynı ürkek ve yalnız ezgi, ama daha açık ve daha nazlı. Sonra yeni bir sessizlik... Ve yavaş, üstün bir sforzatoyla kalkınan özlem ve aşk motifi başlıyor, büyülü bir biçimde kavuşmaya dek yükseliyor, yavaşlıyor, çözülüyor, ve ağır, acı bir sevinçle dolu gür ezgileriyle çellolar yükseliyor, şarkıyı onlar sürdürüyorlar.
Genç kadın, oldukça başarıyla zavallı piyanoda orkestrayı da canlandırmaya çalışıyordu. Yükselişlerde keman sesleri iyice işitiliyordu. Çok dikkatli bir çalışı vardı, gerekli yerlerde duruyor, kutsal bir şey karşısında bir din adamının duyduğu saygıya benzer bir duyguyla bütün notaların hakkını vererek çalıyordu. Ne oluyordu? İki güç, birbirinden ayrı iki varlık, istek ve coşkunlukla birbirlerine yaklaşıyor. Uvertür yükseldi ve alçaldı. Genç kadın parçayı bitirdi, ama hâlâ notalara bakıyordu.
Bu arada Bayan Spatz'ın can sıkıntısı son haddini bulmuş, yüzü karışmış, gözleri yuvalarından fırlamış, korkunç bir görünüm almıştı. Ayrıca bu müzik onun mide sinirlerine dokunuyor, güç işleyen midesini tehlikeye atıyordu; kadıncağız bir bungunluk gelecek diye korku içindeydi. Yavaşça, "Ben gidip yatmak istiyorum. Hoşça kalın," deyip gitti.
Karanlık iyice basmıştı. Dışarda kar sessizce, durmadan yağıyordu. Piyanonun iki mumu odaya hafif, titrek bir ışık veriyordu.
Spinell, "İkinci perdeyi!" diye fısıldadı. Bayan Klöterjahn sayfaları çevirip ikinci perdeye başladı.
Boru sesleri uzaklarda dindi. Nasıl! Yoksa bu, yaprakların hışırtısı mıydı? Ya da bir çağlayanın yumuşak şıpırtısı mı? Evin ve koruluğun üzerini gecenin sessizliği sarmıştı şimdi; artık hiçbir yalvarış özlemin yolunu önleyemezdi. Tanrısal giz sona eriyor. Parıltılar söndü, tuhaf bir ezgiyle ölüm motifi yavaşladı ve özlem sonsuz bir sabırsızlıkla beyaz tülünü karanlıklar içinde kollarını açıp gelen sevgilisine doğru uçurdu.
Ey, sonsuzlukta birleşmenin sevinci! Yanılma üzüntüsünden kurtulmanın, zamanın ve uzamın zincirlerinden kopmanın, seninle benim kaynaşmamızın sevinci, senin ve benim tanrısal sevincimiz! Günün aldatıcı işleri onları ayırabilir;ama büyülü içkinin gücüyle gözleri açılalıberi yalanı bağışlamasını öğrenen yüreklerini hiçbir şey aldatamaz artık. Ölüm gecesini aşkla geçirenlere, bu tatlı gizi çözenlere gün ışığı yalnızca özlem duyurur; sonsuz, gerçek, tanrısal geceye kavuşma özlemi.
Gel aşk gecesi, bize özlediğimiz, beklediğimiz unutuşu ver; bizi sevincinle sar; bu yalanlar dünyasından, ayrılıktan kurtar! Bak son ışık söndü! Dünyadan kurtularak acının sonsuzluğu üzerine gerilen o tanrısal alacakaranlıkta düşünce ve çekingenlik yiter, yalanlar biter; gözlerim sevinç içinde kapanır ve oluşun mucizesi başlar. İşte bu andan sonra, dünya benim!
Bunu Braugaenen'in "Dikkat edin!" şarkısı izliyordu. Bu şarkıda keman sesleri alabildiğine yükseliyordu.
"Ben hepsini anlamıyorum, Bay Spinell; birçoklarını yalnızca duyumsuyorum. Dünya benim ne demek?"
Spinell alçak sesle, kısaca açıkladı.
"Yaa, demek böyle. Yalnız siz bunları bu denli iyi anladığınız halde niçin çalamıyorsunuz acaba?"
Spinell bu soruyu yanıtlamak istemedi; ellerini uğuşturdu, iskemlesinde biraz daha büzüldü.
Sonunda üzüntüyle, "Bu ikisi pek az bir arada olur," dedi. "Ben çalamıyorum, siz çalmayı sürdürün."
Ve tanrısal giz ezgisinin sarhoş edici şarkılarını çalmayı sürdürdüler. Aşk ölebilir mi? Tristanın aşkı? Senin ve benim aşkım, Isolde? Hayır, ölümün elleri sonsuz olanlara ulaşamaz!
Birdenbire korkunç bir şey oldu. Genç kadın piyanoyu bıraktı, elini gözüne siper edip baktı; karanlıkta iyice göremiyordu. Spinell de arkasına döndü. Koridora çıkan kapı açılmış, içeriye koyu bir gölge girmişti. Başka birinin koluna yaslanarak yürüyordu. Bu, Einfrieddeki ağır hastalardan biriydi, o da kızak gezintisine gitmemişti. Bu akşam saatinde sanatoryumun içinde her günkü üzgün turunu yapıyordu. Hastabakıcıyla birlikte gezen bu kadın, papaz Höhlenrauch'un on dokuz çocuk doğuran ve artık bilincini yitiren karısıydı. Başını kaldırmadan, çevresine bakmadan, pat pat diye ayaklarını sürüyerek bir kapıdan girmiş, ötekinden çıkıp gitmişti. - Yine sessizlik başladı.
Bay Spinell, "Papaz Höhlenrauch'un karısıydı," dedi.
"Evet, zavallı Höhlenrauch'du." Sonra notanın yapraklarını çevirip son kısmı, Isolde'nin ölümünü çaldı.
Dudakları çok renksizdi, gözlerinin altındaki halkalar da gittikçe derinleşiyordu! İnce mavi damar kaşının üstünde, saydam alnının üzerinde her an biraz daha çok beliriyordu.
Birden ikisi de kulak verdiler.
Bayan Klöterjahn "Çıngıraklar," dedi. "Ben gidiyorum."
Bay Spinell ayağa kalktı. Yürüdü, kapıya gidince bir an coşkuyla adımları dolaştı; sonra genç kadının biraz ötesinde diz çöktü. Uzun siyah ceketi yerde sürünüyordu. İki eli ağzında, omuzları titreyerek duruyordu.
Bayan Klöterjahn oturduğu yerde, elleri kucağında, hafifçe öne doğru eğilmiş ona bakıyordu. Yüzünde gizli, belirsiz bir gülümseyiş vardı. Karanlıkta bakmaktan gözleri yorulmuş gibiydi, sanki kapamak isteğini duyuyordu.
Uzaktaki çıngırak sesleri, kırbaç şakırtıları, birbirine karışan insan sesleri gittikçe yaklaşıyordu.


*
Hastaların daha uzun zaman konuştuğu kızak gezintisi, 26 şubatta yapılmıştı. 27 şubat lodoslu bir gündü, hava yumuşamış, donlar erimişti. Klöterjahn'ın karısının sağlığı da iyiydi. Ayın 28inde biraz kan çıkardı. Pek önemli bir şey değildi, ama ne de olsa kandı. Ayrıca korkunç bir bitkinlik duyumsayıp yatağa yattı.
Dr. Leander, genç kadını muayene ederken donup kaldı. Sonra bilimin gerektirdiği şeyleri yazdı. Buz parçası, biraz morfin ve kesin dinlenme. Ayrıca, hastanın sağaltımını ertesi günden sonra Dr. Müller'e bıraktı.
Dr. Müller, bunu görevi ve sözleşmesi gereği sessizce kabul etti. O dingin, solgun yüzlü, silik bir insandı. Sanatoryumun sağlam konuklarıyla, umutsuz hastalarının sağaltımıyla uğraşırdı.
Dr. Müller her şeyden önce Klöterjahn çiftinin ayrılıklarını çok uzun bulduğunu söyledi. Bay Klöterjahn'ın önemli işleri elverirse Einfried'e gelmesini salık verdi. Ona bir mektup yazılabilir ya da kısa bir telgraf gönderilebilirdi. Babasıyla birlikte küçük Anton da gelirse, genç anne sevinecek, gücünü toplayacaktı. Bundan başka, küçük Antonla tanışmaktan doktorlar da çok hoşlanacaklardı.
İşte, Bay Klöterjahn geldi. Dr. Müller'in telgrafını alınca Baltık Denizi kıyısından koşup geldi. Arabadan indi, kendisine kahve ve sandviç getirtti, pek şaşkın bir görünüşü vardı.
"Ne var?" dedi. "Beni niçin çağırdınız?"
Dr. Müller, "Çünkü, şimdi sizin sayın eşinize yakın olmanız isteniyor," diye yanıt verdi.
"İsteniyor.. isteniyor.. Ama bu gerekli mi? Ben paramı hesaplı harcıyorum bayım, işler iyi değil, trenler de çok pahalı... Buraya gelmeseydim olmaz mıydı? Karım ciğerlerinden hasta olsaydı, bir şey demezdim; ama Tanrıya şükür, hastalık yalnızca soluk borusunda; bunun için.."
Dr. Müller tatlı bir sesle, "Bay Klöterjahn, önce, soluk borusu çok önemli bir organdır," dedi. Bu önceyi yanlış söylemişti, çünkü sonra diye arkasını getiremedi.
Einfriede Klöterjahn ile birlikte kırmızı İskoç kumaşından giysili, tombul bir kadın da geldi. Kucağında küçük, gürbüz Anton'u taşıyordu. Küçük Anton'un olağanüstü sağlıklı olduğunu kimse yadsıyamazdı; pembe beyaz, tosun gibi bir oğlandı. Dadısının kollarında keyifle oturuyor, durmadan süt içiyor, bir şeyler yiyor, avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Yazar Bay Spinell, küçük Klöterjahn'ın gelişini odasının penceresinden seyretmişti. Oğlan arabadan sanatoryuma taşınırken garip bir bakışla kendisine bakmıştı; o içeri girdikten sonra Spinell daha bir süre küçüğün bakışlarını yüzünde duyumsadı.
Bundan sonra, elinden geldiğince Anton Klöterjahn ile karşılaşmamaya çalıştı.


*


Bay Spinell odasında oturmuş "çalışıyordu". Bu oda Einfried'deki bütün odalar gibi, eski biçemde, yalın, kibar bir odaydı. Madenden aslan başlarıyla süslenmiş büyük bir konsol, kurşun çerçeveli bir duvar aynası vardı. Yerde halı yoktu. Uçuk mavi lake yerin üzerine eşyanın gölgesi vuruyordu. Pencerenin yanında geniş bir yazı masası vardı. Pencereye, belki de odanın havasına bir sıcaklık vermek için, sarı perdeler asılmıştı.
Spinell perdelerin sarısıyla karışan alacakaranlıkta yazı masasına eğilmiş, durmadan yazıyordu. Her hafta postaya verdiği, ama hiçbir zaman yanıt alamadığı o sayısız mektuplardan birini yazıyordu. Önünde kocaman, kalın bir kâğıt bloku vardı; sağ köşesinde tuhaf bir biçim altında Detlev Spinell yazılı kâğıdı küçük, dikkatli, çok güzel bir yazıyla dolduruyordu.
"Sayın bayım,
"Size bu mektubu yazıyorum, çünkü yazmak zorundayım; çünkü bütün varlığım size söylemek istediklerimle dolu; çünkü bunun acısını çekiyorum. Bu acımı, bütün benliğimi saran, içimi titreten bu duyguları size anlatamazsam, sözcüklerin yeğin akışında boğulacağımı duyumsuyorum."
Gerçeği söylemek gerekirse, sözcüklerin yeğinlikle, yazarı boğacak biçimde akışı doğru değildi. Spinell'in niçin böyle yazdığını Tanrı bilir. Sözcükler akar görünmüyordu hiç; mesleği yazarlık olan bir kimse için oldukça yavaş yazıyordu. Onu seyreden biri, yazar öteki insanlardan daha güç yazı yazıyor, diye düşünürdü.
İki parmağının ucuyla yanağındaki tuhaf ayva tüylerinden birini tutuyor, bir çeyrek kadar gözleri boşluğa dalmış olarak bu küçük tüyü çeviriyor, tek satır yazmıyordu; sonra süslü birkaç sözcük karalıyor, yine duralıyordu. Ama, açık söylemeli ki, sonunda ortaya çıkan yazı tuhaf, karışık ve çoğu kez anlaşılmaz şeylerle de dolu olsa, canlı ve akıcı bir etki yapıyordu.
Mektup şöyle sürüyordu:
"Gördüğüm şeyi, haftalardır silinmeyen bir düşlem olarak gözlerimin önünde duran şeyi size de göstermem, ona benim gözlerimle bakmanız, içimin ışığında aydınlandığı biçimde görmeniz gerek. Yaşadığım şeyleri bütün insanların malı yapmak, yakıcı, unutulmaz sözcüklerle herkese duyurmak için beni zorlayan duygulara boyun eğmeye alışmış bir insanım ben. İşte bunun için beni dinleyin!
"Gerçekten başka bir şey anlatmayacağım, yalnızca küçük bir öykü anlatacağım. Çok kısa, ama insanı anlatılamıyacak denli isyan ettiren bir öykü. Bu öyküyü hiçbir yorumda bulunmadan, yalnızca kendi sözcüklerimle anlatacağım.
"Bu, Gabriele Eckhof'un öyküsüdür bayım. Sizin olduğunu söylediğiniz kadının öyküsü... Şimdi anladınız mı? Bu öyküyü siz yaşadınız; ama ona benim sözcüklerim gerçek bir öykü önemi verecek.
"Bahçeyi anımsıyor musunuz, bayım? Kurşuni evin arkasındaki yıkık, bakımsız bahçeyi anımsıyor musunuz? Düşsel bir yabanıllığı çeviren eski duvarın çatlaklarından yeşil yosunlar fışkırıyordu. Ortadaki fıskiyeli havuzu da anımsıyor musunuz? Kıyısına mor zambakların sarktığı, sularının gizemli bir biçimde taşlarla konuştuğu havuzu? Bir akşam üzeriydi. Yuvarlak havuzun başında yedi genç kız oturuyordu. Yedincinin, en öndeki kızın başında, batan güneşin görkeminden bir şeyler vardı; gizlice parlıyordu. Genç kızın gözleri korkunç düşlere benziyor, ama dudakları gülümsüyordu.
"Şarkı söylüyorlardı. Güzel yüzlerini suların yorgun, nazlı bir kıvrılışla havuza döküldüğü yere doğru çevirmişlerdi. Suların dansı onların alçak perdeli, güzel sesleriyle sarılıyordu. Şarkı söylerken ellerini de dizleri üzerinde kavuşturmuşlardı belki...
"Bu tabloyu anımsıyor musunuz bayım? Bu tabloyu gördünüz mü? Hayır, görmediniz... çünkü, sizin gözleriniz bunu görecek yetide yaratılmamıştı. Kulaklarınız da bu ezginin el değmemiş tatlılığını işitecek güçte değildi. Bu tabloyu görmediniz! - Görseydiniz soluk almaya cesaret edemezdiniz çünkü; yüreğinizin çarpıntısını durdurur, gerisin geriye, kendi yaşamınıza dönmek zorunda kalırdınız. Bütün ömrünüzce, dünyada kaldığınız sürece, bu gördüğünüz tabloyu dokunulmaz, kutsal bir varlık olarak yüreğinizde saklardınız. Ama siz ne yaptınız?
"Bu tablo bir bitiş, bir sondu, bayım. Onu sıradanlığın, acının çirkinliğiyle sürdürmenize, gelip bozmanıza, parçalamanıza ne gerek vardı? O insanı coşkulandıran, aynı zamanda dinlendiren bir tabloydu; akşamın ışıklarında, çöküntünün, dağılmanın, sönmenin içine doğru yiten bir tablo. Gerçek için, bugünkü dünya için çok soylu ve yorgun olan eski bir soy, son günlerini yaşıyordu; son söylediği bir sanat seslenişi, birkaç keman ezgisiydi; ölüme hazır olmanın acısıyla dolu ezgiler... Bu ezgilerin ağlattığı gözleri gördünüz mü? Altı genç kızın ruhu yaşamla, bu dünyayla ilgili olabilirdi; ama ötekinin, kraliçelerinin ruhu, güzelliğin ve ölümündü.
"Siz onu, bu ölüm güzelliğini gördünüz; ona, onu elde etmek isteğiyle baktınız. Bu, insana coşku veren güzellik karşısında saygı da duymadınız, ürkeklik de duymadınız. Seyretmek yetmedi size, elde etmek, kullanmak, bu temizliği bozmak istediniz. Seçiminiz çok yerindeydi bayım! Siz, zevk sahibi bir insansınız bayım, aşağı tabakadan zevk sahibi bir insan, zevkli bir köylü.
"Sizi hiçbir biçimde incitmek istemediğimi bilmenizi isterim. Söylediklerim aşağılama değil; tersine sizin sıradan, anlamsız varlığınız için söylenmesi gereken şeylerdir. Bunları söylüyorum, çünkü beni, sizin kişiliğinizi, davranışlarınız aydınlatmam için zorluyorlar; çünkü, benim bu dünyadaki kaçınılmaz işim, yapılanları adlandırmak, anlatmak, bilinmeyeni ışığa tutup aydınlatmaktır. Dünya benim bilinmeyen tip dediklerimle doludur. Ben bu bilinmeyen tiplere dayanamıyorum! Çevremi saran uyuşuk, duygusuz, bilgiden, inanıştan uzak davranışlara, insanı deli eden uyumsuzluğa dayanamıyorum. Çevremdeki her şeyi gücüm yettiğince uyarmak, uyandırmak zorunda kalıyorum.
"Söylediğim gibi, siz aşağı tabakadan, zevk sahibi bir insan, zevkli bir köylüsünüz bayım. Aslında kaba yaradılışlı, çok aşağı düzeyli olduğunuz halde, para ve kolay yaşama olanaklarıyla sinir sisteminizde birdenbire köksüz, barbarca bir değişme oldu, zevklerinizde kösnül bir incelik başladı. Gabriele Eckhofla evlenmeye karar verdiğiniz zaman, tatlı bir yemek, bir çorba görmüş gibi ağzınızı şapırdatmış olmalısınız."Aslında siz, Gabriele Eckhofun hülyalı isteklerini yanlış bir yola sürüklediniz. Onu yıkık bahçeden yaşama, çirkinlikler içine götürdünüz. Ona sıradan ve bayağı olan soyadınızı verdiniz; Gabriele evli bir kadın, ev kadını, anne oldu. Onun yorgun, ürkek, kullanılmazlığın yüksekliğinde gelişen ölüm güzelliğini gündelik yaşamın işlerine, doğa denen o acımasız sersemin hizmetine verdiniz. Bunu yaparken köylü vicdanınızda bu aşağılık işten dolayı hiçbir kıpırdanma olmadı.
"Yineleyelim: Sonra ne oluyor? Gözleri korkunç bir düşe benzeyen kadın, size bir çocuk armağan ediyor; düşük, aşağılık varlığınızı sürdüren bu çocuğa canını, kanını, her şeyini veriyor ve ölüyor! Ölüyor bayım; bu aşağılık durum karşısında ölmüyorsa, sonunda düştüğü uçurumdan çıkıyorsa, gururlu ve mutlu olarak güzelliğin öldürücü öpüşüyle can veriyorsa, bu benim yardımımla oldu. Bu arada siz de sessiz koridorlarda hizmetçi kızlarla vakit geçirdiniz.
"Çocuğunuza gelince, Gabriele Eckhof'un oğlu büyüyor, yaşıyor, gelişiyor. O belki babasının yaşamını yaşayacak; ticaret yapan, vergi veren, iyi yemekler yiyen bir insan, bir asker ya da memur, devletin bilgili, yararlı bir yardımcısı olacak... ama ne olursa olsun, eğlenen, olağan yaşayan, istediğini yapan, kendisine güvenen, güçlü ve anlamsız bir insan olacak.
"Açıklayayım ki, sizden nefret ediyorum bayım; sizden, oğlunuzdan, güzelliğin sonsuz düşmanı, bayağı, gülünç, ama yine de başarılı yaşamınızdan nefret ediyorum. Küçük gördüğümü söyleyemem; bunu yapamam; ben, doğru konuşurum. Benden daha güçlüsünüz. Bu savaşımda, benim size karşı bir tek silahım var: zayıfların silahı, öç alma aracı olan söz ve ruh. Bugün de onları kullandım. Çünkü bu mektup (burada da doğru olmak isterim bayım) bir öç isteğinden başka bir şey değil. İçinde sizi vuracak güzel, parlak, keskin bir sözcük varsa, bu sözcükte tanımadığınız bir gücün bulunduğunu duyumsarsanız, o kaba güveniniz bir an için sarsılırsa çok sevineceğim.


Detlev Spinell"


Bay Spinell mektubu zarfa koydu, pulladı, zarfın üzerine güzel bir yazıyla adresi yazıp postaya verdi.


*


Bay Klöterjahn, Spinell'in oda kapısını vurdu, elinde güzel yazılı bir kâğıt tutuyordu; yüzünde istediğini yapmaya karar vermiş bir insan hali vardı. Posta görevini yapmış, mektup yolunu tamamlamış, Einfried'den Einfried'e giden garip yolculuğunu bitirip alıcısına ulaşmıştı.
Spinell koltuğa oturmuş, kapağı karmakarışık biçimde resimlenmiş romanını okuyordu. Klöterjahn'ı görünce ayağa kalktı, merak ve şaşkınlıkla baktı, yüzü iyice kızarmıştı.
Klöterjahn, "Günaydın," dedi. "Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Bunu sizin yazıp yazmadığınızı sorabilir miyim acaba?" Sol elindeki kâğıdı kaldırıp sağ elinin tersiyle üzerine vurmaya başladı. Kâğıt sert sert hışırdıyordu. Sonra sağ elini geniş, rahat pantalonunun cebine soktu, başını yana eğdi, bazı insanların yaptığı gibi ağzını açıp karşısındakinin yanıtını bekledi.
Bay Spinell, tuhaf gülümsemeyle gülümsedi; dostça, biraz şaşkın, biraz da özür dilemeye benzer bir gülümseyişti bu. Elini bir şeyler düşünür gibi başına götürdü: "Ah, doğru... Evet... İstedim ki..." diye konuşmaya çalıştı.
Sorun şuydu: Bay Spinell, her zamanki gibi bugün de öğleye dek uyumuştu. Bu yüzden vicdan azabı duyuyor, başı ağrıyordu, kendisini sinirli duyumsuyordu. Bundan başka, ilkyaz havasının etkisiyle yorgun, umutsuz bir hali vardı. Klöterjahn'ın karşısındaki tuhaflığı iyice anlatabilmek için bunların hepsini söylemeliyiz.
Bay Klöterjahn "Ya!. Öyle mi? Güzel!" diye çenesini göğsüne dayayıp kaşlarını kaldırdı, kollarını gerdi, bu basma kalıp sorudan sonra insafsızca asıl konuya başlamak üzere daha birçok el kol devinimleri yaptı. Kendisini çok beğendiği için, bu mimikler ve devinimler, yapmaya hazırlandığı şeyi pek gösteremiyordu; ama Bay Spinell epeyce sararmıştı.
Bay Klöterjahn, "Çok güzel" diye yineledi. "Öyleyse size sözle yanıt vereyim dostum; çünkü ben istediğim zaman konuşabileceğim birine sayfalarca mektup yazmayı büyük bir aptallık sayarım."
Bay Spinell gülümseyerek, özür dileyerek, dahası, küçülerek "Demek... aptallık," dedi.
Bay Klöterjahn, "Aptallık" diye yineledi, düşüncesinin kesinliğini göstermek için hızla başını sallıyordu: "Bu yazıya ben tek bir sözcükle bile yanıt vermezdim. Açık söylemek gerekirse şimdiye dek anlam veremediğim kimi değişiklikleri açıklamasaydı, bu mektubun benim için ekmek sarılan yağlı kâğıt kadar da değeri olmayacaktı. Ama yine de bu, bizi ilgilendiren bir şey değil. Ben işi gücü olan bir adamım; sizin gözünüzün önündeki anlatılamıyan düşlemi düşünmekten daha önemli işlerim var!"
Bay Spinell, "Ben silinmeyen düşlem yazdım.." diye doğruldu.
Klöterjahn "Silinmeyen.. Anlatılmayan!" dedi, kâğıda baktı; "Çok kötü bir yazınız var dostum, sizi büromda çalıştırmak istemezdim; ilk bakışta iyi görünüyor, ama ışık altında eğri büğrü, titrek bir yazı. Doğallıkla bu sizinle ilgili bir şey, beni ilgilendirmez. Ben size her şeyden önce sersemin biri olduğunuzu söylemeye geldim; sanırım ki bunu siz de biliyorsunuz. Bundan başka siz büyük bir korkaksınız. Böyle olduğunuzu kanıtlamama da gerek yok sanırım. Bunu bana bir kez karım da yazmış; sizin gerçekten korktuğunuz için karşılaştığınız kadınların yüzüne doğrudan doğruya bakmadığınızı, güzel bir etki elde edebilmek için onlara yan gözle baktığınızı anlatmıştı. Yazık ki sonra mektuplarında sizden söz etmedi artık, yoksa daha çok öykünüzü bilirdim. Ama siz böyle korkak bir insansınız. Güzellik sizin üçüncü sözcüğünüz. Ama aslında bu sözcüğü kullanmanız da korkaklıktan, tabansızlıktan, kıskançlıktan başka birşey değil. Sessiz koridorları da hiç utanmadan bu yüzden anımsıyorsunuz. Bu sözlerle beni ürküteceğinizi sandınız belki de, ama bunlar beni yalnızca güldürdü, eğlendirdi. Şimdi anladınız mı? Acınacak insan, sizi davranışınız, kişiliğiniz bakımından biraz aydınlattım mı? Her ne denli bu dünyadaki önüne geçilmez işim bu değilse de... öhö, öhö.."
Spinell, "Ben kaçınılmaz işim yazmıştım" diyecekti ama sonunu getiremedi diyecekti, ama sonunu getiremedi. Umarsız, acınacak, saçları ağarmış bir okul öğrencisi gibi zavallı bir hali vardı.
"Önüne geçilmez... Kaçınılmaz; ne olursa olsun. Siz aşağılık bir korkaksınız. Beni her gün yemek masasında görüyorsunuz, selam veriyorsunuz, gülüyorsunuz, Afiyet olsun deyip gülüyorsunuz. Günün birinde böyle anlamsız, saçma bir mektup gönderiyorsunuz. Hı, yazarken yüreklisiniz ha? İş bu saçma mektupla bitse, yine neyse. Ama arkamdan birçok dolap çevirmişsiniz, bana karşı ne dolaplar çevirdiğinizi şimdi çok iyi anlıyorum. Ama bunlardan kendi hesabınıza bir yarar ummayın sakın! Karımın aklına bir şeyler soktuğunuzu umuyorsanız çok yanılırsınız, saygıdeğer bayım! Çünkü karım böyle şeylere inanmayacak denli mantıklı olan, akıllı bir insandır. Bu kez gelişimizde oğlumla beni her zamankinden farklı karşılamasına bir anlam veriyorsanız, yine aptallığın doruğuna çıkmış olursunuz! Çocuğu öpmediyse, dikkat ettiği için öpmedi; çünkü son günlerde hastalığın soluk borusunda değil ciğerde olduğu söyleniyor. İnsan bilemez ki... Ama hastalık ciğerde de olsa siz O ölüyor bayım! diye yazdığınız için eşeksiniz!"
Burada Bay Klöterjahn soluğunu düzeltmeye çalıştı. Çok öfkeli bir hali vardı, sağ elinin başparmağını durmadan boşluğa uzatıyor, sol elindeki kâğıtları buruşturuyordu. İngiliz biçimi sarı sakallı yüzü kıpkırmızıydı. Çıkık alnındaki damarlar öfkeyle kabarmıştı.
"Benden nefret ediyorsunuz" diye sürdürdü konuşmasını. "Sizden daha güçlü olmasaydım beni aşağılık biri olarak görecektiniz.. Evet sizden daha güçlüyüm, yürek var bende! Sizse tabansızın birisiniz. Yasak olmasaydı sizi ruh ve sözcüklerinizle birlikte bir güzel ıslatırdım, fesat kumkuması! Ama bunu yapamıyorum diye yazdığınız şeylere katlanacağımı sanmayın dostum. Bu aşağılık dediğiniz adı, evde avukatıma gösterdiğim zaman başınıza gelecekleri görmek çok hoş olurdu. Ünüm iyidir bayım, kazancım yüzünden iyi bir ünüm vardır. Sizin adınıza bir metelik borç verecek kimse var mıdır acaba, kendi kendinize bir sorun bakalım? Sizi serseri sizi! Sizin karşınıza yasayla çıkmalı! Siz insanlık için tehlikelisiniz! Siz insanları deli edersiniz! Ama sizin gibilere yenileceğimi sanmayın, fesatçı başı! Yürek var bende."
Bay Klöterjahn, şimdi çok coşmuştu gerçekten. Bağırıyor, durmadan yürekli olduğunu söylüyordu.
"(Şarkı söylüyorlardı.) nokta. Hiç de şarkı söylemiyorlardı! Yün örüyorlardı. Bundan başka, anladığıma göre, patates köftesinin nasıl yapıldığını konuşuyorlardı. Çöküş ve dağılış sözlerini kaynatama söyleyecek olursam, onun da hakkını aramak isteyeceğine emin olabilirsiniz! Bu tabloyu gördünüz mü? diyorsunuz... elbette gördüm; ama niçin soluğumu tutmam, oradan uzaklaşmam gerektiğini anlayamıyorum. Ben kadınlara yan gözle bakmam, iyice bakarım; hoşuma giden, beni isteyen kadını da kendime alırım... Yürek var bende..."
Kapı vuruluyordu. Arka arkaya dokuz on kez hızlıca vuruldu. Bay Klöterjahn'ı susturan kısa bir duraklama oldu. Telaşlı, coşkulu bir ses, hiç durmadan "Bay Klöterjahn... Bay Klöterjahn... Bay Klöterjahn burada mı?" diyordu.
Bay Klöterjahn sert bir sesle, "İçeri girmeyin.." dedi. "Ne oluyor, benim burada konuşacaklarım var."
"Gelmelisiniz Bay Klöterjahn, doktorlar da orada, ah korkunç bir yıkım.."
Bay Klatöterjahn bir adımda kapıya koştu, hızla açtı. Dışarda Bayan Spatz vardı. Mendiliyle ağzını kapamıştı, gözlerinden iri damlalar yuvarlanıyordu.
"Çok acı Bay Klörterjahn... Karınız çok kan çıkardı, korkunç derecede çok... Yatağında rahatça şarkı söylüyordu, birden korkunç kan boşaldı; aman Tanrım, ne çok kandı o..."
Klöterjahn, "Öldü mü?" diye bağırdı, Bayan Spatz'ın kolunu tutmuş çekiştiriyordu. "Hayır, daha ölmedi değil mi? Yine biraz kan mı çıkardı? Ciğerden mi? Ciğerden olduğunu kabul ediyorum... Gabriele!" Gözleri yaşardı, sıcak, iyi, insanca bir duyguyla dolduğu anlaşılıyordu; "Evet, geliyorum!" diye Bayan Spatz'ı itip aceleyle yürüdü. Koridorun ucundan hâlâ "Ölmedi, değil mi? Ciğerlerinden mi?" sözleri geliyordu.


*
Bay Spinell olduğu yere mıhlanmış kalmış, Klöterjahn'ın açık bıraktığı kapıya bakıyordu. Sonunda birkaç adım yürüdü, çevreyi dinledi. Her yer sessizdi, kapıyı kapayıp yine odasına girdi.
Pencerenin üst kanadı açıktı. Dışarda Einfried'in bahçesinde kuşlar ötüyor; bu ince, nazlı ötüşte insanın içine işlercesine bütün ilkyaz dile geliyordu. Spinell kendi kendisine, "Kaçınılmaz meslek," diye söylendi. Sonra başını sallayıp acıyla dişlerini sıktı.
Dingin olmak olanaksızdı, insan böyle kaba olaylar için yaratılmamıştı. İncelenmesi çok uzun sürebilecek bu ruhsal olay Spinell'e kalkıp biraz dolaşma, açık havaya çıkma isteği verdi. Şapkasını alıp odadan çıktı.
Dışarda yumuşak ve taze kokulu havaya kavuşunca, başını çevirip sanatoryuma, perdeleri kapalı bir pencereye uzun uzun, hüzünle baktı. Sonra ellerini arkasında kavuşturup çakıl yolda yürümeye başladı. Derin bir düşünceye daldı.
Çiçek tarhları hâlâ hasırlarla örtülüydü; ağaçlar, fundalar hâlâ çıplaktı, ama kar yoktu. Yollarda yer yer ıslak izler görünüyordu. Büyük bahçe, mağaraları, yapraklarla kapanmış yolları, küçük kameriyeleriyle akşam güneşinin görkemli renkleri içindeydi. Ağaçların koyu dalları akşamın gölgeleri, altın ışıkları içinde keskin çizgilerle gökyüzüne doğru uzanıyordu.
Güneşin biçim alma saatiydi bu. Bu saatte güneş, batan bir daire olur, ışıkları gözü kamaştırmazdı artık. Bay Spinell güneşi görmüyordu, yolunun üzerinde güneşi kapatan bir tepe vardı. Hem yürüyor, hem şarkı söylüyordu; özlem ezgileriyle dolu bir şarkıydı bu. Birden durdu, kesik kesik soluyarak zincirlenmiş gibi olduğu yerde kaldı. Çatık kaşları, şaşkınlıkla açılan gözleri, korku dolu yüzüyle önüne baktı.
Yol kıvrılıyor, güneşe doğru gidiyordu. Güneş biraz alçalmıştı, çevresinde altın çerçeveli bulutlar, gökyüzünde koskocaman yatıyordu. Bütün ağaçlar bu ışık içindeydi. Bahçe sarı kırmızı ışıklarla yıkanıyordu. Yol üzerinde, bu ışıkların ortasında, başının üzerinde bu koskoca güneş, kırmızı giysili tombul biri duruyordu. Sağ elini etli kalçasına dayamıştı, sol eliyle güzel bir çocuk arabasını itiyordu. Arabadaki çocuk da Anton Klöterjahn'dı, Gabriele Eckhof'un gürbüz oğlu!
Yastığın üzerinde beyaz şapkası, tombul yanakları, güçlü, gelişmiş vücuduyla oturuyordu. Bakışları neşeyle, hiç yadırgamadan Spinellin bakışlarıyla karşılaştı. Romancı kendini toparlamaya çalıştı; o yetişkin bir insandı, bu beklenmeyen, ışıklar içinde yıkanan varlığın yanından geçip gitmeli, gezintisini sürdürmeliydi.
Ama bu sırada korkunç bir şey oldu; Anton gülmeye, sevinçle haykırmaya başladı; anlaşılmaz bir neşeyle haykırıyordu, bu neşe insanı çıldırtabilirdi.
Çocuğu böyle neşelendiren neydi, Tanrı bilir... belki karşısındaki siyahlı adam, belki de hayvansal bir rahatlık güldürüyordu onu. Bir elinde kemik bir halka, ötekinde bir çıngırak vardı. Neşeyle bağırarak, çığlıklar atarak bunları havaya kaldırıyor, sallıyor, birbirine çarpıyordu. Neşeden gözleri kapanıyordu, ağzı da iyice açıktı, gül pembesi damağı görünüyordu. Başını keyifle oynatıyordu.
Bay Spinell döndü, oradan kaçtı. Küçük Klöterjahn'ın sevinçli çığlıkları arkasında, dikkatli, tutuk, zarif kol devinimleriyle, kaçan bir insanın kaçışını gizlemek için zorla yavaşlattığı adımlarla çakıl yolda uzaklaştı.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült