Hikaye

 

 

Yüksek Ve Alçak Araştırma

O. Henry


EĞER BİR FİLOZOFSANIZ, şöyle yapabilirsiniz: Yüksek bir binanın damına tırmanır, yüz metre aşağıda kalan insanlara tepeden bakarak onları böcek gibi görebilirsiniz. Yazın karşılaştığımız su birikintilerindeki ilkel, siyah su sinekleriyse, amaçsız bir karışıklık içinde çırpınırlar. Onların davranışlarında, karıncaların bizi şaşırtan zekaları bile yoktur, çünkü karıncalar hiç değilse ne zaman yuvaya dönmeleri gerektiğini bilirler. Gerçi karınca daha düşük seviyeli bir hayat yaşar, ama sen metro istasyonunda trenin gelmesini beklerken o çoğunlukla evine varmış, terliklerini giymiştir bile.

, Şu halde binanın damındaki filozofa insanlar, sürünen aşağılık böcekler gibi görünür. Komisyoncular, yazarlar, milyonerler, otel komileri, güzeller, işçiler ve politikacılar, başparmağın kalınlığından daha geniş görünmeyen caddelerde kümelenen küçük siyah lekeler halini alırlar.

Bu üstün açıdan kent bile biçimsiz binalarla çirkin perspektiflerin anlaşılmaz yığını görüntüsüne bürünür. Koca Okyanus bir su birikintisi, dünya kaybolmuş bir golf topudur. Hayatın bütün önemsiz faktörleri ortadan kalkmıştır. Filozof, üzerindeki sonsuz gökyüzüne bakarak ruhunu bu yeni görüş açısı altında gelişmeye bırakır. Kendini sonsuzluğun tek mirasçısı, zamanın çocuğu sayar. Aslında bütün uzayın kendisine ait olması gerektiğini düşünür, kendi cinsinden varlıkların gezegenler arasındaki boşlukları katedecekleri fikri onu titretir. Bu yüksek çelik konstrüksiyon binanın üzerinde, Himalayaların doruğundaki bir toz taneciği gibi kaldığı minik dünya ayaklarının altında serili, hareket eden atomlardan başka bir şey değildir. Aşağıdaki o huzursuz, siyah böceklerin tutkuları, kahramanlıkları, değersiz kazançları ve aşkları, önemsiz şehirleriyle birlikte bütün dünyayı saran ölçülmez sonsuzluğa göre nedir ki?

Bir filozof bütün bunları kesinlikle düşünecektir. Aslında bu fikirler, dünyanın bütün felsefe sistemleri hesaba katılarak derlenmiş ve yüksek binaların üzerindeki derin fikirli kimselerin değişmez düşüncelerini, kuruntularını karakterize etmek için bir soru işaretiyle tamamlanmıştır. Filozof, asansörle aşağıya inerken ruhu gelişmiş, kalbi huzura kavuşmuş, dünyanın oluşumuyla ilgili fikirleriyse, gökkuşağı kadar genişlemiştir.

Ama eğer adınız bir rastlantı sonucu Daisy"yse, Sekizinci caddede bir tatlıcı dükkanında çalışıyorsanız, bir buçuk metre eninde, iki buçuk metre boyunda bir odacıkta oturuyorsanız, haftada altı dolar kazanıyorsanız, öğle yemeğine on sent veriyorsanız, on dokuz yaşındaysanız, sabahları altı buçukta kalkıyor, akşamları dokuza kadar çalışıyorsanız ve felsefe de okumadıysanız, o zaman belki de gökdelenin tepesinde aynı şeyleri hissetmezsiniz.

Daisy'ye göz koyan iki kişi vardı. Bunlardan birincisi, New York’un en küçük dükkanının sahibi olan Joe’ydu. Dükkan, ancak küçük bir sandık kadardı ve gökdelenlerden birisinin köşesine kırlangıç yuvası gibi yaslanmıştı. İçeride mevsimine göre meyveler, tatlılar, gazeteler, şarkı kitapları, sigara ve meşrubat satılırdı. Acımasız kış, donmuş taneciklerini yağdırmaya başlayıp, Joe da meyveleriyle birlikte dükkanın içine sığınmak zorunda kalınca içeride mallar, testi büyüklüğünde bir soba ve bir de müşteriden başka kimseye yer kalmazdı.

Joe, vaktini haylazlıkla geçiren bildiğiniz gençlerden değildi. Onurlu, ne yaptığını bilen, para biriktiren ve parayı harcamakta Daisy'nin kendisine yardımcı olmasını dileyen bir Amerikalıydı. Bunu genç kıza üç defa teklif etmişti.

«Para biriktirdim, Daisy,» derdi. «Senin, karım olmanı ne kadar istediğimi bilirsin. Dükkanım çok büyük değil ama:...»

Felsefe okumamış olan genç kız: «Oh, sahi mi?» diye atılırdı. «Ama bana, Wanamakcr'in önümüzdeki yıl dükkanın bir bölümünü senin elinden alıp başkasına kiralamak istediğini söylediler.»

Daisy her gün sabah akşam, Joe’nun dükkanının bulunduğu köşeden geçerdi.

Onu hep; «Merhaba, minik!» diye selamlar ve «Dükkanın bana boşalmış gibi göründü, bir paket çiklet sattın galiba,» diye de takılırdı.

Joe ise: «Burada çok yer olmadığı doğru, ancak senin sığacağın kadar yer var,» derdi. «Dükkanımla ben, bizi kabul etmeni bekliyoruz. Bu fikre ne dersin?»

«Dükkan mı?» Daisy'nin kalkık burnu hoşgörüyle yukarı dikilirdi. «Sardalye kutusu! Demek beni bekliyorsun, ha? Haydi canım, benim içeriye girebilmem için dışarıya elli kilo tatlı çıkartman gerekir, Joe.»

Joe da: «Bu değişikliğe dünden razıyım,» diye karşılık verirdi.

Daisy’nin varlığı her bakımdan sınırlıydı. Çalıştığı dükkanda da tezgahla rafların arasında zorlukla yan yan ilerlemeye çalışırdı. Evi saydığı o minik odadaysa, kendi kendisiyle bile aşırı içten sayılırdı. Duvarlar birbirine o kadar yakındı ki, yapıştırılmış gazeteler insana ne söyleyeceğini unutturuyordu. Aynada kahverengi saçlarına bakarken, bir eliyle kapıyı kapatıp ötekiyle de ocağı yakabilirdi. Komodinin üzerinde altın bir çerçeve içerisinde Joe'nun resmi dururdu ve bazen... Ama o zaman hemen aklına Joe' nun sabun kutusu gibi, o dev binanın köşesine yapışmış basit, küçük dükkanı gelir ve duygularının yerini gürültülü kahkahalar alırdı.

Daisy'nin öbür hayranıysa, Joe'yu birkaç ay geriden izliyordu. Kızın oturduğu evde pansiyonerdi. Adı Dabster' di ve filozoftu. Daha yaşı genç olduğu halde, bilgi yönünden Paissaic (New Jersey) li bir bayın valizindeki yabancı ülke etiketleri kadar zengindi. Bu bilgiyi ansiklopedilerden ve ders kitaplarından toplamış; ama akıl yanından geçerken plaka numarasına dikkat etmediği için, caddede şaşkın şaşkın kalakalmıştı. Suyun bileşimini, bezelyeyle dana etinin, adale yapısını nasıl geliştirdiğini, İncil’deki kısa şiirleri, havaya karşı on santim arayla üst üste dizilen iki yüz elli altı çatı tahtasını çakmak için kaç tane çatı çivisi gerekeceğini, Illinois eyaletinde Kankakee kentinin nüfusunu, Spinoza'nın ilkelerini, Bay H. McKay Twombly'nin ikinci uşağının adını, Hoosac tünelinin uzunluğunu, tavuklar için en uygun kuluçka zamanını, Driftwood'la Perınsylvania' daki Red Bank Furnace arasında kuryelik yapan memurun maaşını, bir kedinin ön ayaklarının kaç kemiği olduğunu bir çırpıda söyleyebilirdi.

Ama bu bilgi seviyesi, Debster için hendikap sayılmazdı. Eğer sizin bundan hoşlanacağınızı düşünürse, konuşma yeteneklerini istatistiklerin garnitürüyle süslerdi. Gerektiği zaman aynı şeyden, kendini korumak için silah olarak yararlanmayı da bilirdi. Yerde duran 5x2 3/4 uzunluğundaki demir çubuğun ağırlığı ve Fort Snelling'e bir yılda düşen ortalama yağmur miktarı üzerine bir salvo savurarak, sen daha ona tavukların neden sokaklarda gezindiğini sormak için kendini toparlamaya çalışırken, çatalını tepsideki en nefis pilice saplardı.

Böylesine güzel silahlanmış ve saçlarını da briyantinleyerek belirli bir çekicilik kazanmış olan Debster, minik dükkanın sahibi Joe için bıçaklanması gereken bir rakip halini almıştı. Ama Joe'nun bıçağı yoktu. Zaten olsa da dükkan o kadar dardı ki, içeride bıçağını çekmesi mümkün değildi.

Bir cumartesi günü öğleden sonra saat dört sularında, Daisy'yle Bay Debster, Joe'nun dükkanının önünde durdular. Debster bir silindir şapka giymişti. Eh, ne de olsa Daisy kadındı. Bu yüzden o şapkanın Joe’ya görünmeden aynı şekilde dolaba konulması doğru değildi. Ziyaretin uydurma nedeniyse, bir parça ananaslı çikletti. Joe,, paketi dükkanın açık penceresinden uzattı. Şapkayı görmek onu ne şaşırtmış ne de titretmişti.

Daisy, hayranlarını birbirleriyle tanıştırdıktan sonra: «Bay Debster, manzarayı seyrettirmek için beni yukarı terasa çıkartıyor,» dedi. «Ömrümde hiç gökdelene çıkmadım. Her halde yukarısı çok ilginç olmalı.»

Joe «Hm!» demekle yetindi.

Bay Debster de: «Göğe yükselen bu binanın damından görülen manzara sadece güzel değil, aynı zamanda öğreticidir de,» diye atıldı. «Bayan Daisy'nin çok eğleneceğinden eminim.»

Joe: «Burası rüzgarlı olduğuna göre, her halde yukarısı da oldukça eser,» dedi. «Sıkıca giyindin mi, Daisy?»

Daisy: «Tabii! Merak etme, bana bir şey olmaz,» diyerek Joe'nun düşünceli alnını süzdü. «Kutusuna konulmuş bir mumyaya benziyorsun, Joe. Sana bir avuç fındık ya da bir elma mı gönderdiler? Dükkanın pek dolu görünüyor.»

Daisy pek sevdiği bu espriden sonra kıkırdayınca, Joe da gülümsemek zorunda kaldı.

Debster: «Dükkanınız bu binaya1 göre biraz küçük, Bay... şey!» dedi. «Bildiğim kadarıyla, binanın kenarları yüz on üçe otuz üç metre boyunda. Sizin dükkanın buna oranla kapladığı alansa, Amerika

Birleşik Devletleri'nin Rocky dağlarının doğusunda kalan bölgesinde Ontario'nun yarısı kadar oluyor.»

Joe neşeyle: «Sahi mi?» diye bağırdı. «Sayıları kullanmakta gerçekten pek ustasınız. Acaba anırmasına 1 dakika 37,5 saniye ara veren bir eşek, bu arada kaç kilo istif edilmiş saman yiyebilir dersiniz?»

Birkaç dakika sonra Daisy’yle Bay Debster, gökdelenin en üst katında asansörden çıkıyorlardı. Buradan da kısa, dik bir merdivenle terasa çıktılar. Debster aşağıdaki caddede hareket eden siyah noktaları görmesi için genç kızı parmaklıkların yanına götürdü.

Daisy titreyerek: «Bunlar nedir?» diye sordu. Daha önce hiç bu kadar yükseğe çıkmamıştı.

Tabii, Debster bunun üzerine kuledeki filozof rolünü benimsedi ve kızın ruhunu uzayın sonsuzluğuna ulaştırmak istedi.

Neşeyle: «İki ayaklılar!» diye karşılık verdi. «Yüz on üç metre gibi önemsiz bir yükseklikten bile nasıl gözüktüklerini görün işte! Körmüş gibi oraya buraya koşuşan, sürünen böcekler.»

Daisy birden: «Hayır,» diye bağırdı. «Bu doğru değil! Onlar insan! Bir otomobil gördüm. Söylesenize, ne kadar yükseklikteyiz?»

Debster: «Şöyle ilerleyelim,» dedi.

Aşağıda düzenli bir oyuncak gibi duran ve saat daha erken olduğu halde yer yer kış akşamının ilk ışıklarıyla bezenen büyük kenti kıza gösterdi. Sonra da güneyde ve doğuda gökyüzüne karışarak esrarengiz biçimde kaybolan küçük koyla denizi.

Mavi gözlerinde huzursuz bir ifade belirmiş olan

Daisy: «Hoşuma gitmedi,» dedi. «Aşağıya insek iyi olacak.»

Ama filozof, elindeki fırsatı kaçırmak niyetinde değildi. Kıza ruhunun yüceliğini göstermek, sonsuzluğu bile kaplayan fikirlerini, hatırladığı istatistikleri ortaya koymak istiyordu. O zaman Daisy, New York'un en küçük dükkancığında çiklet satmaya bir daha hiç bir zaman razı olamazdı. İnsanların sorunlarının ne kadar önemsiz olduğunu, yeryüzünden bu kadarcık bir uzaklığın bile onları ve yarattıkları eserleri bir doların onda biri kadar göstermeye yettiğini anlattı. Bu sonuncu iddiayı üç kez hesapladıktan sonra söylemişti. Avuntu aramak için yıldızlar sistemini ve uzayın derinliklerini incelemek gerektiğini de sözlerine ekledi.

Daisy: «Böyle şeylere hayranlık duyamam,» dedi. «İnsanların bit kadar gözüktüğü yüksekliklere çıkmak hoşuma gitmiyor. Belki de gördüklerimizden birisi de Joe’ydu. Ah, Jimmy! New Jersey'de de olsak bir şey değişmezdi. Bu yükseklik beni korkutuyor.»

Filozof üstünlükle gülümsedi.

«Zaten dünya da uzayda bir buğday tanesi kadar kalır,» diye karşılık verdi. «Yukarıya baksanıza!»

Daisy korkuyla başını kaldırdı. Kısa gün bitmiş, yıldızlar ışıldamaya başlamıştı.

Debster: «Şu yıldız Venüs'tür,» dedi. «Gece yıldızı. Güneşten yüz yirmi milyon kilometre uzaklıktadır.»

Daisy ani bir canlılıkla: «Saçma!» diye atıldı. «Siz beni ne sanıyorsunuz? Brooklyn'den geldiğimi mi düşündünüz? Bizim dükkanda çalışan Susie Price'ın ağabeyi, ona San Francisco'dan bir harita göndermiş, orası bile beş bin kilometre uzakta.»

Filozof anlayışla gülümsedi.

«Dünyamız güneşten yüz elli milyon kilometre uzaktadır,»,dedi. «Dünyaya güneşten iki yüz on bir bin defa daha uzak olan birinci büyüklükte on sekiz yıldız vardır. Bunlardan birisi yok olsa bile, biz onun ışığının söndüğünü ancak üç yüz yıl sonra görürüz. Altıncı büyüklükteyse altı bin yıldız vardır. Bu yıldızlardan birinin ışığı bize varıncaya kadar otuz altı yıl geçer. Beş buçuk metre uzunluğundaki bir teleskopla ışıkları bize ancak iki bin yedi yüz yılda gelen on üçüncü büyüklüktekiler de içinde, kırk üç milyon yıldız görülebilir. Bu yıldızlardan her biri...»

Daisy öfkeyle: «Yalan söylüyorsunuz,» diye haykırdı. «Beni korkutmak istiyorsunuz. Başardınız da. Artık aşağıya inmek istiyorum!»

Ayağını hırsla yere vurdu.

Filozof onu yatıştırmak ister gibi: «Arcturus...» diye söze başladı ama, genç kıza kalbi yerine belleğiyle tanıtmak istediği doğanın ortaya koyduğu bir gösteri onu susturdu. Çünkü doğayı kalbiyle açıklayanlar için, yıldızlar altlarında gezinen mutlu aşıkları yumuşak ışıklarıyla sarmak üzere gökyüzüne asılmış nesnelerdir. Bir eylül gecesi sevgilinizle birlikte ayaklarınızın ucunda yükselirseniz, ikiniz de onları elinizle tutabilirsiniz. Onların ışığı dünyaya varıncaya kadar üç yüz yıl geçiyor olabilir mi?

Batıdan hızla gelen bir meteor, gökdelenin damım gündüz gibi aydınlattı. Çizdiği ışıl ışıl yanan parabol, gökyüzünün doğusunda iz bırakmıştı. Düşerken çıkarttığı ıslığa benzer ses duyuldu ve Daisy bir çığlık attı.

«Beni aşağıya indirin!» diye bağırdı., «Siz... fikir cambazı!»

Debster onu asansöre götürdü. Daisy’nin gözleri korkuyla irileşmişti. Asansör son hızla aşağıya inerken dizleri çözülür gibi oldu ve dehşetle titremekten kendini alamadı.

Gökdelenin döner kapısından çıktıktan sonra filozof, Daisy'yi gözden kaybetti. Kız birden yok olmuş ve Debster de şaşkınlıkla çevresine bakakalmıştı. Artık ona sayılar ve istatistikler bile yardım edemezdi.

Joe o sırada çalışmaya ara vermişti. Malların arasında kıvrılıp bükülerek sonunda bir sigara yakıp, üşüyen ayağını da sobaya doğru uzatmayı başarabildi.

Kapı birden açıldı, Daisy bir yandan gülüp öte yandan ağlayarak,kutuları devirip içeriye daldı ve kendini Joe'nun kollarına attı.

«Oh! Joe! Gökdelenin tepesindeydim. Burası ev kadar sıcak ve rahat, değil mi? Beni ne zaman istersen hazırım, Joe!»

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült