Hikaye

 

 

Turna Kuşu Katlamak (Bir Yeni Çağ Masalı)

Demirtaş Ceyhun


«Anne... Allah, nasıl olsa bir iki gün sonra canımı alacak, öyleyse niçin bana bu acıyı çektiriyor?»

Hiroşima’lı anne, vücudu radyoaktiviteli küçücük kızından göz yaşlarını saklayarak;

«Kızım demiş, kağıttan bin tane turna kuşu katlamadığın için çekiyorsun bu acıyı. Şimdi oturur, kağıtları katlayarak tam bin tane turna kuşu yaparsan, Allah seni o zaman bağışlar... Hem acı çekmezsin, hem de ölmekten kurtulursun... »

Küçücük vücudu radyoaktiviteden cılk yaralar içindeki yavrucak, hemen sıvamış körpe kollarını ve başlamış kağıttan turna kuşu katlamaya.

Bir tane katlamış, iki tane katlamış... Üç yüz tane katlamış, dört yüz tane katlamış, beş yüz, altı yüz, altı yüz altmış, altı yüz yetmiş, altı yüz yetmiş bir, altı yüz yetmiş iki ve altı yüz yetmiş üç tane katlamış...

Sonra?...

Sonra, artık gözyaşlarını tutamayan Hiroşima’lı anne ellerini yüzüne kapamış ve doya doya ağlamış.

«Hiç olmazsa, altı yüz yetmiş üç tane turna kuşu katlarken acı duymadı kızım...»

Hiroşima’ya atom bombası atıldığı zaman muhabere üsteğmeni olarak yer altında görevde bulunduğu için atomun yakıcı etkisinden kurtulan, fakat radyasyon etkileriyle kanındaki alyuvar akyuvar dengesi bozulan «atom bombası kurbanı MASAHI NU, bütün varını yoğunu satıp, atomun korkunç etkilerini insanlığa tanıtmak üzere dünya turuna çıkmıştır. Irak, Ürdün ve Suriye’den sonra yurdumuza da gelen «atom bombası kurbanı,» atomdan nasıl korunulacağına dair sorulan bir soruya, önce yukarıdaki modern masalı anlatmış ve;

«İşte demiştir, yeryüzündeki bütün insanlar için radyoaktivitenin korkunç etkilerinden korunabilmenin bir tek yolu vardır, o da, kağıttan troa kuşu katlamaktır.»

(Gazetelerden)

Yanlara kalın kalın toplanmış kadife perdelerin arasındaki sahneye bakarken, sanki, şeytan kılıklı, öteki evrenlerden gelmiş, boynuzlu, kocaman kulaklı, antenli, testere ağızlı, eli tırmıklı kollarıyla ayakları boyuna oranla yok denecek kadar kısa bir canlı, ağzımdan fırlayıp çıkacakmış gibi... İçimdeki, o bana benzemez, o acayip, o şeytancasına canlı, fırlayıp çıkacakmış gibi...

Yukarılara bakıyorum. Yutkunuyorum...

Bu yeşile çalar gök de, ne diye sanki habire pencereden içeri doluyor? Pis bir yeşile çalar, sonsuz mavi, olağan bir yaz göğü işte. Ne diye?...

Yutkunuyorum... Boyun kaslarımı geriyorum... Geriyorum... Geriyorum...

İçimde, gergin kumaşlara jiletle dokunmak özlemi gibi bir şey... «Nükleer bombaların üç türlü etkisi vardır» diyor o. Varsa var... Gözbebeklerini kalın çerçeveli gözlüklerinin içinden, salonun bir sağına, bir soluna kaydıra kaydıra konuşuyor adam. «Basınç» diyor, «isi» diyor, «nükleer» diyor. Diyor, hep diyor ama... Düzensiz, gür, kırçıl saçlarını parmaklarıyla arada bir tarayaraktan, «patlama noktasının hemen çevresinde, saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda bir ateş topu meydana gelir» diyor. Ateş topunun yarı çapı, bombanın büyüklüğü, ısı, etki, basınç ve saire, ve saire ve saire...

Niçin buradayım? Kur’a çektin, dediler. Tıktılar bizi buraya.

Ayaklarım kötürümleşmişler. Benden ayrılar. Gidebilsem bir buradan. Gitsem. (mi?) Başka şeylerle ilgilenmek istiyorum... Başka şeylerle ilgilenmek istiyorum... Başka şeylerle ilgilenmek istiyorum!...

Etkiler, sanki adamın gözlerinden gözlerinden yılanlaşıyor. Güneşleşiyor sanki. Gözbebeklerinden üstümüze üstümüze güneşleşiyor. Basınçlar... Işınlar... Başka şeyler istiyorum. Pencereden hep dışarı baksam. Dışarı mı baksam?

Rıhtıma kocaman bir vapur gelmiş, pencerenin önünü kapamış. Geride, vapur direkleri, mızraklar gibi, bir dolu vapur direkleri. Düzensiz. Kirli bir deniz parçası bazen. Arada bir sandallar, pat pat geçen motorlar. Aşağıdaki yoldan, düş gerçeği gürültüler geliyor. Hani yok oluverecekmiş gibi.

Koltukların da birer yanlarını tıpkı masa gibi yapmışlar. Yazmalı bunları. Yazmalı, not tutmalı ki, unutmamalı insan. Offf, çok sıcak... Yazmalı şuraya; bugün, altı ağustos, bindokuzyüz altmış üç, çok sıcak... Niçin buradayım sanki? Kimler getirdi beni buraya? Günlerden ne?... Salı? Değil. Çarşamba? Çarşamba? Çarşamba mı? Perşembe? Yoksa perşembe mi? Oooo daha cumartesine çoook var...

İstemiyorum, istemiyorum, istemiyorum...Başım dönmüş, gözüm kararmıştı sabah yüznumaraya girdiğimde.

Adam bombayı bırakmış... Hatırlıyorum, hatırlıyorum... Çığlık çığlığa manşetler vardı gazetelerde. Sevinçli... Doların gazetelerinde...

Düşmüştüm. Ayağım, kenefin deliğine girmişti... Sanki ayaklarım hala oradalar. Döşemeye sürtüp de, pislikleri temizlemek istiyorum. Sürtüyorum, sürtüyorum, hep sürtüyorum. Ökçesini, tabanını, ökçeyle tabanın birleştiği o kıvrımlı yeri.

İlk atom bombasını bırakmış adam. Bombanın peşinde yoğun kırmızı bir duman varmış. Dumandan bir iz. Yere, beş yüz yetmiş metre kala... Belki beş yüz altmış dokuz, belki beş yüz yetmiş bir (değil)... Altmış metre çapında işte o ateş topu...

Adamın bir yerleri kirli oldu mu, içi rahat etmiyor.

Isıyı bir anda üç yüz bin santigrada yükselten, kırmızımtırak mavi ile koyu kahverengi arası alevden ahtapotlarıyla, evleri, hanları, hamamları, dükkanları cayır cayır tutuşturan, kırk sekiz saniyede üç bin, sekiz buçuk dakikada dokuz bin metreye yükselttiği tozlardan meydana gelmiş mantarını, on beş dakika sonra yağmurlaştıran bu küçük «minyatür» güneşe, gözlüklü, gözlüklü, bir dolu gözlüklü, üç yüz doksan altı bin beş yüz elli beş gözlüklü Hiroşima'lı bir an bakmışlar... Sonra?.. Sonra, iki yüz kırk bin gözlüklü bir daha bakamamış hiç bir şeye. Sokaklar bir anda yıkıntılaşmış, kokuşmuş, cansız vücutlarla doluşmuş.

Kediler; o canım Araplar, tekirler, sarmanlar, boncuklar, pamuklar... Köpekler; o canım finolar, karabaşlar, çomarlar, tazılar... Sonra... Sonra o sarı benizli, kısa boylu, çekik gözlü, gözlüklü (nedense gözlüklü) insanlarım benim. Cılk yaralar içinde. Kiminin yüzü davullar gibi şişmiş. Kiminin etleri kapkara kömür kesilmiş. Derileri soyulmuş kiminin... Binlerce, on binlerce. Ölüler... Yaralılar... Çil yavrusu gibi dağılan, rastgele koşuşan dört bir yana...

Ayaklarımı temizlemek istiyorum. Artık ayaklarım temizlensin istiyorum. Duvarlar, bir birlerine bu kadar yakın olmasaydı ya? Ellerimi ayalarının genişliğince duvarlara dayayamasaydım ya? N’olurdu? N’olurdu, ha n’olurdu? Ayaklarım çukura düştü. Temizlenemiyorum. Temizlenemiyorum... Offf, çok sıcak. Niçin buraya atmıyorlar şu atom bombalarını sanki... Niçin atmıyorlaaaar!... Patlayacağım...

Sanki kim bunlar? Karlarla kaplı uzaklaştıkça mavileşen dağların önünde, sanki inadına kırmızı giysilerinden, övünç duyan, yüzlerce yıldır hep aynı kurşun askerler. Rengarenk bayraklarının altında bağrışıyorlar Kabaralı ayakkabılarını yerlere çarpa çarpa koşuşuyorlar. Şıngır şıngır ses veriyor üstlerine bir yatır şenliğince asılmış kamalar, kılıçlar, tabancalar, tüfekler, fişekler, süngüler kasaturalar, mataralar, sonra ekmek torbaları sonra sırt çantaları, sonra yorganları, sonra battaniyeleri... Sonra marşlar... Marşlar... Marşlar... Uyuşturucu... Damarlardaki kanları daha hızlı yakıcı... Toksin marşlar... Gözleri kan bürütücü marşlar...

Yalnızım... Kalkmak istiyorum. Yerimden bir kalkabilsem. Konuşmayacağım. Çirkefleşmiş durgun körfez hakiliğine bürünmüş bu kimselerle konuşmayacağım. Kafamın içi dolu, kurşun gibi.

Yırtıcılaştırılmış, canavarlaştırılmış, sonra da birbirlerinin üstüne salıverilmiş, bu rengarenk yeni gladyatörler de kurşundan.

Bir kurtulsam buradan. Gece gündüz yirmi beş mumluk ampulle aydınlanan, pencereleri her zaman kara stor la kapalı, kirli gri badanalı küçücük odama bir kavuşsam yeniden. Evrenimi orada kuracağım. Orada büyüteceğim. Saksıların içinde. Nasıl geldim buralara? Niçin geldim buralara? Kimler getirdi? Soruyorum, buralara kimler getirdi bizleri? Niçiiin?  

Biliyorum... Beni bu odalara kimlerin tıktığını iyice biliyorum. Gözlerini, o çıyan gözlerinin büyüklüğünü, rengini, etli göz kapaklarını, burunlarını, kamalarla çizilmişçesine kırış kırış alınlarını, düğmelerinin parlaklığını, giysilerinin süslerini, semirmiş tıka basa dolu göbeklerini. Her bir şeylerini biliyorum. Onları görmemek için nicedir çıkmıyordum sokaklara. Sinemaya falan gitmiyordum. İçmiyordum. Unutmuştum kadınları. Çocuk parklarına nicedir uğramamıştım. Kuşlar resimlerdeydi. Aspirinli sularda yetişiyordu kırmızı karanfiller. Şiirler hapishanelerden büyüyordu. Çınara hasret yatıyordu Nazım.

Hala konuşuyor adam. Hey benim ihtiyar Tanrım, işitmiyor musun, adam konuşuyor?

Pencereden hep dışarı baksam? Bu ayaklarım böyle kötürüm kaldığı sürece, hiç olmazsa pencereden dışarı bakmalı.

Sıcak. Bakır çalığı bir gök. Deniz nasıl da kirli. Vapurun ön kısmında, gövdesinin tam ortasından kocaman bir kapı açılmış, kapıyla rıhtım arasına da kalaslardan bir köprü kurulmuş. İnsanlar geçtikçe kalaslar, zıp zıp yaylanıyor. Birileri giriyor çıkıyor, yükler taşınıyor içeri. ye, koca koca sandıkları sırtlamış hamallar bir koşudur geliveriyorlar köprüyü. Bir telaş, bir karışıklık.

Hani, dizlerinin üzerine pahalı bir battaniye serilmiş ve tekerlekli sandalyesini kepli kızlara sürdüren, ak saçlı, iyice kırlaşmış bıyıklarının uçları hafif kırpık, yabancı yapısı bir adamın, pencereden küçümser gözlerle bakması gibi.

Tahta bavullu, denkli, sepetli, heybeli insanlar giriyor vapura bu kalasların üzerinden dizi dizi geçerek.

Adam konuşuyor. Odada hapsolmuş kalmış bir sineğin vızıldayışıyla. Vızıldıyor. Dışarı çıkmak için delik arayan bir arının duvarlara pat pat çarpması gibi. Tekerleklerimi ellerimle döndürebilsem. Döndürsem, döndürsem... Vızıltı bitse artık. Tekerleklerimi döndürüyorum, döndürüyorum, frenleri patlamış bir kamyonun yokuş aşağı gidişiyle, uçuyorum, buzda kayıyormuşçasına uçuyorum, bütün hızımla uçuyorum... Ve gümm... Çarpıyorum...Parçaladım mı? Niçin parçalamıyorum? Hep bunlar... Karaya vurmuş yosun gibi... Önce kentleri bir birine düşürmüşler, sonra ülkeleri, sonra bütün ülkeleri, sonra Birinci Dünyayı, sonra İkinci Dünyayı, sonra üçüncü dünyayı... Hep o sırmalı insanlar... Din demişler, bilim demişler... İnsanlık, insanlık onuru, uygarlık, barış? Hani barış, hani barış? Ya barış, ya kocaman BARIŞ?... İğreniyorum pencereden... Uçları kırpık bıyıklarım varmış gibi geliyor, pencereden baktıkça. İğreniyorum. İçim kaynıyor. Yükseliyor, yükseliyor, ağzıma geliyor. Kendimi zor tutuyorum. Bir bıraksam... Hiç bir şey istemiyorum. Bir şey duymak istemiyorum. Kulaklarımı bir tıkayabilsem şimdi. Ellerim tıkayamıyorlar. Parmaklarımla kapıyorum, o gözle görülmez yılan gibi sesler kılcal aralıklardan giri giriveriyorlar. Adam gene konuşuyor. Bir çırpıda, öğrenci, öğretmen, işçi, memur, bakkal, ev kadını, orospu, saçları gözlerine düşmüş kaküllü çocuk, pencerelerde çiçek yetiştiren emekli yüzyetmiş bin kişiyi öldüren, ömürlerinin en çılgın yıllarını yaşayan yetmiş bin delikanlıyı bir çırpıda öldüren bu bombaların şimdi yirmi beş bin kere daha etkili olanlarını yaptıklarını anlatıyor adam. Övünüyor. Açıkça övünüyor. Ben tekerlekli sandalyemde gittikçe küçülüyorum. Ellerim, cılız bacaklarımın üstünde ufacık ufacık kalıyor. Ufalıyorum. Aynalara nasıl bakarlar acep? Adam iyice büyümüş. Gözleri büyümüş, gözlükleri büyümüş. Elleri, kolları, ayakları. Ellerinin üzerindeki tüyler habire fışkırıyor bombaların özellikle büyüklüğünü anlatırken. Yanlara kalın kalın toplanmış kadife perdelerin arasına sığmıyor artık. Övünüyor adam sevgilim. O eşsiz güllerindeki böcekleri kovmayı bir an için bırak da, başını kaldır bak. Duymuyor musun, adam ilkel bir gururla övünüyor. Duy, duuuy benim emekli sevgilim...

İnsanlar, n'olur istedikleri an patlayabilselermiş. Gürültü çıkarmak istiyorum. Bir şeyler yapmak istiyorum.

Pencereeeee!..

Pencere küçülmüş... Pencere küçülmüş... Evet evet...

Rıhtıma, kalastan köprünün tam önüne, yere, bir evlik eşya yığılmış. Denkler, tahta bavullar sepetler, bir tel dolap, açılır kapanır bir masa, bir iki sandalye... Denklerden biri alacalı bulacalı bir kilime, ötekiler aklı karalı savanlara şöyle rastgele, alel acele sarılıvermiş, bağlanıvermiş. Tahta bavulların kenarlarına kara bir boyayla uç uca eklenmiş muska şeklinde süsler yapılmış. Sonra ortalar, acemi bir el tarafından lekeler çizgiler halinde içinden geldiği gibi kahverengi bir boyayla resimlenmiş. Sepetler, derme çatma. Kiminin üstüne bir bez dikilmiş, kimi gazeteyle kapatılıvermiş.

Bavullardan birinin üstüne, gri çarşaflı bir kadın oturmuş. Ardında, iri kemikli üç oğlan çocuğu, birbirlerine sokulmuş, dinelip duruyorlar. On-on iki yaşlarında var yok en büyüğü kucağında kocaman bir köpek taşıyor kocaman bir oyuncak taşımanın gururuyla. Kurt cinsi kocaman bir av köpeği. Birilerini bekliyor olmalılar. Köpeğe köpeğe sokuluyorlar çocuklar. Kadın hafifçe dönüp bir şeyler söylüyor. Büyük köpeği kucağından indiriyor, tasmasından tutup yanına çömeliyor. Rıhtım telaşsız, durgun. Kimsecikler yok görünürlerde. Çocuklar hep köpekle ilgililer. Oynaşıyorlar.

Adam hala konuşuyormuş. Bakmayacağım. Dinlemeyeceğim. Küçülse de, pencere... Bakmayacağım, dinlemeyeceğim.

Kasketli bir adam geliyor ilerden ağrı. Çocuklara doğru geliyor. Yaklaşıyor. Yaklaşıyor. Bir kaç günlük kapkara sakalları, yüzünü iyice karanlıklaştırmış. Kadının yanına geliyor, duruyor. Bir şeyler söylüyor. Sonra, gidiyor kilimli dengin yanına sırt verip çöküyor. Çocuklara sesleniyor çöktüğü yerden, eliyle sepetleri gösteriyor. Bir solukta kalkıyor dengi sırtlayıp. Köprüyü yaylandıra yaylandıra vapura giriyor. Ardından çocuklar. Kimi bir sepet sırtlamış, kimi ardında sürüklüyor boyu kadar sepeti. Yeniden geliyorlar. Adam öteki dengi sırtlıyor. Gene bir koşudur gidiyor. Gidiyor, geliyor, geliyor, gidiyor. En sonunda hepsi bir şeyler sırtlayıp, ard arda bir dizidir giriyorlar vapura. Bağrış çağrış giriyorlar. Ayaklarının arasında bir içeri, bir dışarı koşuşan köpekle birlikte, bir şeylerden, bir yerlerden, kaçarmışçasına telaşla giriyorlar vapura.

Gene bir sessizlik rıhtımda, bir durgunluk. Kaçtılar. Taşı toprağı altın bu düşman kentten, köpeklerini alıp, o güzelim umutlarını artlarında bırakarak kaçtılar Niçin? Niçin gelmişlerdi? Niçin kaçtılar ar? Niçin?...

Pencereden dışarı bile bakmak istemiyorum. Şuradan bir kurtulsam... Bu düzenden bir kurtulsam... Asansör kovası gibi bir ev arayacağım kendime. Penceresiz. Kapısı bile olmasın. Çelikten dört duvarlı bir küp. Somut. Durmadan küçülsün. Küçülsün, küçülsün ki, ben büyüyeyim.

Aaaa, resmi giysili bir adam, kucağında o kocaman köpekle kalasları yaylandıraraktan, sinirli sinirli rıhtıma çıkıyor. Ardından, çocuklar bir dizidir sıralanıveriyorlar kapının önünde. Ses etmeksizin bakıyorlar. Adam, köpeği fırlatıp atıyor. Korkarak, birer ikişer adım ilerliyorlar kalasların üzerinde. Büyük en önde, boy sırası ard ardalar. Köpeği şöyle bir kovalayıp, uzaklaşıp gidiyor resmi giysili adam. Çocuklar, yavaş yavaş, sakınaraktan rıhtıma çıkıyorlar. Ardlarından kasketli adam çıkıyor vapurdan, rıhtıma iniyor. Çarşaflı kadın, bir rölyef gibi yapışmış kalmış kapının gerisindeki karanlıklara, öylecene bakıp duruyor. Köpek, koşarak geliyor. Aaaa, koşarak geliyor, geliyor büyük çocuğun boynuna atlıyor. Bir sendeliyor çocuk, sonra sarmaş dolaş oluveriyorlar. Hani sıladan dönmüşler sanki. Hani kavuşuvermişler birbirlerine nihayet. Çocuklar, ortalarına alıyorlar köpeği. Nasıl hırlıyordur köpek mutlu mutlu... Nasıl hırlıyordur, çocuklar nasıl seviniyorlardır. Kasketli adam da geliyor yanlarına.

Nereden çıkıyor, ne zaman çıkıyor, resmi giysili adam, yerden bitercesine türeyiveriyor. Bir bağırma, bir çağırma. Avını, tuzağa düşürmüş avcıların kurnaz sırıtışıyla, o iğrenç mutluluğuyla habire bağırarak çocuklara doğru hızlı hızlı geliyor. Adama bağırıyor ellerini kollarını sallaya sallaya. Azarlıyor. Resmi giysilerinin yetkileri içinde gittikçe büyüyerek azarlıyor. Birileri toplanıyor, nereden çıktıkları bilinmeyen bir takım adamlar gürültülere yaklaşıp, meraklı meraklı duruyorlar. Resmi giysili adam gittikçe şımararak azarlıyor. Bir karış sakallı fakir baba, şaşırmış. Elleriyle bir şeyler anlatmak istiyor. Yalvarır gibi. Resmi kılıklı bu küçük memurun karşısında, tevekkülle boyun eğmiş, yalvarıyor. Bağırırken, avurtları iyice içeri çökmüş, yüzüne oldukça yabancı incecik bıyığı ıp gibi uzuyor, gırtlağındaki ümüğü hop hop oynuyor memurun. Çocuklar, köpeği arkalarına saklamışlar, birbirlerine iyice sokulmuş, korkuyla bakıyorlar, yalvarır gözlerle bakıyorlar memura. Ne konuşuyorlar, n’oluyor, memur ne diyor, ne istiyor adam?.. Sonra kasketli adam. birden dönüyor, çocuklara doğru gidiyor, eliyle itiyor onları şöyle bir yana, çocukların ardındaki köpeği tasmasından tutuyor, sürükleye sürükleye uzaklaştırıyor rıhtımdan. Eliyle ayağıyla kovalıyor. Geri geliyor, çocuklara bağırarak, onları, kalaslara doğru çekiyor. Vapura giriyorlar.

Memur, kalabalığı dağıtmağa çalışıyor bir şeyler söyleyerek. Sonra, ilerde durmuş öyle vapura bakan köpeğe doğru hızla koşuyor, koşarken bir şeyler alıyor yerden, atıyor ve köpeği kovalıyor. Gözden kayboluyorlar. Yavaş yavaş dağılıyor kalabalık. Vapura bir kaç kişi daha giriyor.

Aaa, adam hala aynı şeyleri anlatıyor. İçerde hiçbir şey değişmemiş. Gene ayaklarım cıpcılız, ellerim küçücük. Gene o vızıltı. Anlamak istemiyorum ben bu vızıltıdan gürültünün anlamını. Sıkılıyorum. İçim bulanıyor. Offf, çok sıcak, patlayacağım.

Rıhtım gene durgunlaşıvermiş. Ortalarda kimsecikler yok.

Çok sıcak, patlayacağım. Offf, bitse artık bu işkence.

Aaaa, bir adam gelmiş, bir çımacı gelmiş, kalastan köprüyü kaldırıyor. Köpek, gene gelmiş, uzaktan vapura bakıyor. Evet evet, havlıyor. Sesini bir duyabilsem. Ağıt gibidir. Bir duyabilsem. Vapurun yanındaki o büyük ambar kapısı kapanmış. Peki çocuklar neredeler? Peki neredeler?.. İşte işte sağda. Güvertedeler. El ediyorlar. Aaaa ağlıyorlar... Vallahi ağlıyorlar.

Köpek? Köpek, kuğu boynunu alabildiğine uzatmış, öylecene uluyor.

Bakmak istemiyorum. Duymak istemiyorum.

Vapur acı acı ötüyor oysa. Palamarları çözmüşler, yavaş yavaş iskeleden uzaklaşıyor. Ardında kömür karası bir duman bırakarak, çekip gidiyor Marmara’ya.

Ve köpek hala uluyor.

Koca elli, koca kollu, koca ayaklı, koca gözlüklü, kalın kalın toplanmış kadife perdelerin arasına sığmayan, bazen insana benzer o canlı, şimdi de, atom bombalarından nasıl korunulacağını anlatıyor.

Patlayacağım. İçimden bir şeyler fırlayıp çıkacakmış gibi. Bana benzemez, acayip, şeytancasına bir şeyler. Hırsla, dişlerimi bir birlerine kenetliyorum, cıliz ellerimle koparacakmışçasına koltuğun yanlarına asılıyorum.

Koparacağım... Kalkabileceğim istersem... Bak koltuğun yanları çatırdadı. Kalkabileceğim istersem.

Birden yekiniyorum, kalkıyorum yerimden, pencereye atılıyorum, o giyotin pencerenin altını bir hamlede kaldırıveriyorum ve mandallarını çeviriyorum.

Pencere açık, pencere açık, işitiyor musunuz, pencere açık, ben açtım.

Umurumda değil. Sokağa çıktı m bir kere ... Artık eve girmeyeceğim.

Sokağa çıktım bir kere ...

Dolardan nefret ediyorum!.. Dolarlı askerlerden nefret ediyorum!..

 

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült