Taocu Meseller 6

Chuang Tzu


Bostan Kuyusu

Zi Gong39, Qu ülkesine gitmiş, oradan da Zin'e geçmişti. Yolda, Han40 ırmağı yöresinde bostanını sulayan bir ihtiyar gördü. Adamcağız her seferinde kuyunun dibine iniyor, bir bakraç suyla tekrar yukarı tırmanıyor, bununla sebzelerini suluyordu. Tüm gücüyle çalışıp, pek az iş çıkarıyordu.

Zi Gong ihtiyara dedi ki: "Bir araç var ki, onunla pek az bir emekle bir günde yüzlerce tarhı sulaya-bilirsiniz. Bunu kullanmak istemez miydiniz?" İhtiyar doğruldu: "Nasıl olacakmış bu iş?" Zi Gong anlattı: "Uzun bir sırıktan bir kaldıraç yaparsınız, arkasına bir ağırlık bağlarsınız, önü hafif kalır. - Bununla kısa zamanda istediğiniz kadar su çekersiniz."

İhtiyar öfkeyle güldü: "Benim ustam derdi ki, makine ile çalışanın yaptığı iş de makineleşir. Yaptığı iş makineleşenin kalbi de makineleşir. Kalbi makineleşenin saflığı, basitliği gider. Saflığım yitiren kişi huzursuz olur. Huzursuzluk ise Tao'yu yaşamayı engeller. O sizin anlattığınız türden araçları bilmez değilim; ama bunları kullanmaktan utanç duyarım!"

Zi Gong kızardı ve sustu. Bostancı sordu: "Siz kimsiniz beyim?" Zi Gong, "Ben Konfüçyüs'ün öğrencilerindenim," diye cevap verdi.

Bostancı başını salladı: "Demek siz eski zamanların kutlu kişilerine özenen büyük alimlerdensiniz. Halktan üstün oldukları ile övünüp, iyi bir isim yapma kaygısı içinde yanıp tutuşanlardan. Derin bilginizi bir yana atıp çözüm reçetelerinizi bir unutabilseydiniz, belki bir şeyler yapabilirdiniz. Ama siz kendinizi bile düzeltemezken, nasıl olup da dünyayı düzelteceksiniz? Gidin işinize efendi, alıkoymayın beni işimden."

Zi Gong ölü gibi bembeyaz kesilmişti. Ne yaptığını bilmez bir halde yola çıktı. Ancak üç saat durmadan yürüdükten sonra biraz kendine gelebildi.

Öğrencileri sordular: "Kimdi o ihtiyar, usta? Onunla konuştuktan sonra renginiz attı. Bütün gün kendinizi toparlayamadınız! Ne söyledi size?" Zi Gong dedi iki: „Şu dünyada ustamızdan başka büyük adam yoktur sanırdım. Şimdi anladım ki bir de bu bostancı ihtiyar varmış.

Ustamız, geçmiş devirlerin kutlularının Yol'una göre insanın az güçle çok iş yapması gerektiğini öğretmişti bana. Oysa şimdi gördüm ki, hiç de doğru değilmiş bu.

Şu adam halkın arasına karışmış yaşıyor da, kimse bilmiyor nereden gelip nereye gittiğini. Ne kadar güçlü ve gerçek bir yetkinlik. Onun yüreğinde başarıya, kazanca, ustalığa, hünere yer yok. İstemediği şeyi yapmıyor; anlayışına uymayan yolda gitmiyor. Tüm dünya onu onurlandırsa, başını çevirip bakmayacak. Tüm dünya onu aşağılasa, üzerinde durmaya değmez, önemsiz bir şey olarak görecek. Dünyanın övgüsünün ve yergisinin böylesi üstünde olan kişi, Te'sı tam bir insandır. Onun önünde ben kendimi rüzgârın ve dalgaların oradan oraya savurduğu yaprakmışım gibi, basit bir köylüymüşüm gibi duyumsadım."

Lu'ya dönünce olup biteni Konfüçyüs'e anlattı. Konfüçyüs dedi ki: "O adam en eski devirlerin ilkelerine göre yaşıyor demek. Bir'e varmış, İki'yi bilmek istemiyor. İç dünyasını düzene koymuş, dış dünya hakkında bir şey duymak istemiyor. Böylesine özü bulmuş, bölünmezle bir olmuş, edimsizlikte kalıp doğasını sağlamlaştıran, tinsel gücüne hakim, yine de en alttakiler arasında dolaşıp onlara karışan birinden korkmakta haklıydın elbette. Senin kadar ben de o en eski devirlerin ilkelerini anlamaktan acizim." (12, U)

 

Tutuculuk üzerine

Konfüçyüs bir yolculuğu sırasında We ülkesinden geçiyordu. Öğrencisi Yenhui41 müzik ustası Jin'e sordu: "Ustamızı nasıl buldun?" Jin Usta yanıt verdi:

Bk.: Felsefi makaleler bölümünde "Tinsel Oruç'

"Ne yazık ki ustanızın çabaları başarısızlığa mahkûm." Yenhui tekrar sordu: "Neden?"

Jin Usta şunları söyledi: "Törenlerde kurban olarak sunulan samandan köpekler törenden önce süslü dolaplara konur, dantellerle, nakışlarla süslenir. Rahip onlara el sürmeden önce oruç tutup abdest alarak arınır. Ama tören bitti mi atarlar onları çöplerin arasına, gelen geçen hiç aldırmadan başlarına, sırtlarına basar, kış için yakacak toplayanlar onları toplayıp yakar.42 Ama yoldan geçen biri kalkıp da bunları alsa, süslü dolaplara koysa, dantellerle, nakışlarla süslese, işi gücü bırakıp bunların ayakları dibinde uyuşa, kötü düşler ve karabasanlar görür. Sizin usta da eski hükümdarlar zamanında töreni yapılıp işi bitmiş saman köpekleri buluyor, çevresine topladığı öğrencileriyle birlikte işi gücü bırakıp bunların ayakları dibinde uyumaya kalkıyor. İşte bu yüzden Song'da altında durduğu ağaç üzerine devrildi, We'da ayağının tozunu silkmek zorunda kaldı43, Shang ve Zhou'da gözden düştü. Bunlar, kötü düş değil mi? Chen ile Zhai sınırında askeri birliklerce kuşatıldı, yedi gün pişmiş aş yüzü görmedi, neredeyse öleyazdı: Bu, karabasan değil mi?

Su üzerinde yolculuk edecek olan gemiye biner, kara yolundan giden arabaya. Suda gemi ile yolculuk ediliyor diye biri kalkıp karada da gemi ile yolculuk etmek isterse, yaşamı boyunca bir karış yol alamaz. Eski ve yeni zamanlar da su ve kara yolculuğu gibi değil mi? Eski Zhou krallığı ile bugünün Lu ülkesi de gemi ve araba gibi değil mi? Zhou krallığı yöntemleriyle Lu'yu yönetmeye kalkışmak, karada gemi yürütmeye kalkışmak demek değil mi? Hem başarısızlığa mahkûm boşuna bir çabadır bu, hem de insanın başına bin bir dert açar. Ama sizinki hâlâ anlamamış bir yöntemi başka yere uygulamaya kalkan kişinin saygınlığını yitireceğini.

Kaldıraçlı bostan kuyularını bilmez misin? Çekersen aşağı iner, bırakırsan yukarı çıkar: Onu bir insanın çekmesi gerekir, yoksa onun insanı çekmesi değil! Ancak o zaman o insana karşı koymadan inip çıkar. Üç Hakan - Beş Hükümdar devrinin44 töresi ahlakı, yasaları, emirnameleri de saygınlıklarım bugüne uygun olmalarından değil, o zamanın koşullarını düzenleyebilmiş olmalarından alıyorlar. İğde, armut, turunç ve portakalı al: Bunların hepsinin de tadı güzeldir ama, her birininki başka başkadır. Ahlak, töreler ve yasalar da öyle olmalı, kendi dönemlerinin koşullarına uymalıdır. Şimdi bir maymunu al, Zhou Bey'in45 giysilerini giydirmeye kalk! Her halde bunları dişleyip yırtmaya çalışır, ancak tüm giysilerden kurtulursa rahat eder. O zamanlar ile bugünü de karşılaştırırsak, aradaki fark maymun ile Zhou Bey arasındaki farktan hiç de daha az değil.46

Bir gün dünya güzeli Xishi'nin canı sıkılmış, suratını asmış. Çirkin bir kadın görmüş bunu, pek güzel bulmuş: Köyüne dönünce o da surat asmış. Ama zengin komşuları evlerine çekilip kapılarım kapamışlar yüzüne, fakir fukara ise çoluğunu çocuğunu alıp uzaklaşmış yanından. Surat asmanın da güzel olabileceğini doğru anlamış ama, bunu güzel yapanın ne olduğunu anlamamış.

Ustanızın çabaları başarısızlığa mahkûm. Çok yazık!"47 (14, 4)

 

Sözcüklerin Değeri

Dünyada Tao'nun en iyi anlatımı diye kitaplara yazılanlar bilinir. Ama kitaplarda bulunan, yalnızca sözcüklerdir. Kitabı değerli kılan, içindeki bu sözcüklerdir. Sözcükleri ise değerli kılan, dile getirdikleri düşüncelerdir. Düşüncelere yön veren bir şey vardır. Ama işte bu, sözcüklerle anlatılamaz!

Dünya, sözcükleri yüzünden değer vermiştir kitaplara, onları kuşaklar boyu miras bırakmıştır. Dünya, kitaplara böyle değer verir vermesine ama, kitaplar aslında bu değeri hak etmezler: Aslında değersizdir onlar, çünkü onları değerli kılan şeyler değersizdir. Şimdi senin şu önünde gördüklerin, sadece şekiller ve renklerdir, duydukların, sadece isimler ve seslerdir. Tuhaftır, insan şekiller ve renklerin, isimler ve seslerin Tao'nun özünü kavramaya yettiğini sanır. Oysa şekiller ve renkler, isimler ve sesler gerçek Doğayı kavramaya yetmez. Bu yüzdendir ki, bilenler konuşmuyor konuşanlar bilmiyor 48 ama dünya nereden bilsin bunu?

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült