Hikaye

 

 

Tarih Boyunca Düello

Aziz Nesin


Şimdi romanda yeni bir moda çıktı; roman kahramanını, İsa’dan beşbin yıl öncesinden zamanımıza dek doğurta öldürte bikaç kez yaşatıyorlar. Kalıp değiştiren bir ruh, ikibin yıl önceki maceralarını hatırlıyor.

Benim de başıma geldi. Esrar içmedim, rüya da görmedim. Her zamanki gibi, kağıdın üstünde borçlarımı hesaplıyordum. Birden kapı açıldı. Tarihi filmlerdeki gibi baştan aşağıya zırhlar içinde, Haçlı ordusundan biri girdi içeri:

 Haşmetli Fransa Kralı Altıncı Louis’nin selamı var, «Zahmet olmazsa, bir dakika saraya kadar gelsin!..» diyorlar...

Anladım, herif sapıtmış:

 Çocuklar!., diye içeriye seslendim.

Oğlumla kızım, bir madeni eşya fabrikasının canlı reklamı gibi zırhlar içindeki adamın önünde dizlerini büktüler, bellerini kırdılar, başlarını eğdiler.

 Hoş geldiniz şövalye!..

Hoppala!..

 Çocuklar, çıldırdınız mı? dedim, yirminci yüzyılda ne şövalyesi?

 Baba, rüya mı görüyorsun? Hangi yirminci yüz yıl?... Onikinci yüzyıldayız...

Hesapta yanlışlık olur ama, sekiz yüzyıl birden yanlışlık olur mu? Dışarda iki seyisle dört at bekliyordu. işin şakaya gelir yeri yok. Atlara bindik. Saraya gittik. Sabahın erken saatiyle. Tahtında oturan Altıncı Louis,

 Bana bak, dedi. Şövalye dö Gargaren, papaya küfretmiş...

 İyi etmiş!..

 İyi, kötü, orası kutsal Papa Hazretlerinin bileceği iş. Şimdi papa, şövalyeyi düelloya çağırdı. Şövalye kendi yerine dövüşecek bir yoksul adam buldu. Muhterem Papa da sana acıdı. Bitürlü şu ev kirasını veremiyormuşsun. Muhterem peder, merhametinden, kendi yerine senin düello etmeni lütfen kabul etti...

 Haşmetmeab!.. Ne bu kilisenin papasını tanırım, ne şövalyenin suratını gördüm!... Hani bilgiçlik taslıyorum gibi olmasın ama, şövalye de, papa da, bizler de, düellosuz, kavgasız yaşayıp gitsek olmaz mı?

 Kanun kanundur!.. Haydi ormana!...

Kapalı arabalarla, sabahın alaca karanlığında

ormanda bir düzlüğe geldik.

Papa,

 Benim yerime düello ettiğiniz için size on lira vereceğim!., dedi.

 Kabul etmem, dedim, madem bir iyilik edeceksin, şunu dolar olarak ver!..

Papa, 

 Dalga geçme, dedi, daha Amerika bile keşfedilmedi, dolar nerede? Eğer düelloda ölürsen on lira, ölmez de sağ kalırsan ikibucuk papel...

O zamanın on lirası da şimdinin onbini... Vay anasını, on liradan mı geçersin, canından mı? Mesele karışık... Hamlet gibi elimi havaya kaldırdım:

 Tu bi, or nat tu bi... Yaşamak yada on lira!..

İşte bütün dalga bu!..

Dövüşeceğim herife baktım. O da benim gibi zavallının, garibin biri... Birbirlerine hakaret ettikleri için, yerlerine bizim düello ettiğimiz papayla şövalye keyifli keyifli şakalaşıyorlardı:

 Asil şövalye!.. Bin lira bahse girerim ki, benimki sizin zibidiyi temizleyecek!..

 Muhterem peder, benimki açlıktan kurumuş olduğundan, bir pire gibi zıpzıp zıplayacak... üstüne iki bin lira oynarım.

Kanuna göre düelloda bulunmaları gereken iki tanıkla yargıç ve savcı da oradaydılar. Yargıç bize şöyle dedi:

 Yenen, yenileni istediği gibi öldürebilir. Karısını alabilir. Bütün malları onun olur. Ona göre, göreyim aslanlarım, kahramanca dövüşün!.. Bon şans!..

Tanıklarımız ortaya geldiler, düelloyu yöneten başkan,

 Hazır mısınız? diye sordu.

Pantalonumu yukarı çektim, burnumu sildim.

 Hazırız! diye bağırdım.

Kılıç da öyle ağır ki...

Çat ,çat... Çat... Çata çat... Hasmıma yavaşça,

 Enayiliği bırak ulan!.. Ben şimdi ölmüş gibi numaradan yere uzanırım, olur biter... diye fısıldadım.

Meğer o daha dertliymiş.

 Yağma yok, dedi, ölene daha çok para veriyorlar. Görmüyor musun, beni öldürmen için sana boyuna açık veriyorum.

Cızbız köfteye şiş geçirir gibi herifin karnına kılıcımı geçirdim. Midesi bomboş olduğu için kılıç karnına saman çuvalına girer gibi cart diye giriverdi. Ama o daha atik davranmış, hıyar böler gibi vücudumu ikiye biçmişti.

Şimdi beni aldı bir düşünce; Bu hikayenin sonunu nereye bağlayayım, diye...

Bir de gözümü açtım, meğer rüya değil miymiş, diye klasik numarayı yapsam, olmaz. Bikez baştan rüya değil dedik. Kalabalıkta verilen sözden dönülmez.

Şimdi tımarhanedeyim, desem, yutmazsınız. En iyisi, doğrusunu yazayım... Ruhumu teslim ettim. O gün, bugün ruhum durmadan kalıp değiştiriyor. Ama öylesine şapşal bir ruhum var ki, bula bula hep züğürtlerin kalıbını buluyor. Doğrusu böyle yoksulların kalıbına girip, yaşam kavgası denilen bu dünya konukluğunda, üç beş kuruş uğruna, başkalarının yerine dövüşüp gebermekten bıktım. Bitürlü şu ruhumu, esaslı bir kalıba denk getiremiyorum. Ama eğer bir punduna getirir de, ruhumu şöyle bir hurda demir kralının, bir pamuk, yada şeker kralının kalıbına yerleştirirsem, o zaman görün... Azrail canımı almaya gelse,

— Arkadaş, diyeceğim, al sana on bin dolar, yüz bin dolar. Bu dünyada, bu kadar para için benim yerime ölmeye razı bir sürü budala var!..

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült