Hikaye

 

 

Üç Kadın

Sylvia Plath


UÇ KADIN bir doğumevinde karşımıza çıkan kadınlıkları doğurganlıkları acı ve mutluluklarıyla farklı hikayeleri olan üç kadını konu ediyor.

Beklenmeyen hamileliğine rağmen çocuğunu kollarına aldığı mutluluğuyla “BİRİNCİ SES” Sürekli düşük yaparak hiç çocuk sahibi olamayan “İKİNCİ SES”

Ve daha kimselere bağlanamadan çocuğunu doğurmak zorunda kalan ve çocuğunu oraya bırakırkenki acısını yanında götüren “ÜÇÜNCÜ SES”...

UÇ SES İÇİN BİR ŞİİR Dekor : Bir doğum koğuşu çevresi

BİRİNCİ SES:

Dünya kadar yavaşım. Çok sabırlıyım.

Dikkatle gözlüyor beni, zamanın içinde dönüp duran Güneşler ve yıldızlar.

Ay daha yakından ilgileniyor benimle:

Geçiyor, yeniden geçiyor; parıldayarak bir hemşire

Olacaklar için üzülüyor mu? Sanmam.

Doğurganlığa şaşırıyor yalnızca.

Büyük bir olay oluyorum, dışarıda gezindiğimde.

Ne düşünmek zorundayım, ne de prova yapmak.

Kendiliğinden oluyor, ne oluyorsa içimde.

Tepede duruyor sülün;

Kahverengi tüylerini düzeltiyor.

Gülmeden yapamıyorum bildiğim şeye.

Yapraklar ve taçyapraklar gözetiyor beni. Hazırım.

İKİNCİ SES:

Onu, o küçük kırmızı sızıntıyı ilk gördüğümde inanamadım.

Çevremde dolaşan erkekleri gözlemledim büroda.

...Ne...kadar da düzdü hepsi!

Mukavvayı anımsatan bir yanları vardı ve

...ben...bunu görmüştüm:

İçinden düşüncelerin, yıkımların, buldozerlerin, giyotinlerin Beyaz çığlık odalarının fışkırdığı ardı arkası kesilmeden O düz, dümdüz, düzlüğü görmüştüm

...ve...soğuk melekleri, soyutlamaları.
 

Otururken masamda, çoraplarım ve yüksek topuklarımla, Yanında çalıştığım adam güldü:

..."Korkunç birşey mi gördün?

Kireç gibi oldu yüzün birdenbire." Bir şey söylemedim. Ölümü gördüm çıplak ağaçlarda, yok oluşu gördüm. İnanamadım. O kadar güç mü Ruhun bir yüze, bir ağza kavuşması?

Harfler fışkırıyor bu kara tuşlardan ve kara tuşlar fışkırıyor Alfabetik parmaklarımdan, siparişler düzenliyor, parçalar.

Matkaplar, dişliler, parlak parça takımları için.

Ölüyorum otururken. Bir boyut yitiriyorum

Trenler gümbürdüyor kulaklarımda, kalkışlar, kalkışlar!

Uzaklara dökülüyor gümüş izi zamanın.

Verdiği sözü boşaltıyor beyaz gök, boşaltır gibi bir kaptan. Benim ayaklarım bunlar, bu mekanik yankılar.

Tak, tak, tak çelik ayaklar. Kusurlu bulunuyorum.

Eve taşıdığım bir hastalık, bir ölüm bu.

Evet. bir ölüm bu. Hava mı içime çektiğim.

Yıkımın parçaları mı yoksa? Soğuk meleğe bakarak Zayıflayan, zayıflayan bir nabız mıyım ben?

Benim sevgilim mi bu peki? Bu ölüm, bu ölüm?

Liken gibi bir adı sevdim, çocukken.

Bir günah mı bu peki, bu eski ölü aşkı ölümün?

ÜÇÜNCÜ SES:

Anımsıyorum çok iyi bildiğim o anı.

Söğütler üşüyordu.

Güzeldi havuzdaki yüz, benim yüzüm değildi ama Ağır bir görünüşü vardı, başka her şey gibi.

Tehlikeydi ne varsa görebildiğim: güvercinler ve sözcükler Yıldızlar ve altın sağanaklar döllenmeler, döllenmeler!

Beyaz, soğuk bir kanat anımsıyorum Ve ırmağın yukarısından bir şato gibi bana gelen,

Ürkünç bakışlı büyük kuğuyu.

Bir yılan var kuğularda.

Kayıp gitti: siyah bir anlam taşıyordu gözü.

Dünyayı gördüm içinde küçük, kötü ve siyah,

Bir başka küçük sözcüğe kenetlenmişti her küçük sözcük, devinim devinime. Bir şeye filizlenmişti sıcak, mavi bir gün.

Hazır değildim.

Dört yöne sürüklüyordu beni Bir yana yığılan beyaz bulutlar.

Hazır değildim.

Hiç saygım yoktu.

Sonucu reddedebilirim diye düşünüyordum

Bunun için çok geçti ama.

Çok geçti ve Sanki hazırmışım gibi, kendini sevgiyle ...biçimlendirmeyi sürdürüyordu yüz.

İKİNCİ SES:

Karların dünyası şimdi. Evde değilim.

Ne kadar beyaz bu çarşaflar. Hiç özellikleri yok yüzlerin. Hem çıplak, hem olanaksızlar, yüzleri gibi çocuklarımın, Kollarımdan kaçan o küçük hasta yaratıkların.

Öteki çocuklar dokunmuyor bana: Korkunç onlar.

Çok renkliler, çok da canlılar. Sessiz değiller Taşıdığım küçük boşluklar gibi sessiz.

Bir dolu şansım vardı. Hepsini denedim.

Üstüme diktim yaşamı, zor bulunan bir organ gibi.

Ve dikkatle, korka korka yürüdüm, ender bir şeymişçe Çok kafa yormamaya çalıştım. Doğal olmayı denedim. Aşkta kör olmayı denedim, öteki kadınlar gibi, yatağımda Sevgili tatlı körümle birlikte kör.

Bir başka yüzü aramadık zifiri karanlıkta.

Bakmadım! Yüz yine oradaydı ama.

Kusursuzluğunu seven, doğmamış birinin yüzü,

Yalnızca huzur dolu dünyasında mükemmel olabilecek, Kutsal olabilecek ölü birinin yüzü.

Ve öteki yüzler vardı. Ulusların,

Hükümetlerin, meclislerin, toplumların,

Önemli adamların yüzsüz yüzleri.

Bu adamları önemsiyorum ben:

Nasıl da kıskanıyorlar düz olmayan her şeyi! Dünyayı Kendileri gibi düz yapabilecek kıskanç tanrılar onlar. "Oğul"la konuşmasını izliyorum "Baba"nın.

Olsa olsa kutsaldır böyle bir düzlük.

"Bir cennet yaratalım" diyorlar.

"Düzleyip yıkayalım kabalığı bu ruhlardan"

BİRİNCİ SES:

Sakinim ben. Dinginim. Korkunç bir fırtınadan önceki dinginlik bu: Rüzgarın gezintisinden önceki sarı an, yaprakların Ellerini, sarı benizlerini açtıkları sarı an.

...Öyle dingin ki burası.

Çarşaflar, yüzler beyaz ve saatler gibi durmuş.

Geri çekilip düzleşiyor sesler.

...Yassılaşıp rüzgarı kesmek için

Parşömen perdelere dönüşüyor hiyeroglifleri.

Gizler resmediyor, Arapça, Çince!
 

Dilsiz ve esmerim. Çatlamaya hazır bir tohumum.

Esmerlik ölü yarım benim ve iç karartıcı:

Ne daha çok olmayı istiyor, ne de daha farklı.

Maviler giydiriyor alacakaranlık şimdi bana, tıpkı bir Meryem gibi.

Ey uzaklığın ve unutkanlığın rengi !Ne zaman gelecek, Zamanın parçalanacağı Ve sonsuzluğun zamanı yutacağı,

...beni tümüyle yutacağı o an?

Kendi kendimle konuşuyorum, yalnızca kendimle,

...tek...başıma

Dezenfekte edicilerle tertemiz, pırıl pırıl, kurban gibi.

Gözkapaklarımı ağırlaştırıyor bekleyiş. Uyku gibi, büyük Bir deniz gibi uzanıyor. Uzak, uzakta,

...duyumsuyorum ilk dalganın

Bana doğru sürükleyişini acının yükünü,

...karşı konulmaz bir gelgit gibi.

Ye ben, bu beyaz sahilde bir denizkabuğu gibi yankılanan ben Yüz yüzeyim korkunç öğeyi tümüyle yutan seslerle.

ÜÇÜNCÜ SES:

Bir dağım şimdi ben, arasında dağsı kadınların.

Büyüklüğümüz akıllarını mı ürkütüyor ne, doktorlar Dolaşıyor aramızda. Bön bön bakıp sırıtıyorlar.

Böyle olmamın nedeni onlar ve bunu da biliyorlar.

Kendi düzlüklerine sarılıyorlar, sanki bir sağlık belirtisiymiş gibi. Ya benim gibi şaşırıp kalsalar ne yaparlardı? Çıldırırlardı.

Ya iki can aksaydı bacaklarımın arasından?

İçinde araçlar bulunan beyaz odayı gördüm.

Çığlıklar odasını. Mutlu değil.

"Hazır olduğunuz zaman geleceğiniz yer burası."

Gece ışıkları kırmızı düz aylar. Kanlı ve donuk.

Olacak hiçbir şeye hazır değilim.

Öldürmem gerekirdi beni öldüren bu şeyi.

BİRİNCİ SES:

Bundan daha acımasız bir mucize yok.

Atlarla, demir toynaklarla çekiliyorum.

Dayanıyorum. Var gücümle dayanıyorum.

...Bir...işi...tamamlıyorum.

Karanlık tünelin içinden çıkıp geliyor ziyaretler, Ziyaretler, tezahürat, şaşkın yüzler.

Bir vahşetin odak noktasıyım.

Hangi acılara, hangi üzüntülere analık etmem gerekiyor ?

Böylesine bir masumiyet öldürebilir mi insanı,

...öldürebilir...mi?...Özsuyumu emiyor benim.

Ağaçlar çürüyor sokakta. Yağmur çürütücü.

Dilimde tadıyorum onu, onu ve yaşanabilir dehşetleri,

Direten ortalıkta gezinen dehşetleri, alet çantalarıyla Yürekleri tiktak vuran, önemsenmeyen vaftiz analarını.

Koruyan bir duvar ve çatı olacağım.

Bir gökyüzü ve iyilik tepesi olacağım. Ah, bırakın beni!

Bir güç büyüyor üzerimde ve eski bir inatçılık Dünya gibi parçalanıyorum. Karanlık,

Balyoza benzer bu siyahlık.

Bir dağın üzerinde kavuşturuyorum ellerimi.

Hava ağır. Bu çalışmayla ağır.

Kullanıldım. Tepe tepe kullanıldım.

Gözlerimi sıkıştırıyor bu siyahlık.

Hiçbir şey göremiyorum.

İKİNCİ SES:

Suçlanıyorum. Soykırımları düşlüyorum.

Bahçesiyim ben siyah ve kırmızı acıların.

İçiyorum onları

Tiksinerek kendimden, tiksinerek ve korkarak.

...Kavrıyor...sonunu...şimdi.

Dünya ve kolları sevgiyle açılmış, ona doğru koşuyor.

Her şeyi hasta eden ölüm sevgisi bu.

Gazete kağıdını lekeliyor ölü bir güneş. Kırmızı.

Yaşam üstüne yaşam yitiriyorum.

...İçiyor onları karanlık yeryüzü.

Hepimizin vampiri o. Böyle arka çıkıyor bize.

Semizletiyor bizi, iyi davranıyor. Ağzı kırmızı.

Tanıyorum onu. Hem de çok yakından. Yaşlı kış yüzlü, yaşlı kısır, eski zaman bombası.

Alçakça kullandı erkekler onu. Onları yiyecek.

Ye onları, ye onları, ye onları sonunda.

Güneş alçaldı. Ölüyorum. Bir ölüm üretiyorum.

BİRİNCİ SES:

Kim bu mavi, delibaş çocuk?

Bir yıldızdan fırlatılmış gibi sanki, parlak ve garip! Burnundan soluyor!

Odaya uçtu, ardında bir çığlık.

Mavisi soluyor. Ne de olsa dünyalı o.

Kırmızı bir nilüfer açıyor kan çanağında;

Sanki bir nesneymişim gibi, ipekle dikiyorlar beni.

Ne yapıyordu, parmaklarım o çocuğu tutmadan önce? Ne yapıyordu yüreğim sevgisiyle?

Hiç bu denli net görmemiştim bir şeyi.

Gözkapakları leylak gibi

Ye pervane kadar yumuşak soluğu. Bırakmayacağım. Ne hile var onda, ne şeytanlık.

Hep böyle kalsın.

İKİNCİ SES:

Ay var üstteki pencerede. Her şey bitti.

Kış nasıl da dolduruyor ruhumu! Ve tebeşir ışık Pencerelerin üstüne yayıyor çizgilerini, boş büroların, boş Sınıfların, boş kiliselerin pencereleri üstüne.

...Ah,...ne...çok...boşluk!

Durgunluk. Her şeyin bu korkunç durgunluğu.

Beni kuşatan bu bedenler, bu kış uykucuları

Aya benzer hangi mavi ışın donduruyor düşlerini bunların?

İçime girdiğini duyumsuyorum,

...bir alet gibi soğuk, yabancı.

Ve ucundaki o deli, katı surat, sürekli acılarla Açılmış O biçimli ağız.

Bozgununun sesleriyle kan karası denizi Her ay çekip boşaltan o.

Deniz gibi çaresizim, ipliğinin ucunda.

Huzursuzum. Huzursuz ve yararsızım.

...Cesetler yaratıyorum ben de.

Kuzeye gideceğim. Uzun bir karanlığa.

Ne erkek, ne kadın, bir gölge gibi görüyorum kendimi,

Ne erkek olmaktan mutlu olacak bir kadınım, ne de eksiklik Duymayacak kadar vurdumduymaz ve düz bir

...erkek. Ben bir eksiklik duyuyorum.

Parmaklarımı kaldırıyorum, on beyaz kazık.

Bak, karanlık sızıyor çatlaklardan.

Onu içeremem ben. Yaşamımı içeremem.

İkinci dereceden bir kahraman olacağım.

Kopmuş düğmeler tarafından suçlanmayacağım.

Çoraplarımın topuklarındaki delikler. Mektup kutusu Tabutlarında duran yanıtlanmamış mektupların beyaz dilsiz

...yüzleri tarafından suçlanmayacağım.

Suçlanmayacağım, suçlanmayacağım.

Ne duvardaki saat kusurlu bulacak beni, ...ne de uçurumlar ortasında

Çakılı duran o yıldızlar.
 

ÜÇÜNCÜ SES:

Uykumda görüyorum onu, kırmızı, ürkünç kızımı.

Ağlıyor bizi ayıran bu camın arkasında.

Ağlıyor. Öfkeli.

Kediler gibi yakalayıp kemiren kancalara benziyor ağlayışları. Dikkatime tırmanıyor bu kancalarla.

Karanlığa ya da bizden çok uzaklarda bile Parlayan ve dönen yıldızlara ağlıyor.

Ahşaba oyulduğunu düşünüyorum minik başının,

Gözler kapalı, ağız açık, sert bir ahşaba oyulduğunu.

Ve keskin çığlıklar yükseliyor açık ağzından.

Oklar gibi tırmalıyor beni uykumda.

Uykumda tırmalıyor beni ve saplanıyor yan tarafıma.

Dişleri yok kızımın. Ağzı kocaman.

Öyle karanlık sesler çıkarıyor ki, korkuyorum.

BİRİNCİ SES:

Bu masum ruhları bize gönderen şey ne?

Baksana, öylesine tükenmişler ki!

...Bozguna...uğramış...yatıyorlar

Branda kaplı karyolalarında: bileklerinde künyeleri,

Taa buralara kadar gelmişler almak için ödüllerini.

Siyah gür saçlı olanları da var, kel olanları da.

Tenlerinin rengi pembe ya da solgun, esmer ya da kırmızı; Anımsamaya başlıyorlar farklılıklarını.

Sudan yapılma sanırım onlar; hiçbir ifade yok yüzlerinde.

Dingin sudaki ışık gibi uyuyor yüz hatları,

Gerçek rahip ve rahibeleri andırıyorlar,

...aynı kalıptan çıkma giysileriyle.

Yıldızlar gibi dünyaya döküldüklerini görüyorum.

Mucizeye benzeyen bu saf, bu küçük imgelerin.

Hindistan'a, Afrika'ya, Amerika'ya. Süt kokuyorlar.

Bir şey değmemiş ayak tabanlarına.

...Havada yürüyorlar sanki.

Hiçlik bu denli eli açık olabilir mi?

İşte oğlum.

Çoğu insanınki gibi düz, mavi renkli kocaman gözleri.

Bana doğru dönüyor küçük kör parlak bir bitki gibi.

Bir ağlama. Asıldığım çengel bu.

Bir süt ırmağıyım ben.

Sıcak bir tepeyim.

İKİNCİ SES:

Çirkin değilim ben. Hatta güzelim.
 

Geri verir ayna bir kadını, biçimsizleştirmeden. Giysilerimi geri veriyor hemşireler, bir kimlikle birlikte. Doğalmış böyle bir şeyin olması, öyle diyorlar.

Benim yaşamımda da, başkalarınınkinde de.

Beşte birim ben, öyle bir şey. Umutsuz değilim.

Bir istatistik kadar güzelim. İşte rujum.

ÜÇÜNCÜ SES:

Uykumda görüyorum onu, kırmızı, ürkünç kızımı.

Ağlıyor bizi ayıran bu camın arkasında.

Ağlıyor. Öfkeli.

Kediler gibi yakalayıp kemiren kancalara benziyor ağlayışları. Dikkatime tırmanıyor bu kancalarla.

Karanlığa ya da bizden çok uzaklarda bile Parlayan ve dönen yıldızlara ağlıyor.

Ahşaba oyulduğunu düşünüyorum minik başının,

Gözler kapalı, ağız açık, sert bir ahşaba oyulduğunu.

Ve keskin çığlıklar yükseliyor açık ağzından.

Oklar gibi tırmalıyor beni uykumda.

Uykumda tırmalıyor beni ve saplanıyor yan tarafıma.

Dişleri yok kızımın. Ağzı kocaman.

Öyle karanlık sesler çıkarıyor ki, korkuyorum.

BİRİNCİ SES:

Bu masum ruhları bize gönderen şey ne?

Baksana, öylesine tükenmişler ki!

...Bozguna...uğramış...yatıyorlar

Branda kaplı karyolalarında: bileklerinde künyeleri,

Taa buralara kadar gelmişler almak için ödüllerini.

Siyah gür saçlı olanları da var, kel olanları da.

Tenlerinin rengi pembe ya da solgun, esmer ya da kırmızı; Anımsamaya başlıyorlar farklılıklarını.

Sudan yapılma sanırım onlar; hiçbir ifade yok yüzlerinde.

Dingin sudaki ışık gibi uyuyor yüz hatları,

Gerçek rahip ve rahibeleri andırıyorlar,

...aynı kalıptan çıkma giysileriyle.

Yıldızlar gibi dünyaya döküldüklerini görüyorum.

Mucizeye benzeyen bu saf, bu küçük imgelerin.

Hindistan'a, Afrika'ya, Amerika'ya. Süt kokuyorlar.

Bir şey değmemiş ayak tabanlarına. ...Havada yürüyorlar sanki.

Hiçlik bu denli eli açık olabilir mi?

İşte oğlum.

Çoğu insanınki gibi düz, mavi renkli kocaman gözleri.

Bana doğru dönüyor küçük kör parlak bir bitki gibi.

Bir ağlama. Asıldığım çengel bu.

Bir süt ırmağıyım ben.

Sıcak bir tepeyim.

İKİNCİ SES:

Çirkin değilim ben. Hatta güzelim.

Geri verir ayna bir kadını, biçimsizleştirmeden.

Giysilerimi geri veriyor hemşireler, bir kimlikle birlikte.

Doğalmış böyle bir şeyin olması, öyle diyorlar.

Benim yaşamımda da, başkalarınınkinde de.

Beşte birim ben, öyle bir şey. Umutsuz değilim.

Bir istatistik kadar güzelim. İşte rujum.

Yaşlı dudağa sürüyorum.

Bir gün, iki gün, üç gün önce kimliğimle Sakladığım kırmızı dudağa.

Günlerden Cuma'ydı.

Tatile bile gereksinmiyorum;

...hemen...işbaşı...yapabilirim bugün.

Kocamı sevebilirim, o da anlar bunu.

Gözümü, bacağımı, dilimi kaybetmişim gibi Biçimsizliğimin pusu içinden sever beni.

Böyle duruyorum ayakta, biraz görme kusurluyum.

...Böyle...yürüyorum

Bacak yerine tekerlekler üstünde, bayağı da işe yarıyorlar Dilimle değil, parmaklarımla konuşmayı öğreniyorum.

Neden bu denli becerikli beden?

Yeniden üretebilir kollarını vücudu denizyıldızının Ve çok sayıda ayağı çıkabilir semenderlerin. Ben de Hemen çoğalabilirim eksik olan yerimden.

UÇUNCU SES:

Küçük bir ada kızım, uyuyan, huzurlu,

Ve ben düdüğünü çalan beyaz bir gemiyim.

...Elveda, elveda.

Gün yanıyor. Yaslı.

Kırmızı, tropik çiçeklerle dolu oda.

Camın arkasında yaşadılar bunca zaman,

...sevecenlikle bakıldılar.

Şimdiyse beyaz çarşaflardan, beyaz yüzlerden yapılma bir kış duruyor karşılarında. Çok az şey var valizime koyacak.

Tanımadığım tombul bir kadının giysileri.

Tarağım ve fırçam var. Bir boşluk var.

Birdenbire öyle kırılgan duyumsuyorum ki kendimi.
 

Hastaneden dışarı çıkan bir yarayım.

Taburcu edilen bir yara.

Geride bıraktım sağlığımı. Bana bağlı kalacak birini terk ediyorum: Bandajları çözer gibi ...çözüyorum...parmaklarını...onun:

Gidiyorum.

İKİNCİ SES:

Kendim oldum yeniden. Yarım kalmış bir şey yok.

Beyaz beyaz kanayan bir mum gibiyim,

...hiçbir şeye bağlı değilim.

Düz ve bakireyim, bir şey olmadığı anlamına gelir bu da, Düzeltilemeyen, yarılıp açılamayan, parçalanamayan ve

...yeniden başlanamayan hiçbir şey.

Ne bu küçük sürüngenler düşünüyor tomurcuklanmayı,

Ne de yağmuru düşlüyor bu kuru, kupkuru hendekler.

Benimle pencerelerde buluşan bu kadın ince.

Öylesine ince ki, ruh gibi saydam sanki.

Nasıl bir utangaçlıkla bırakıyor o ince kendini Cehennemi üstüne Afrika portakallarının,

...ayaklarından asılmış domuzların.

Ayak uyduruyor gerçeğe. O benim. O benim-
Tadan dişlerinin arasında acılığı.

Her günün hesaba kitaba gelmeyen kinini.

BİRİNCİ SES:

Daha ne kadar zaman bir duvar olabilirim, rüzgarı kesen? Daha ne kadar yumuşatabilirim Güneşi, gölgesiyle elimin.

Durdurarak mavi oklarını soğuk bir ayın?

Sırtımı kuşatıyor, kaçınılmaz bir biçimde,

Sesleri yalnızlığın, acının.

Nasıl yumuşatır onları bu küçük ninni?

Daha ne kadar zaman bir duvar olabilirim

...çevresinde yeşil bahçemin?

Daha ne denli sargı olabilir ellerim Onun yarasına, daha ne denli avutup

...rahatlatabilir sözcüklerim

Gökyüzündeki parlak kuşlar gibi?

Korkunç bir şey, açık olmak Böylesine: Sanki bir yüze geçirip Dünyaya salmışlar yüreğimi.
 

ÜÇÜNCÜ SES:

Üniversiteler bahar sarhoşu bugün.

Küçük bir cenaze töreni siyah giysim:

Benim ciddi olduğumu gösteriyor.

Bıçak gibi belime batıyor taşıdığım kitaplar.

Eski bir yaram vardı, ama iyileşiyor şimdi.

Çığlıklarla kıpkırmızı kesilen bir ada görmüştüm düşümde Bir düştü o ve bir anlamı yoktu.

BİRİNCİ SES:

Evin dışındaki büyük karaağaçta tan çiçekleri.

Kırlangıçlar geri döndüler. Çığlıklar atıyorlar

...kağıt roketler gibi.

Sesini duyuyorum saatlerin.

Çitlerde genişleyip ölen saatlerin.

...Böğürmesini duyuyorum öküzlerin.

Kendilerini yeniden dolduruyor renkler ve tutuşuyor Islak samanlar güneşte.

Beyaz yüzler açıyor nergisler bahçede.

Yeniden güven buluyorum. Güven buluyorum yeniden.

Çocuk odasının parlak renkleri bunlar.

Konuşan ördekler, mutlu kuzular.

Yalınım yeniden. Mucizelere inanıyorum.

Beyaz gözleri, parmaksız elleriyle uykumu bölen O ürkünç çocuklara inanıyorum Benim değil onlar. Bana ait değiller.

Normal olma konusuna odaklanacağım.

Küçük oğluma odaklanacağım.

Yürümüyor. Bir sözcük bile söylemiyor.

Hala beyaz kundaklar içinde.

Ama teni pembe ve kusursuz. Sık sık gülümsüyor.

Büyük güllerle kağıtladım odasını.

Küçük yürekler çizdim, ne buldumsa üstüne.

Sıra dışı olmasını istemiyorum.

Şeytanı dürtükleyen de sıra dışı olandır,

Acı dolu tepeyi tırmanan ya da Çölde oturup annesinin kalbini kıran da.

Sıradan olmasını istiyorum,

Beni, benim onu sevdiğim gibi sevmesini.

İstediği bir yerde, istediği biriyle evlenmesini.

ÜÇÜNCÜ SES:

Çimenlerde kızgın öğle vakti. Eriyor sıcaktan bunalmış Düğün çiçekleri ve geçiyor,

Geçiyor, sevgililer.

Gölgeler gibi kara ve düz hepsi.

Bağları olmaması ne güzel!

Otlar gibi yalnızım. Yitirdiğim ne? Bulabilecek miyim onu, her neyse o?

Kuğular gitti. Ama ırmak Ne denli beyaz olduklarını anımsıyor onların. Onlara yetişmeye çalışıyor ışıklarıyla. Bulutlarda buluyor biçimlerini.

Böylesine acılı sesle Ağlayan kuş ne kuşu?

Her zamanki gibi gencim, diyor.

Yitirdiğim ne?

İKİNCİ SES:

Evde lambanın ışığı altındayım. Geceler uzuyor.

İpekli bir iç çamaşırı onarıyorum; Kocamsa kitap okuyor Ne güzel içeriyor ışık, tüm bunları.

Bir tür duman var bahar havasında,

Bir sevecenlik doğmuş gibi, yorulmayan,

İyileştiren bir sevecenlikle, parkları, küçük Yontuları pembelikle saran bir duman.

Bekliyorum ve ağrıyorum. İyileşiyorum galiba.

Daha çok şey var yapacak. Ellerim çok zarif Bir biçimde dikebilir bu nesneye danteli.

Çevirir kocam sayfalarını bir kitabın.

Ve yine birlikteyiz evde akşam saatlerinde.

Ellerimize olanca ağırlığıyla binen bir tek zaman.

Bir tek zaman, nesne değil oda.

Birdenbire kağıda dönüşebilir sokaklar, ama ben,

Uzun süren bir çöküntüden çıkan ben,

...yatakta...buluyorum kendimi.

Döşek üstünde güvenliyim, bir düşüşe karşı

... sımsıkı...kenetliyorum ellerimi.

Kendimi buluyorum yeniden. Gölge değilim ben Ayaklarımdan başlayan bir gölge varsa da. Bir eşim ben.

Kent bekliyor ve ağrıyor. Küçük otlar çıkıyor Çatlatarak taşları, yaşamla yemyeşil hepsi de.

 

Sonsöz:
 

Radyo oyunları yapımcısı Dougles Claverton'ın daveti üzerine radyo için yazılan ve 19 Ağustos 1962'de BBC’nin üçüncü programında canlandırılan "Three Women", 180 adetlik sınırlı bir baskı olarak ilk kez 1968'de Turret Books tarafından basılmıştır.

Elinizdeki çeviri, Sylvia Plath'in eşi Ted Hughes'ün hazırladıgı The Collected Poems'den (1992) alınmıştır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült