Teyzem Yaşadı Mı?

Oya Baydar


Sonbaharın henüz kışa yenilmediği, henüz renklerin cümbüşü, çiçeklerin son saldırısı, ağaçların isyanı, doğanın kızıl başkaldırısı olduğu bir ekim günü, Büyük Parktaki çiçek sergisini gezerken, beyaz kasımpatlarından aldım haberi.

Yalnızdım, yorgun ve hüzünlüydüm. Yazdan kalma ılık bir ekim gününde, otlara, ağaçlara, çiçeklere sığınmıştım. Alların, morların, eflatunların, kızılların, turuncuların, sarıların, pembelerin saldırısı arasında, kasımpatı ve yıldız labirentlerinde renk sarhoşu dolaşırken, bunca renk arasında, beyazın büyüsüne kapıldım. Bunca çiçek arasında, bir tek beyaz kasımpatları rakipsiz ve yarışma dışıydılar.

İçimde güzelliğin doğurduğu erişilmezlik ve çaresizlik duygusu, eskilerde kalmış bir anı... Çocuktum. Kasabanın bitip kırların başladığı yamaçtaki çinko damlı küçük evin önünde, göz alabildiğine buğday tarlaları uzanırdı. İlkbahar yelleriyle birlikte, başaklar, taa ufka kadar, yeşil bir deniz gibi dalgalanırdı. Uzakta, tarlaların üstünde bulutlar ve sürü sürü kuşlar vardı. Yerimde duramaz, ne yapacağımı bilemezdim. İçimde beyaz kasımpatlarının karşısında duyduğum çaresizlik; içimde rüzgar altında ürperip harelenen bu sarı-yeşil denizin, bu başak dalgalarının dışında kalmanın boşluğu; küçük çığlıklarla kendimi yamaçtan aşağı salar, tarlalara koşar, başakların arasına karışırdım.

Yüzümü kasımpatlarının duru beyaz yaprakları arasına gömüp güzelliklerine beş duyumla birlikte kavuşmaya çalışırken, sevgiyle, usulca fısıldadılar. Saşırmadım. Eve dönüp binlerce kilometre uzaktaki bir numarayı çevirdiğimde, önce saklamak isteyip, sonra acemice, sevgisizce, çiçekçe değil; duyguları madenileştiren, telleştiren telefonda ne söyleyeceklerini biliyordum artık. "Teyzen biraz hasta da... Biraz ağır... Zaten çok yaşlıydı; son günlerde bir şey anlamıyordu artık..."

"Biliyorum. Beyaz kasımpatları söylediler, güneş rengi yıldızlar ve kızıl sarı yapraklı sonbahar ağaçları da duydular," desem...

Pembe, beyaz yabangüllerinin, sarı çiğdemlerin, renk renk kır lalelerinin, çalıların kuytularına saklanmış mor menekşelerin ve yumurta boyadığımız yabani sümbüllerin ülkesinden kollarım, bacaklarım çizikler içinde döndüğüm günlerde papatyaların neler söylediklerini, köstebeklerin nelerden yakındıklarını, yabangüllerinin bugün bana küskün olduklarını, alçakgönüllü, gösterişsiz kır, sümbüllerinin bir daha yumurtalarla birlikte kaynatılmak istemediklerini, hele de bir orman perisi ya da Alice'in tavşanını gördüğümü anlattığım zamanlar nasıl inanmaz, alaycı ve acelecilerse öyle:

"Bu kadar hayal yeter, hadi şimdi git ellerini yıka! der gibi: "Hasta mısın yoksa? Ah yavrum. Sinirlerin perişan!" Aynı çocuk avutan ciddi ve küçümseyici ses, aynı uzaklık...

Bir tek sen teyzem, bir tek sen bütün anlattıklarımı dikkatle dinler ve susardın. Gece bastırıp, paylaştığımız odada yalnız kaldığımızda, ışığı söndürdükten sonra yavaşça yatağına süzülüp yüzümü şebboy ve Krem Pertev kokulu göğsüne gömdüğümde, bir tek sen, orman perilerinin iyisinin de kötüsünün de olduğunu, hepsine inanmamak, hele de ardlarından hiç gitmemek gerektiğini, tavşanların elbette pantolon giyip köstekli saat takabileceklerini, bütün çiçekler gibi kır sümbüllerinin de canlarının acıyabileceğini söylerdin.

Haberini kasımpatlarından aldığıma hiç şaşırmadım.

Küçüktüm. Demiryollarına yakın ahşap evlerde otururduk. Korkuyla uyandığım gecelerde ya da gündüzleri, derme çatma tahta döşemenin aralarından üfüren yelin yer kilimlerini kabartışını biraz korku, biraz merakla seyrederken, geçip giden trenlerin sesini dinlerdim. Onu trenler getirirdi. Trenleri severdim.

Bir gün, "Hadi hazırlan, teyzeni karşılamaya gidiyoruz!" derlerdi. Yüreğimin çırpınışını duymalarından, onu ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi anlamalarından korkarak acele hazırlanırdım. Çoğunun adını onun koyduğu, kimisini hünerli elleriyle yarattığı bebeklerimi, ayılarımı, tavşanlarımı -ne kadarına izin verirlerse o kadarını- bağrıma basıp, kendimce görkemli, kalabalık bir karşılama töreni düzenlerdim ona. Her defasında, içimde bir aksilik korkusu, yüreğimde "Ya gelmezse, ya trenden inmezse," heyecanı... Elinde ezeli domuz derisi bavulu, başında şık ve komik şapkası, özenli giyimi ve kısacık, yuvarlacık vücuduyla vagonun kapısında belirdiğinde, mutluluk bir küçük kızın sevinç çığlığı olurdu.

Demiryollarını, kara trenleri, tren düdüklerini, onu getirdikleri için severdim. Yalnız çocukluğumun tekdüze, sıkıcı günlerinde, karşılamalar birer bayram olurdu. Küçük Anadolu istasyonlarının ayrılmaz parçası sıska yorgun atların çektiği faytonlardan birine kurulduğumuzda, hemen yanına oturur, başımı yumuşak göğsüne gömerdim. O tanıdık kokuyu duyduğumda, -sabun, krem, gül ve şebboy- mutluluktan ağlayacağımı sanırdım. Ama asıl mutluluk, eve varıp da sihirli bavul açıldığında başlardı. Müşterilere diktiği dikişlerden artan kırpıntılarla yarattığı dantelli, fistolu, kırmalı elbiseler, resimli kitaplar, kuşlu taraklar, boyalı şekerler ve gizli bir köşede, kimseye göstermeden aramızdaki küçük sırlardan biri olarak saklanan evde yasaklanmış leblebi tozu külahı, kimbilir kaç yıldır oradan oraya taşına taşına yıpranmış hardal rengi eski bavuldan, sihirbazın sandığından çıkar gibi, bir bir çıkardı.

Bavulunu boşaltırken, "Tıpkı sümüklüböcek gibiyim," derdi. "Evim sırtımda geziyorum." Bunu, sesinde ne bir burukluk, ne bir özlem, ne sitem, öylesine doğal, hem de neşeli söylerdi ki, bütün sümüklüböcekler gözüme güzel görünür, bu evsiz barksız, tek bavullu yaşama imrenirdim. Hıdırellez geceleri, gün ağarmadan, gül fidanlarının dibine tuğla ve taşlardan yaptığı üç gözlü küçücük evciklerin taşıdığı özlemi anlayamazdım. "Bu gece, gül fidanının dibine ne koyarsan, bir yıl geçmeden kavuşursun dileğine," derken, sesinde titreşen umut, çocuk duyarlılığıma erişemezdi.

Kardeş evinden kardeş evine göçerdi. Kimin gereksinimi varsa, oraya... Kocası iflas edip beş parasız kalan, çocuk doğuran, uzun kötü bir hastalığa tutulan ya da başka bir derdi olan, acele telgrafla çağırırdı onu. "Tentürdiyot gibidir o, kanayan her yaraya devadır," derdi babam. Ve artık yaralar tentürdiyotla iyileşemeyecek kadar derinleştiğinde, yıllar geçip de tentürdiyotun özü uçup etkisizleştiğinde, ağır bir yük, unutulmuş ve anımsanmak istenmeyen bir anı gibi, zorla, bıkkınlıkla taşınan bir yük oldu.

Gitme günü geldiğinde mektuplar yazılıp, tren bileti alınıp, "Beni şu gün, şu trenden alın," telgrafı bir başka kardeşe çekildiğinde, bir yandan bavulunu hazırlarken bir yandan da söylenirdi: "Çok kalmayacaksın ki, bıkkınlık vermeyesin."

Evini sırtlar giderdi. Küçük, hüzünlü, buhar ve is kokulu istasyonlardan ve nedense hep akşam vakitlerinde uğurlardık onu. Gideceği saatin yaklaştığını sezdiğimde, beni bulamayacakları bir köşeye saklanır, ellerimle kulaklarımı kapardım. "Nereye kayboldu yine bu çocuk. Treni kaçıracağız..." Trenler kaçmazdı. Kompartımanın penceresinden son kez el sallar, ipek mendiliyle gözlerini siler, kaybolurdu. Ardında anlatılmaz, dayanılmaz bir boşluk, çocuk yüreğimin ilk büyük ayrılık acıları, sabun, gül, şebboy ve krem karışımı hafif, uçucu, ama inatçı koku, odanın orasına burasına dağılmış fistolu, dantelli giysilerim, mahzun oyuncaklar, bahçeye ektiği terelerin, maydanozların, yeşil soğan ve turpların o gittikten sonra aylarca salatalarımızı süsleyen tazeliği, tuza batırılıp yenen yeşil erikler, ekmek kabuğunu, annem görmeden, bol şekerli kahvelere batırıp yeme kaçamağı, çok sevdiği sütlü çayın bir türlü alışamadığım lezzeti ve kocaman bir sevgi, bir daha gelişine kadar yetebilecek güçte bir sıcaklık kalırdı.

(Ben bu yüzden gece istasyonlarında yolcu geçirmeyi hiç sevmem.)

Durmadan dikiş dikerdi dolaştığı kardeş evlerinde. Ünü çabuk yayılırdı. Küçük Anadolu kentlerinin memur ve zengin karıları mevsimliklerini diktirmek için onu beklerlerdi. "İclal Hanımın gustosu başkadır. Ne olsa İstanbul kökenli."

Geceleri, gözlerinin altı çökmüş yorgun yüzünü soluk ışığın aydınlattığı bitip tükenmez dikişlere indirmiş, siyah jorjet kumaşlara ya da hareli ipek taftalara simli karanfiller, tavus tüylerinden çiçekler, dantellerden şakayıklar işlerken, mal müdürünün karısının, oğlunun düğününde giyeceği tuvaleti, kaymakamın hanımının Cumhuriyet balosunda komşu çatlatacağı pul ve payet işli elbiseyi yetiştirmeye çalışırken, alnının ortasında derinleşen iki çizgi, dudaklarındaki kasılma, zamanından çok önce aklaşmaya başlayan saçları, sessiz yalnızlığını, gösterişsiz kederini, erken bastıran yorgunluğunu haber verirdi.

Annemin kabul günlerinde, evde yapılmış kestane şekerlemesi, ayva jölesi ve kıtlama çaylar ikram edilirken, teyzem, kendi yaptığı inanılmaz lezzetteki kurabiyeleri ve çörekleri fırından çıkarmaya gidince, arkasından alçak sesle konuşurlardı:

"On parmağında on marifet, zevkli, hanım kadın, bir erkeği mutlu edecek her şeyi var. Ama ne çare insan kendi talihini kendisi yapamıyor!", "Topu topu kırk gün evli kalmış. Yirmisinde yokmuş o zaman. Malum, medeni nikah yok daha. Adam mektep müdürü müymüş neymiş! Ne bilelim. Tahsili var, mesleği var, efendi görünüşlü, yakışıklı, hem de memur. O zaman ben, olsun olsun beş yaşındayım. Ablamla aramızda 15 yaş vardır. Yine de hayal meyal anımsıyorum. Sandıklar dolusu çeyiz çimenle gelin edildi. Biz o sırada Kırklareli'nde eniştemin yanındayız annemle. Annem, küçükler sıraları gelmeden evlendiler, en büyük evde kaldı, diye dert ederdi hep. Gitti diye memnun... Evliliğinin kırkıncı gününde kapı çalınıyor. Kapıda genç bir kadın, yanında iki küçük çocuk. Ablam buyur ediyor içeri. Meğer kadın adamın karısıymış. İki çocuğuyla bırakmış, tayini çıkınca izini kaybettirmiş. Ablam, daha o gün, adam işten eve dönmeden bir tek bavulunu alıp çıkıyor evden. Çıkış o çıkış. Çeyizini, eşyasını bile toplamıyor."

Teyzem, elinde bir tepsi taze çörekle içeri girince, bıçakla kesilmişçesine biten cümlecikler: "Bir emekli albay komşumuz var. Şöyle eli yüzü düzgün, hanım kadın birini arıyordu..." Ya da, "Elbette bütün kardeşler kanat germişsiniz, ama insanın kendi yuvası başka olmaz mı?" Sonra annemin de misafir odasından çıktığı bir anı kollayıp, kendi aralarında yavaş sesle: "Elbette evlensin istemezler şekerim. İşlerine yarıyor..."

Köşeye büzülmüş onları dinlerken katıla katıla ağlamak gelirdi içimden. Bu kadınlar ne hakla teyzemi konuşuyorlar, ne hakla didikliyorlar onun hayatını! Tam anlamazdım, ama bütün söylenenlerde onu yaralayacak birşeyler olduğunu sezerdim. Odaya döndüğünde, gider dizlerinin dibine çömelir, yüzümü ipek elbisesinin serin kıvrımları arasına gömer, büyüyüp de ona saray gibi evler alacağım günleri düşlerdim.

Yıllar sonra bir gün, "Sadece kırk gün evli kaldığın doğru mu teyze?" diye sorduğumda, alaycı bir sesle, "Kırk gün biraz tevatür," demişti. "Belki altı ay, belki de biraz fazla. Yıl dolmamıştı, ama bunu anımsıyorum."

"Ya her şeyini, bütün çeyizini evde bırakıp çıktığın?"

"Orası doğru. Onca ıvır zıvırı bir bavula doldurup götürecek halim yoktu ki! Ne yerim vardı, ne yurdum. Kardeş evlerine kendim zor sığarken, bir de onca eşya!.. Sonra barışmak için çok çalıştı, aracılar koydu. Aracılarla, çeyizden kalma çarçaputun bir kısmını da gönderdi. Dağıttım hepsini. Saklasam nerede kullanacaktım? Simli yatak örtülerini hangi yatağıma örtecektim? Dantel perdeleri hangi odama asacaktım?"

"Niye barışmadın peki?"

Hüzünlü, düşünceli, uzaklardan gelen bir sesle:

"Dargın değildim ki!"

Elinde o ezeli bavuluyla evden çıkışını, sessiz ve müthiş bir kararlılıkla istasyona gidişini, gece treninin kasvetli, boş kompartımanlarından birinde, başını koltuğa dayayıp, saatlerce gözünü kırpmadan, kımıldamadan ve belki de hiçbir şey düşünmeden hayatına koyduğu noktanın yorgunluğunu yaşadığını; sabaha karşı indiği küçük istasyonda, faytoncunun, bu saatte tek başına yolculuk eden ve karşılamacısı bile olmayan, mazbut giyimli bir genç kadını yadırgayan bakışları arasında, dünyadaki tek varlığı hardal rengi bavuluna sarılmış, kardeşinin evinin kapısını çaldığını, evden çıktığından beri ilk kez o an, elini zile bastırdığında korktuğunu, ürperdiğini, "Şimdi ne olacak?" sorusunu kendi kendine sorduğunu, bir an geri dönmeyi bile düşündüğünü, o mu anlatmıştı, ben mi yazmıştım, bilmiyorum.

"Hayır, hiç pişman olmadım. Bir evim, kendi çocuklarım; bir erkeğim olsun isterdim gençliğimde. Sonra sizler doğdunuz. Bir değil, birçok evim, birçok çocuğum var benim."

Var mıydı gerçekten?

"Artık bıkkınlık verdi," dediler son sorduğumda. "Hep gitmek, kaçmak istiyor. Sağlığı mı? Hiç korkun olmasın, hepimizi mezara yollar da ona bir şey olmaz. Ne de sağlammış bünyesi! Bütün gün bavul topluyor, bavul yerleştiriyor. Götürün beni diye tutturuyor. Nereye gitse, bir saate kalmadan götürün beni, diye başlıyor. Bir de seni sayıklıyor. O bana bakardı, diyor. Öyle uzakta ki ama ne gidilir ne görülür, diye hayıflanıyor..."

Kulağımda o pürüzsüz, sitemsiz ses: "Çok kalmayacaksın ki bıkkınlık vermeyesin." Burnumda şebboyla sabun karışımı tanıdık koku. Haberini çiçeklerden değil de kimden alacaktım! Beyaz kasımpatları hafifçe kulağıma fısıldadıklarında ve mor ebruli yıldızlar başlarını eğdiklerinde hiç şaşmadım.

Evin şurasında burasında, pencere önlerinde, heves edip dikilmiş, ama bir türlü gelişemeyen bitkilerin, parmakları arasında nasıl yeşerip çiçeklendiklerini, çiçeklerle alçak ve sevgi dolu bir sesle konuşmasını, yapraklarını tek tek okşamasını, onları sevgiyle büyütmesini anımsadım.

"Çiçekler sevgiyi anlar."

"Kulakları yok ama teyze. Seni duymuyorlar ki!"

"Sadece kulakla duyulmaz, yürekle de duyulur."

Elini değdirdiği şeyler güzelleşirdi. Kumaşlar, gergef işleri, bitkiler, çiçekler, yaptığı yemekler, baktığı hayvanlar... Parmaklarında sihir gücü olduğuna inanırdım. Annem bile şaşardı. "Sen gelince ne oluyor bu çiçeklere bilmem ki abla. Bir güzelleşiyorlar, bir açıyorlar. Sen gidince de küsüyorlar sanki.

Alçakgönüllü, mahcup, gülümserdi.

Sonbaharın her yıl olduğundan daha görkemli bir kızıllıkla patladığı, dört bir yanın renk renk çiçeklerle ve kızıl sarı yapraklarla dolduğu bu ekim gününde; ölümünü çiçeklerden öğrendim. Küçük gölleri, ufacık adacıkları, tropikal bahçeleri, seraları, koruları, çeşit çeşit çiçek bahçeleriyle kentin ortasında bir vaha gibi uzanan Büyük Parkın bir köşesinde, eflatun, sarı, beyaz, pembe, turuncu, mor, kırmızı, mavi, renk renk kasımpatları ve yıldızlardan bir çiçek labirentinde, renk ve hüzün sarhoşu bir kafayla yolumu bulmaya çabalarken, beyaz kasımpatlarının taç yapraklarının ürperişinden, mor yıldızların fısıltısından, camlar arkasındaki orkidelerin hüzünlü, çekingen bakışlarından anladım. Çocukluk anılarında kalmış bahçelerde sevgiyle, özenle büyüttüğün küpeler, hanımelleri, yediveren gülleri, pembe mavi ortancalar çoktan solmuş da olsalar, hıdırellez geceleri gül fidanlarının dibine kurduğun küçük evler çoktan yıkılmış, eski bahçeler dağılmış, eski türküler susmuş da olsa, bir çınar yaprağının döne döne toprağa düşüşünden toprağın ürperişinden, anladım.

Çiçek labirentinin turuncu köşesine, yıldızların arasına saklandım. Bir tren geçti uzaklardan, düdüğünü duydum. Bir faytonun çıngırakları çalmaya başladı, atların nal sesleri yaklaştı. Bu kez telgrafsız, habersiz geliyorsun belki de. Kesinlikle o eski bavul vardır elinde. Ve kesinlikle en güzel masallarla en süslü bebe elbiselerini getiriyorsundur.

Çevremdeki çiçeklerin yapraklarına usulca dokundum. Parmaklarımın ucuyla duydum sessiz türkülerini. Karanlığın yavaş yavaş indiği ılık yaz akşamlarında, bir pencerenin önünde, günün son ışıklarından yararlanmaya çalışarak başını dikişine eğmiş söylediğin o hüzünlü eski türkü...

Havada hafif bir şebboy kokusu, bir gül esintisi, saf ipek giysilerin serin hışırtısı; havada toprağı delip çıkan marul fidelerinin, taze soğanların, baharlı tere yapraklarının, ekşi buruk çakal eriklerinin tazeliği; parmağında, yüzünü yine dikişine eğdiğin bir gün, kumaşa damlayıveren bir damla yaştan yapılmış bir inci yüzük...

"Neden ağlıyorsun teyzeceğim?"

"Ağlamak mı? Sen varken, kızım yanımdayken, niye ağlayacakmışım ben?"

"Ama bak, dikişin ıslandı."

"İlahi çocuk! Görmüyor musun? Müteahhit beyin hanımının balo elbisesine inciler işliyorum."

Kötü kalpli devin kapattığı kulede, ağladıkça gözyaşları inci olan güzel prensesin masalı...

Acıları masala, pişmanlıkları şakaya, eziklikleri sabra, özlemleri sevgiye dönüştürmenin sırlarını bilir miydin gerçekten? Issız ve karanlık yollarda tek başına söylenen bir türkü gibi yaşamanın, çiçekleri okşayarak baştan çıkarmanın, gerçekle hayal arasındaki keskin ve belirsiz çizgiyi aşabilmenin büyülü anahtarına sahip miydin?

Çocukluğumun tren düdükleri, fayton çıngırakları, gece garları, mutlu kavuşmaları, çaresiz ayrılıkları dışında, gül fidanlarının dibine kuruluveren üç gözlü evcikler, içine saklanan bir küçük kürk parçası, ucuza dikilen dikişlere damladığında inciye dönüşen gözyaşları, elin değince havai fişekler gibi patlayan saksı çiçekleri dışında, doksan yıl dur durak bilmeden, başını koyup dinleneceğin bir limana varmadan sürmüş bu uzun yolculuğun getirdiği gitme, kaçma isteği dışında, içimdeki bu geç kalmış sevgi, bu kurşuni keder dışında, gerçekten yaşadın mı sen?

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült