Hikaye

 

 

Trende Yamyamlık

Samuel Clemens

Geçenlerde St Louis'e gittim ve Terre Haute Indiana'dan batıya doğru giderken, tren değiştirdim, suskun, nazik yüzlü, kırk beş elli yaşlarında bir bey ara istasyonlardan birinde gelip, yanıma oturdu. Kendisiyle belki bir saat kadar bir çok konu hakkında hoş bir sohbet ettik, onu çok akıllı ve eğlenceli buldum. VVashington'dan olduğumu duyunca bana hemen çeşitli devlet yetkilileri ve senato ile ilgili olaylar hakkında soru sormaya başladı; ve kısa bir süre sonra başkentteki politik hayatın girdisini çıktısını, yöntemlerini ve adaplarını ve Ulusal Yasama Meclisinin senatör ve Temsilciler Meclisi üyelerinin iş yürütme geleneklerini, çok iyi bilen bir adamla konuştuğumu anladım. Biraz sonra iki adam bir an önümüzde durdular ve biri ötekine dedi ki: "Harris eğer benim için bunu yaparsan, seni asla unutmayacağım ahbap."

Yeni arkadaşımın gözleri parladı. Bu sözlerin ona mutlu bir anıyı anımsattığını düşündüm. Sonra yüzü değişti ve düşüncelere daldı adeta keyfi kaçtı. Bana döndü ve dedi ki "Size bir hikaye anlatayım, hayatımdan özel bir kesiti sunayım o olaylar başımdan geçtiğinden beri hiç değinmediğim bir kesiti. Beni sabırla dinleyin ve sözümü kesmeyeceğinize söz verin."

Ben sözünü kesmeyeceğimi söyledim ve o da bana yer yer heyecanla, yer yer melankoliyle ama hep duygulu ve içten bir edayla şu garip macerayı anlattı:

19 Aralık 1853'de St. Louis'den akşamüstü kalkan Chicago trenine bindim. Yalnızca yirmi dört yolcu vardı. Hiç kadın ve çocuk yoktu. Keyfimiz yerindeydi ve kısa sürede tatlı arkadaşlıklar kuruldu. Yolculuk iyi geçeceğe benziyordu ve bence bu gruptaki hiç kimse yakında başımıza gelecek olan dehşet dolu olayları en ufak bir şekilde sezmemişti.

Saat akşam on birde yoğun kar yağışı başladı. Küçük bir kasaba olan Weldon'dan ayrıldıktan hemen sonra Jubilee Yerleşkesine kadar uzanan çok çok uzun bomboş çok geniş bir ağaçsız bölgeden geçmeye başladık. Çıplak kayalıklar, tepeler veya ağaçlar tarafından engellenmeyen rüzgar bu düz çölde acımasızca esiyor ve düşen karı fırtınalı bir denizin yükselmiş dalgaları gibi uçuruyordu. Yerdeki kar giderek yükseliyordu; ve trenin düşen hızından karı giderek artan bir zorlukla yardığını anlıyorduk. Hatta bazen rayların üzerine dev mezarlar gibi yığılmış büyük birikintilerin ortasında neredeyse tamamen duruyordu. Sohbetler kesilmeye başladı. Neşe yerini ağır düşüncelere bıraktı. O boş arazide, herhangi bir evden elli mil uzakta karın içinde hapsolma fikri herkesin aklına gelmişti ve bu herkesin moralini bozan bir düşünceydi.

Sabahın saat ikisinde çevremdeki tüm hareketin durduğunu hissederek tedirgin uykumdan uyandım. Bir anda korkunç gerçekle yüzleştim kar fırtınasında mahsur kalmıştık! "Herkes yardım etsin!" Herkes emre uyarak fırladı. Herkes çılgın geceye, sonsuz karanlığa, kar denizine, devam eden rüzgarın içine atladı, kaybedilen bir anın bile bizim için felaket olabileceğini biliyorduk. Kürekler, eller, kalaslar karı küreyecek her şeyi anında kullanmaya başladık. Garip bir tablo çiziyorduk. Korku dolu adamlardan oluşan küçük bir grup, yarısı en karanlık gölgelerin içinde, yarısı lokomotif lambasının kızgın ışığında, yığılan karla savaşıyordu.

Bir saat sonra çabamızın hiç bir işe yaramadığını anladık. Biz bir kar yığınını temizlerken fırtına raylarda bir düzine kar yığını daha oluşturuyordu. Ve daha da kötüsü düşmana yaptığı son saldırıda trenin işletme dişlisinin ön ve arka dingilleri kırılmıştı! Yani yol açık olsa bile yine çaresiz durumda olacaktık. Trene bindiğimizde çabalamaktan yorgun düşmüştük ve çok üzgündük. Sobaların başına toplandık ve ciddiyetle durumumuzu tartıştık. Hiç bir yiyeceğimiz yoktu en önemli sorunumuz da buydu. Donmazdık, çünkü odun vagonu doluydu. Bu tek avuntumuzdu. Tartışma kondüktörün moral bozucu fikrinin benimsenmesiyle kapandı: Elli mili bu havada yürümeye kalkışan ölürdü. Yardım çağıramıyorduk ve çağırabilsek bile gelemezdi. Boyun eğmeliydik ve beklemeliydik, elimizden geldiği kadar sabırla yardımı ya da açlıktan ölmeyi beklemeliydik! Bence en yüreklimiz bile bu sözler söylendiğinde bir anlık bir korku hissetmiştir.

Bir saate kalmaz vagonda, fırtınanın azmasıyla ve dinmesi arasında, orada burada bir iki fısıltı dışında, konuşma kesildi; lambalar kısıldı ve çaresizlerin çoğu düşünmek, o andan uzaklaşmak ya da başarabilirlerse uyumak için aydınlanıp kararan gölgelere yerleştiler.

Sonsuz gece bize sonsuz gibi gelmişti sonunda çok zor geçen saatlerini tüketti ve doğuda soğuk, gri bir gün ışığı belirdi. Etraf aydınlandıkça yolcular peş peşe hareket etmeye, yaşam belirtileri göstermeye başladılar ve her biri yüzünü gölgelemek için kullandığı şapkasını kaldırıp, tutulmuş kaslarını gevşetip, o kasvetli araziyi görmek için camlarından dışarıya baktılar. Gerçekten iç karartıcıydı! etrafta yaşayan bir tek varlık yoktu, hiç bir medeniyet belirtisi yoktu; sonsuz beyaz bir çöl dışında hiç bir şey yoktu; rüzgarın etkisiyle havalanan kar oraya buraya savruluyordu gökyüzünü bile kaplayan artan kar taneleri dünyasıydı bu.

Tüm gün boyunca vagonlarda surat asarak dolaştık, az konuştuk çok düşündük. Bitmek bilmeyen bir sıkıcı gece daha ve açlık.

Bir gün daha sessizlik, mutsuzluk, yıpratıcı açlık ve gelemeyecek yardımı beklemenin umuduyla dolu bir gün daha. Şölenlerin rüyalarıyla dolu, tedirgin uykuyla geçirilen bir gece açlık hissi ve rahatsızlıkla uyanmak.

Dördüncü gün geldi geçti, ve de beşinci! Beş gün korkunç bir şekilde mahsur kalmak! Her gözde vahşi bir açlık vardı. Bu kötü bir şeye işaret ediyordu her yürekte belirsizce şekillenen bir şeyin habercisiydi o şeyi hiç kimse daha dile getiremiyordu.

Altıncı gün geçti, yedinci gün doğduğunda bizler çökmüş, açlık çeken ve ümitsizce ölümün gölgesinde duran bir grup adamdık. Artık zamanı gelmişti! Sonunda her yürekte beliren istek artık dile getirilmeye hazırdı! Doğa sonuna kadar sınanmıştı yenik düşmeliydi. Mirınesota'dan Richard H. Gaston, uzun boylu, ince, solgun bir adamdı, ayağa kalktı. Herkes ne diyeceğini biliyordu. Herkes hazırdı her duygu, her heyecan belirtisi bastırılmıştı son zamanlarda o kadar vahşi olan o gözlerde sakin, düşünceli bir ciddiyet belirdi.

"Baylar: Bu daha fazla ertelenemez! Zamanı gelmiştir! Geri kalanlara yiyecek sağlamak için hangimizin öleceğini belirlemek zorundayız!"

lllınoisden BAY JOHN J VVILLIAMS ayağa kalktı ve dedi ki: "Baylar ben Terınesseeden Rahip James Sawyer'ı aday gösteriyorum."

Indiana'dan BAY WM. R. ADAMS dedi ki: "Ben New York'tan Bay Daniel Slote'u aday gösteriyorum."

BAY CHARLES J. LANGDON: "Ben St. Louis'den Bay Samuel Bovven'ı aday gösteriyorum."

BAY SLOTE: "Baylar, ben New Jersey'den Bay John A. Van Nostrand Jr'ı aday göstererek kendim adaylıktan çekilmek isterim."

BAY GASTON: "Eğer herhangi bir itiraz yapılmazsa, beyefendinin isteği kabul edilecektir."

Bay Van Nostrand itiraz ettiği için Bay Slote'un isteği red edildi. Bay Sawyer ve Bay Bovven'ın istifaları da aynı nedenlerle kabul edilmedi.

Ohio'dan BAY A. L. BASCOM: "Ben aday gösterme safhasının kapanmasını ve kurulun oylamaya giderek seçim yapmasını öneriyorum."

BAY SAVVYER: "Baylar, bu tartışmalara içtenlikle karşı çıkmak zorundayım. Bunlar her açıdan düzensiz ve yakışıksız. Hemen buna bir son vermeyi ve bir oturum başkanı ve kendisine yardım edecek görevlileri seçip o zaman işimize devam etmeyi öneriyorum.

Iowa'dan BAY BELL: "Baylar, itiraz ediyorum. Bu bürokrasiye ve törenlere takılacak bir zaman değildir. Yedi günden uzun bir süredir açız. Boş tartışmalarla geçirdiğimiz her an rahatsızlığımızı arttırıyor. Ben gösterilen adaylardan memnunum bence buradaki her beyefendi de tatmin olmuşturve bu nedenle hemen birini veya bir kaçını seçmeye başlayalım diye öneriyorum. Ben bir karara varalım diyorum

BAY GASTON: "Buna karşı çıkılırdı ve kurallar gereği karar bir gün ertelendirdi ve böylece söz ettiğiniz ve kaçınmak istediğiniz gecikme olurdu. New Jersey'den gelen beyefendi

BAY VAN NOSTRAND: "Baylar, ben aranızda bir yabancıyım; bana tanınan ayrıcalığı kendim talep etmedim ve bence

Alabama'dan BAY MORGAN (araya girerek): "Ben bir önceki öneriyi destekliyorum."

Tabi ki karar kabul edildi ve daha fazla tartışmaya izin verilmedi. Yetkililer seçme kararı kabul edildi ve böylece Bay Gaston oturum başkanı, Bay Blake yardımcısı, Bay R. M. Holcomb, Bay Dyer ve Bay Baldvvin seçim komitesi, Bay R. M. Howland komiteye seçim yapmakta yardım etmek üzere danışman olarak seçildi.

Yarım saatlik bir ara verildi ve bu arada bir takım kulis çalışmaları oldu. Tokmak vurulduğunda görüşmeler yeniden başladı, komite aday olarak Kentucky'den Bay George Ferguson'a, Louisiana'dan Bay Lucien Herrman'a ve Colorado'dan Bay W. Messick'e olumlu baktığım rapor etti. Rapor kabul edildi.

Missouri'den BAY ROGERS: "Sayın Başkan, artık rapor kabul edildiğine göre bir değişiklik önergesi sunmak istiyorum; hepimizin yakından tanıdığı St Louis'den Bay Lucien Harris'in Bay Herrman'ın yerine aday olmasını öneriyorum. Louisiana'dan gelen beyefendinin ne karakterine ne de davranışlarına kesinlikle bir itirazım yoktur, bunu yanlış anlamayın. Buradaki herkes kadar ben de kendisine saygı duyuyorum; ama hiç birimiz bu birlikte geçirdiğimiz bir hafta boyunca söz konusu beyefendinin en fazla kilo veren kişi olduğunu göz ardı edemeyiz, hiç birimiz komitenin, ya bir hatadan ya da daha önemli nedenlerden dolayı görevini eksik yerine getirdiğini, ve böylelikle biz acı çekenlere, kişiliği her ne kadar mükemmel olursa olsun daha az doyurucu birini sunduğunu göz ardı edemeyiz.

OTURUM BAŞKANI: "Missouri'den gelen beyefendi lütfen yerini alsın. Komitenin adilliği ancak kurallar altında belirtilen şekilde sorgulanmalıdır, başka bir girişime izin verilmeyecektir. Komite üyeleri beyefendinin önerisi hakkında neler düşünmektedirler?

Virginia'dan BAY HALLIDAY: "Ben raporda bir değişiklik daha yapılmasını ve Oregon'dan Bay Harvey Davis'in Bay Messick'in yerine aday gösterilmesini öneriyorum. Beyler çiftlik hayatının zorluklarının ve yoksunluklarının Bay Davis'i sertleştirdiğini ileri sürebilirler, ama sertliği bir kusur olarak görme zamanı mıdır? Zaman ayrıntılar konusunda titiz davranma zamanı mıdır? Zaman lezzet açısından önemli konuları tartışacak zaman mıdır? Değildir beyler, istediğimiz cüssedir içerik, ağırlık yük şu andaki acil ihtiyaçlar bunlardır yetenek, zeka, eğitim değildir. Önerim konusunda ısrar ediyorum.

BAY MORGAN (Heyecanla): "Sayın Başkan, ben bu değişikliğe kesinlikle itiraz ediyorum. Oregon'lu beyefendi yaşlıdır ve kemikleri iridir, fazla etli değildir. Virginialı beyefendiye soruyorum, biz çorba mı istiyoruz yoksa katı yiyecek mi? Bizi gölgelerle mi kandıracak? Acımızla alay mı edecek? Ona sorun çevresindeki endişeli yüzlere bakıp, mutsuz gözlerimize bakıp, heyecanlı yüreklerimizin çarpışını dinleyip bize bu açlıktan çıkmış düzenbazı mı sunacak? Ona sorun, bu çaresiz halimizi, geçmiş acılarımızı, karanlık geleceği düşünerek bize hala bu yıkılmış, yok olmuş, titrek, yıpranmış ve cansız Oregon kalıntısını mı sunacaktır? Hayır!" (Alkış)

Değişiklik oylamaya koyuldu ve ateşli bir tartışmadan sonra red edildi. İlk öneri göz önünde bulundurularak Bay Harris ileri sürüldü. Oylama başladı. İlk beş oylama sayılmadı. Altıncıda, Bay Harris'in kendisi hariç herkes ona oy verdiği için Bay Harris seçildi. Sonra bu oylamanın başka bir oylama ile desteklenmesi önerildi ve Bay Harris kendine karşı oy kullandığı için kaybedildi.

Bay Radway komitenin geri kalan adayları göz önünde bulundurup sabah kahvaltısı için bir seçim yapmasını önerdi. Bu yapıldı.

İlk oylamada oylar iki aday arasında eşit dağılmıştı, üyelerin yarısı genç adayı tercih ederken diğer yarısı cüsseli adayı tercih etti. Başkan oyunu kullanarak Bay Messick'in seçilmesini sağladı. Bu karar kaybeden aday Bay Ferguson'un arkadaşları arasında tedirginlik yarattı ve yeni bir oylama isteneceği konuşuldu; ama bu arada oturumun kapanması önerildi ve kabul edildiğinde toplantı anında dağıldı.

Yemek hazırlıkları Ferguson destekçilerine uzun süre mutsuzluklarını unutturdu ve sonra bu konu tam yine açılacakken Bay Harris'in hazır olduğu duyurusuyla kapandı.

Vagondaki koltukları ters çevirerek masa yaptık ve yedi işkence gibi günden sonra hayatımızın en güzel yemeğine kalplerimizde minnetle oturduk. Birkaç saat öncesinden ne kadar farklıydık! Ümitsizlik, mutsuzluk, acı, açlık, yoğun bir endişe, çaresizlik ve sonra; minnettarlık, huzur dile getirilemeyecek kadar derin bir mutluluk. Bu dolu dolu geçen hayatımda yaşadığım en mutlu saati. Rüzgarlar uğuldadı ve karları hapishanemizin çevresinde uçuşturdu ama artık bizi rahatsız edemiyorlardı. Harris'i sevmiştim. Belki biraz daha pişebilirdi ama, hiçbir adam bana daha iyi gelmedi veya bana bu kadar haz vermedi. Messick iyiydi, biraz fazla tatlıydı, ama gerçek doyuruculuk ve yumuşaklık açısından Harris'i tercih ederdim. Messick'in iyi yanları vardı bunu inkar etmiyorum, etmeye de çalışmıyorum ama o kahvaltı için uygun değildi hem de hiç değildi. Kaslı ve bir de sertti. Evet çok sertti. Hayal edemezsiniz, kesinlikle hayal edemezsiniz.

"Yani demek istiyorsunuz ki"

"Lütfen sözümü kesmeyin. Kahvaltıdan sonra Detroit'den Walker isimli bir beyi akşam yemeğine seçtik. Çok iyiydi. Bunu karısına da yazıp bildirdim. Tüm övgüleri hak ediyordu. Walker'ı hep hatırlayacağım. Biraz az pişmişti ama çok iyiydi. Bir sonraki sabah kahvaltıda Alabama'dan Morgan vardı. Benim bu kadar yakından tanıdığım en iyi adamlardan biriydi, yakışıklı, eğitimli, rafine, bir kaç dili akıcı konuşuyordu mükemmel bir beyefendiydi o mükemmeldi ve kesinlikle lezzetliydi. Akşam yemeğine yaşlı Oregon'lu vardı ve gerçekten bir düzenbazdı, bu sorgulanamaz bile yaşlı, sarkık, sert, gerçeği bir yaşayan bilir. Sonunda ben dedim ki, "Beyler siz istediğinizi yapın, ama ben bir daha seçim yapılana kadar bekleyeceğim." Illinois'den Grimes de "Beyler ben de bekleyeceğim. Buna değecek birini seçtiğinizde size yeniden katılmaktan memnuniyet duyacağım," dedi. Kısa bir süre sonra genel olarak Oregon'lu Davis'in genel olarak beğenilmediği ortaya çıktı ve Harris'den beri süregelen o iyi niyeti koruyabilmek için bir seçim yapıldı ve sonunda Georgia'dan Baker seçildi. O çok iyiydi! Neyse, sonra Doolittle ve Hawkins ve McElroy geldiler (McElroy konusunda itirazlar oldu çünkü kısaydı ve inceydi) ve Penrod ve iki Smith ve Bailey (Bailey'nin bir bacağı protezdi ve bu bir kayıptı ama yine de iyiydi), ve bir kızılderili oğlan ve bir müzisyen ve ne arkadaşlığı ne de kahvaltılığı doyurucu olmayan Buckminster isimli bir bey. Kurtarma ekibi gelmeden onu seçtiğimize seviniyorduk."

"Ve yani sonunda kurtarma ekibi geldi mi?"

"Evet, açık güneşli bir sabah, seçimlerden hemen sonra geldiler. John Murphy seçilmişti ve ondan iyisi de olamazdı, ben buna kefil olurum; ama John Murphy bizi kurtarmaya gelen trene binip bizimle eve döndü ve Harris'in duluyla evlendi.

"Dulu.. .Harris şu..."

"tik seçimimiz olan Harris. Evet onunla evlendi ve mutlu ve saygın ve refah içinde. Bu bir roman gibiydi beyefendi, bir aşk hikayesiydi. Burası ineceğim yer, beyefendi sizinle vedalaşmak zorundayım. Uygun olduğunuzda benimle bir kaç gün geçirmek isterseniz çok memnun olurum. Sizi sevdim beyefendi, içimde size karşı bir sevgi doğdu. Sizi Harris'i sevdiğim kadar sevebilirim, tyi günler beyefendi, iyi yolculuklar."

Gitti. Tüm hayatım boyunca hiç bu kadar şaşırmadım, korkmadım ve afallamadım. Ama ruhumun derinliklerinde gittiğine seviniyordum. Tüm nazik davranışlarına, yumuşak ses tonuna rağmen bana aç gözlü bir şekilde bakınca için için titremiştim; ve onun tehlikeli sevgisini kazandığımı ve rahmetli Harris kadar gözünde yüceldiğimi duyduğumda neredeyse kalbim duracaktı!

İfade edilemeyecek kadar şaşırmıştım. Anlattıklarından şüphe duymamıştım, o içten gelen dürüstlükle anlatılan hikayedeki tek bir unsuru sorgulayamazdım; ama korkunç detayları beni iğrendirdi ve düşüncelerim çaresiz bir karışıklığa sürükledi. Kondüktörün bana baktığını gördüm. "Kimdi o adam?" dedim.

"Bir zamanlar kongre üyesiydi ve çok iyiydi. Ama trenle seyahat ederken bir kar fırtınasında mahsur kalmış ve neredeyse açlıktan ölüyormuş. O kadar donmuş ve bir şey yiyemediğinden erimiş ki bu olaydan sonra bir iki ay boyunca hastalanmış ve aklını kaçırmış. Şimdi iyi ama sabit fikir hastalığı var ve o eski konu açılınca bahsettiği tüm insanları yiyene kadar bitiremiyor. Şimdiye hepsini tüketmişti ama burada inmesi gerekti. İsimlerini alfabe gibi ezbere biliyor. Hepsini yiyip de bir tek kendi kalınca hep şunu söyler: "Sonra kahvaltı seçimi vakti geldi ve hiç bir itiraz olmadığı için ben seçildim, ve hiç bir itiraz olmadığı için istifa ettim. Böylece işte buradayım."

Kana susamış bir yamyamın gerçek anılarını değil de bir delinin zararsız saçmalıklarını dinlediğimi bilmek beni ifade edemeyeceğim kadar rahatlatmıştı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült