Terapide Tek Eşlilik

Irvin D. Yalom


--Ben bir hiçim. Bir süprüntü parçası. Bir sürüngen. Bir sıfır. İnsan kamplarının dışındaki çöplüklerde sinsice dolanıyorum. Tanrım, bir ölsem! Ölmüş olsam! Safeway otoparkında yamyassı ezilmiş ve sonra bir yangın hortumunun suyuyla sürüklenip gitmiş olsam. Geride hiçbir şey kalmadan. Hiçbir şey. 'Bir zamanlar Marge White adında bir hiç vardı' diye tebeşirle kaldırıma yazılmış sözler bile.--

Marge'ın gece yarısı telefonlarından biri daha! Tanrım, bu telefonlardan nefret ediyordum! Hayatıma zorla girildiği için değil - bunu beklemeyi öğrenmiştim: etkinlik alanıyla birlikte gider bu. Bir yıl önce Marge'ı bir hasta olarak ilk kez kabul ettiğim zaman, telefonlar olacağını biliyordum; onu görür görmez başıma gelecekleri sezmiştim. Derin sıkıntı belirtilerini tanımak için fazla deneyim gerekmiyordu. Sarkan başı ve omuzları --depresyon-- diyordu; kocaman gözbebekleri, kıpır kıpır elleri ve ayakları --kaygı-- diyordu. Ona ilişkin tüm diğer şeyler - çok sayıda intihar girişimi, yeme bozuklukları, babası tarafından erken yaşta cinsel istismar, aralıklı psikotik düşünme, yirmi üç yıllık terapi - --sınırda-- diye bağırıyordu; orta yaşlı, huzur arayan bir psikiyatrın yüreğine dehşet salan kelimeydi bu.

Otuz beş yaşında bir laboratuvar teknisyeni olduğunu; on yıldır terapiye gittiği psikiyatrın kısa bir süre önce başka bir şehre yerleştiğini; umutsuzca yalnız olduğunu; er ya da geç, bu yalnızca bir zaman sorunuydu, kendini öldüreceğini söylemişti bana.

Seans boyunca hırsla sigara içmişti; çoğu kez iki üç nefes çektikten sonra sigarayı öfkeyle söndürüyor, sadece birkaç dakika sonra bir tane daha yakıyordu. Seans süresince yerinde oturamamış, üç kez kalkıp bir aşağı bir yukarı yürümüştü. Birkaç dakikalığına odamın karşı köşesinde yere oturmuş ve bir Feiffer karikatür karakteri gibi kıvrılıp kalmıştı.

İlk dürtüm, ne olursa olsun çekip gitmek, çok uzaklara gitmek - ve onu bir daha görmemekti. Bir mazeret bul, herhangi bir mazeret: zamanım tamamen doldu, birkaç yıl için yurtdışına gidiyorum, tam gün bir araştırma kariyerine başlıyorum. Ama çok geçmeden ona bir randevu daha veren sesimi duydum.

Belki de güzelliğiydi aklımı çelen; şaşılacak kadar beyaz, kusursuz yüzünü perçemlerle çerçeveleyen simsiyah saçlarıydı. Ya da bu benim bir öğretmen olarak mesleğime karşı taşıdığım yükümlülük duygum muydu? Son zamanlarda kendime, bir yandan öğrencilere psikoterapi yapmalarını öğretmeyi sürdürürken bir yandan da, dürüstlükle, güç hastaların tedavisini nasıl reddedebileceğimi sormaktaydım. Sanırım Marge'ı pek çok nedenle bir hasta olarak kabul etmiştim; ama bunu her şeyden fazla, utanç nedeniyle yaptığıma inanıyorum, kolay yaşamı seçmenin, bana en çok ihtiyaç duyan hastalardan kaçınmanın utancı nedeniyle.

Bu durumda bunun gibi imdat telefonları geleceğini ummuştum. Kriz üstüne kriz çıkacağını ummuştum. Bir noktada onu hastaneye yatırmaya gerek duyacağımı da ummuştum. Neyse ki bundan kaçınabilmiştim - koğuş personeliyle şafak sökerken yapılan toplantılar, talimatların yazılması, başarısızlığımın aleni teslimi, her gün ayaklarımı sürüyerek hastaneye gidişler. Yalanıp yutulan koskoca zaman parçaları!

Hayır, nefret ettiğim ne hayatıma zorla girilmesi, hatta ne de telefonların verdiği rahatsızlıktı: yalnızca konuşma tarzımızdı. Bir defa Marge her kelimede kekeliyordu. Kafası karıştığı zaman hep kekelerdi - kekeler ve yüzünü çarpıtırdı. Onu, güzel yüzünün bir yanı çarpılma ve spazmlarla korkunç derecede çirkinleşmiş olarak gözümde canlandırabiliyordum. Sakin, durulmuş olduğu zamanlarda Marge ile yüz spazmları hakkında konuşmuş ve bunların bir tür kendini çirkinleştirme çabası olduğuna karar vermiştik. Cinselliğe karşı apaçık bir savunma olan bu spazmlar, dışarıdan ya da içeriden cinsel bir tehdit olduğu zaman ortaya çıkıyorlardı. Bu yorum pek de işe yaramıştı doğrusu - bir gergedana çakıl taşları atmak gibi: sırf seks kelimesinin telaffuzu, spazmları davet etmeye yeterli olmuştu.

Kekelemesi her zaman canımı sıkardı. Acı çektiğini bilirdim ama yine de, --Haydi Marge!-- dememek için kendimi güç tutardım, --Devam etsene! Bir sonraki kelime ne olacak?--

Ama bu telefonların en kötü yanı benim beceriksizliğimdi. Marge beni sınıyordu ve ben hep yetersiz çıkıyordum. Geçen yıl beni yirmi defa böyle telefonla aramıştı ve bir defasında bile ona ihtiyaç duyduğu yardımı vermenin yolunu bulamamıştım.

O geceki sorun, Stanford Daily'de karım hakkında bir yazı görmüş olmasıydı. Karım, on yıl sonra, Stanford Kadın Araştırmaları Merkezi'nin yöneticiliğinden ayrılıyordu ve kampus gazetesi onu göklere çıkarmıştı. Bu yetmiyormuş gibi Marge o akşam, son derece berrak konuşan, genç ve çekici bir kadın filozofun verdiği bir halk konferansına gitmişti.

Marge kadar kendinden nefret eden pek az insan tanımışımdır. Onda bu duygular hiç kaybolmuyor ama en iyi zamanlarında yalnızca arka plana çekilip geri gelmek için uygun bir işaret bekliyorlardı. Kendi yaşındaki başka bir kadının herkesçe alkışlanan başarısından daha güçlü bir işaret de yoktu: o zaman, kendine olan nefreti onu dalga dalga sarıyor ve Marge her zamankinden daha ciddi bir biçimde intiharı düşünüyordu.

Rahatlatıcı sözler bulmaya çabaladım. --Marge, neden kendine bunu yapıyorsun? Hiçbir şey yapmamış, hiçbir şey başaramamış olmaktan, yaşamaya layık olmamaktan söz ediyorsun, ama ikimiz de biliyoruz ki bu bir ruh halinden ibaret. Gerçeklikle hiç ilgisi yok! İki hafta önce kendini ne kadar harika hissettiğini hatırlasana. Dış dünyada değişen hiçbir şey yok ki. Sen şimdi de tıpatıp o zaman olduğun kişisin!--

Doğru yoldaydım. Dikkatini çekmiştim. Dinlediğini duyabiliyordum ve devam ettim.

--Bu kendini başkalarıyla olumsuz bir tarzda kıyaslama işi sana her zaman zarar verir. Bak, kendini biraz rahat bırak. Kendini belki de tüm üniversitedeki en parlak konuşmacı olan Profesör G. ile kıyaslamayı seçme. Hayatında onurlandırıldığı o bir tek günde karımı seçme. Kendine işkence etmek istiyorsan, kendini olumsuz bir biçimde kıyaslayabileceğin birini bulmak her zaman mümkün. Bu duyguyu biliyorum, ben de aynı şeyi yaptım.

--Bak, neden bir kez olsun senin sahip olduklarına sahip olmayan birini seçmiyorsun? Sen her zaman başkalarına merhamet beslemişsindir. Evsizler için yaptığın gönüllü çalışmaları düşün. Bundan hiç pay çıkarmıyorsun kendine. Başkalarını zerrece umursamayan biriyle kıyaslasana kendini. Ya da neden o yardım ettiğin evsiz insanlardan biriyle kıyaslamayasın? Bahse girerim ki hepsi kendilerini seninle olumsuz bir biçimde kıyaslıyorlardır.--

Kapanan telefonun sesi, anında fark ettiğim şeyi doğruladı: Muazzam bir hata yapmıştım. Benim bu gafımla tam ne yapacağını bilecek kadar iyi tanıyordum onu: gerçek duygularımı açığa vurduğumu, kendisinin ancak yeryüzündeki en talihsiz insanlarla olumlu yönde kıyaslanabilecek kadar umutsuz bir durumda olduğunu düşündüğümü söyleyecekti.

Bu fırsatı kaçırmadı ve bir sonraki terapi saatimize - neyse ki ertesi sabahtı - tam bu duyguyu dile getirerek başladı. Sonra üşütücü bir ses ve kesik kesik bir ritimle bana kendisi hakkındaki --gerçekleri-- aktararak konuşmasını sürdürdü.

--Otuz beş yaşındayım. Hayatım boyunca hep akıl hastasıydım. On iki yaşımdan beri psikiyatrlara gidiyorum ve onlarsız hiçbir şey yapamıyorum: Geri kalan ömrümde de hep ilaç almam gerekecek. Umut edebileceğim en iyi şey bir akıl hastanesinin dışında kalmak. Hiçbir zaman sevilmedim. Hiçbir zaman çocuklarım olmayacak. Bir erkekle hiçbir zaman uzun süreli bir ilişkim olmadı ve olması umudu da yok. Arkadaş edinme yeteneğinden yoksunum. Doğum günümde hiç kimse telefon etmez. Bana çocukluğumda tecavüz eden babam öldü. Annem ise acılaşmış, deli bir kadın ve ben her gün ona biraz daha benziyorum. Ağabeyim hayatının büyük bir bölümünü bir akıl hastanesinde geçirdi. Hiçbir yeteneğim, hiçbir özel becerim yok. Hep süfli bir işte çalışacağım. Hep yoksul olacağım ve aylığımın çoğunu hep psikiyatrik tedaviye harcayacağım.--

Durdu. Bitirdiğini sanıyordum ama bunu anlamak kolay değildi çünkü bir hayal gibi konuşuyordu - tekin olmayan bir durgunluk içindeydi, dudakları dışında hiçbir yeri, soluğu, ya da elleri, ya da gözleri, ya da hatta yanakları, hareket etmiyordu. Birdenbire, hala son bir enerji spazmı kalmış kurgulu bir oyuncak gibi, tekrar başladı: --Bana sabırlı olmamı söylüyorsunuz. Bana hazır olmadığımı - terapiyi bırakmaya hazır olmadığımı, evlenmeye hazır olmadığımı, bir çocuğu evlat edinmeye hazır olmadığımı, sigarayı bırakmaya hazır olmadığımı - söylüyorsunuz. Bekledim. Bütün ömrümü bekleyerek geçirdim. Artık çok geç, yaşamak için çok geç artık.--

Bu nakarat boyunca gözümü kırpmadan oturdum ve, bir an için, etkilenmeyişimden utanç duydum. Ama duyarsızlık değildi bu. Bu nakaratı daha önce de duymuştum ve onu ilk kez söylediğinde nasıl altüst olduğumu, duygudaşlık ve kedere garkolup Hemingway'in deyimiyle --sulu-düşünen bir Yahudi psikiyatr-- kimliğine büründüğümü anımsıyordum.

Daha da beteri, çok daha beteri (ve bunu itiraf etmek hiç de kolay değil), onunla aynı fikirdeydim. --Gerçek vaka dosyasını-- o kadar dokunaklı ve inandırıcı bir biçimde sunmuştu ki tamamen ikna olmuştum. Gerçekten ciddi biçimde özürlüydü. Herhalde hiç evlenmeyecekti. Gerçekten uyumsuzdu. Başkalarına yakın olma yeteneğinden gerçekten yoksundu. Belki yıllarca, belki de her zaman terapiye ihtiyaç duyacaktı. Umutsuzluğunun ve karamsarlığının o denli derinlerine çekilmiştim ki intiharın cazibesini kolayca anlayabiliyordum. Onu rahatlatacak hemen hiçbir söz bulamıyordum.

Bu nakaratın depresyon ürünü propagandadan ibaret olduğunu anlamam, bir sonraki seansımıza kadar geçen bir haftamı almıştı. Konuşan onun depresyonuydu ve ben de buna inanacak kadar aptaldım. Tüm şu çarpıtmalara bakın, söylememiş olduğu şeylere bakın. Marge olağanüstü zeki, yaratıcı, gayet çekici bir kadındı (suratını çarpıtmadığı zaman). Onu görmeyi, onunla birlikte olmayı dört gözle bekliyordum. Çektiği acılara karşın daima özveride bulunmuş, kendini topluma hizmete adamış olması bende saygı uyandırmıştı.

Bu durumda şimdi nakaratı tekrar duyunca, onun bu ruh halini nasıl değiştirebileceğimi düşündüm. Geçmişte benzer durumlarda ağır bir depresyona girmiş ve haftalarca o durumda kalmıştı. Derhal harekete geçerek onun büyük bir dertten kaçınmasına yardımcı olabilirdim.

--Konuşan senin depresyonun, Marge, sen değilsin. Depresyona her gömülüşünde tekrar tırmanıp yukarı çıktığını anımsa. Depresyonun iyi bir yanı - tek iyi yanı - her zaman sona ermesidir.--

Çalışma masama doğru yürüdüm, onun dosyasını açtım ve topu topu üç hafta önce, yaşama karşı coşku doluyken yazmış olduğu bir mektubun bazı bölümlerini yüksek sesle okudum:

--...Harika bir gündü. Jane ile birlikte Telegraph Avenue'den aşağı doğru yürüdük. Eski elbise mağazalarında 1940'ların gece elbiselerini denedik. Birtakım eski Kay Starr plakları buldum. Golden Gate Köprüsü'nde koştuk, Greens Restoran'da kahvaltı ettik. San Francisco'da hayat varmış sonuç olarak. Size hep kötü haberleri veriyorum - bazı iyi şeyleri de paylaşmayı düşündüm. Perşembeye görüşmek üzere ...--

Ama açık pencereden içeriye esen ılık bahar rüzgarlarına karşın, ofisimde kış hüküm sürüyordu. Marge'ın yüzü donmuştu sanki. Gözlerini duvara dikmişti ve beni hemen hiç duymuyor gibi görünüyordu. Yanıtı buz gibiydi: --Benim bir hiç olduğumu düşünüyorsunuz. Benden kendimi evsizlerle kıyaslamamı isteyen sözlerinize bakın. Değerimin bu kadar olduğunu düşünüyorsunuz.--

--Marge, bunun için özür dilerim. Telefonda yararlı olma konusunda ortalamam pek yüksek değildir. Beceriksizce bir çabaydı o. Ama inan bana, amacım yardımcı olmaktı. O sözü söyler söylemez bir hata olduğunu fark etmiştim.--

Bunun yararı olmuş gibiydi. Marge'ın soluğunu bıraktığını duydum. Gergin omuzları gevşedi, yüzü çözüldü, başı belli belirsiz bana doğru döndü.

Ona birkaç santim yaklaştım. --Marge, sen ve ben daha önce de krizler geçirdik, kendini tıpkı şimdiki kadar berbat hissettiğin dönemlerdi onlar. Geçmişte neyin yararı oldu? Ofisten kendini girdiğinden daha iyi hissederek çıktığın zamanları anımsıyorum. Farkı yaratan neydi? Sen ne yapmıştın? Ben ne yapmıştım? Gel bunu birlikte düşünelim.--

Marge ilk önce bu soruyu yanıtlayamadı ama ona ilgi gösterdi. Daha fazla çözülme belirtileri: boynunu çıtırdattı ve uzun siyah saçlarını bir yana savurup sonra da parmaklarıyla taradı. Aynı soruyla defalarca başının etini yedim ve sonunda bu soru üzerinde birlikte çalışan araştırmacılara dönüştük.

Marge, dinlenmenin kendisi için önemli olduğunu, acılarını anlatacağı benden başka hiç kimsesi, ofisim dışında hiçbir yeri olmadığını söyledi. Bir depresyonu hızlandıran olayları dikkatle incelememizin de ona yardımcı olduğunu biliyordu.

Çok geçmeden haftanın tüm tedirgin edici olaylarını birer birer gözden geçirmeye başlamıştık. Bana telefonda anlattığı stresler dışında başka şeyler de olmuştu. Örneğin, çalıştığı üniversite laboratuvarının tam günlük bir toplantısında, profesyonel ve akademik personel belirgin bir biçimde, onu umursamaz bir tavır sergilemişti. Marge'ın duygularını paylaştım ve onun durumunda - karım dahil - pek çok kişinin olduğunu duyduğumu söyledim. Ona karımın, Stanford'un öğretim üyeleri dışındaki elemanlarına sınırlı ayrıcalıklar tanıma ve pek az saygı gösterme eğiliminden rahatsız olduğu sırrını verdim.

Marge yeterince başarılı olmayışı ve otuz yaşındaki patronunun kendisinden çok daha başarılı oluşu konusuna döndü.

--Neden,-- diye düşünceye daldım,-- bu olumsuz kıyaslamaların ardına düşeriz? Bu öylesine kendini cezalandırıcı, öylesine sapkın bir şey ki - ağrıyan bir dişi gıcırdatır gibi.-- Ona benim de kendimi pek çok durumda başkalarıyla olumsuz biçimde kıyaslamış olduğumu söyledim (Belirli ayrıntılar vermedim. Belki de vermeliydim. Ona eşitim gibi davranmış olurdum.)

Özsaygıyı düzenleyen bir termostat mecazını kullandım. Onunki işlevini iyi yapmıyordu: bedeninin yüzeyine fazla yakındı. Özsaygısını dengede tutmuyor, tersine dış olayların etkisiyle çılgınca dalgalanıyordu. İyi bir şey olduğunda kendini harika hissediyordu; birinden bir eleştiri gelsin, günlerce keyfi kaçıyordu. Termostatı pencerenin fazla yakınına konulmuş bir sistemle evini ısıtmaya çalışmak gibiydi bu.

Seans bittiğinde bana kendini ne denli daha iyi hissettiğini söylemesi gerekmiyordu: ofisten ayrılırken soluk alıp verişinde, yürüyüşünde, gülümseyişinde görebiliyordum bunu.

Bu iyilik devam etti. Marge mükemmel bir hafta geçirdi ve bana gece yarısı kriz telefonları gelmedi. Onu bir hafta sonra gördüğümde neredeyse içi içine sığmıyor gibiydi. Her zaman birini neyin iyileştirdiğini anlamanın, neyin kötüleştirdiğini belirlemek kadar önemli olduğuna inanmışımdır, bu bakımdan ona bu farkı neyin yarattığını sordum.

--Her nasılsa,-- dedi Marge, --son saatimiz her şeyi tersine çevirdi. Beni o kadar kısa bir süre içinde o dehşetten çekip çıkarmış olmanız hemen hemen bir mucize. Psikiyatrım olduğunuz için gerçekten memnunum.--

İçten komplimanından son derece hoşlanmakla birlikte her iki düşünce de beni rahatsız etmişti: şu esrarengiz --her nasılsa-- ve benim bir mucize yaratıcısı olarak görülmem. Marge bu tabirler çerçevesinde düşündüğü sürece iyileşemezdi çünkü yardımın kaynağı ya kendisinin dışında ya da kavrayışının ötesindeydi. Benim bir terapist olarak görevim (bir anne veya babanınkinden pek farklı olmayarak) kendimi kullanım dışı bırakmak - hastanın kendi kendisinin ana babası olmasına yardım etmekti. Ben onu iyileştirmek istemiyordum. Onun kendi kendisini iyileştirme sorumluluğunu almasına yardım etmek istiyordum ve istiyordum ki bu iyileşme süreci ona olabildiğince berrak görünsün. İşte bu yüzden onun --her nasılsa--sından rahatsız olmuş ve bunu araştırmaya girişmiştim.

--Son saatimizde sana yardımcı olan şey tam olarak neydi?-- diye sordum. --Hangi anda kendini daha iyi hissetmeye başladın? Gel izini birlikte sürerek keşfedelim şunu.--

--Bir tanesi şu evsizler konusundaki konuşmayı ele alışınızdı. Sizi sürekli cezalandırmak için kullanabilirdim onu - hatta geçmişte bunu psikiyatrlara yaptığımı biliyorum. Ama siz doğal bir biçimde niyetinizin ne olduğunu ve beceriksizce davranmış olduğunuzu söyleyince, bunun için öfke nöbetleri geçiremeyeceğimi anladım.--

--Sözlerim senin bana bağlı kalmana olanak vermiş gibi görünüyor. Seni tanıdığımdan beri en sürekli depresyonda olduğun zamanlar, herkesle bağlarını koparıp gerçekten yalnız olduğun zamanlardı hep. Burada önemli bir mesaj var - hayatını insanlarla dolu tutman hakkında.-- Seans boyunca ona yardımcı olan başka neler olduğunu sordum.

--Beni tersine çeviren asıl şey - yani gerçekten yatışmaya başladığım an - karınızın ve benim iş hayatında benzer sorunlarımızın olduğunu söylediğiniz andı. Ben öylesine iğrenç, öylesine itici olduğumu, karınızın ise öylesine kutsal olduğunu hissediyordum ki ikimizden aynı solukta söz edilemezdi. Bana onunla benim aynı sorunları paylaştığımız sırrını vermeniz bana biraz saygınız olduğunu kanıtlıyordu.--

İtiraz etmek, ona her zaman saygı duyduğumu söylemek üzereydim ki sözümü kesti. --Biliyorum, biliyorum - bana saygı duyduğunuzu sık sık söylüyordunuz, beni sevdiğinizi söylüyordunuz, ama yalnızca sözlerdi bunlar. Hiçbir zaman gerçekten inanmamıştım onlara. Bu kez farklıydı, sözlerin ötesine geçmiştiniz.--

Marge'ın söyledikleri beni çok heyecanlandırmıştı. Yaşamsal sorunlara kendince bir parmak basma tarzı vardı. --Sözlerin ötesine-- geçmek, buydu önemli olan. Ne söylediğim değil ne yaptığımdı. Bu aslında hasta için bir şey yapmaktı. Karımla ilgili bir şeyi paylaşmak, Marge için bir şey yapmaktı, ona bir armağan vermekti. Söz değil eylemdi tedavi eden!

Bu fikir beni o kadar kamçılamıştı ki onun üzerinde daha fazla düşünebilmek için seansın sonunu zor edecektim. Ama şimdi dikkatimi yeniden Marge'a vermek durumundaydım. Daha anlatacakları vardı bana.

--Bir de bana durmadan geçmişte neyin yardımcı olduğunu sormanız çok yararlı oldu. Sorumluluğu bana yükleyip durdunuz, seansın sorumluluğunu almamı sağladınız. İyi oldu bu. Genellikle haftalarca depresyonda kalıp surat asarım; ama siz, birkaç dakika içinde, beni ne olduğunu bulup çıkarmam için çalıştırmaya başladınız.

--Hatta sırf şu 'Geçmişte ne yardımcı oldu?' sorusunu sormanız bile yardımcı oldu, çünkü bana iyileşebilmemin bir yolu olduğu konusunda güvence veriyordu. Aynı zamanda, yanıtlarını bildiği sorular hakkında bana tahminler yaptıran bir büyücü rolüne girmeyişinizin de yardımı oldu. Bilmediğinizi itiraf edip beni sizinle birlikte araştırmaya davet etmeniz hoşuma gitti.--

Kulaklarıma müzik gibi geliyordu bu! Marge ile bir yıllık çalışmam boyunca bir tek gerçek kuralım olmuştu - ona eşitim gibi davranmak. Onu nesneleştirmemeye, ona acımamaya ya da aramızda bir eşitsizlik uçurumu yaratacak herhangi bir şey yapmamaya çalışmıştım. Bu kuralı elimden geldiğince izlemiştim ve şimdi onun yararlı olmuş olduğunu işitmek güzel bir duyguydu.

Psikiyatrik --tedavi-- projesi kendi içinde tutarsızlıklarla doludur. Bir kişi, yani terapist, başka birini --tedavi-- ettiği zaman, daha en baştan tedavi çiftinin, yani terapi ittifakını oluşturan iki kişinin, eşit ya da tam müttefik olmadığı kabul edilmiştir; biri sıkıntı içinde ve çoğu kez şaşkın durumdayken diğerinin profesyonel becerilerini kullanarak bu sıkıntı ve şaşkınlığın gerisinde yatan sorunları birbirinden ayırıp nesnel bir biçimde incelemesi beklenir. Dahası, hasta olan tedavi edene bir ödeme yapar. Tedavi kelimesi bile eşitsizlik ima eder. Bir insanı eşiti gibi --tedavi etmek,-- terapistin o insan sanki kendisinin eşitiymiş gibi davranarak alt etmesi ya da gizlemesi gereken bir eşitsizlik ima eder.

Bu durumda Marge'a eşitim gibi davranmakla yalnızca ona (ve kendime) sanki eşitmişiz gibi rol mü yapıyordum? Belki de terapiyi, hastaya yetişkin muamelesi yapmak şeklinde anlatmak daha doğru olur. Bu akademik bir kılı kırk yarma gibi görünebilir, ama Marge'ın terapisinde, beni onunla ya da herhangi bir hastayla nasıl bir ilişki kurmak istediğim konusunda çok berrak düşünmeye zorlayan bir şey gerçekleşmek üzereydi.

Üç hafta kadar sonra, yani benim terapi eyleminin önemini keşfedişimden üç hafta sonra, olağanüstü bir şey oldu. Marge ve ben sıradan bir seansın ortasındaydık. Marge berbat bir hafta geçirmişti ve bana bazı ayrıntıları anlatıyordu. Cansız görünüyordu, eteği buruşmuş ve çarpılmıştı, saçları bakımsızdı, yüzünde cesaretsizlik ve bitkinlik çizgileri vardı.

Ağıtının ortasında birdenbire gözlerini kapadı - bu kendi başına olağandışı bir şey değildi, çünkü seans sırasında sık sık otohipnotik bir duruma girerdi. Çok önceden bu tuzağa düşmemeye - bu durumdayken onun ardından gitmemeye - karar vermiştim, tersine onu dışarı çağırırdım. --Marge,-- dedim ve cümlenin gerisini söylemek üzereydim: --Lütfen geri gelir misin?-- Ama o anda ağzından yabancı ve güçlü bir sesin çıktığını duydum: --Siz beni tanımıyorsunuz.--

Haklıydı. Konuşan kişiyi tanımıyordum. Ses o kadar farklı, o kadar güçlü, o kadar yetkiliydi ki, bir an için odaya başka kimin girmiş olabileceğini görmek için etrafıma bakındım.

--Sen kimsin?-- diye sordum.

--Ben! Ben!-- Ve sonra değişik bir Marge ayağa fırlayıp odada mağrur bir tavırla dolaşarak kitaplıklara dikkatle bakmaya, tabloları düzeltmeye, mobilyalarımı incelemeye başladı. Bu Marge idi, ama Marge değildi. Giysileri dışında her şeyi değişmişti - tavrı, yüzü, özgüveni, yürüyüşü.

Bu yeni Marge yaşam dolu, taşkınca ama hoş bir şekilde işveliydi. O yabancı, tam kontralto ses, --Madem bir musevi entelektüeli pozundasınız, bari ofisinizi öyle biri gibi döşeyin,-- diye buyurdu. --Kanepenin örtüsü Goodwill mağazasından - eğer kabul etselerdi - ve şu duvar panosu hızla çürüyor - bereket! Ve şu Kaliforniya sahilinden fotoğraflar. Psikiyatrların ev fotoğraflarından gına geldi artık!--

Kıvrak zekalı, inatçı, çok seksiydi. Marge'ın monoton sesinden ve amansız sızlanmasından bir an soluk alabilmek ne ferahlatıcıydı! Ama tedirgin olmaya başlıyordum; bu hanımdan çok fazla hoşlanmıştım. Lorelei hikayesini (Bir Alman masalında şarkılarıyla gemicileri ayartıp ölüme sürükleyen denizkızı. (Ç. N.)) düşündüm ve oyalanmanın tehlikeli olacağını bildiğim halde yine de bir süre onunla kaldım.

--Neden geldin?-- diye sordum. --Neden bugün?--

--Zaferimi kutlamak için. Biliyorsunuz, ben kazandım.--

--Neyi kazandın?--

--Bana aptal rolü yapmayın. Ben o değilim, biliyorsunuz! Söylediğiniz her şey haaaaarika değil. Marge'a yardım edeceğinizi mi düşünüyorsunuz?-- Yüzü harikulade değişkendi, kelimeleri bir Victorian melodramının hain karakterinden beklenecek sınırsız istihzayla dökülüyordu dudaklarından.

Alaycı, şeytanca bir tavırla devam etti: --Onu otuz yıl terapide tutabilirdiniz, ama yine de ben kazanırdım. Bir yıllık çalışmayı bir günde yıkabilirim. Gerekirse onun kaldırımın kenarından hareket halindeki bir kamyonun önüne inmesini sağlayabilirim.--

--Ama neden? Bundan ne elde edersin? O kaybederse sen de kaybedersin.-- Belki onunla kalmam gerekenden fazla kalıyordum. Onunla Marge hakkında konuşmak yanlıştı. Marge'a haksızlık oluyordu bu. Ama bu kadının güçlü, neredeyse dayanılmaz bir çekiciliği vardı. Kısa bir süre için ürpertici bir bulantı dalgası hissettim, sanki gerçeğin bir yırtığından gözetliyormuşum, yasak bir şeye, nesnelerin doğal düzeni içinde tamamlanmış insanda görülmesi söz konusu olmayan hammaddelere, çatlaklara ve dikiş yerlerine, embriyonik hücrelere ve blastulalara bakıyormuşum gibi geldi. Tüm dikkatim ona çivilenmişti.

--Marge iğrenç biri. Onun iğrenç olduğunu biliyorsunuz. Onunla birlikte olmaya nasıl katlanabiliyorsunuz? İğrenç! İğrenç!-- Ve sonra, ömrümde gördüğüm en şaşırtıcı tiyatro gösterisiyle, Marge'ı taklit etmeye başladı. Aylardır tanık olduğum her jest, Marge'ın her yüz buruşturuşu, her hareketi, kronolojik sırayla önümden geçti. İşte benimle ilk kez ürkekçe tanışan Marge. İşte ofisimin köşesinde kıvrılmış duruyor. Ve işte, kocaman, panik dolu gözlerle bana ondan umut kesmemem için yalvarıyor. İşte kendi kendine girdiği bir trans halinde, kapalı gözleri, gözlerinin REM (Rapid Eye Movements: uyku sırasında zaman zaman beliren hızlı göz hareketleri. (Ç. N.)) benzeri çılgınca hareketini örten kıpır kıpır gözkapaklarıyla. Ve işte yüzü Quasimodo'nunki gibi, spazmlarla korkunç bir biçimde çarpılmış, neredeyse konuşamaz durumda. İşte Marge'ın korktuğu zamanlar yapma alışkanlığında olduğu gibi koltuğunun arkasına sinmiş duruyor. İşte melodramatik ve alaycı bir tavırla karnında ve göğsünde bıçak saplanırcasına korkunç bir ağrıdan yakınıyor. İşte Marge'ın kekelemesini ve en bildik sözlerinden bazılarını alaya alıyor. --Psikiyatrım olduğunuza ööööyle m-m-m-memnunum ki!-- Diz çökmüş durumda: --B-b-b-beni seviyor musunuz, D-D-D-Doktor Yalom? B-b-b-beni b-b-b-bırakmayın, siz b-b-b-burada olmayınca k-k-k-k-k-kayboluyorum.--

Gösteri olağanüstüydü: bir gecede birkaç rol oynamış bir aktrisin alkışlarla tekrar sahneye çağrıldığında, rollerin her birine kısaca, belki yalnızca birkaç saniye için girivererek seyircileri eğlendirişini izlemek gibiydi. (Bir an için bu tiyatroda aktrisin gerçekten aktris değil yalnızca rollerden biri olduğunu unutmuştum. Gerçek aktris, sorumlu bilinç, kuliste gizlenmiş durumdaydı.)

Virtüozca bir gösteriydi. Ama aynı zamanda --Ben-- (ona başka ne ad vereceğimi bilemiyordum) tarafından ortaya konan tarif edilemeyecek kadar acımasız bir gösteri. Tedavisi olanaksız, umutsuz ve acıklı bir durumda olduğunu söylediği Marge'ı aşağılamayı sürdürürken gözleri alev alevdi. Marge, diyordu --Ben--, otobiyografisini yazmalı ve ona (burada kıs kıs gülmeye başladı) --Acınmak İçin Doğmuş-- adını vermeli.

--Acınmak İçin Doğmuş.-- Elimde olmadan gülümsedim. Bu Belle Dame sans Merci (Acımasız güzel kadın. (Ç. N.)) müthiş bir kadındı. Rakibesini bu kadar çekici bulduğum, onun Marge'ı taklidiyle bu kadar sersemlediğim için kendimi Marge'a sadakatsizlik etmiş gibi hissediyordum. Ansızın - ne çabuk! - gösteri bitti. --Ben-- bir iki dakika için gözlerini kapadı ve tekrar açtığında o kaybolmuş, Marge dehşet içinde ağlayarak geri gelmişti. Başını dizlerinin arasına koydu, derin derin soludu ve yavaş yavaş tekrar sükunet buldu. Birkaç dakika hıçkırdı ve sonra nihayet olanlar hakkında konuştu. (Az önce cereyan eden sahneyi gayet iyi anımsıyordu.) Daha önce hiç böyle olmamıştı - ah evet, bir zamanlar Ruth Anne adında üçüncü bir kişilik vardı - ama bugün gelen kadın daha önce hiç ortaya çıkmamıştı.

Olup bitenler beni şaşkına çevirmişti. Tek temel kuralım olan --Marge'a eşitin gibi davran--, yeterli değildi artık. Hangi Marge? Şu önümde sızlanıp duran Marge mı, yoksa o seksi, pervasız Marge mı? Bana öyle geliyordu ki önemli olan benim kendi hastamla aramdaki ilişkiydi - Marge ile benim --arasındalığımız-- (Buber'in sınırsız hantal tabirler deposundan bir tane). O ilişkiyi koruyamadığım, ona sadık kalamadığım takdirde terapi umudu kaybolup giderdi. --Hastaya eşitin gibi davran-- şeklindeki temel kuralımı --Hastaya sadık ol-- şeklinde değiştirmem gerekiyordu. Her şeyden önce, o öbür Marge'ın beni baştan çıkarmasına izin vermemeliydim.

Bir hasta, terapistin hastaya ait olan saat dışında sadakatsiz olmasını hoşgörebilir. Terapistlerin başka ilişkileri de benimsemiş olmaları ve dışarıda seansın bitmesini bekleyen başka bir hastanın varlığı kabul edilse de, çoğu kez terapide bunu söz konusu etmemek yolunda sessiz bir anlaşma vardır. Terapistle hasta, gizli bir suç ortaklığı içinde, ilişkileri tek eşli bir ilişkiymiş gibi davranırlar. Hem terapist hem de hasta, giren ve çıkan hastaların birbirleriyle karşılaşmamalarını gizliden gizliye umut ederler. Hatta bunu engellemek için bazı terapistler ofislerine biri girmek öbürü çıkmak için olmak üzere iki kapı yaptırırlar.

Ama hasta, seans süresince sadakat bekleme hakkına sahiptir. Benim Marge ile sözleşmem (tüm diğer hastalarımla olduğu gibi), açıkça dile getirilmese de, onunla birlikte olduğum zaman tümüyle, içtenlikle ve yalnızca onunla birlikte olacağım şeklindedir. Marge bu sözleşmenin bir başka boyutunu da aydınlatmıştı: onun en merkezi benliğiyle birlikte olmam gereğini. Ona tecavüz eden babası bu yekpare benlikle ilişki kurmak yerine, sahte, cinsel bir benliğin gelişmesine katkıda bulunmuştu. Ben o hatayı yapmamalıydım.

Kolay değildi bu. Gerçeği söylemek gerekirse --Ben--i tekrar görmek istiyordum. Onu bir saatten kısa bir sürede tanımış olmakla birlikte, ondan son derece hoşlanmıştım. Marge ile harcadığım düzinelerce saatin kasvetli arka perdesi, bu çekici hayaletin göz kamaştırıcı bir berraklıkla belirmesini sağlamıştı. Bu tür karakterler hayatta pek sık çıkmaz karşımıza.

Adını bilmiyordum ve fazla bir özgürlüğü de yoktu, ama o da ben de birbirimizi nasıl bulacağımızı biliyorduk. Bir sonraki seansta birkaç kez bana tekrar gelmeye çalıştı. Marge'ın gözkapaklarının seğirip sonra da kapandığını görebiliyordum. Yalnızca bir iki dakika daha geçince tekrar birlikte olabilecektik. Kendimi budalaca hevesli hissediyordum. Huzur veren eski anılar zihnime doluşuyordu. Karayiblerde palmiyelerle çevrili bir havaalanında bir uçağın inmesini ve sevgilimin bana katılmasını bekleyişimi anımsıyordum.

Bu kadın, bu --Ben,-- beni anlıyordu. Usandığımı biliyordu, Marge'ın sızlanmalarından ve kekelemesinden, paniklerinden, köşelerde kıvrılıp masaların altına saklanmasından, cılız, çocuksu sesinden usandığımı biliyordu. Gerçek bir kadın istediğimi biliyordu. Marge'a yalnızca eşitimmiş gibi davrandığımı biliyordu. Eşit olmadığımızı biliyordu. Marge öylesine deli gibi hareket eder ve ben onun deliliğini hoşgörerek büyüklük taslarken nasıl eşit olabilirdik?

--Ben--in, Marge'ın davranışlarının tüm bu kırpıntılarını kusarak gerçekleştirdiği tiyatro gösterisi, onun Marge'dan neler çektiğimi her ikimizin de (ve yalnızca onun ve benim) anladığımıza beni inandırmıştı. O bu filmi yaratan parlak ve güzel yönetmendi. Marge hakkında bilimsel bir makale yazabilir ya da meslektaşlarla terapinin akışı hakkında konuşabilirdim, ama onunla geçirdiğim deneyimin özünü hiçbir zaman gerçekten aktaramazdım. Anlatılması olanaksızdı bunun. Oysa --Ben-- biliyordu. Tüm bu rolleri oynayabiliyorsa, onların hepsinin gerisindeki gizli, yol gösterici zeka olmalıydı o. Onunla dilin ötesinde bir şeyi paylaşıyorduk.

Ama sadakat! Sadakat! Kendimi Marge'a adamıştım ben. Eğer --Ben-- ile dost olursam bu Marge için bir felaket olurdu: bir figüran, yerine bir başkasının konulabileceği bir karakter haline gelirdi. Ve tabii --Ben--in istediği de tam tamına buydu. --Ben-- bir Lorelei idi, güzel ve akıl çelici, ama aynı zamanda öldürücü - Marge'ın tüm öfkesinin ve kendinden nefretinin cisimleşmesiydi.

Bu durumda sadık kaldım ve --Ben--in yaklaştığını sezdiğim zaman - örneğin, Marge gözlerini kapayıp transa geçmeye başladığında - derhal, --Marge, geri dön!-- diye bağırmak suretiyle onu sarsıp uyandırıyordum.

Bu birkaç kez olup bittikten sonra, son sınavın hala önümde olduğunu fark ettim. --Ben-- amansızca güç topluyor ve çılgınca bana dönmeye çalışıyordu. Bu an bir kararı gerektiriyordu ve ben Marge'ın yanında kalmayı seçtim. Rakibesini ona kurban edecek tüylerini yolacak ve onu parçalayıp lokma lokma Marge'a yedirecektim. Yedirme tekniği bir tek standart soruyu yinelemekten ibaretti: --Marge, eğer burada olsaydı, 'o' ne derdi?--

Marge'ın yanıtlarından kimileri umulmadık, kimileri aşinaydı. Bir gün onu ofisimdeki eşyaları ürkekçe gözden geçirirken görünce, --Haydi konuş, Marge,-- dedim, -- 'onun' için konuş.--

Marge derin bir soluk aldı ve sesini güçlendirdi. --Madem bir Musevi entelektüeli pozundasınız, neden ofisinizi öyle biri gibi döşemiyorsunuz?--

Marge bunu özgün bir düşünceymiş gibi söylemişti; --Ben--in söylediği her şeyi anımsamadığı belliydi. Gülümsemekten kendimi alamadım: --Ben-- ile benim bazı sırları paylaşmamızdan hoşnuttum.

--Tüm önerilere açığım, Marge.--

Birkaç iyi fikir vererek beni şaşırttı. --Dağınık masanızı ofisin geri kalanından ayırmak için bir bölme koyun, belki sarkan bir küpeçiçeği, belki dikey bir paravan. Şu sahil resmi için - eğer onu mutlaka istiyorsanız - sade, koyu kahverengi bir çerçeve alın ve hepsinden önemlisi, şu uygunsuz, tapa bezi (Pasifik adalarında bazı ağaçların lifli iç kabuğu ıslatılıp ezilerek yapılan dokunmamış bir tür kumaş. (Ç. N.)) duvar panosundan kurtulun. O kadar kalabalık ki başımı ağrıtıyor. Kendimi hipnotize etmek için kullanıyordum onu.--

--Önerilerin hoşuma gidiyor, Marge, ama duvar panoma fazla yükleniyorsun. Eski bir dost o. Otuz yıl önce Samoa'dan almıştım.--

--Eski dostlar evde, ofiste olduğundan daha rahat edebilirler.--

Bakakalmıştım. Öyle hızlıydı ki. Gerçekten Marge ile mi konuşuyordum?

İki Marge'dan bir birlik kurmayı ya da bir bileşim oluşturmayı umut ettiğimden her birinin olumlu tarafında kalmaya dikkat ediyordum. --Ben--i herhangi bir şekilde karşıma alırsam o da öcünü Marge'dan alırdı. Bu durumda, örneğin, Marge'a (--Ben--in her şeyi duyduğunu varsayıyordum) --Ben--in pervasızlığından canlılığından, küstahlığından ne kadar hoşlandığımı anlatmaya çok çaba harcıyordum.

Ama çetin bir yol izlemem gerekiyordu. Fazla dürüst olursam Marge öbür Marge'ı ne kadar tercih ettiğimi görecekti. --Ben-- zaten bu konuda Marge'a sataşmış bile olabilirdi, ama bunun bir kanıtını görmemiştim. --Ben--in, yani öbür Marge'ın bana aşık olduğundan emindim. Belki de beni davranışlarını değiştirecek kadar seviyordu! Kuşkusuz uçarı bir yıkıcılığın bende nefret uyandıracağını bilmeliydi.

İşte bu, psikoterapinin eğitim döneminde öğrenmediğimiz bir cephesidir: hastanın en kötü düşmanıyla bir aşk macerası yaşamak, ve sonra, düşmanın seni sevdiğinden emin olunca da, bu aşkı onun hastana saldırılarını etkisiz kılmak için kullanmak.

Bunu izleyen birkaç aylık terapi boyunca Marge'a sadık kalmaya devam ettim. Bazen bana Ruth Anne'den, üçüncü kişilikten söz etmeye ya da transa geçip daha küçük bir yaşa dönmeye çalışıyordu, ama ben bu kışkırtmalardan hiçbirinin beni baştan çıkarmasına meydan vermiyordum. Her şeyden fazla, onun yanında daima --hazır-- bulunmaya karar vermiştim ve ne zaman başka bir yaşa ya da role kayarak benim varlığımdan ayrılmaya kalkışsa onu derhal geri çağırıyordum.

Terapist olarak çalışmaya ilk başladığımda geçmişin değişmez ve bilinebilir olduğuna; eğer yeterince keskin zekalıysam o ilk yanlış dönemeci, ters gitmiş bir yaşama uzanan o uğursuz patikayı keşfedebileceğime; ve bu keşfe dayanarak her şeyi yeniden düzeltebileceğime safça inanıyordum. O günlerde olsaydım, Marge'ın hipnotik durumunu derinleştirir, onu yaşça geriletir, ondan erken dönemlerdeki travmaları - örneğin, babasının tecavüzünü araştırmasını ister ve onu duruma ilişkin tüm duyguları, korkuyu, uyanışı, öfkeyi, ihaneti, yaşaması ve boşaltması için zorlardım.

Ama yıllar geçtikçe, terapistin işinin hastayı ortak bir arkeolojik kazıya çekmek olmadığını öğrendim. Eğer bu şekilde yardım edilmiş hastalar varsa, araştırma yapıldığı ve o yanlış patika bulunduğu için değildir bu (bir yaşam hiçbir zaman yanlış bir patika yüzünden ters gitmez; ana yol yanlış olduğu için ters gider). Hayır, terapist bir hastaya geçmişi inceleyip soruşturarak değil, onun yanında sevgiyle var olarak; güvenilir ve ilgili olarak; onunla ortak faaliyetlerinin er geç kurtarıcı ve sağaltıcı olacağına inanarak yardımcı olur. Yaş geriletme ve ensest özetleme dramı (ya da terapiye ilişkin, boşalım sağlayıcı veya zihinsel herhangi bir proje) yalnızca terapinin gerçek gücü - yani ilişki - olgunlaşmaktayken, terapistin ve hastanın paylaştığı ilginç bir faaliyet olması bakımından sağaltıcıdır.

Bu bakımdan kendimi Marge'ın yanında olmaya ve sadık kalmaya adadım. Öbür Marge'ı mideye indirmeye devam ettik. Ben yüksek sesle düşünceye dalıyordum; --Bu durumda ne derdi o? Nasıl giyinir ya da yürürdü? Denesene. Bir iki dakika için sen oymuşsun gibi davransana, Marge.--

Aylar geçtikçe Marge, öbür Marge'ın zararına olarak tombullaşıyordu. Yüzü yuvarlaklaşıyor, korsajı dolgunlaşıyordu. Daha iyi görünüyor, daha iyi giyiniyordu; dik oturuyordu; desenli çoraplar giyiyordu; benim aşınmış ayakkabılarıma laf atıyordu.

Zaman zaman çalışmamızın yamyamca olduğunu düşünüyordum. Öbür Marge'ı psikolojik bir organ bankasına koymuş gibiydik. Ara sıra alıcı ortam tamamen hazır olduğunda, --Ben--in bir parçasını transplantasyon için çekiyorduk. Marge bana eşiti gibi davranmaya başlamıştı, sorular soruyor, hafiften flört ediyordu. --Bu iş bitince bensiz nasıl yapacaksınız? Eminim küçük gece yarısı telefonlarımı özleyeceksiniz.--

İlk defa olarak bana kişisel sorular sormaya başlamıştı. --Bu sahaya girmeye nasıl karar verdiniz? Hiç pişman oldunuz mu? Canınız hiç sıkılır mı? Benimle birlikteyken? Kendi sorunlarınızı ne yaparsınız?-- Benim teşvikimle, Marge öbür Marge'ın cesur tarafını kendine mal etmişti ve benim de onun sorularına açık ve saygılı olmam önemliydi. Her birini olabildiğince eksiksiz ve dürüstçe yanıtlıyordum. Yanıtlarımdan etkilenen Marge, benimle konuşmalarında giderek cesurlaşıyor fakat aynı zamanda da yumuşuyordu.

Ya öbür Marge? Acaba ondan ne kaldı şimdi? Bir çift boş sivri ökçe? Marge'ın kendine mal etmeye henüz cesaret edemediği fettan, küstah bir bakış? Hayal meyal bir Cheshire kedisi (Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında adlı yapıtındaki gülümseyen ve sonra ortada yalnızca bir tebessüm kalana dek yavaş yavaş silinip giden kedi. (Ç. N.)) tebessümü? Marge'ı öylesine parlak bir yetenekle oynayan aktris nerede? Eminim ki o yok artık: o gösteri büyük, yaşamsal bir enerji gerektiriyordu ve Marge ile ben tüm o özsuyu emip bitirmiştik artık. --Ben--in ortaya çıktığı seanstan sonra birlikte çalışmamıza aylarca devam ettiğimiz ve Marge da ben de sonunda ondan söz etmeyi bıraktığımız halde, onu hiçbir zaman unutamadım: hala umulmadık zamanlarda aklıma girip girip çıkıyor.

Terapiye başlamadan önce Marge'a bir yıllık akademik izin planlarım nedeniyle en fazla on sekiz ay süresince buluşabileceğimizi bildirmiştim. Artık zaman doluyor, çalışmamız sona eriyordu. Marge değişmişti: panik nöbetleri yalnızca seyrek olarak geliyordu; gece yarısı telefonları maziye karışmıştı; kendine bir sosyal yaşam kurmaya başlamış ve iki yakın arkadaş edinmişti. Her zaman yetenekli bir fotoğrafçıydı ve şimdi, yıllardır ilk kez, fotoğraf makinesini almış, bir kez daha bu tür yaratıcı anlatımın tadını çıkarıyordu.

Çalışmamızdan hoşnuttum ama onun artık terapiyi tamamlamış olduğu düşüncesiyle kendimi kandırmıyordum, ne de son seansımız yaklaşırken eski belirtilerinin nüksettiğini görmek beni şaşırtıyordu. Hafta sonlarını tümüyle yatakta geçiriyordu; uzun ağlama nöbetlerine tutuluyordu; intihar ansızın yine çekici görünmeye başlamıştı. Son seansımızdan hemen sonra ondan şu satırları içeren hüzünlü bir mektup aldım:

Benim hakkımda belki bir şeyler yazacağınızı hayal ederdim hep. Yaşamınızda bir iz bırakmak isterdim. --Yalnızca herhangi bir hasta-- olmak istemiyorum. --Özel-- biri olmak istiyorum. Bir şey olmak istiyorum, herhangi bir şey. Hiçbir şey, hiç kimse değilmişim gibi hissediyorum kendimi. Eğer yaşamınızda bir iz bırakmışsam, belki de biri, unutmayacağınız biri olabilirdim. O zaman varolurdum.

Marge, senin hakkında bir öykü yazdıysam da, bunu senin varolabilmeni sağlamak için yapmadığımı anla lütfen. Sen, ben seni düşünmeden ya da senin hakkında yazmadan da varsın, tıpkı sen benim hakkımda düşünmediğin zamanlar da benim varolmayı sürdürdüğüm gibi.

Yine de bu bir varoluş öyküsü - ama öbür Marge için, artık varolmayan Marge için yazılmış bir öykü. Onun celladı olmaya, onu sana kurban etmeye hazırdım. Ama onu unutmadım: hayalini belleğime nakşederek öcünü aldı.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült