Hikaye

 

 

Zen Hikayeleri 5
 

ÇAY USTASIYLA SUİKASTÇI

Tokugavva döneminden önce Japonya’da yaşamış bir savaşçı olan Taiko, Sen no Rikyu’dan Chanoyu dersleri almıştır. Chanoyu dinginliğin, erincin estetik bir anlatım yoludur.

Taiko’nun yardımcısı savaşçı Kato, komutanının çay töresine olan tutkusunu, savaşmayı ve devlet işlerini boşladığı biçiminde yorumlamaktadır. Bu yüzden Sen no Rikyu’ yu öldürmeyi tasarlar. Çay ustasına görüşecekleri olduğunu söyler. Sen no Rikyu da onu çaya çağırır.

Sanatının eri büyük usta, bir bakışta savaşçının kafasındakileri çakıverir. Chanoyu’nun barışçılığın ta kendisi demek olduğunu açıklayarak kılıcını dışarda bırakmasını, çay töreni için odaya öyle girmesini söyler.

Kato dinlemez. «Ben savaşçıyım, kılıcımı çıkarmam! Chanoyu, manoyu... Ben kılıcımı taşırım!» der.

«Öyle olsun,» diyerek kabul eder Sen no Rikyu, «kılıcınla gir bakalım!»

Çaydanlık mangaldaki korlaşmış kömürlerin üzerinde kaynarmış. Sen no Rikyu birden çaydanlığı devirir. Buğular faşırdayarak yükselir, odayı küle dumana boğar. Aklı bokuna karışan savaşçı hemen dışarı fırlar.

Çay ustası, «Suç bende, gel içeriye çay içelim. Bak, kılıcını aldım, üstüne küller kurumlar bulaşmış da... Sonra temizler veririm.» diye özür diler.

Artık savaşçı, çay ustasını öldüremeyeceğini anlamıştır. Bu saplantısından geçer.

 

GERÇEK YOL

Ninekawa ölüm döşeğindeyken, Zen ustası İkkyu, başucuna gelir, «Sana yol göstereyim.» der.

Ninekawa, «Yalnız geldim, yalnız giderim. Ne yardımın olur ki?» diye sorar.

İkkyu yanıtlar: «‘Geldim, gidiyorum!’ dersen aldanırsın. Gelişi gidişi olmayan yolu göstereyim’ sana.»

İkkyu'nun bu sözleri öyle açıkça gösterir ki yolu, Ninekawa gülümser, göçer...

 

CENNETİN KAPILARI

Nobushige adlı bir savaşçı Hakuin’e gider, «Gerçekten cennet cehennem var mıdır?» diye sorar.

Hakuin, «Kimsin sen?» diye soruşturur.

«Samuraiyim ben!» diye yanıtlar savaşçı.

«Sen savaşçısın ha!» diye haykırır Hakuin. «Yuh, sana savunma görevi veren komutana: Suratın tıpkı dilenci suratı!..»

Nobushige yaman öfkelenir, kılıcına davranır. Ama Hakuin sürdürür: «Kılıcı da varmış I Kördür bakarsın; na kesersin sen onunla?»

Nobushige kılıcını çekerken, Hakuin ekler: «Hoop, açın cehennem kapısını!»

Bu sözlerden ustanın öğretisini sezen samurai kılıcını kınına sokar, saygıyla eğilir.

«Açın cennet kapısını!» der Hakuin.
 

*2 Samura!: Japon savaşçı katmanı. Japonya'da 11. yüzyılda İmparatorluk yönetiminin Japon illerinde düzeni koruma gücü azaldı. Samurai, ayrı bir toplum katmanı olarak işte o zaman ortaya çıktı. «Japonya’nın geleneksel savaş kuralları» demek olan Bushido’da usta Japon savaşçısı. Samurai, efendisi ya da imparatoru uğruna en yüksek yüreklilik ilkelerine, çelebiliği, onurluluğu, ölümü önemsememeyi uygulayacak biçimde zihinsel, bedensel eğitimden geçirilirdi.

 

TAŞ BUDA’NIN TUTUKLANIŞI

Bir yaz günü elli top bezi sırtlamış giden bir satıcı koca bir taş yontusu Buda’nın gölgesine sığınır, uyuyakalır. Gözlerini açtığında bakar, mallan yoktur. Karakola koşar, anlatır.

Ooka adlı bir yargıç davayı inceler, «Mallan o taş Buda çalmıştır. Kişilerin gönencini düşünmesi gerekirken, bu kutsal görevini kötüye kullanmıştır. Tutuklayınız.» der çıkar.

Polisler Buda’yı tutuklayıp mahkemeye taşırlar. Yargıcın ne ceza vereceğini öğrenmek için üşüşenler gürültüyle heykelin arkasına takılıp içeriye doluşmuşlardır.

Ooka yerine çıktığında yaygaracı izleyenleri paylan «Bu yerde gülüşmeye, dalga geçmeye utanmaz mısınız? Mahkeme düzenlerine uymamazlık edersiniz. Cezalandırılacak, suçlular evine gireceksiniz!»

Oradakiler bu kez bağışlanma yarışına geçerler. «Size bir ceza vermem gerekiyor,» der yargıç, «ama kim üç gün içinde bir top pamuklu bez getirirse, bağışlanacaktır.»

Getirilen bezlerden biri tanınınca, hırsız yakalanıverir. Satıcı mallarına kavuşur; bezler de, onları getirenlere geri verilir.

Bir zamanlar Japon ordusunun bir tümeni manevradayken, subaylar, Gasan’ın tapmağında kalmayı gerekli bulurlar.

Gasan aşçısına, «Subaylara da yediğimiz kuru aştan vereceksin.» der.

Saygı görmeye pek alışık olduklarından, ordu adamları öfkelenirler: «Bizi tanımaz mısın? Bu ülke uğruna ölümü göze almış erleriz biz!»

Gasan’ın yanıtı keskindir: «Siz, bizi tanımaz mısınız? Bütün ölümlü varlıkları kurtarmaktır işimiz. Tüm insanlığın erleriyiz biz!»

 

TÜNEL

Bir samurai oğlu olan Zenkai, Edo’ya gider, orada ileri gelenlerden birine kapılanır. İşverenin karısıyla mercimeği fırına verir; yakalanır, kendini savunurken kocayı vurur, kadınla kaçar.

Ne var, zaman geçer, ikisi de hırsız olur. Kadın öyle doymazdır ki, Zenkai artık ondan tiksinmektedir. Bırakır kadını, uzaklara, Büzen iline gider. Bir gezgin dilenci olur.

Geçmişinin bağışlanması umuduyla Zenkai kendini yararlı işlere verir. Birçok yurttaşın felaketine neden olan, uçurumlarla dolu bir yoldan kurtulmak için dağları oyup bir tünel açmayı akima kor.

Gündüzleri dilenip karnını doyurur, geceleri koşar tünelini kazar. Otuz yıl geçer, yüksekliği 6 metre, eni 9 metre olan tünelin 695 metresi tamamlanmıştır.

İşin bitimine iki yıl kala, vurduğu adamın usta bir kılıçoyuncusu olan oğlu, Zenkai’yi bulur, öldürüp öç almak ister. «Seve seve veririm canımı sana,» der Zenkai, «ama bırak şu işi bitireyim. Tamamlandığı gün gel öldür beni.»

Oğul, gününü bekler durur. Aylar geçer. Zenkai kazar da kazar. Oğul boş durmaktan sıkılır, bir kazma bulup kazıya katılır. Bir yıldan fazla kazma salladıktan sonra Zenkai’nin güçlü iradesine hayran olur.

Sonunda tünel tamamlanır, yurttaşlar yolculuklarını güvenle yaparlar.

«Kes şimdi kafamı,» der Zenkai, «İşim bitti artık.»

«Kendi öğretmenimin kafasım nasıl keserim!» diye yaşlı gözlerle sorar genç adam.

 

GUDO İLE İMPARATOR

İmparator Goyozei, Gudo'dan Zen öğrenirken sorar. «Zen’e göre tinimizin ta kendisidir Buda, değil mi?»

Gudo yanıtlar: «Evet desem, anlamadan anladığını sanacaksın. Hayır desem, çoğunluğun iyi bildiği bir gerçeği yalanlamış olurum.»

Bir başka gün imparator Gudo’ya, «Aydınlanmış kişi ölünce nereye gider?» diye sorar.

Gudo yanıtlar: «Bilmem!»

Üsteler imparator, «Neden bilmezsin?» diye.

«Ölmedim ki bileyim.» yanıtını verir Gudo.

İmparator, ikircikli, aklının basmadığı bu konulan fazla deşmez. Gudo onu uyandırıyormuşçasına eliyle yere vurmaya başlar, imparator aydınlanmıştır.

Aydınlandıktan sonra imparator, Zen’i ve Gudo’yu da daha bir sayar. Gudo’nun kışın sarayda başlığını çıkarmamasına bile ses çıkarmaz. Gudo sekseninden sonra konuşmalarının orta yerinde uyuklamaya başlamış. İmparator da bunu görüp sevgili öğretmeni, yaşlanan vücudunun gereksindiği dinlenmenin tadını çıkarsın diye sessizce başka bir odaya geçermiş.

Nobunaga adlı bir yüce Japon savaşçısı bir avuç eriyle, sayıca on kat daha güçlü düşmana saldırmayı kararlaştırır. Kazanacağını bilir ama erleri kuşkuludur.

Yolda bir Shinto Sinliğinde duraklarken, erlerine şunları söylen «Sinliğe gireceğim. Çıkınca şu parayı atacağım; tura gelirse kazanacağız, yazı gelirse yenileceğiz. Kaderin elinde bir oyuncağız biz.»

Nobunaga sinliğe girer, sessizce yakarır. Çıktığında atar parayı. Tura gelir. Erleri vuruşmak için sabırsızlanırlar. Kolayca kazanırlar savaşı.

«Yazgıyı kimse değiştiremez!» der yardımcısı savaştan sonra.

«Doğru dersin!» diye yanıtlar Nobunaga, iki yanı turalı parayı göstererek.

 

ÖLDÜRÜM

Gasan bir gün yandaşlarına verdiği derste şunları söyler: «Öldürümü kınamak, bilinçli varlıkların yaşamlarına kıymamaktır doğru olan. Hayvanları, böcekleri bile korumalıyız. Ama vakit öldürenlere ne demeli? Varlığını çarçur edenlere, siyasal ekonomi yıkıcılarına ne demeli? Onları görmemezlikten gelmek olmaz. Ya, kendisi aydınlanmadan başkasına öğüt verenlere ne demeli? Budacılığı öldürmekte değil midir bu gibiler!..»


Kasan, bir toprak ağasının ölüm töreninde görevlendirilir.

Daha önce varlıklılarla .ileri gelenlerle tanışıklığı olmadığından, tören başlayınca çok sıkılır, ter içinde kalır.

Dönüşünde öğrencilerini toplar. Tapmakta, gözlerden ırak olduğu zamanki davranışıyla, ünlüler katındaki davranış aynılığından yana yoksun ve öğretmenlik yapmak için henüz yetersiz olduğunu itiraf eder.

Kasan tapmaktan ayrılır, bir başka ustanın öğrencisi olur. Sekiz yıl sonra aydınlanmış olarak öğrencilerine döner.

 

HORTLAĞIN ÖLÜMÜ

Genç bir kadın hastalanır. Ölüm döşeğinde, «Seni çok seviyorum,» der kocasına, «seni bırakmak istemiyorum. Benden sonra başka kadına gitme. Gidersen hortlarım, sonsuza dek kötülük yağdırırım başına.»

Çok geçmez, kadın ölür. Kocası ilk üç ay karısının son dileğine uymuştur. Ama sonra başka bir kadına rastlar da ona vurulur. Yavuklanırlar.

Yavuklanmalarıyla, kocaya geceleri hortlak görünmesi bir olur. Hortlak, sözünü tutmamakla suçluyordur onu. Bir de akıllı hortlaktır. Kocasıyla yeni sevgilisinin arasında geçenleri olduğu gibi anlatır. Kocası, yeni yavuklusuna bir armağan verse, bu hortlak verilen şeyi ayrıntısıyla biliverir. Aralarında geçen konuşmaları bile yineler de, adamcağızı öyle tedirgin eder ki, gözüne uyku girmez. Birisi, o yöredeki bir Zen ustasına başvurmasını salık verir. Sonunda, umutsuzluk içinde, mutsuz dul kalkar, yardım istemeye gider.

Usta, «Eski karın hortlamış, ne yapsan biliyor.» diye açımlar. «Ne eylesen, ne desen, sevdiğine ne versen, biliyor... Pek uyanık bir hortlakmış bu seninki! Hayranlık duymamak mümkün mü hortlağın böylesine! Sana yine uğradığında pazarlık et onunla. Ne varsa bildiğini, kendisinden bir şey saklanmadığını anlat ona. Ama şu soruyu bilirse, nişanınızı bozup dul kalacağını söyle.»

«Neymiş o soru?» diye soruşturur dul adam.

Usta yanıtlar: «Bir avuç kuru fasulyeyi tut, elinde kaç tane olduğunu sor. Bilemezse, hortlağın, salt senin kendi düş gücünün bir düzmesi olduğunu anlarsın. Seni bir daha tedirgin etmeyecektir.»

Ertesi gece hortlak gelince, adam, «Bilmediğin şey yoktur!» diye pohpohlar onu.

«Yoktur ya!» diye yanıtlar hortlak, «Bugün o Zen ustasıyla görüştüğünü de biliyorum.»

«Mademki her şeyi bilirsin,» diye yerleştirir adam, «öyleyse söyle bakalım kaç fasulye var avucumda?»

Artık soruyu yanıtlayacak hortlak mortlak kalmamıştır ortalıkta.

 

ULU İMPARATORUMUZUN ÇOCUKLARI

Yamaoka Tesshu, imparatorun özel öğretmenidir; üstelik bir kılıçoyunu ustası, büyük bir Zen bilginidir.

Aylaklarla birlikte yatar kalkar. Üstündekilerden başka giysisi yoktur, çünkü nesi var nesi yoksa onlara vermektedir.

İmparator, öğretmeninin eski giysilerine bakıp biraz para verir Yamaoka’ya, yenilerini alsın diye. Gene görüştüklerinde Yamaoka o eski kılığıyladır.

«Hani yenilerin, Yamaoka?» diye sorar imparator.

«Ulu imparatorumuzun çocuklarını giydirdim de...» diye açıklar Yamaoka.

 

NE YAPIYORSUN! & NE DİYORSUN

Günümüzde, ustalarla yandaşlarına ilişkin; ustaların öğreti kalıtlarının gözde öğrencilerine aktarılarak bu artçıların gerçekliği kendi yandaşlarına iletmelerine değgin bir sürü ipe sapa gelmez lakırdı edilmektedir. Zen’in bu biçimde gönülden gönüle aktarılması doğaldır; geçmişte başarıyla da yürütülmüştür. Savlamalar değil, kanıtlama çabaları değil; dinginlik, alçakgönüllülük öngörülürdü. Böyle bir öğretiyi alan kimse yirmi yıl sonra bile açıklamazdı durumunu! Birisi çıkıp da kendi yaşantısı gereği gerçek bir ustanın varlığını keşfettikten sonra ancak, öğretinin ona geçtiği bilinirdi; ki bu durum bile çok doğal biçimde ortaya çıkar, öğreti de kendi doğrultusunda ilerlerdi. Bir öğretmenin do çıkıp, «Ben şu ustanın ardılıyım.» dediği görülmezdi. Böyle bir savlama tam tersini kanıtlarmış sayılırdı.

Zen ustası Munan’ın tek ardılı vardır. Adı Shoju’dur. Shoju, Zen öğrenimini tamamlayınca, Munan onu odasına çağırır. «Ben yaşlanıyorum, görünüşe göre bu öğretiyi sürdürecek bir sen varsın Shoju! Al şu kitabı! Yedi kuşaktan beri bir ustadan öbürüne verilegelmiştir. Ben do kendi görüşlerimin birçoğunu yazdım içine. Çok değerlidir bu kitap; senin ardıllığın kanıtlansın diye veriyorum onu sana.» der.

Yanıtlar Shoju: «Dediğin kadar önemliyse bu kitap, kendin saklasana! Zen’ini yazısız aldım, yetiyor o kadarı bana.»

«Orasını biliyoruz,» der Munan, «gene de bu yapıt yedi kuşaktır ustadan ustaya verilegelmiş... Öğretiyi aldığının simgesi olsun diye saklayabilirsin. Al!»

İkisi de bir mangalın önünde konuşuyorlardır. Shoju kitabı eline alır almaz alev alev yanan kömürlerin arasına eokuşturuverir. Mülkiyet düşkünü değildir bu keşiş!»

O güne dek öfkelendiği görülmemiş olan Munan haykırır: «Ne yapıyorsun!»

Bağırarak yanıt verir Shoju: «Ne diyorsun!»

 

BİR ZEN SESÇİĞI

Kakua, imparatora saygısını sunduktan sonra kaybolur da kimsecikler bilmez ona neler olduğunu. Çin’de Zen çalışan ilk Japonyalıdır, ama bir sesçik dışında gösterdiği bir şey yoktur Kakua’nın. O yüzden kimse, Zen’i ülkesine onun getirmiş olduğunu anımsamaz.

Kakua Çin’e gitmiş, gerçek öğretiyi benimsemiştir. Oradayken, pek gezmemiştir. Bir dağ başına yerleşmiş, meditasyona vermiştir kendisini. Yeni bulup da öğüt vermesini isteyenler olursa, bir iki sözcük mırıldanır, ardından da dağın, kolayca bulunamayacağı bir başka bucağına göçenmiş.

Kakua Japonya’ya dönünce, imparator onu çağırtır; kendisiyle uyruklarına doğru yolu bulmaları için öğüt vermesini ister.

Kakua imparatorun önünde saygı duruşuna geçer. Cüppesinin kıvrımlarından bir kaval çıkarır, tek bir kısa sesçik üfler. Saygıyla eğilir, yiter gider.

 

SUÇLAMAYI YUTMAK

Soto Zen ustası Fugai’yle çömezleri sofraya oturmuş bir türlü gelemeyen yemeği beklemektedirler. Gelin görün, yemek daha yapılmamıştır. Aşçı bıçağını kapıp bahçeye koşar. Biraz sebze toplar. Bir çorba pişiriverir. Aceleyle sebzelerin arasındaki bir yılanı da doğradığının farkına varamamıştır.

Fugai’nin çömezleri kaşık atarlarken, o güne dek hiç böyle ilik gibi bir çorba içmediklerini geçirmektedirler. Ne var ki usta, tasında yılanın başını bulur. Aşçıyı çağırtır. Yılanın başını aşçının burnuna dayar, sorguya çeker: «Nedir bu?»

«Oo! Sağ ol ustacığım!» der aşçı. Alır başı, bir lokmada yutar.

 

YERYÜZÜNÜN EN DEĞERLİ NESNESİ

Çinli Zen ustası Sozan'a bir öğrencisi sorar: «Yeryüzünün en değerli nesnesi nedir?» diye.

Usta yanıtını bastırır: «Ölmüş kedi kafası!»

Sürdürür sormayı öğrencisi: «Ölmüş kedi kafası neden yeryüzünün en değerli nesnesidir?»

Sozan’ın yanıtı, «Ederi bilinemez de ondan!» der.

 

SESSİZ DURMAYI ÖĞRENMEK

Tendai okulu öğrencileri, Zen Japonya’ya gelmeden önce de meditasyonu bilirlerdi. Bunlardan dört sıkıfıkı arkadaş, yedi gün birbiriyle konuşmamaya ant içerler.

Birinci gün hepsi sessizdir. Meditasyonları kusursuz bir başlangıç yapmıştır. Ne var, gece gelende lambaların yağı

bitip de oda kararanda, öğrencilerden biri kendisini tutamaz, seslenir bir uşağa: «Yağ koysana lambaya!»

İkinci öğrenci birincisinin konuşmasına şaşar, «Hani konuşmayacaktık!» diye atılır.

«İkiniz de aptalsınız. Neden konuştunuz?» derken üçüncüsü, «Konuşmayan bir ben kaldım.» demez mi dördüncüsü!..

 

DANGALAK VARSIL

İki Zen öğretmeni, Daigu ile Gudo, bir zenginin evine çağrılıdırlar. Vardıklarında, Gudo varsılı yağlar: «Doğuştan akıllısınız, yaradılışınızda Zen öğrenme yeteneği var.»

«Saçmalama!» diye atılır Daigu, «İyi pohpohladın dangalağı! Varsıllığına varsıl da, Zen kim o kim!»

Zengin adam da yaptırdığı tapmağı Gudo’ya bağışlayacağına, tutar Daigu’ya verir, Zen’i ondan öğrenir.

 

ON ARDIL

Zen öğrencileri, öğretmenlerince öldürülseler bile Zen öğreniminden geçmeyeceklerine değgin ant içerlerdi. Genellikle parmaklarını kesip, kararlılıklarını kanla mühürlerlerdi. Sonraları ant içme, salt biçimselliğe dönüşmüş, bu nedenle Ekido’nun eliyle ölen bir öğrenci, bir ermiş gibi gösterilmiştir.

Ekido yeğin bir öğretmendir. Öğrencileri ondan korkarlar. İçlerinden biri nöbet tutarken günün belirli zamanlarını bildirmek için gonga vurduğu sırada tapmak kapısından geçen güzel bir kıza bakakalır, vuruşu aksatır.

Arkasında dikilen Ekido’nun sopası anında iner kafasına. Ölür; ama aklı bokuna karıştığından...

Öğrencinin velisi olayı duyup Ekido'ya çıkar. Değil suçlamak, üstün öğretimi için onu över. Ekido oralı bile olmaz. Sanki ölen mölen olmamıştır.

Bu olaydan sonra, kılavuzluğunda, sayısı onu aşkın aydınlanmış ardıl yetiştirebilmiştir. Çok olağandışı bir sayı!..

 

GERÇEK REFORM

Ryokan yaşamını Zen uğraşma adamıştır. Bir gün yeğeninin, varım yoğunu bir saray yosması uğruna savurduğunu, yakınlarının uyarmalarına da kulak asmadığını öğrenir. Bu yeğen, aile varlığını Ryokan adına vekil olarak yönettiğinden ve çifti çubuğu çarçur olma tehlikesine soktuğundan, yakınları Ryokan’ın işe el koymasını isterler.

Ryokan yıllardır görmediği yeğeniyle görüşmek için uzun bir yolculuk yapar. Yeğen amcasına kavuştuğu için sevinmiş gözükür, onu o gece konuk eder.

Ryokan bütün gece oturur meditasyon yapar. Sabahleyin ayrılırken genç yeğenine, «Yaşlanıyor muyum ne! Ellerim titriyor. Şu çarıklarımı bağlayıver.» der.

Yeğen özenle eğilip yardım eder. «Sağ olasın I Gördün ya, günler geçiyor, kişi nasıl yaşlanıyor! Güçten düşüyor. Sen kendine iyi bak.» der Ryokan. Sonra çıkıp gider. Ne saray güzelinden ne de yakınların sızlanmalarından söz açmamıştır. Ama o sabahtan sonra yeğenin savurganlığı, eğlence düşkünlüğü son bulmuştur.

 

AKSİLİK

Bir Zen öğrencisi Bankei’ye gelir, yakınır: «Usta, baş edemediğim aksi bir yaradılışım var. Nasıl düzelebilirim?»

«Aa! Çok şaşılası bir şey seninkisi; bir göster bakıyım şunu.» der Bankei.

«Şu anda gösteremem.» der öbürü.

«Ne vakit gösterebilirsin?» diye sorunca Bankei, öğrenci yanıtlar:

«Umulmadık bir zamanda çıkıveriyor.»

«Hu!» diye sonuçlar Bankei, «Kendi gerçek yaradılışın olamaz bu. Olsaydı, her isteyişinde gösterebilirdin onu bana. Doğduğunda yoktu bu sende; anan baban da vermiş değildir onu sana. Bu dediklerimi düşün biraz.»

 

KAFADAKİ TAŞ

Çinli Zen öğretmeni Hogen, ufak bir köy tapmağında tek başına yaşarmış. Bir gün dört gezgin keşiş düşer, avluda ateş yakıp ısınmak için izin isterler.

Ateş yakarlarken, Hogen onların öznellik nesnellik tartışması yaptıklarını duyar. Aralarına katılır: «Bakın şu koca taşa! Kafanızın içinde mi dışında mı varsayarsınız onu?» diye sorar.

Keşişlerden biri yanıtlar: «Budacılık açısından tüm nesneler usumuzun somutlaştırmalarıdır. Bu durumda, ‘Taş kafamızın içindedir.’ demem daha doğru olacaktır.»

«Böylesine kocaman bir taşı kafanın içinde taşıyıp duruyorsan, yaman ezer bu yük seni!» diye yerleştirir Hogen.

 

BAĞLANMAMAK

T’ang soyu çağının Çinli ustası Zengetsu öğrencilerine bakın ne öğütler döktürmüş:

Yeryüzünde yaşamak ama yeryüzünün tozuna bulaşıp bağımlılık oluşturmamaktır gerçek Zen öğrencisinin yolu.

Birisinin iyi bir hareketine tanık olduğunda, onu örnek almak için kendini yüreklendir. Bir başkasının yanlış hareketini duyarsan, ona benzememeye çalış.

Karanlık bir odada yalnız başına olsan da karşında soylu bir konuk varmış gibi davran. Duygularını açığa vur, ama gerçek yaradılışındakinden fazlasını ifade etmek için çabalama.

Yoksulluğunu hazine say. Kolay yaşamla değiş tokuş etme onu.

Bir kimse alık gözükebilir, ama belki de öyle değildir. Bilgeliğini korumak olabilir amacı, salt.

Erdemler, özdüzencenin (selfdiscipline) ürünüdür; yağmur ya da kar gibi kendiliğinden düşmez gökten yere

Alçakgönüllülük tüm erdemlerin temelidir. Bırak komşuların keşfetsin seni, sen çabalama göstermeye kendini.

Soylu yürek öne sürmez kendini. Sözcükleri nadir inciler gibi seyrek görülür; değerleri çok yüksektir.

İçtenlikli bir öğrencinin her günü kutlu gündür. Zaman yürür ama, o geri kalmaz. Ne utku ne de utanç, öylesini sarsamaz.

Kendini suçla; başkalarını değil! Doğruyu yanlışı tartışma!

Kimi şeyler, doğru da olsa, kuşaklar boyunca yanlış sayılmışlardır. Doğruluğun değeri ortaya yüzyıllar sonra çıkabileceği için, birdenbire anlaşılma özlemine gerek kalmaz.

Yaşamında erek olsun! Ama sonuçları, evrenin ulu yasasına bırak. Her gününü dingin düşünceyle geçir.

 

GERÇEK GÖNENÇ

Varlıklı bir kişi Sengai’den, ocağına sürekli gönenç getirsin diye bir yazı yazmasını ister. O yazıyı kuşaktan kuşağa özenle saklatacağını söyler.

Sengai koskoca bir kağıt bulup yazar: «Baba ölür, oğul ölür, torun ölür.»

Varsıl öfkelenir. «Soyumun mutluluğu için yaz!» dedim sana. Kalkmış dalga geçiyorsun benimle!»

«Dalga geçesim yoktur.» diye açıklar Sengai, «Sen kendin ölmeden önce oğlun ölecek olursa, bu seni çok üzer. Eğer torunun, oğlundan önce göçerse, ikiniz birden yıkılırsınız. Ama senin soyun, gelecek kuşaklar boyunca, yazdığım sırayla ölürlerse, yaşamın doğal akışı olur bu. Gönenç diye buna derim ben.»

 

GÜNLÜK YAKMA KABI

Karne adlı Nagazakili bir kadın, Japonya’da tütsü ocağı yapan birkaç kişiden biridir. Tütsülükleri birer sanat eseridir; yalnızca çayevlerinde ve evlerin sinliklerinde bulundurulur.

Babası da bu işi yaparmış önceleri. Kame içkiye düşkündür. Tütüne de tutkundur. Erkekleri pek boldur.

Ne vakit parayı doğrultsa, vur patlasın, çağırır sanatkarları, ozanları, oymacıları, işçileri, kısaca amatör-profesyönel tanıdığı ne kadar erkek varsa, çal oynasın eğlenirler. Onların dostluğunda taslakları gelişir, biçimlenir.

Kame, yaratırken yavaşın yavaşıdır; ama başyapıttan başkasını ürettiği yoktur. Kame’nin tütsülükleri, içki içmez, tütün tüttürmez, erkeklerle oynaşmaz kadın kadıncıkların yuvalarında baş tacı edilirler.

Nagazaki belediye reisi bir gün Kame’ye kendisi için bir yakı yakım kabı ısmarlar. Yarım yıl geçer, ocaktan bir haber yoktur. O sıralarda uzak bir kentteki daha yüksek bir göreve atanan bay başkan, kadına gelir. Ocağını yapmaya başlasın diye tutturur.

Çok geçmez, esin gelir, Kame günlük yakma kabını yapar. Bitirince, koyar masanın üzerine, geçer karşısına, bakar da bakar. Sanki arkadaşıdır kap; önünde tütün tüttürür, içer. Bütün gün onu gözlemler.

Sonunda alır çekici, tuz buz eder yapıtı. Kafasına denk düşen yetkin yaratı olmadığım görmüştür onun.

 

GERÇEK MUCİZE

Bankei, Ryumon Tapmağı’nda öğüt verirken, Sevgi Budası adını dilden düşürmeme yoluyla kurtuluşa inanan bir Sinshu rahibi, oradaki dinleyicilerin çokluğunu kıskanır. Bankei’yle tartışı yapmayı kurar.

Bankei konuşmasının ortasındadır rahip geldiğinde; ama rahip öyle karıştırır ki ortalığı, Bankei durup patırtının nedenini soruşturur.

«Mezhebimizin kurucusu», diye böbürlenir rahip, «öyle doğaüstü güçlere sahiptir ki, ırmağın bir yakasında elinde fırça durmaktayken yardımcısı karşı yakada bir kağıt tutarmış. Öyle uzaktan, fırçayı değdirmeksizin kutsal Amida adını yazarmış. Sen yap görelim, böyle bir mucizeyi!»

Bankei yanıtlayıverir: «Senin tilki yapmıştır o kurnazlığı, ama, Zen uğraşmaz bunlarla. Benim mucizem başka türlüdür: Acıkınca yerim, susayınca içerim.»

Öğretmeni Tekisui’nin ölümüne üç gün kala, Gasan onun yatağına ilişir. Tekisui Gasan’ı ardıl seçmiştir kendine daha önceden.

Gasan o sıralarda yanmış olan bir tapınağın onarımıyla uğraşmaktadır. Tekisui sorar: «Tapmak işi bitince ne yapacaksın?»

«Sen iyileşince orada konuşmanı istiyorum.» der Gasan. «Ya ölürsem?»

«Bir başkasını buluruz.» diye yanıtlar Gasan.

Tekisui sürdürür: «Ya kimseyi bulamazsan?»

Gasan patlar: «Bırak şu saçma sapan sorulan da uyumana bak!»

 

YOK OĞLU YOK

Yamaoka Tesshu genç bir Zen öğrencisiyken, usta değiştirir durur. Sıra Shokoku’lu Dokuon’dadır.

Yamaoka, ustaya kendi eriştiği çizgiyi sergilemek ister: «Tin, Buda, ölümlü varlıklar... gerçekte bunlar yoktur ki! Görüngünün gerçek doğası boşluktur. Erişme yoktur, hayal yoktur, bilge yoktur, bayağılık yoktur. Verme diye bir şey yoktur, ne de alınacak bir şey...»

Sessiz sessiz çubuğunu tüttüren Dokuon öyle durur. Birden çubuğunu Yamaoka’nın kafasında kütletir. Delikanlı kabarır.

Dokuon sorar: «Mademki yoktur bir şey; nerden çıktı bu öfken?»

 

ÇALIŞMAYANA YEMEK YOK

Çinli Zen ustası Hyakujo sekseninde bile öğrencileriyle didinir, yerleri süpürür, bahçeyi sular, ağaçları budarmış.

Öğrenciler, bunca çalışan yaşlı öğretmenlerine acırlar. Durup dinlenmesi dileklerine kulak asmayacağım bildiklerinden, gidip öğretmenin gereçlerini saklarlar.

O gün ustaları yemek yemez. Ertesi gün de, daha ertesinde de... «Gereçlerini sakladık da, ona bozulmuştur,» diye durumu değerlendirir öğrenciler, «en iyisi çıkarıp yerine koyalım şunları.»

Sakladıkları şeyleri ortaya çıkarır çıkarmaz da öğretmenin eskisi gibi çalıştığını, yiyip içtiğini görürler. O akşam öğretmen derste: «Çalışmayana yemek yok.» der.

 

GERÇEK ARKADAŞLIK

Çok eskiden Çin’de iki arkadaş varmış, biri iyi harp çalar, öbürü de güzel güzel dinlermiş.

Biri, çalar söylerken, türküsünde dağ geçse, öteki: «Gözümün önünde belirdi dağlar.» der; berikinin şarkısında su geçse, öbürü: «Bak şu çağlayan dereye!» diye seslenirmiş.

Ne var, gün gelmiş; dinleyeni hastalanıp ölmüş. Çalıp söyleyeni harpının tellerini koparmış, bir daha çalmamış. O günden beri harp tellerini koparmak gerçek arkadaşlığın simgesi olagelmiştir.

Zen ustası ikkyu çocukluğunda bile kafalı oğlandır. Öğretmeninin nadir bir çay fincanı vardır; değeri yüksek antika bir fincandır, ikkyu bu fincanı kırmasın mı! Oğlancağız çok üzülür. Öğretmeninin ayak seslerini işitir işitmez fincan kırıklarını avucuna doldurup arkasına saklar. Ustası yaklaşınca, ikkyu sorar: «Neden ölür kişiler?»

«Doğaldır bu,» diye anlatır yaşlı öğretmen, «tüm varlıklar bir süre yaşarlar, sonra ölürler.»

ikkyu fincan kırıklarını göstererek: «İşte fincan öldü, bak!» der.

 

YAŞAYAN BUDA İLE BANYO TEKNECİSİ

Zen ustaları kişisel yol gösterimlerini gözden ırak bir odada verirler. Öğretmenle öğrenciyi kimse tedirgin edemez.

Kyoto’daki Kerınin tapmağının Zen ustası Mokurai tüccarlarla, gazetecilerle de öğrencileriyle olduğu gibi, söyleşmekten zevk alırmış. Okumasız yazmasız bir banyo teknecisi de aralarına katılır; balkabağı sorular sorar, çay içer, sonra gidermiş.

Bir gün Mokurai bir yandaşına kişisel yol gösterim verirken tekneci odaya girer. Kendisine, bir başka odada beklemesi söylenir.

Tekneci uzatın «Yaşayan Buda değil misin sen? Tapınaktaki taş Budalar bile kovmuyor kimseyi. Bir beni mi buldun atacak?»

Mokurai, ne yapsın, çıkıp, yandaşıyla başka bir yerde görüşür.


 

      Cha-no-yu: Japon Çay Töresi. «Çay» ile «sıcak su» sözcüklerinden oluşmuştur. Zen Budacılığından çıkan bir Japon kültürü biçimidir. Çay yaparken, çay içerken yaratılan tinsel ortam, satoriyi amaçlar. Satori de, gündelik bilinçliliklerin aşılarak birdenbire aydınlanma­ya geçilmesi demektir.

 Shinto: Deneysel bilgiden değil de kültüre! etkinlik blçeminden esinlenen gelenekler, simgeler birikimi.

Amida: Çoğunlukla Zen tapınaklarında betimleri, heykelleri bulu­nan «Ölümsüz Işık» anlamına gelen kutsal varlık.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült