Yaşama Hırsı

Stephen King


Her tıp öğrencisi er geç şu soruyla karşılaşır: Hasta şoka ne kadar dayanabilir? Her profesör bu soruyu başka bir biçimde yanıtlar. Ama bu açıklamalar özetlendiğinde, yanıtın yeni bir soru olduğu ortaya çıkar: Hasta yaşamayı ne kadar istiyor?
26 Ocak
Fırtına beni buraya atalı iki gün oldu. Bu sabah adayı adımladım. Ne ada, ne ada! En geniş yeri 190 adım. Bir ucundan öbürüne uzaklığı da 267 adım.
Görebildiğim kadarıyla burada yenebilecek hiçbir şey de yok.
Adım Richard Pine. Bu da benim günlük defterim. Beni bulurlarsa, defteri kolayca ortadan kaldırabilirim. Kibritten bol bir şey yok. Kibritten ve eroinden, ikisinden de bol bol var. Ama burada ikisi de bir işe yaramayacak . Haha. Bu durumda günlük tutacağım. Böylece oyalanmış olurum.
Doğruyu söyleyecek, bütün gerçeği açıklayacaksam... bunu neden yapmayayım? Zamanım çok. Onun için söze gerçekle başlayacağım ve asıl adımın Richard Pinzetti olduğunu açıklayacağım. New York'un Little İtaly semtinde doğdum. Babam Eski Dünyadan gelmiş bir göçmendi. Bense operatör olmak istiyordum. Babam bu yüzden bana gülüyor, deli olduğumu söylüyordu. Sonra da, «Bana bir bardak şarap daha getir,» diyordu. Babam kırk altı yaşında kanserden öldü. Buna sevindim.
Lisede futbol oynadım. Bizim okulun yetiştirdiği en iyi futbolcuydum ben. Maçların yükü benim sırtımdaydı. Son iki yı| kent takımında da oynadım. Aslında futboldan nefret ediyordum. Ama yoksul bir göçmenin oğluysan ve üniversiteye de gitmek istiyorsan, elindeki tek silah spordur. Onun için futbol oynadım. Ve bu sayede sporculara verilen bursu kazandım. Üniversitede bir süre futbol oynamayı sürdürdüm. Notlarım bütün öğrenim yıllarımı kapsayacak bir burs almama yeterli düzeye yükselince, futbolu bıraktım. Tıp fakültesi hazırlık sınıfına devam ediyordum. Babam ben mezun olmadan altı hafta önce öldü. Kim aldırır? Diplomamı almak için sahneye çıktığımda, salonda o şişko yağ tulumunun oturduğunu görmek ister miydim sanıyorsunuz? O arada bir öğrenci derneğine de üye oldum. Tabii en iyilerinden birine değil. Seçkinlere özgü o derneklere, Pinzetti gibi bir soyadıyla giremezdiniz. Ama bu dernek de fena sayılmazdı.
Bütün bunları neden yazıyorum? Biraz gülünç. Hayır, bu sözümü geri alıyorum. Çok gülünç. Ünlü Dr. Pine pijamasının pantolonu ve tişörtüyle bir kayanın üzerinde oturmuş, yaşam öyküsünü yazıyor. Bir ucundan bir ucuna tükürebileceğiniz kadar küçük bir adada hem de. Öyle açım ki! Ama neyse... Canım isterse, lanet olasıca yaşam öykümü de yazarım. Hiç olmazsa böylece midemi düşünmekten kurtulurum. Bir dereceye kadar...
Tıp fakültesine girmeden önce soyadımı değiştirdim. Ve Pine adını aldım. Annem kalbinin bu yüzden parça parça olduğunu söyledi. Hangi kalbi? Babamın ölümünden bir gün sonra, gitmiş köşedeki bakkal dükkânının sahibi olan yahudiyle fingirdiyordu. Soyadına pek bağlıydı sözde. Ama bunu Steinbrunner'e çevirmek İçin de sabırsızlanıyordu.
Bütün istediğim operatör olabilmekti. Liseden beri. O günlerde bile her maçtan önce ellerimi sarıyor, maçtan sonra da suya sokuyordum. Operatör olmak istiyorsanız, ellerinize özen gösterirsiniz. Bazı çocuklar bu yüzden benimle alay eder, bana «Muhallebi çocuğu,» diye bağırırlardı. Onlarla dövüşmeye kalkmazdım. Futbol oynamam bile yeterince tehlikeliydi. Ama savaşmanın başka yolları da vardı. Beni en çok sinirlendiren, Howie Plotsky adlı o iriyarı, sivilceli ahmaktı. Sabahları gazete satıyordum. Tabii o arada, birtakım müşterek bahisçilerin de emrinde çalışıyordum. Bir çok bakımdan güçlü sayılırdım, insanları tanımanız, onları dinlemeniz ve sizi destekleyecek dostlar bulmanız şarttı. Sokakta ekmeğinizi kazanırken, bunları yapmak zorundaydınız. Ölmeyi herkes bilir. Önemli olan, ayakta kalabilmeyi öğrenmektir. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Ben de okuldaki en iriyarı öğrenci olan Ricky Brazzi'ye, Howie Plotsky'nin ağzını dağıtması için on dolar verdim. Ona, «Ağzı görünmez olsun,» dedim. «Getireceğin her dişe bir dolar vereceğim.» Rico da bana kâğıt havlu içinde üç diş getirdi. Bu işi yaparken iki parmağı çıkmıştı. Anlayacağınız, başım belaya girebilirdi.
Tıp fakültesinde öbür budalalar garsonluk eder, kravat satar ya da yer silerlerdi. Canları çıkıyordu yani. Benim işlerim tıkırındaydı. Futbol bahisleri, basketbol bahisleri. Biraz açıkgözlük. Bizim eski mahalleyle dostluk bağlarımı koparmadım. Fakülteden mezun olmayı da başardım.
Uyuşturucu satmaya ancak ihtisas yaparken başladım. New York kentinin en büyük hastanelerinden birinde çalışıyordum. Önce sadece boş reçeteler sattım. O semtten birine yüz kadar boş reçete veriyordum. O da kırk elli doktorun imzasını taklit ediyordu. Tabii bu konuda da, ona sattığım el yazısı örneklerinden yararlanıyordu. Sonra reçetelerin tanesini sokakta on beş yirmi dolara satıyordu. Hapçılar ve uyuşturucu kullananlar bu reçetelere bayılıyorlardı.
Kısa bir süre sonra hastanedeki ecza bölümünün çok düzensiz olduğunu fark ettim. Ne geldiğini, ne gittiğini kimse bilmiyordu. Bazıları avuç avuç ilaç çalıyordu. Ama ben değil. Ben her zaman ihtiyatlı davrandım. Dikkatsizleşinceye ve şans bana küsünceye kadar da başım belaya girmedi. Yine de dört ayağımın üzerine düştüm. Her zaman öyle oldu zaten. Bundan sonra da olacak.
Artık daha fazla yazamayacağım. Bileğim ağrıyor, kurşunkalemin de ucu kütleşti. Doğrusu bütün bunları neden yazdığımı da bilmiyorum. Herhalde yakında birileri beni bulur.
27 Ocak
Tekne dün gece sürüklendi ve adanın kuzeyinde, üç metre derinliğindeki yerde battı. Kimin umurunda? Zaten kayalara çarptıktan sonra altı peynir gibi delik deşik olmuştu. Ben de İşe yarayacak her şeyi almıştım. Dört galon su. Bir dikiş kutusu. Bir ilk yardım çantası. Sayfalarını yazıyla doldurduğum bu defter. Aslında filikaların kontrol defteriydi. Çok komik, içinde YİYECEK bulunmayan filika olur mu? Deftere en son 8 Ağustos 1970'de bir şeyler yazmışlar. Ah, evet, biri kör biri keskin iki bıçakla kaşık çatal karışımı bir şey de var. Bu gece yemek yerken onu kullanacağım. Herhalde kayaları kızartacağım. Hah ha. Neyse, kalemimi yonttum.
Bu kuş pisliği içindeki kayalıktan kurtulur kurtulmaz. Paradise Denizyolu Şirketini dava edeceğim. Bu bile yaşamaya değer. Ve ben yaşayacağım. Buradan kurtulacağım. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Buradan kurtulacağım.
(daha sonra)
Mallarımın listesini yaparken bir şeyi unuttum: iki kilo saf eroini. New York sokaklarında 350.000 dolar eder bu. Ama burada beş paralık bile değeri yok. Ne komik değil mi? Hah hah!
28 Ocak
Eh, yemek yedim. Eğer buna yemek denirse. Adamın ortasındaki kayalardan birine bir martı konmuştu. Yuvarlanmış kayalar orada küçük bir dağ oluşturuyor. Üstleri de kuş pisliğiyle kaplı. Avucuma sığacak bir taş buldum ve kuşa elimden geldiğince yaklaşmaya çalıştım. Kuş kayanın üzerinde duruyor ve parlak siyah gözleriyle bana bakıyordu. Midemin gurultuları yüzünden korkup kaçmamasına hâlâ şaşıyorum.
Taşı olanca gücümle fırlattım. Martının yanına çarptı. Kuş tiz bir ses çıkararak havalanmaya yeltendi. Ama sağ kanadını kırmıştım. Peşinden gittim. Kuş hoplaya hoplaya uzaklaştı. Kanın beyaz tüylerinin üzerine aktığını görüyordum. O aşağılık yaratık beni uzun süre peşinden koşturdu. Ortadaki kaya yığınını aştıktan sonra, ayağım bir yarığa girdi. Az kalsın bileğim kırılacaktı.
Sonunda martı yorulmaya başladı. Onu adanın doğu tarafında yakaladım. Suya girmeye ve yüzerek uzlaklaşmaya çalışıyor du. Kuyruk tüylerinden kavrayınca, dönüp elimi gagaladı. Sonra ayaklarını tuttum, öbür elimle de sıska boynunu koparıverdim. Çıkan ses pek hoşuma gitti. Öğle yemeği hazırdı artık. Hah hah!
Martıyı «kamp»ıma taşıdım. Kuşu temizlemeden, tüylerini yolmadan önce, gagasıyla deldiği yere tentürdiyot sürdüm. Kuşlar türlü mikrop taşırlar. Şu ara yaranın mikrop kapması hiç hoş olmazdı.
Martıya yaptığım ameliyat çok başarılı oldu. Ama ne yazık ki kuşu pişiremedim. Adada ne bir bitki, ne de kıyıya vurmuş tahta parçaları var. Tekne de battı tabii. O yüzden martıyı çiğ çiğ yedim. Midem kuşu hemen atmak istedi. Ona hak veriyordum, ama buna razı olamazdım. Midemin bulantısı geçinceye kadar sayıları tersinden saydım. Bunun hemen hemen her zaman yararı olur.
Düşünebiliyor musunuz? Kuş yüzünden neredeyse bileğim kırılıyordu. Üstelik beni gagalamıştı da. Yarın başka bir martı yakalayabilirsem, ona işkence edeceğim. Bu seferki kolay kurtuldu. Bu satırları yazarken, martının kumda yatan kopmuş kafasına bakıyorum. Ölümün camlaştırdığı siyah gözleri sanki benimle alay ediyor.
Martıların beyinleri büyük müdür?
Ve bu beyinler yenir mi?
29 Ocak
Bugün yiyecek bulamadım. Bir martı kaya yığınının tepesine kondu. Ama ben ona taş atacak kadar yaklaşamadan uçtu. Hah hah! Sakalımı uzatmaya başladım, öyle kaşınıyor ki. Martı döner de onu yakalarsam, öldürmeden önce gözlerini oyacağım.
Galiba çok usta bir operatör olduğumu daha önce söyledim. Beni doktorluktan attılar tabii. Aslında bu çok gülünç. Hepsi aynı şeyi yapıyor. Ama içlerinden biri yakalanınca da, birer namus kumkuması kesiliyorlar. «Benim işlerim yolunda, senin de canın cehenneme.» İkinci Hipokrat Yemini de bu işte.
İhtisasım ve asistanlığım sırasında, yeterince para kazanmıştım. (Hipokrat Yeminine göre, böyle bir insanın bir hekim ve bir centilmen olması gerekir. Ama kulak asmayın.) Bu parayla lüks Park Caddesinde bir muayenehane açtım. Bu benim için büyük bir başarı sayılırdı. Meslektaşlarımın çoğu gibi, zengin bir babam ya da saygın bir koruyucum yoktu. Ben kapıya adım yazılı levhayı asarken, babamı yoksullar mezarlığına gömeli dokuz yıl olmuştu. Annem ise doktorluk lisansımı elimden almalarından bir yıl önce göçtü.
Bu olay parayla ilgiliydi. Doğu Yakasındaki altı eczaneyle, iki depoyla ve en aşağı yirmi doktorla anlaşmıştım. Onlar bana hasta yolluyordu, ben de onlara. Hastaları ameliyat ediyor ve alacakları ilaçları yazıyordum. Bu ameliyatlardan bazıları gereksizdi tabii. Ama ameliyat olmak istemeyen bir hastaya da, bugüne kadar hiç dokunmadım. Hiçbir hastamda verdiğim reçeteye bakarak, «Ben bu ilacı içmem,» demedi. Dinleyin: Doktor izin verirse, 1965'de rahmini ya da 1970'de tiroit bezinin bir bölümünü aldıran bir hasta, ameliyattan on yıl sonra bile ağrı kesici ilaç almayı sürdürür. Bazen buna göz yumuyordum. Bunu yapan tek doktor da ben değildim. O hastalar ilaç paralarını verecek durumdaydı. Bazen bir hasta önemsiz bir ameliyattan sonra uyumakta zorluk çekiyordu. Zayıflama hapı ya da yatıştırıcı bulamayanlar da vardı. Hastalarımın böyle sorunlarını kolayca çözüyordum. Ha! Evet! İlaçları ben yazmasam, başka bir doktor yazacaktı nasıl olsa.
Sonra vergi memurları Lowenthal'i kıstırdılar. Ahmak, ne olacak! Ona beş yıl hapis yatacağını söylediler. Lowenthal de altı kişinin adını verdi. Beni bir süre göz hapsine aldılar. Her şeyi öğrendiklerinde, artık beş yıllık hapisle bile paçamı kurtaramayacak durumdaydım. Başka birkaç anlaşmam daha vardı. Reçete satmak işinden de vazgeçmiş değildim. Ne garip, değil mi? Artık bunlara ihtiyacım yoktu, ama bu bende alışkanlık halini almıştı. Bol paraya sırt çevirmek kolay mı?
Benim de bazı tanıdıklarım vardı elbet. Bir iki kişiyle konuştum. Birkaç adamı da kurtların önüne atıverdim. Ama hoşlandığım kişileri değil. Federal polise adlarını verdiklerimin hepsi de aşağılık yaratıklardı.
Tanrım, çok acıktım.
30 Ocak
Bugün hiç martı gelmedi. Bu bana doğduğum mahallede, el arabalarında gördüğüm yazıları anımsatıyor. «Bu gün domatesimiz yok.» Elimde keskin bir bıçakla, yarı belime kadar suya girdim. Tam dört saat aynı yerde hiç kımıldamadan bekledim. Güneş insanı kavuruyordu, iki kez bayılacağımı sandım. Kendime gelene kadar geriye saydım. Bir tek balık bile göremedim. Bir tek bile!
31 Ocak
Bugün bir martı daha öldürdüm. İlk kuşu öldürdüğüm gibi. Çok acıkmıştım. Onun için de martıya, kendi kendime söz verdiğim gibi işkence yapamadım. İçini temizleyerek hemen yedim. İşkembesini iyice sıktım ve onu da mideye indirdim, insanın canlanıverdiğini hissetmesi çok garip. Bir ara bayağı korkmaya başlamıştım. Ortadaki kaya yığınının gölgesinde yatarken kulağıma birtakım sesler geliyordu. Babamın. Annemin. Eski karımın. Ve en kötüsü, bana Saigon'da eroin satan o iriyarı Çinlinin. Adam pepemeydi. Herhalde damağı yarıktı.
Çinlinin sesini duydum birden. «Haydi, haydi. Biraz çekiver. Açlığını unutursun. Düşlere dalarsın...» Ama ben hiçbir zaman uyuşturucu kullanmamıştım. Uyku ilacı bile almazdım.
Lowenthal canına kıydı. Size bunu söylemiş miydim? O ahmak! Döküntü muayenehanesinde kendini astı. Baha sorarsanız, böylece dünyaya büyük bir iyilik de etmiş oldu.
Yine doktorluk yapmak istiyordum. Konuştuğum bazı kişiler, bunun ayarlanabileceğim söylediler. Ama tabii oldukça pahalıya patlayacaktı. Düşündüğümden çok daha pahalıya. Bankadaki kasamda 40.000 dolarım vardı. Tehlikeyi göze almaya ve o parayı çoğaltmaya karar verdim. Bunu iki ya da üç katına çıkaracaktım.
Bu yüzden gidip Ronnie Hanelli'yi gördüm. Üniversitedeyken onunla aynı takımda futbol oynamıştık. Küçük kardeşi iç hastalıkları uzmanı olmak istediği zaman da, ihtisas yapması için İyi bir hastane bulmuştum. Ronnie ise hukuk fakültesindeydi o sırada. Buna ne dersiniz? Bizim mahallede ondan «Yasa Uygulayıcı Ronnie» diye söz ederdik. Çünkü bütün beyzboi ve hokey maçlarında o hakemlik yapardı. Verdiği karar hoşunuza gitmezse, iki şey yapabilirdiniz. Ya dilinizi tutardınız ya da yumruğu ağzınıza yerdiniz. Porto Riko'lular ona, «Ronnie wop» derlerdi. Bizimki de bayılırdı buna. Ronnie hukuk fakültesini bitirdi, baro sınavlarını ilk girişte başarıyla verdi, sonra da bizim mahallede bir büro açtı. Tam «Balık Kavanozu Barı»nın üstünde. Gözlerimi kapadığımda, Ronnie'nin büyük beyaz arabasıyla sokaktan indiğini görür gibi oluyorum. Kentin en büyük tefecisiydi o.
Ronnie'nin benim için bir şeyler yapacağını biliyordum. Bana, «Tehlikeli bir iş bu,» dedi. «Ama sen her zaman kendini kollamasını bilirsin. İşi ayarlayabilirsen, seni birkaç kişiyle tanıştırırım. Bunlardan biri eyalet temsilcisi.»
Bana iki ad verdi. Biri Henry LiTsu adında, iriyarı bir Çinliydi. Öbürü ise Solom Ngo adlı, Vietnam'lı bir kimyager. Para karşılığı Çinlinin «mallarını» tahlil ediyordu. Çinlinin zaman zaman «şaka» yaptığını bilmeyen yoktu. Plastik kaselere talk pudrası, musluk açıcı toz ya da mısır unu koyardı. Ronnie, «Günün birinde LiTsu'yu bu küçük şakaları yüzünden öldürecekler,» derdi.
1 Şubat
Bir uçak gördüm. Adanın üzerinden uçuyordu. Kaya yığınının tepesine tırmanarak el sallamak istedim. Ama ayağım bir yarığa girdi. İlk kuşu öldürdüğüm günkü o yarığa sanırım. Ve bileğim kırıldı. Hem de birkaç yerinden. Tabanca patlamasını andıran bir ses çıktı. Can acısı korkunçtu. Haykırdım ve dengemi kaybettim. Kollarımı deli gibi sallayıp duruyordum, ama dengemi bulamayıp düştüm, kafamı da bir kayaya çarptım. Her yer kararıverdi. Ancak hava kararırken kendime geldim. Başımı vurduğum yerden epey kan akmıştı. Ayak bileğim balon gibiydi. Güneş yüzünden de korkunç yanmıştım. Güneşte bir saat daha kalsaydım, bütün vücudum su toplayacaktı herhalde.
Sürüne sürüne buraya kadar geldim. Bütün geceyi titreyerek ve öfkemden ağlayarak geçirdim. Basımdaki yaraya mikrop öldürücü ilacı sürdüm. Şakağımın biraz üstündeydi. Pek derin değildi, önemli bir iç kanama yaptığını sanmıyorum. Ama bileğim çok kötü, iki üç yerinden kırılmış.
Artık kuşları nasıl yakalayacağım?
Herhalde o uçak Callas gemisinden sağ kurtulanları arıyordu. O fırtınada ve karanlıkta filika geminin battığı yerden iyice uzaklara sürüklenmiş olmalı. Belki uçak bir daha bu yana gelmez. Tanrım, bileğim öyle sancıyor ki.
2 Şubat
Adanın güneyindeki kıyıya, filikanın karaya oturduğu yere bir işaret yaptım. Kıyıdaki küçük beyaz çakılların üzerine. Bütün günümü aldı bu iş. Zaman zaman durup gölgede dinlendiğim halde, iki kez bayılmışım. Yanılmıyorsam on iki kilo da verdim. Bunun en önemli nedeni, vücudumun su kaybetmesi. Ama şimdi oturduğum yerden, bütün gün yazmak için uğraştığım beş harfli sözcüğü görebiliyorum. Beyaz çakılların üzerine koyu renk taşlarla yazdığım sözcüğü. Yüz yirmi santim boyundaki harflerle kıyıda, «İMDAT» yazılı. Uçaktan mutlaka görünür.
Tabii bir uçak daha geçerse.
Ayağım durmadan zonkluyor. Bileğim hâlâ şiş. Kırıkların çevresinde derimin rengi tehlikeli bir biçimde değişti. Bu garip renk gitgide yayılıyor sanırım. Bileğimi gömleğimle sıkıca bağlgdığım zaman, can acısı biraz hafifliyor. Ama durum yine de kötü. Uyumuyor, sanki bayılıyorum.
Ayağırm kesmem gerekeceğini düşünmeye başladım.
3 Şubat
Şiş çok kötü! Morluk da. Yarına kadar bekleyeceğim. Ameliyat gerekirse, bunu başarabileceğimi sanıyorum. Keskin bıçağı yakıp mikropları öldürmek için kibritim var. Dikiş kutusunda da iğne ve iplik. Sargı bezi yerine gömleğimi kullanırım.
Hatta burada iki kilo «ağrı giderici» de var. Tabii hastalarıma verdiğim ilaçlara hiç benzemiyor. Ama bu tozu ele geçirseler, hemen kullanırlardı. Tabii ya! O ak saçları mavimsi boyalı yaşlı hanımlar, kafayı bulacaklarını bilseler, havayı temizlemek için kullanılan spreyleri bile ağızlarına sıkarlar. İnanın!
4 Şubat
Ayağımı kesmeye karar verdim. Dört gündür açım. Daha fazla beklersem, tam ameliyatın ortasında şok ve açlıktan bayılırım. Sonra da kan, kaybından ölürüm. Berbat haldeyim, ama yine de yaşamak istiyorum. Mackridge'in «Temel Anatomi» dersinde söyledikleri aklımda. Ona «İhtiyar Mackie» adını takmıştık. Mackie, «Her tıp öğrencisi er geç şu soruyla karşılaşır,» derdi. «Hasta şoka ne kadar dayanabilir?» Sonra elindeki kısa sopayla, duvara asılı insan vücudu diyagramına vururdu. Karaciğere, böbreklere, kalbe, dalağa, barsaklara. Sonra da eklerdi. «Açıklamalar özetlenirse, yanıtın yine bir soru olduğu ortaya çıkar, beyler. Hasta yaşamayı ne kadar istiyor, sorusu.»
Ameliyatı yapabileceğimi sanıyorum.
Gerçekten.
Galiba bu satırları o kaçınılamayacak şeyi geciktirmek için yazıyorum. Ama buraya nasıl düştüğümü doğru dürüst anlatmadığım aklıma geldi, öykümü tamamlasam iyi olacak. Ameliyat başarısız geçer bakarsınız. Pek sanmıyorum ya... Topu topu birkaç dakika sürecek. Yeterince ışık da var. Çünkü saatime göre, şimdi sabahın dokuzu. Hah ha!
Saigon'a turist olarak gittim. Bu sizce garip mi? Aslında hiç de öyle değil, Nixon'un savaşına karşın, hâlâ oraya her yıl binlerce turist gidiyor. Unutmayın, horoz dövüşü seyreden, kaza yerlerine koşan insanlar da vardır.
Çinli dostumdan aldığım malı Ngo'ya götürdüm. Adam malın çok iyi kalite olduğunu söyledi. Bana, «LiTsu dört ay önce yine bir şaka yaptı,» dedi. «Karısı Opel'ine binip kontak anahtarını çevirince havaya uçtu. LiTsu o günden beri kimseye şaka yapmıyor.»
Saigon'da üç hafta kaldım. San Francisco'ya gidecek olan yolcu gemisi Callas'da yer ayırtmıştım. Birinci mevkide. Malla gemiye girerken hiç zorluk çekmedim. Ngo iki gümrükçüye para vermişti. Adamlar bavullarıma şöyle bir baktıktan sonra, geçebileceğimi işaret ettiler. Mal uçak çantasındaydı. Ona bakmadılar bile.
Ngo bana, «Amerikan gümrüğünden geçmek daha zor olacak,» demişti. «Ama tabii bu senin sorunun.»
Malı Amerikan gümrüğünden geçirmeye hiç niyetim yoktu. Ronnie Hanelli bir balıkadam bulmuş, o da biraz zorca bir işi üç bin dolara yapmaya razı olmuştu. Adamla San Francisco'da St. Regis Oteli denilen o berbat yerde buluşacaktım. (Şimdi aklıma geldi: Onunla iki gün önce buluşmam gerekiyordu.) Plana göre malı su geçirmeyen bir tekneye koyacaktım. Bunun üzerine bir saat ve kırmızı boya bulunan bir paket iliştirilecekti. Gemi rıhtıma yanaşmadan önce kutu denize atılacaktı. Tabii benim tarafımdan değil.
Biraz para kazanmak isteyen ve dilini tutacak kadar zeki... ya da aptal... bir aşçı ya da kamarot aradığım sırada Callas battı.
Neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum. Fırtına vardı. Ama gemi bundan pek etkilenmemişti. 23 Ocak akşamı saat sekizde, güvertelerin altında bir yerde bir patlama oldu. Ben o sırada salondaydım. Callas bir anda sola yattı. Bu «iskele» mi oluyor, yoksa «sancak»mı?
Yolcular haykırıyor, sağa sola koşuyorlardı. Arka barda raflardaki şişeler yere düşerek kırılıyordu. Bir adam sendeleyerek merdivenden yukarı çıktı. Gömleği yanmış, derisi kavrulmuştu. Hoparlörlerden yükselen bir ses, yolculara seyahatin başında yapılan kaza talimi sırasında bildirilen filikalara gitmelerini söylüyordu. Ama yolcular hâlâ oraya buraya koşuşmaktaydı. Zaten kaza talimine de pek azı katılmıştı. Ben talimin yapıldığı yere erkenden gitmiştim, ön sırada olmak ve her şeyi görmek istiyor dum. Kendi canımla ilgili konularda dikkat kesilirim.
Kamarama indim. Eroin paketlerini alıp ceplerime koydum. Sonra da 8 numaralı filikaya gittim. Ben merdivenden ana güverteye çıkarken iki patlama daha oldu. Gemi büsbütün yan yattı.
Yukarısı ana baba günüydü. Bir kadın kucağında bebeğiyle hayktrarak önümden geçti. Eğilmiş, kaygan güvertede koşarken gitgide hızlandı. Sonra kalçası küpeşteye çarptı ve kadın dışarı fırladı. Onun havada iki takla attığını gördüm. Üçüncüsüne başlarken gözden kayboldu. Orta yaşlı bir adam kumar salonunun ortasına çökmüş, saçlarını yoluyordu. Sırtında aşçı kılığı olan bir başka adamın yüzü ve elleri korkunç biçimde yanmıştı. Sendeleyerek oradan oraya gidiyor, «Bana yardım edin!» diye haykırıyordu. «Göremiyorum. Bana yardım edin. Göremiyorum!»
Herkes paniğe kapılmış, panik salgın bir hastalık gibi yolculardan mürettebata geçmişti. Şunu unutmayın: Callas İlk patlamadan yirmi dakika kadar sonra battı. Bazı filikaların önüne, avaz avaz bağrışan yolcular üşüşmüştü. Bazılarının önü ise boştu. Bana bildirilen filika, geminin yattığı taraftaydı, Güverte bomboştu. Orada benden ve soluk yüzlü, sivilceli bir tayfadan başka kimse yoktu.
Tayfa gözlerini çılgınca devirerek, «Bu kova kıçlı yaşlı orospuyu denize indirelim,» dedi. «Bu lanet olasıca çamaşır teknesi hemen batacak.»
Aslında filikaları indirme mekanizması basittir. Ama adam korku ve telaştan kendi tarafındaki makaraya bağlı halatı karmakarışık etti. Filika iki metre kadar indi, sonra asılı kaldı. Burnu kıçından altmış santim aşağıdaydı.
Tam yardıma giderken, tayfa haykırmaya başladı. Halatı açmayı başarmış, ama bu kez de canı yanmıştı. Bir anda boşalan halat avucundan hızla kayarken derilerini soydu, ip gerildi ve tayfa yandan uçtu.
Küpeşteden ip merdiveni sarkıttım. Bundan çabucak indim ve filikaya bağlı halatları çözdüm. Sonra da küreklere asıldım. Dostlarımın yazlık evlerine gittiğimde, zevk için kürek çekerdim. Şimdi bunu canımı kurtarmak için yapıyordum. Cailas batmadan uzaklaşmazsam, gemi batarken beni de aşağı çekerdi.
Gemi beş dakika sonra battı. O emme gücünden tamamen kaçamadım. Sürüklenmemek için deli gibi kürek çekmem gerekti. Cailas çok çabuk battı. Bir sürü insan burundaki küpeşteye sarılmış haykırıyordu. Maymun sürüsüne benzettim onları.
Fırtına şiddetlendi. Bir kürek suya düştü. Neyse ki öbürünü yakalayabildim. Bütün gece sanki düşteymişim gibi geçti. Önce filikaya dolan suları boşalttım. Sonra küreğe yapışarak teknenin burnunu dev dalgalara doğru çevirdim.
Sabah şafak sökmeden, arkamdaki dalgalar daha da devleşti. Filika şimdi hızla ilerliyordu. Bu korkutucu, ama aynı zamanda da insana zevk ve heyecan veren bir şeydi. Birden ayaklarımın altındaki tahtaların çoğu kırıldı. Ama filika batmadan, dalgalar tekneyi bu ıssız kaya yığınına attılar. Nerede olduğumu bilmiyorum. Bu konuda en ufak bir fikrim bile yok. Denizcilikten hiç anlamam. Hah hal
Ama şimdi ne yapmam gerektiğini biliyorum. Belki yazdığım son satırlar bunlar. Ama nedense başarılı olacağıma inanıyorum.
Her zaman olmadım mı? Son zamanlarda protez konusunda harikalar yaratıyorlar. Tek ayakla pekâlâ yaşayabilirim.
Sandığım kadar usta olup olmadığımı anlamamın zamanı geldi. Şansım açık olsun.
5 Şubat
İşi başardım.
Beni en çok endişelendiren can açışıydı. Aslında can acısına dayanabilirim. Ama bitkin haldeydim. Can acısıyla açlık yüzünden, ameliyat sona ermeden bayılmaktan korkuyordum.
Eroin bu sorunu çözdü.
Paketlerden birini açtım. İki tutam tozu, düz bir kayanın üzerine döküp çektim. Önce sağ burun deliğine, sonra da sola. Sanki İnsanı uyuşturan buz parçacıkları çekmiştim burnuma. Bu uyuşukluk beynimin altından tepesine doğru yayıldı. Dün deftere yazdıklarımdan hemen sonra çektim eroini. Yani 9.45'de. Bir daha saate baktığımda, gölgeler yer değiştirmişti. Ben de yarı güneşteydim. Saat 12.41'i gösteriyordu. Dalıp gitmiştim. Can acısını, korkularımı ve mutsuzluğumu unutmuştum. Tam bir «keyif hali» ydi bu.
Ameliyatı bu halde yaptım.
Gerçekten de canım epey yandı. Özellikle ameliyatın başlarında. Ama sanki bu can acısının benimle ilgisi yoktu. Sanki bir başkasının açışıydı. Beni rahatsız etti, ama bir bakıma da çok ilginçti. Anlıyabiliyor musunuz? Baz morfinden elde edilen sert bir uyuşturucu kullandıysanız, belki ne demek istediğimi anlarsınız. Ameliyatın ortalarına doğru, can acısı daha kişisel bir hal almaya başladı. Artık baygınlık geçiriyordum. Beyaz toz dolu pakete bakıyordum. Ama kendimi zorlayarak gözlerimi başka yere diktim. Dalar ya da bayılırsam, kan kaybından ölürdüm. Yüzden başlayarak geriye doğru saydım.
En büyük tehlike kan kaybıydı. Operatör olduğum için bunu çok iyi biliyordum. Boş yere bir damla kan bile dökülmemelidir. Hasta ameliyat sırasında kan kaybetmeye başlarsa, bunun çaresi vardır. Hastanedekiler ona hemen kan verirler. Ama bende yedek kan yoktu. Tabii kan kaybetmedim. Ayağımın altındaki kumlar kan içindeydi. Bu kaybı kendi vücudum zamanla onaracaktı. Kanamayı kontrol altına alacak İlacım da, aletim de yoktu. Pensim ve yarayı dikmek için ipliğimin de olmadığı gibi.
Ameliyata tam tamına 12.15'de başladım. 13.50'de İş bitti. Ve hemen daha yüksek dozda eroin aldım. Acısız, kurşuni bir dünyaya daldım ve hemen hemen beşe kadar orada kaldım. Kendime geldiğimde güneş batı ufkuna yaklaşıyor ve mavi Pasifikte bana doğru altından bir yol çiziyordu. O zamana kadar böyle güzel bir manzara hiç görmemiştim... Çektiğim bütün acının karşılığını almış oldum. Bir saat sonra yine toza uzandım. Gün batımının zevkine iyice varabilmek için tabii.
Karanlık bastıktan kısa bir süre sonra ben...
Ben...
Bir dakika. Size dört günden beri hiç yiyecek bulamadığımı söyledim, değil mi? Eski gücüme sadece kendi vücudumun yardımıyla kavuşabileceğimi de söyledim sanırım. Ve en önemlisi, yaşamamın kafayla ilgili bir şey olduğunu. Üstün bir kafa tabii. «Siz de aynı şeyi yapardınız,» diyerek kendimi haklı çıkarmaya çalışmayacağım. Bir kere herhalde operatör değilsiniz. El ayak kesmenin tekniğini bildiğinizi varsayalım. Yine de işi berbat edip kan kaybından ölebilirdiniz. Ameliyatı da, şoku da atlatsaydınız; peşin yargılara saplanmış, koşullanmış kafanızla, benim düşündüğüm şeyi düşünemezdiniz. Neyse. Bu olayı kimsenin bilmesine gerek yok. Adadan ayrılırken en son bu defteri yakacağım.
Çok dikkatli davrandım.
Onu yemeden önce iyice yıkadım.
7 Şubat
Kesik bileğim bana çok acı veriyordu. Ağrısı zaman zaman dayanılmayacak kadar artıyordu. Ama bence en kötüsü, iyileşme başlayınca sanki yaranın derinliklerinden yayılan o kaşıntıydı. Bugün öğleden sonra, iyileşmeye başlayan etin o korkunç kaşıntısına dayanamadıklarını söyleyen hastalarımı düşündüm. Onlara gülümser ve, «Yarın kendinizi daha iyi hissedeceksiniz,» derdim. Bir yandan da, «Amma da mızmız şeyler,» diye düşünürdüm. «Pelte gibi insanlar. Nankör bebekler gibi davranıyorlar.» Ama artık onların ne demek istediklerini anlıyorum. Birkaç kez bileğime sarılı gömleksargıyı çekip çıkarmak, yarayı kaşımak istedim. Parinaklarımı yumuşak ete daldırmayı, kaba dikişleri sökmeyi ve kanın kumların üzerine akmasına aldırmamayı da. Bu çıldırtıcı, korkunç kaşıntıdan kurtulmak için her şeyi yapabilirdim.
Ama öyle anlarda yüzden geriye doğru saydım. Ve eroin çektim.
Ne kadar uyuşturucu aldığımı bilmiyorum. Ama ameliyattan beri yarı sarhoş olduğumun farkındayım. Çünkü o toz açlık duygusunu hafifletiyor. Artık aç olduğumun pek farkında değilim. Evet, midemde hafif, etkisiz bir kazınma var. Ama hepsi o kadar. Buna aldırmazlık edebilirim. Gelgelelim bu olanaksız. Eroinin kalori bakımından bir değeri yok. Kendi kendimi denedim. Oradan oraya sürünerek gittim ve enerjimi ölçtüm. Gücüm gitgide azalıyor.
Tanrım... belki bir ameliyat daha yapmam gerekecek. Ama böyle bir şey olmayacağını umuyorum...
(Daha sonra)
Yukarıdan bir uçak daha geçti. Bana bir yararı olmayacak kadar yüksekten uçuyordu. Sadece jetin geride bıraktığı o beyaz çizgiyi görebildim. Yine de el salladım. El sallayıp haykırdım. Uçak uzaklaşınca da ağladım.
Hava çevreyi görmemi engelleyecek kadar karardı. Yemek. Türlü türlü yemekler düşünüyordum. Annemin yaptığı «lasagna». Sarımsaklı ekmek. Salyangoz. Istakoz. Pirzola. Peşmelba. Londra ızgarası. Birinci ceddede Cruch Ana'nın lokantasında tatlı yerine verdikleri koca bir dilim pasta ve üzerine konulan, evde yapılmış vanilyalı dondurma. Sıcak tuzlu halka fırında, som fırında, Alaska fırında jambon ve ananas dilimleri. Dilinmiş soğan. Kızarmış patates ve soğan, upuzun bardakta buzlu çay, Fransız usulü kızarmış patates ağzınızı sulandırır.
100, 99, 98, 97, 96, 95, 94
Tanrım Tanrım Tanrım!
8 Şubat
Bu sabah kaya yığınına bir martı daha kondu. İri, şişman bir şey. Ben kayanın gölgesinde, kamp dediğim yerde oturuyordum. Sargılı bileğimi yüksekçe bir yere dayamıştım. Martı konar konmaz, benim de ağzım sulanmaya başladı. Pavlov'un köpekleri gibi. Ağzımdan bir bebek gibi salyalar aktı. Bir bebek gibi.
Elimle güzelce kavrayabileceğim iri bir taş buldum. Ve martıya doğru sürünmeye başladım. Yolun dörtte birini aştım. Sonra üçte birini. Üçte bir. Pinzetti paslaşmak için geriledi. (Yani, «Pine.» demek istiyorum. Pine.) Fazla bir umudum yoktu. Martının uçacağından emindim. Ama yine de onu yakalamayı denemem gerekiyordu. Bu martı kadar tombul ve küstah bir kuşu yakalayabilirsem, ikinci ameliyatı belirli olmayan bir tarihe erteleyebilirdim. Kuşa doğru süründüm. Bazen kesik bileğim bir kayaya çarpıyor ve bütün vücudum can acısıyla sarsılıyordu. Kuşun kaçmasını bekliyordum.
Ama martı kaçmadı. Kurumla bir ileri, bir geri dolaşıyordu. Etli göğsünü çıkarmıştı. Kuş sürüsünü denetleyen bir martıkomutanı gibi. Bazen o küçük, siyah, çirkin gözleriyle bana bakıyordu. O zaman yüzden geriye doğru sayıyordum. Martının kanatlarını her oynatışında midem buz kesiliyordu sanki. Ağzımdan hâlâ salyalar akıyordu. Bunu engellemek elimde değildi. Bir bebek gibi salyalarım akıyordu...
Bilmiyorum, o kuşu ne kadar zaman izledim. Bir saat mi? İki mi? Kuşa yaklaştıkça kalbim daha hızlı çarpıyordu. Ve martı bana daha da nefis gözüküyordu. Kuş sanki bana işkence etmekteydi. Ona taş atacak kada9 yaklaştığım an, martının kaçacağına inanmaya başladım. Kollarım ve bacaklarım titremeye başlamıştı. Ağzım kurumuştu. Bileğim korkunç bir biçimde sancıyordu. Şimdi düşünüyorum da, galiba bu acıya uyuşturucuyu kesmem yol açmıştı. Ama böyle çabucak alışır mıydı insan? Tozu çekmeye başlayalı daha bir hafta bile olmamıştı.
Her neyse, Eroin bana gerekli. Daha çok var o tozdan. Çok. Amerika'ya döndüğümde, belki uyuşturucuyu bırakmak için tedavi edilmem gerekecek. Bunun için California'daki en iyi kliniğe isteyerek yatacağım. Ama şu anda sorun bu değil.
Kuşa yeterince yaklaştığım zaman, taşı atmak istemedim. Deli gibi, martıya isabet ettiremeyeceğimi düşünüyordum: Bundan emindim. Herhalde taş martının otuz santim açığına düşecekti. Kaya yığınında sürünmeye devam ettim. Başımı geriye atmıştım. Zayıflayan, korkuluğa dönen vücudumdan terler akıyor
du. Dişlerim çürümeye başladı. Size bundan söz etmiş miydim? Batıl inançların etkisinde kalan bir insan olsaydım, buna o... o şeyi yememin yol açtığını düşünürdüm...
Hah! Bizim böyle saplantılarımız yok, öyle değil mi?
Tekrar durdum. Bu kuşa öbür iki martıdan daha fazla yaklaşmıştım. Ama hâlâ taşı atamıyordum. Taşı avcumda sıkmaktan parmaklarım sızlamaya başlamıştı. Yine de onu fırlatamıyordum. Çünkü kuşa isabet ettiremememin ne anlama geleceğini biliyordum.
Tozun hepsini de kullansam bana vız gelir! Onları dava edecek ve yüklü bir tazminat isteyeceğim. Bu para bana ömrümün sonuna kadar yetecek. Uzun ömrümün sonuna kadar!
Eğer martı havalanmasaydı, galiba taşı atmadan ona iyice sokulacaktım. Ama martı kanatlarını açarak uçtu. Ona haykırdım, dizlerimin üzerinde doğruldum ve taşı olanca gücümle attım. Ve kuşu vurdum!
Martı viyaklamaya benzeyen boğuk bir ses çıkardı. Ve kaya yığınının öbür yanına yuvarlandı. Bir şeyler sayıklıyor ve gülüyordum. Bileğimi çarpmaktan, yaramın açılmasından korkmuyordum artık. Sürüne sürüne tepeyi aştım. Bir ara dengemi kaybettiğim için başımı vurdum, ama buna aldırmadım bile. Yani o sırada. Sonradan kafamda koca bir şiş olduğunu fark ettim. Tek düşündüğüm şey o kuştu. Onu taşla nasıl vurduğumun. Martıyı havalanırken vurmuştum. Şansım bana inanılmayacak kadar yardım etmişti. Onu vurmuştum.
Martı kanat çırpmaya çalışarak kıyıya doğru gidiyordu. Bir kanadı kırılmıştı. Karnı kandan kıpkırmızı olmuştu. Elimden geldiğince hızla süründüm. Ama kuş benden daha hızlı sürünebiliyordu. Sakatlar yarışı! Hah hah! Ellerimle ilgili sorun olmasaydı, martıyı yakalayabilirdim. Aradaki uzaklığı kapamaya başlamıştım. Ama ellerime özen göstermem gerekiyor. Onlara yine ihtiyacım olabilir. Ne var ki bütün dikkatime karşın, çakıllı dar kıyıya varıncaya kadar avuçlarım sıyrıldı. Saatimi sivri bir kayaya vurdum, kadranı kırıldı.
Martı kendisini denize attı. Ciyak ciyak bağırıyordu. Kuşu tutmaya çalıştım. Kuyruk tüylerini yakaladım. Tüyler elimde kaldı. Sonra denize yuvarlandım ve su yuttum. Boğulur gibi sesler çıkarıyordum şimdi.
Biraz daha süründüm. Hatta kuşun peşinden yüzmeye de çalıştım. Bileğimdeki sargı açıldı. Suya batmaya başladım. Sonunda kıyıya dönmeyi başarabildim. Yorgunluktan titriyor, can acısıyla kıvranıyordum. Ağlıyor, haykırıyor, martıya lanetler yağdırıyordum. Kuş uzun bir süre suda yüzdü. Gitgide uzaklaşıyordu. Bir ara martıya dönmesi için yalvardığımı anımsıyorum. Ama açıktaki kayalara ulaştığı sırada ölmüştü sanırım.
Haksızlık bu.
Kampıma ancak bir saatte, sürüne sürüne dönebildim. Bol eroin çektim. Hâlâ martıya kızıyorum. Madem onu yakalayamayacaktım, bana neden bu kadar işkence etti. Niçin hemen uçuvermedi?
9 Şubat
Sol ayağımı kestim ve bileğimi pantolonumla sardım. Garip. Ameliyat boyunca ağzımın suyu aktı durdu. Ağzımın suyu aktı. Tıpkı martıyı gördüğüm zaman olduğu gibi. Salyalarım aktı. Ama kendimi zorlayarak karanlık basıncaya kadar bekledim. Yüzden geriye doğru saydım. Belki yirmi, belki de otuz kez. Hah ha!
Sonra...
Kendi kendime, «Soğuk rosto,» diyordum. «Soğuk rosto. Soğuk rosto.»
11 Şubat
Son iki gün yağmur yağdı. Fırtına da çıktı. Oradaki yığından birkaç kayayı taşımayı başardım. Sürünerek içine girebileceğim bir in yaptım. Küçük bir örümcek buldum. Kaçamadan iki parmağımın arasında ezdim ve onu yedim. Çok lezzetliydi. Sulu. «Kayalar yuvarlanırsa, burada diri diri gömülürüm,» diye düşündüm. Ama buna aldırmadım.
Fırtına sırasında iyice dalgadaydım. Belki iki değil, üç gün yağmur yağdı. Ya da sadece bir gün. Ama bana iki kez gece olmuş gibi geliyor. Uyumak hoşuma gidiyor. O zaman ne canım yanıyor, ne de yaram kaşınıyor. Buradan sağ kurtulacağımı biliyorum. Bir insan bütün bunlara boşu boşuna katlanamaz her halde.
Çocukluğumda kilisede bir rahip vardı. Ufak tefek bir adam. Günahtan ve cehennemden söz etmeye bayılırdı. En sevdiği konu buydu. Rahip insanların günahtan kurtulamayacağına inanırdı. Dün gece onu düşümde gördüm. Peter Hailley'i. Arkasında o siyah bornozu vardı. Burnu viskiden iyice kızarmıştı. Parmağını bana doğru sallayarak, «Ayıp ayıp, Richard Pinzetti,» diyordu. «Günah işledin sen... Lanetlendin... Lanetlendin... Cehenneme gideceksin...»
Ona gülüyordum... Eğer burası da cehennem değilse neresi? Ve tek büyük günah yaşamaktan vazgeçmektir!
Çoğu zaman sayıklıyorum. Geri kalan zamanlarda da kesik bileklerim kaşınıyor ve nemden fena halde sızlıyor.
Ama vazgeçecek değildim. Yemin ediyorum. Bütün bunlar boşuna olamaz. Boşuna olamaz.
12 Şubat
Güneş yine gözüktü. Güzel bir gün. Memlekettekilerin donduklarını umarım.
Benim için güzel bir gün oldu. Bu adadaki güzel günler kadar tabii. Fırtına sırasında ateşim vardı sanırım, ama düştü artık, inimden sürünerek çıktığımda çok bitkindim, titriyordum. Sıcak kumların üzerinde güneşte birkaç saat yattıktan sonra, kendimi yine insan gibi hissetmeye başladım. >
Sürüne sürüne adanın güneyine gittim. Fırtınanın kıyıya vurduğu birkaç tahta buldum. Bunların arasında benim filikamın tahtaları da vardı. Tahtalardan bazılarını yosunlar kaplamıştı. Onları yedim. Tatları çok kötüydü. Tıpkı plastik banyo perdesini yemeye benziyordu. Ama öğleden sonra kendimi çok daha güçlü hissettim.
Tahtaları kurutmak için, onları yapabildiğim kadar yukarılara çektim. Su geçirmeyen kutuda hâlâ kibrit var. Kutu dolusu. Biri yaklaşırsa, tahtaları yakarak işaret vereceğim, öyle olmazsa yemek için ateş yakacağım. Şimdi eroin çekeceğim.
13 Şubat
Bir yengeç buldum. Onu hafifçe ateşte kızartıp yedim. Bu gece neredeyse Tanrıya tekrar inanacağım.
14 Şubat
Bu sabah fırtınanın İMDAT yazımdaki taşların çoğunu sürüklemiş olduğunu fark ettim. Ama fırtına sona erdi... Oç gün önce mi oldu bu? Kendimden o kadar mı geçmiştim? Dikkatli olmalı ve dozu azaltmalıyım. Ben uyuklarken adanın yakınından bir gemi geçerse ne yaparım?
İmdat sözcüğünü tekrar yazdım. Ama hemen hemen bütün günümü aldı bu. Şimdi çok bitkinim. İlk yengeci bulduğum yeri aradım. Ama başka yengeç yoktu. İşaret için kullandığım taşlar elimi yer yer çizdi. Çok yorgun olduğum halde, yaraların üzerine hemen tentürdiyot sürdüm. Ellerime dikkat etmem şart. Ne olursa olsun.
15 Şubat
Bugün kaya yığınının yakınına bir martı kondu. Ama ben ona yeterince yaklaşmadan uçtu. «Dilerim, cehennemde kızarırsın.» dedim. «Orada Peder Hailley'in kanlı gözlerini sonsuza kadar gagalayıp oyarsın.»
Hah ha!
Halvha!
Hah
Sağ bacağımı dizimden kestim, ama çok kan kaybettim. Eroine rağmen can acısıyla kıvranıyordum. Ameliyat şoku benim kadar güçlü olmayan birini öldürürdü. Buna bir soruyla yanıt vereceğim. «Hasta yaşamayı ne kadar istiyor? Hasta yaşamayı ne kadar istiyor?»
Ellerim titriyor. Eğer onlar da bana ihanet ederlerse mahvolurum. Bana ihanet etmeye haklan yok. Hiç yok. Onlara hayatları boyunca itina ettim. Şımarttım. Bana ihanete kalkışmasınlar. Yoksa pişman olurlar.
Hiç olmazsa aç değilim.
Filikanın tahtalarından biri ortasından ayrılmıştı. Parçalardan birinin ucu sivriydi. Onu şiş gibi kullandım. Ağzımın suları akıyordu, ama kendimi zorlayarak bekledim. Sonra da düşünmeye başladım... Yani bahçede pişirdiğimiz etleri. Will Hammersmith'
in Long Island'daki yerini. Bahçesinde kocaman bir domuzu kızartacak büyüklükte bir ocak vardı. Hava kararırken elimizde içki kadehlerimizle verandada oturur ve ameliyat tekniklerinden, golften ya da başka bir şeyden söz ederdik. Ve rüzgâr kızaran domuzun nefis kokusunu yakalar, bize kadar getirirdi. Ah, kızaran domuzun o nefis kokusu!
Şub (?)
Öbür bacağımı da dizimden kestim. Bütün gün uyukladım. «Doktor bu ameliyat gerekli miydi?» Hah hah! Ellerim titriyor. Yaşlı bir adamın elleri gibi. Onlardan nefret ediyorum. Tırnaklarımın altında kan var. Kurumuş. Tıp fakültesindeki karnı camdan modeli anımsıyor musun? Kendimi öyle hissediyorum. Ama ben bakmak istemiyorum. 'Mümkünatı yok.' Dom'un böyle söylediğini anımsıyorum. Sırtında «Haydutlar» kulübünün ceketi, sokağın köşesinde insana yaklaşırdı. «E, Dom, kızdan iş alabildin mi?» diye sorardınız. Dom da, «Mümkünatı yok,» derdi. Ah, Bizim Dom. Keşke eski mahalleden hiç ayrılmasaydım. Dom herhalde, «Pisliğe battık,» derdi. Hah ha!
Ama uygun bir tedavi ve protezlerle yepyeni bir insan olabileceğimi biliyorum. Buraya döner ve herkese, «İşte burası,» derim, «Her şey. Burada oldu.»
Hahhahhah!
23 Şubat
Ölü bir balık buldum. Çürümüş ve kokmuştu. Yine de yedim. Kusacaktım, ama buna izin vermedim. Yaşayacağım, iyice" dalgadayım. Gün batımı.
Şubat
Cesaret edemiyorum, ama bunu yapmak zorundayım. Ama kalça damarını o kadar yukarıda nasıl bağlarım? Damar orada oklava gibi.
Ama bunu yapmam şart. Bir yolunu bulmalıyım. Butumu işaretledim. Hâlâ etli olan o bölümü. İşareti bu kalemle yaptım.
Salyalarım akmasa artık.
Şu
Bu...gün... güzel... bir... yemek... yemelisin... Bunu hak ettin. Onun için kalk... McDonald'a git... İki dana hamburgerl... Özel salça... Marul... Turşu... Soğan... Susamlı ekmek...
Tra... trala... tralala...
Şubba
Bugün suda yüzüme baktım. Deri kaplı bir kurukafa artık. Acaba çıldırdım mı? Herhalde. Şimdi bir ucubeyim. Korkunç bir yaratık. Gövdem kasıklarımda son buluyor. Bir ucube. Dirsekleriyle kumda sürünen bir gövdeye bağlı bir kafa. Bir yengecim ben. Dalgaya düşmüş bir yengeç. Şimdi kendilerinden öyle söz etmiyorlar mı? «Hey, adamım, ben sadece dalgaya düşmüş bir yengecim,» demiyorlar mı? «Bana biraz para ver...»
Hahhahha.
«İnsan ne yiyorsa odur,» derler. Eğer öyleyse BEN HİÇ DEĞİŞMEDİM! Sevgili Tanrım şoktravma şoktravma ŞOKTRAVMA DİYE BİR ŞEY YOKTUR.
HAH.
Düşümde babamı gördüm. Sarhoş olduğu zaman, Ingillzceslni unuturdu. Hoş, söyleyecek öyle önemli bir sözü de yoktu ya. Aşağılık ayyaş. Evimden kurtulduğuma seviniyorum. Sen aşağılık bir göçmensin, sıfırsın, hiçsin. Ben başarıya eriştiğimi biliyorum. Senden uzaklaştım, öyle değil mi? Ellerimin üzerinde yürüyerek kaçtım.
Ama artık onlara kesebilecekleri bir şey kalmadı. Dün kulak memelerini kestim.
Sol elim sağ elimi yıkıyor sol elin sağ elinin ne yaptığını bilmemelidir patates iki patates üç patates dört bizim buzdolabımız var kapısı koskocaman, hahhahha.
Kim aldırır. Ya bu et ya da şu. Güzel yemek güzel et İyi Tanrı yemek yiyelim.
Vezir parmağı tıpkı vezir parmağına benziyorlar.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült