Hikaye

 

 

Yürüyün Yiğitler

Aziz Nesin


Sinekmiş, pireymiş, tahtakurusuymuş, orda öyle şeyler yok. Yazı sonbahar, sonbaharı da kış gibi bir yer. Kışını görmedim, ne gibidir artık bilmem. Bizi o köye İpraamağa (İbrahim Ağa) çağırmıştı. Atların üstünde, dağ yolunda kıvrıla kıvrıla, çamların arasından çıktık da çıktık. Heheyyy... İpsan orda, atın üstünde kendini Köroğlu sanıyor. Döne döne çamlı tepeler arasından geçip yükseldikçe insanın boyu uzuyor, omuzları genişliyor, göğsü şişiyor. Hani nerdeyse, elini uzatıp ak bulutlara, mendil diye burnunu sileceksin. Ama yalnız kendinize böyle oluyor, karşınızdakine bişey olduğu yok. Sizden başka herkes olduğu gibi duruyor. İçimden, «Bre savulun!..» diye bağırmak geliyor.

Karşımda da bağıracak kimse yok ama, olsun, içimden öyle geliyor işte... Dağlara doğru bağıra bağıra git. Baktım, kendimi tutamıyorum, yüksek sesle bir türkü çağırmaya başladım.

Biz dört memuruz, bir de bize yol gösteren köylü, hepimiz beş atlı, önce şurdan burdan konuşurken, arkadaşlardan biri, bir kavgasını anlatmaya başladı. Oysa kavga edecek biri de değil. Sıska mı sıska, hızlı bir yel esse yere devrilecek. Elli kilo ya gelir ya gelmez. Bir gece karşısına biri çıkmış, yolunu kesmiş. Adamla boğuşmaya başlamışlar. O anlatıyor, biz bir yandan atların üstünde dağ yolundan tırmanıyoruz ha tırmanıyoruz. Arkadaş da anlatıyor ha anlatıyor. Karşısına çıkan birken iki olmuş. Birine bir yumruk atmış, öbürüne bir tekme...

Arada bir benim at tökezliyor. Çamların seyrekleştiği yerlerden, taa altımızda akan koca dereler sicim gibi incelmiş. Aşağıdaki yamaçlarda tiftik sürüleri var; her ciftik keçisi böcek kadar küçük görünüyor. Yükseldikçe büyüyoruz, biz büyüdükçe bizden başka her şey küçülüyor.

Arkadaş anlatıyor. Derken, o adamlar üçleşmiş. Dağa çıka çıka yükseldikçe, üzerine saldıranların sayısını da arttırıyor. Biri daha çıkmış karşısına, dört kişi olmuşlar. Dördü birden üzerine atılmışlar. Bir birine, bir ötekine, bir daha ötekine... Hepsi yerde.

Yükseliyoruz. Aşağılarda arada bir köyler görünüyor. Köyleri al, rozet diye yakana tak, öyle küçülmüşler... Bana öyle geliyor ki, adımımı bir atsam, bu tepeden karşı tepeye geçivereceğim.

Arkadaş anlatıyor. Sonra kardeşim, önüne çıkıp yol kesenler var ya, dörtken beş olmuşlar. Bir başka arkadaş ona,

—      Yanında tabanca filan yok muydu? diye sordu.

—      Var. diyor, tabanca da var, bıçak da var, kama da var, muşta da var...

Arkadaşın bir topu eksik, biraz daha yükselsek, «Yanımda bir de kırk ikilik top bataryası var...» diyecek.

—      Peki, çeksene tabancayı.

—      Amma yaptın, ben öyle beş, on kişiye tabanca çekmeğe tenezzül eder miyim? Yumruğum ne güne duruyor? Aldım ayağımın altına, efendime söyleyeyim...

Burcu burcu çam kokuları arasından boyuna yükseliyoruz. İçimden ikide bir, «Savulun!..» diye bağırmak geliyor.

Hani bir bağırsam, sesimden uçan kuşlar düşecek sanıyorum. Bağırmamak için kendini zor tutuyorum.

Arkadaş anlatıyor. Sonra karanlıktan beş kişi daha çıkmış, bunlar olmuş on kişi... Bizim arkadaş,

—      Ulan teker teker gelmeyin, erkekseniz, bölük bölük, tabur tabur gelin!., diye bir yürümüş üzerlerine. Yakaladığını savuruyormuş, savurduğu uçuyormuş. Derken olmuş bunlar elli kişi...

Arkadaş,

—      Elli kişi olunca, diyor, yavaş yavaş kavganın tadı çıkmaya başladı...

Ellisini de döğe döğe pestilini çıkarmış, katmış önüne, davar gibi sürümüş.

Başka bir arkadaş,

—      O bişey mi? Ben bir zamanlar... diye başlıyor. Sinemada canı sıkılmış. O koca sinemada kaş kişi varsa, hepsini döğe döğe sinemadan sürmüş çıkarmış, filmi bir başına seyretmiş.

Daha öbürü,

—      Ben. diyor, bir zamanlar... Bir çocuğu ezilmekten kurtarmıştım. Çocuk, tiren yolunda oynuyor. Baktım, karşıdan da motorlu tiren son hızıyla geliyor. Yetişmesem çocuğu ezecek. Hemen koştum, tireni bir göğüsledim kardeşim... Makiniste de «Önüne baksana uian» diye iki tokat patlattım...

Hiçbirimiz de bu anlatanlara, «Çüüüş.» demiyoruz da, arkadan da biz bir şey anlatacağımız için,

—. O daha bişey değil, ben bir zamanlar... diye kendi hikayemize başlıyoruz.

Atlar dağa tırmanıyor. Yükseğe çıktıkça huyumuz değişti. Hiçbirimiz, beş, on kişiyi dövmeye tenezzül etmiyoruz.

Yüksele yüksele, ata ata, İpraamağa’nın köyüne geldik. Bizi karşıladılar, misafir odasına aldılar. Üçer, dörder şilte üst üste konmuş. Bizi bu şiltelerin üstüne buyur ettiler. Soğuktan benim çenelerim birbirine vuruyor, arkadaşların da öyle... Oysa Ağustos ayındayız.

O köyde bir tek şişman, göbekli adam yok. Hepsi, iri, bir bileği, bizim üçümüzün bileği kadar. Zayıf ama sırım gibi adamlar.

Akşam yemeğini İpraamağa’nın evinde yedik. Sofaya dört tane kocaman bakır sini kuruldu. Çoluk çocuk sinilerin başına oturdular. Tam otuzaltı kişi. Hepsi de tpraamağa’nın soyundan. İpraamağa’nın yalnız yirmisekiz torunu var. ipraamağa,

—      Memmeeet!.. diye seslendi mi, sofradan dört, beş Mehmet birden.

—      Buyur!., diye fırlıyor.

İpraamağa çok ihtiyarlamış, bir yanma da inme inmiş. Bu yüzden biraz peltek konuşuyor, bir bacağını da sürüyerek yürüyor. Torunlarının adını hatırlamıyor da, bir Mehmet, bir Ahmey diyor.

O gece misafir odasında kaldık. Ertesi gün bizi su başına götürdüler, bir toklu kızarttılar. Yedik, içtik... Ama hava bize soğuk geliyor. Biryandan titriyoruz, çenelerimiz atıyor, biryandan da,

—      Ben bir zamanlar...

—      Ben bir zamanlar... diye atıp tutuyoruz. .

Köyden ayrılacağımız sabahtı; arkadaşlardan biri,

—      Bunların arasında mutlaka kan davası vardır, komşu köylerle bunlar kan davalıdırlar, dedi.

Hepimiz de öyle düşündük. Burada insanın parmakları, öyle, adam boğmak, şamarlamak gibi bir şey istiyor. insan kendini dev sanıyor. Kahvede buluşup, ordan yola çıkacaktık. Biz kahveye vardık. Köylüler de orda. Az sonra İpraamağa da, bacağını sürüyerek geldi. Yürürken koca bir yaşlı çınar gövdesi yıkılmış da suda sürükleniyor gibi.

Arkadaşlardan biri,

—      İpraamağa, dedi, sizin öteki köylerle aranızda kan davası filan var mıdır?

İpraamağa,

—      Yoktur, dedi, bizim buraları kan davası nedir bilmezler. Şükür öyle iş adet olmamış.

Şurdan burdan konuşulurken İpraamağa,

—      Lakin kavgamız vardır, dedi. Ama eskiden. Simdi barış görüş olduk. Bize atla iki saat çeker bir köy vardır. Benim çocukluğumda, yaylak işinden aramız bozuldu. Bizim yaylağa sahip çıkmışlar. Bizim sürüleri yaylağa sokmamışlar. Allah rahmet eylesin, d'dm bunu duyunca, peh peh... Gene bu kahvedeydik,

—      Ne durursunuz, kuşanın yiğitler!., diye bir nida etti, hep kuşandık, bindik atlara. Ben o sıra onüç, ondurt varım. Vurduk allara tepmiği. Baktım, anam benden ileri gider. Verdim kamçıyı ata, anamı geride kodum. Anam «Oğul, hele geri dur!» dediyse de dinlemedim. Bir baktım, anam gene geçti beni... Neyse, biz bunlarla, inik Bel’de karşılaştık. Onlar da kuşanmış, üstümüze yürürmüş. Düze varınca çarpıştık. Bir iyi döğüşmüşüz. Bizden altı yiğit döküldü. Onlardan daha çok. Bu vuruşmanın üstüne, o yıl yaylağı bölüştük. Ertesi yıl bu yaylak işinden bir vuruşma daha oldu. Bizden dökülen olmadı, onlardan üç yiğit düştü.

Dört yıl iki köy arasında çarpışma sürdü. Sonra ihtiyarlar aramızı buldu, barıştık. Bu barışma üzerine, onlardan bir delikanlı, bizden bir kızı istedi. Verdik. Düğün onların köyünde. Gündüz meydan, gece koca ev düğün yeri oldu. Ortada çingene karısı oynuyor. Derken bizim delikanlılardan biri, şarkıcıdan bir şarkı istedi. O köyden bir delikanlı,

—      Önce benim istediğim şarkı çığırılacak... dedi.

Bunu duyunca dedem,

—      Ne durursunuz yiğitler, davranın... diye bağırmasıyla, silahlara el attık.

Başladık vuruşmağa. Kıran kırana bir iyi döğüşmüşüz. Bizden iki yiğit eksildi. Onlardan zayiat çok...

Bizim buralarda şükür kan davası adet olmamış. Sonra oğul, bizim aramız gene açıldı bunlarla. Bir zaman sonra ihtiyarlar araya girdi, barıştık. Derken gene bir gün bu kahvede oturuyoruz. Bir avrat seğirtti,

—      Heyyy, bıyıklarınızı kazıtın da köçek olun. Ne durursunuz, bizim arkı, tarlalarına çevirmişler... diye bağırdı.

Dedem o sıra rahmetli olmuş. Babam bunu duyunca, avradın suratına iki şamar atıp, kahvedekilere,

—      Yürüyün yiğitler!... diye bir bağırdı ki, hep fırladık, kuşanıp atlanıp üzerlerine yürüdük. Bunları köyde bastırdık. İyicene kapıştık. Vuruş de vuruş... Benim avrat, rahmetlik, sopayı kapmış, bir girişmiş ki bire aman... Bizden dört yiğit yitirdik, onlardan hesabı bellisiz. Arkı bizden yana çevirdik. Devrisi yıl, onlar gene arkı kendi tarlalarına döndürmez mi? Yürüyün... Beş yıl bu ark yüzünden çarpıştık. Sonra, bir onlara bir bize arkı dönderip anlaştık.

Bizim buralarda kan davası adet olmamış şükür... Sonra oğul, birgün kahvede otururken duyduk ki, bunlar baltaları almışlar, bizim odunluk ormana girmişler, çamlara baltayı çalarlarmış. O sıra babam rahmetlik olmuş. Ben bunu duyunca,

—      Daha durur musunuz, kuşanın yiğitler!., diye bir nağra çektimdi, atlılar birden yola düzüldü. Dört nala bunların üstüne vardık. Aldüzü’nde bunlarla bir çarpıştık. Kıran kırana bir iyi vuruştuk. Bizden on yiğit düştü, onlardan bellisiz. Bunları odunluktan sürdük. Duyduk ki ertesi yıl gene gelmişler... Yedi yıl bu çarpışma sürdü. Sonra araya ihtiyarlar girdi, uyuştuk. Odunluğu ikiye bölüştük. O gün bugün aramız iyi... Kavga döğüş yok. Hele kan dövası buralarda hiç adet olmamış...

Biz de atlarımıza binip gitmek üzereydik ki, karşıdan biri koşarak geldi,

—      Duydunuz mu heey, diye bağırdı, kulağınıza kurşun mu aktı? Pınaz’lılar, Halkçılara oy vermişler.

Bunu duyar duymaz, o inmeli İpraamağa bir ok oldu da yerinden fırladı,

—      Ne? Halkçılara mı oy vermişler? Bre... Davranın yiğitler!.. Ne durursunuz, tez kuşanın!.. Yiğit olan yürüsün!., diye bir bağırdı ki, kahvenin camları zangırdadı. Az önce, bacağını sürüyen İpramağa, keklik gibi sekerek seğirtti. Köyün içinde,

—      Yiğitler yürüyün!.. Yiğitler davranın!.. Kuşanın yiğitler!., diye nağralar duyulmaya başladı. Gözle kaş arasında meydanı atlılar doldurdu. ipraamağa en önde, oğulları, torunları da atlara binmiş... On yaşındakiler bile hep atlı. Kadını erkeği at üstünde.

—      Yürüyün!., diye bağırdı.

Bize yol gösteren de onlarla birlikte vuruşmaya gitmişti. Biz de dört memur, atlarımıza bindik, yola düzüldük. Soğuktan tirtir titriyorduk. Çenelerimiz atıyordu. Bir zaman sessiz sessiz gittik. Elli kişiyi önüne katıp kovaladığını söyleyen arkadaşa,

—      Sonra ne oldu, o elli kişiyi ne yaptın? diye sordum.

Dişleri birbirine vurarak,

—      Donuyorum, donuyorum yahu... dedi.

—      Elli kişi ne oldu?

—      Elli demedim, on kişi dedim...

Dağdan düze inince, bir daha sordum.

—      Karanlıkta bana öyle gelmiş, beş kişiymişler, dedi.

Öbür arkadaşlar,

—      Atıyorsun... dediler.

—      Yok, vallahi atmıyorum, dedi, geceleyin karsıma bir adam çıkmıştı ama, benim için mi çıkmıştı, yoksa başka bişey için mi, anlamadım... Ben hızlı hızlı ondan uzaklaşınca, o da arkamdan bakakalmıştı.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült