Tanrıyı Gören Köpek

Dino Buzzati


I
Tis köyünün zengin fırıncısı yaşlı Spirito, sırf kötülük olsun diye malvarlığını, bir koşulla yeğeni Defendente Sapori' ye bırakmıştı: beş yıl süreyle her sabah, herkesin görebileceği bir yerde yoksullara elli kilo taze ekmek dağıtacaktı. Aforoz edilmişlerin doldurduğu köyün en dinsiz imansızı, en küfürbazı, iri yarı yeğeninin, herkesin gözü önünde böyle sevap işlemek zonunda kalacak olması, amcasını daha ölmeden önce, bıyık altından bol bol güldürmüştü.
Tek mirasçı Defendente, çocuk yaşta fırında çalışmaya başlamıştı, Spirito'nun malvarlığının kendisine kalacağından hiç kuşku duymamıştı. Koşula çok bozulmuştu. Ama ne yapabilirdi ki? Ayağına gelen kısmeti, fırınla birlikte, tepemezdi ya? İster istemez razı oldu. Herkesin görebileceği yer olarak da, sapa bir yer, fırının arkasındaki ufak avlunun girişini seçti. Her sabah erkenden burada, belirlenen (vasiyetnamenin öngördüğü) miktarda ekmek tartıyor, büyük bir sepete dolduruyor, sonra da doymak bilmez bir açlar ordusuna dağıtıyordu, bir yandan da, ölü amcasını hiç de saygılı olmayan sözler, işaretlerle anıyordu. Günde elli kilo! Aptallık, ahlâksızlık gibi geliyordu bu ona.
Vasiyeti uygulama yükümlüsü noter Stiffolo, bu görüntünün tadım çıkartmak için çok az geliyordu, sabahın bu erken saatinde. Kaldı ki gelmesi gerekli değildi. Çünkü vasiyete uyulup uyulmadığını, kimse dilencilerden daha iyi denetleyemezdi. Bununla birlikte Defendente yine de biraz hile yapmanın yolunu bulmuştu. İçine elli kilo yuvarlak ekmek doldurulan sepet, bir duvarın dibine koyuluyordu. Sapori sepette, kapatılınca belli olmayan bir delik açmıştı. Başlangıçta dağıtımı kendisi yaparken, daha sonra işin bitirilmesini karısıyla küçük çıraklardan birine bırakmaya başlamıştı; kendisinin fırında, dükkânda bulunması gerektiğini söylüyordu. Aslında bodruma koşuyor, bir iskemleye çıkıp, avlunun, üstüne sepetin koyulduğu tabanına açılan küçük mazgalın kanadım açıyordu sessizce; sonra da sepetin deliğini açıp, alabildiği kadar ekmek alıyordu dipten. Böylece ekmek düzeyi hızla düşüyordu. Ama yoksullar nasıl anlayabilirlerdi? Bu kadar hızlı dağıtılan ekmeklerin çabucak tükenmesini doğal karşılıyorlardı.
ilk günler Defendente'nin arkadaşları, onu yeni işinin başında görebilmek için çalar saatlerini kurdular. Avulunun kapısında toplanıp, gırgır geçiyorlardı. "Tamının gözüne giriyorsun aferin!" diyorlardı. "Cennette yer mi ayırtıyorsun kendine? Yardım dediğin böyle olur!"
"Ölüsü kandilli herifler!" diye yanıt veriyor, ekmekleri dilenci sürüsünün ortasına fırlatıyordu o da, dilenciler ekmekleri havada yakalıyorlardı. Açlarla, amcasının ruhuna nasıl kazık attığım düşündükçe için için gülüyordu.
II
Aynı yaz, bu köye Tanrının pek uğramadığını öğrenen, yaşlı ermiş Silvestro geüp, köyün yakınlarına yerleşti. Tis'in on kilometre ötesinde, ıssız, alçak bir tepenin üstünde, eski bir kilise kalıntısı vardı; bir taş yığınıydı. Silvestro burayı seçti, yakındaki bir kaynağın suyunu içti; kubbe kalıntısının koruduğu bir köşede uyudu, karnını otla, keçiboy-nuzuyla doyurdu; gündüzleri çoğu kez kocaman bir kayamn tepesine diz çöküyordu Tanrıya erişebilmek için.
Oradan Tis'in evlerini, daha yakın kimi evlerin damlarını seçebiliyordu; bunların arasında Fossa, Andron ve Limena mezraları da vardı. Ama kimseler görünmüyordu ortalıkta. Bu günahkârların ruhları için ettiği dualar, gökyüzüne çıkıyor, ama sonuç vermiyorlardı. Fakat Silvestro Yaratana tapınmayı sürdürüyor, oruç tutuyor, canı sıkıldığında kuşlarla çene çalıyordu. Hiç gelip giden olmuyordu. Gerçi bir gece, uzaktan kendisini gözleyen iki küçük çocuk gördü, ama onlara hoş görünmeye çalışarak seslenince, çocuklar kaçtılar.
III
Ama bölgedeki köylüler geceleri yıkık kilisenin yönünden garip ışıklar geldiğini görmeye başladılar. Bir orman yangım olabilirdi fakat ışık beyazdı, ağır ağır titreşiyordu da. Kazanda çalışan Frigmelica bir gece merakım yenemeyip, görmeye gitti. Ama yarı yolda motosikleti bozuldu. Kimbilir neden, yürüyerek devam etmeyi göze alamadı. Dönünce, Ermişin tepesinden bir ışık aylasının yayıldığım, ateş ya da lamba ışığı olmadığım söyledi. Köylüler hemen bunun Tanrının ışığı olduğu sonucuna vardılar.
Kimi geceler ışıma Tis'deri de görülüyordu. Ama Ermişin gelişi, gariplikleri, sonra gece ışıkları, köylülerin dinle uzaktan bile ilgili konulara karşı aldırmazlığı ile karşılaştı. Söz açılacak olursa, çoktan beri bildikleri bir konuymuş gibi konuşuyorlar, açıklama getirmeye çalışmıyorlardı. "Ermiş bu gece ışık yaktı." tümcesi "Bu gece yağmur yağıyor, ya da rüzgâr esiyor." tümcesi gibi ikide bir kullanılır olmuştu.
Bunca ilgisizliğin içtenlikli olduğunun kanıtı, Silvestro'nun tek basma bırakılmış olmasıydı. Ziyaretine gitmeye kalkışmak, gülünçlüğün dik âlâsı olurdu.
IV
Bir sabah Defendente Sapori ekmekleri dağıtırken avluya bir köpek girdi. Başıboş olduğu izlenimi veren, oldukça iri, kıvırcık tüylü, yumuşak bakışlı bir köpekti. Bekleşen dilencilerin arasından süzüldü, sepete ulaştı, bir ekmek kaptı, yavaş yavaş uzaklaştı. Bir hırsız gibi değil, kendi malını almaya gelmiş biri gibiydi.
"Hoşt, Fido, gel buraya pis köpek!" diye bağırdi, bir ad uyduran Defendente; hayvanın peşinden seyirtti. "Bu avantacılar yetmiyormuş gibi, bir de köpekler mi çıktı şimdi başmıa!" Ama hayvan, yeti-şemeyeceği uzaklığa varmıştı.
Ertesi sabah aynı sahne yinelendi: aynı köpek, aynı olay. Bu kez Fırıncı hayvanı sokağa kadar kovaladı, taş attı, ama tutturamadı.
İşin ilginç yam, bu hırsızlığın her sabah şaşmaz bir biçimde yinelenmesiydi. Köpeğin, uygun am kollamadaki ustalığı şaşırtıcıydı; öyle uygun bir zaman seçiyordu ki, acele etmesi bile gerekmiyordu. Peşinden atılanlar da hiçbir zaman hedefe ulaşmıyorlardı. Her keresinde dilenciler sürüsünden kaba kahkahalar yükseliyor, Fırıncının tepesi atıyordu.
Çılgına dönen Defendente, bir sabah avlunun girişinde, elinde bir sopa, pervazın ardına gizlendi. Bir işe yaramadı. Köpek, sakadan hoşlanan, bu nedenle de kendisim ele vermeyi akıllarının ucundan geçirmeyen yoksullar kalabalığına karışarak içeri girdi, basma bir şey gelmeden de çıktı.
"Bugün de becerdi!" diye haber verdi, sokakta duran dilencilerden biri. "Nerede? Nerede?" diye sorarak Defendente saklandığı yerden fırladı. "Bak, bak nasıl kaçıyor!" diye, gülerek işaret etti, Fırıncının öfkesine keyiflenen dilenci.
Aslında köpeğin hiç de kaçtığı yoktu: dişlerinin arasında ekmeği tutarak, vicdanı rahat olanların gevşek, rahat adımlarıyla uzaklaşıyordu.
Görmezlikten mi gelmeliydi? Yapamazdı, Defendente bu tür şakaları kaldıramazdı. Madem avluda ele geçiremiyordu, ilk uygun fırsatta köpeği sokakta yakalayacaktı. Belki de köpek başıboş değildi, belki sürekli oturduğu bir yer vardı, hele sahibi varsa, zararını ondan isteyebilirdi. Hiç kuşkusuz, bu iş böyle süremezdi. Köpekle uğraştığı için, son günlerde Sapori bodruma inmekte gecikmiş, her zamankinden çok daha az ekmek kurtarmıştı; zarara girmişti.
Avlunun girişinde yere bırakılan zehirli bir ekmekle köpeğin işini bitirmek girişimi de, başarılı olmadı. Köpek ekmeği şöyle bir koklayıp, hemen sepete yönelmişti; en azından olaya tanık olanlar böyle anlatıyorlardı.
V
Başarılı sonuç almak için Defendente Sapori, bisikleti, av tüfeğiyle birlikte, sokağın karşı tarafında bir kapının içinde pusuya yattı; bisiklet hayvanın peşine düşmek, çifte de, zarar ziyan istenecek bir sahibinin bulunmadığını belirleyecek olursa hayvanı vurmak içindi. Tek üzüntüsü, o sabah sepetin yalnızca yoksulların yararına boşalacak olmasıydı.
Köpek ne taraftan, nasıl geüyordu? Bilinmiyordu. Gözlerini dört açan Fırıncı, göremedi köpeği. Çok sonra, dişlerinin arasında ekmekle sakin sakin çıkarken gördü. Avludan yine kahkaha yankıları geliyordu. Defendente hayvanı ürkütmemek için, biraz uzaklaşmasını bekledi. Sonra bisilete atlayıp peşine düştü.
Fırıncı ilk varsayım olarak, köpeğin az sonra durup ekmeği yemesini bekliyordu. Köpek durmadı. Kısa bir süre gittikten sonra bir evin kapısından girebileceğini de düşünmüştü. Oysa böyle de yapmadı. Ekmek dişleri arasında, hayvan düzgün adımlarla duvarlar boyunca tırıs tırıs gidiyordu, köpeklerin yaptıkları gibi koklamak, çişim* yapmak, ya da et-, rafı incelemek için durmuyordu hiç. Nerede duracaktı acaba? Sapori kararan gökyüzüne baktı. Yağmur yağmaya başlayacak olursa şaşırmayacaktı.
Sant'Agnese alanım geçtiler, ilkokulu, istasyonu, çamaşırhaneyi geçtiler. Artık köyün ucuna gel-mişledi. Sonunda oyun alanını da arkalarında bırakıp, kırlara daldılar. Avludan çıktıktan bu yana, köpek hiç arkasına dönmemişti. Belki de izlendiğinden haberi yoktu.
Artık hayvanın, zararı karşılayacak bir sahibi olduğu umudunu bir yana bırakmak gerekiyordu. Belli ki başıboş bir köpekti, köylülerin harmanlarını talan eden, tavukları çalan, sığırları ısıran, yaşlı kadınları korkutan, sonra da kente gidip pis hastalıklar bulaştıran itlerdendi.
Belki en iyisi ateş etmekti ona. Ama ateş etmek için durmak, bisikletten inmek, çifteyi sırttan çıkartmak gerekiyordu. Hayvan hızlı gitmese de, bu süre vuruş uzaklığının dışına çıkması için yeterli olacaktı. Sapori izlemeyi sürdürdü.
VI
Gittiler, gittiler, sonunda orman başladı. Köpek önce bir yan yolda seke seke gitti, sonra daha dar, ama düzgün, rahat bir başka yola girdi.
Ne kadar yol gitmişlerdi? Belki sekiz, dokuz kilometre. Köpek niye durup da yemiyordu? Ne bekliyordu? Yoksa ekmeği birine mi götürüyordu? Ama gittikçe dikleşen arazide köpek birden dar bir patikaya saptı, bisiklet peşinden gidemez oldu. De-fendente bisikletten atladı, yürüyerek izlemeye koyuldu. Ama köpek gitgide arayı açıyordu.
Umudunu kesip de silâha davranacağı sırada, dik bir yokuşun tepesinde, büyük bir kaya gördü; kayanın üstünde bir adam diz çökmüştü. Bunun üzerine aklına Ermiş, gece görülen ışıklar, bütün o gülünç söylentiler geldi. Köpek cıhz otların arasından sakin sakin gidiyordu.
Defendente, tüfeği artık elinde, elli metre kadar uzakta durdu. Ermişin duayı kestiğini, kayadan aşağı büyük bir hızla köpeğe doğru indiğini, köpeğin de kuyruğunu sallayarak ekmeği Ermişin ayaklarının dibine bıraktığını gördü. Ekmeği yerden alan Ermiş, bir parçasını kopartıp, omuzuna asılı bir heybenin içine koydu. Geri kalanını köpeğe geri vererek gülümsedi.
Ermiş ufak tefekti, sıskaydı, cübbe gibi bir şey giymişti; sevimli yüzünde, çocuksu bir afacanlık vardı. Fırıncı ilerledi, kararlıydı, hakkını arayacaktı.
"Hoşgeldin kardeş," diye karşıladı onu Silves-tro, yaklaştığım görünce. "Hangi rüzgâr attı seni bu taraflara? Avlanmaya mı çıktın yoksa?"
"Aslım söylemek gerekirse," diye sert bir biçimde yanıt verdi Sapori "av peşindeyim... bir hayvan bozuntusunun... her gün..."
"Yoksa sen misin?" diye sözünü kesti ihtiyar "Bana her gün taze ekmek gönderen sen misin?.. Senyörlerin ağzına layık ekmeğin... böyle bir ayrıcalığı hakettiğimi bilmiyordum!"
"Taze olmaz mı? Taptaze. Fırından yeni çıkıyor... iyi fırıncıyım ben... ama ekmeklerimin çalınmasına da göz yumamam!"
Silvestro başını eğip, gözlerini otlara dikti. "Anlıyorum," dedi, belirli bir hüzünle, "yakınmakta haklısın, ama haberim yoktu benim... Galeone bundan böyle köye gitmeyecek... burada yanımda kalacak hep... bir köpek de pişmanlık duyacağı şeyler yapmamalı... Gelmeyecek bir daha, söz veriyorum sana."
"Aslında," dedi, biraz sakinleşen Fırmcı "bu durumda köpek de gelebilir. Körolası bir vasiyet yüzünden, her gün elli kilo ekmek dağıtmak zorundayım... yoksullara veriyorum, işsiz güçsüz serserilere. Bir ekmek de buraya gelse bir şey çıkmaz... ha bir eksik, ha bir fazla..."
"Tanrı senden razı olsun kardeş... Vasiyet yüzünden de olsa, sevap işliyorsun."
"Vasiyet olmasa daha da seve seve yapacağım.'.'
"Niye böyle dediğini biliyorum... Siz insanlar utanıyorsunuz... Kendinizi olduğunuzdan kötü göstermeye çalışıyorsunuz, böyle kurulu dünyanın düzeni."
Defentente tasarladığı küfürleri bir türlü edemiyordu. Biraz şaşkınlığın, biraz düş kırıklığının etkisiyle bir türlü öfkelenemiyordu. Bütün memlekette Ermişin yanına varan ilk ve tek kişi olmak hoşuna gitmişti. Evet, Ermiş ermiştir alt tarafı diye düşünüyordu, bir yararı olmazdı insana. Ama geleceği bilen var mıydı? Silvestro ile kuracağı gizli bir dostluk, belki günün birinde yarar sağlardı. Sözgelimi Ermiş belki bir mucize yaratırdı, bunun üzerine ayak takımı benimserdi onu, büyük kentlerden monsenyörler, yüksek rütbeli papazlar gelirlerdi, törenler, ayin alayları, şenlikler düzenlenirdi. Yeni valinin gözdesi, herkesin imrendiği De-fendente Sapori de bakarsınız belediye başkam olurdu. Niye olmasındı?
Bu sırada Silvestro: "Ne güzel tüfeğin var." dedi ve patavatsızca tüfeği onun elinden aldı. Tam o an tüfeğin niçin ateş edip de vadiyi inlettiğine De-fendente'nin aklı ermedi. Ama tüfek Ermişin elinden düşmüş değildi.
"Dolu tüfekle dolaşmaya korkmuyor musun?" dedi Ermiş.
Fırıncı kuşkuyla baktı Ermişe: "Çocuk değilim ki artık."
"Doğru mu acaba?" diye hemen sürdürdü Silvestro, tüfeği geri vererek "pazar günleri Tis kilisesinde kolay yer bulunuyormuş. Dolu olmuyormuş."
"Bomboş oluyor, avucumun içi gibi." dedi Fırıncı, belirgin bir hoşnutlukla. Sonra düzeltti. "Üç, beş kişi dayanmaya çalışıyoruz biz!"
"Ayinde kaç kişi oluyorsunuz, hep? Senden başka kaç kişi gidiyor?"
"Pazarları en fazla otuz kişi, Noel'de de elliye yaklaşıyor."
"Peki, Tis'de çok küfür eden olmuyor mu?" "Doğrusunu istersen oluyor. Ağızlarını bozmak için bahaneye bakıyorlar."
Ermiş ona bakıp, başmı salladı:
"Demek Tanrıya inananların sayısı az, öyle mi?"
"Az," diye doğruladı Defendente, için için gülerek, "Bir sürü dinsiz var..."
"Peki çocuklarım? Çocuklarını kiliseye gönderiyor musun sen?"
"Elbette, Tanrı tanıktır! Vaftiz ettiriyorum, vaftiz pekiştirme duası okutturuyorum, birinci, ikinci Kudas ayinlerinden geçiriyorum."
"Gerçekten mi? İkincisinden de mi?"
"Elbette, ikincisinden de. En küçük çocuğum..." sözünü tamamlamadı, biraz ileri gittiğine ilişin belirsiz bir kuşku düşmüştü içine.
"Örnek bir babaymışsın meğerse." diye yorumladı Ermiş, ciddi bir biçimde (ama niye böyle gü-lümsüyordu?). "Arada beni görmeye gel, kardeş. Tanrı seninle birlikte olsun" kutsar gibi bir işaret yaptı.
Hazırlıksız yakalanan Defendente ne karşılık vereceğini bilemedi. Farkında bile olmadan, hafifçe başmı eğdi, istavroz çıkarttı. Bereket hiçbir tanık yoktu, köpek dışında.
VII
Ermişle gizli dostluk güzeldi, ama yalnızca Firma kendisini belediye başkanlığı düşlerine kaptırdığı sürece. Aslmda gözlerini dört açması gerekiyordu. Kendi kusurundan kaynaklanmasa da, yoksullara ekmek dağıtması, zaten köylülerin gözünde saygınlığını azaltmıştı. Şimdi bir de istavroz çıkarttığını duyacak olsalardı? Bereket, Tanrının izniyle, kimsenin, fırındaki çırakların bile gidişini fark etmedikleri anlaşılıyordu. Ama güvenebilir miydi buna? Sonra köpek sorununu nasıl çözecekti? Artık günlük ekmeği vermemesi yakışık almazdı. Ama dilencilerin gözleri önünde de yapamazdı bunu, yoksa tefe koyarlardı.
Bu nedenle Defendente, ertesi sabah güneş doğmadan, tepeye giden yoldaki evin yanma gizlendi. Galeone görünür görünmez, ıslık çalarak çağırdı. Kendisini tanıyan köpek yaklaştı. Bunun üzerine Fırıncı, elinde ekmeği tutarak, fırının yanında, odun deposu olarak kullanılan bir tahta barakaya çekti köpeği. Burada ekmeği bir sıranın altına bıraktı, böylece hayvana bundan böyle yiyeceğini buradan alması gerektiğini anlatmak istiyordu.
Gerçekten de ertesi sabah köpek Galeone, ekmeği kararlaştırılan sıranın altından aldı. Defendente görmedi bile köpeği, dilenciler de görmediler.
Fırıncı her sabah daha güneş bile doğmadan, gidip tahta barakaya ekmek bırakıyordu. Artık güz ilerlediği, günler kısalmaya başladığı için Ermişin köpeği sabahları kolayca alacakaranlığın gölgelerine karışabiliyordu. Defendente Sapori böylece oldukça rahat yaşıyor, kendini sepetteki gizli delik aracılığıyla, yoksulların ekmeğini geri almaya verebiliyordu.
VIII
Haftalar, aylar geçti, pencerelerde buz taneleri, bütün gün tüten bacaları, kalın giyecekler giymiş insanları, sabahları çitlerin dibine konan sıska serçeleri, tepelerde ince bir kar örtüsü ile kış geldi.
Yıldızlı, buz gibi bir gecede, kızeyden, yıkık, eski kilisenin tarafından büyük beyaz ışıklar görüldü, o zamana kadar görülenlere benzemiyorlardı. Tis'de bir kargaşa yaşandı, insanlar yataklarından fırladılar, pencerelerin kepenkleri açıldı, bir evden bir eve seslenildi, sokaklarda sesler yükseldi. Sonra, Silvestro'nun her zamanki ışıklarından biri olduğu, Ermişi ziyarete gelen Tanrının ışığından başka bir şey olmadığı anlaşılınca, kadınlarla erkekler pencereleri kapattılar, gereksiz telaşı lanetleyerek, düş kırıklığı içinde yeniden sıcak yorganlarının altına girdiler.
Ertesi gün, kimden çıktığı belinmeyen bir söylenti yayıldı, gece yaşlı Silvestro donarak ölmüştü.
IX
Gömülme yasa gereği zorunlu olduğu için, mezarcı ile bir duvarcı, iki işçi Ermişi gömmeye gittiler. Kendi yetki bölgesi içinde bir Ermişin varlığını görmezlikten gelmeyi yeğlemiş olan papaz Don Ta-bia da onlara eşlik ediyordu. Bir eşeğin çektiği arabaya tabut yüklendi.
Beş kişi Silvestro'yu karlara uzanmış buldular, kolları haç gibi yana açılmış, gözkapaklan kapalı, tam bir Ermiş duruşu içindeydi; yanıbaşma da, köpek Galeone oturmuş ağlıyordu.
Ceset tabuta yerleştirildi, ardından dualar okundu kilisenin ayakta kalmış yüzünün dibine gömüldü. Toprak yükseltisinin üstüne de tahta bir haç diktiler: Sonra Don Tabia ile ötekiler geri döndüler, köpeği mezarın üstünde debelenirken bıraktılar. Köyde bir şey soran çıkmadı. Köpek bir daha görünmedi. Ertesi sabah Defendente, sıranın altına her zamanki gibi ekmek bırakmaya gittiğinde, bir gün önceki ekmeğin durduğunu gördü. Ertesi gün de ekmek oradaydı, biraz kurumuş, karıncalar oyuklar, delikler açmaya başlamışlardı. Tekdüze günler birbirini izleyince, Sapori de bu konuyu düşünmez oldu.
X
Ama iki hafta sonra, Kuğu kahvesinde Sapori, duvarcı ustası Lucioni ve Kavalyere1 Bernardis ile kâğıt oynarken, sokağa bakmakta olan bir delikanlı bağırdı: "Bakın, o köpek yine!"
Defendente ürperdi, hemen o tarafa döndü. Çirkin, cılız bir köpek, sanki başı dönüyormuş gibi bir o yana bir bu yana yalpalayarak, sokakta yürüyordu. Açlıktan canı çıkmıştı. Ermişin köpeği - Sa-pori'nin ansıdığı kadar- hiç kuşkusuz daha iriydi, güçlüydü. Ama iki hafta aç kalan bir köpek kimbilir ne hale gelirdi. Fırıncı köpeği tanır gibi oldu. Mezarın başında uzun uzadıya ağladıktan sonra, belki de hayvan açlığa dayanamamış, köyde yiyecek aramak için sahibinden ayrılmıştı.
"Çok geçmeden kuyruğunu titretir bu hayvan." dedi Defendente gülerek, ilgisizliğini belirtmek için.
"O köpek olmasını istemem." dedi, bunun üzerine Lucioni, yelpaze gibi açılmış kâğıtlarını kapatıp, anlamlı bir biçimde gülümseyerek.
"Hangi köpek?"
"Ermişin köpeği olmasını istemem." dedi Lucioni.
Anlayışı kıt olan Kavalyere Bernardis, garip bir biçimde canlandı.
"Bu hayvanı daha önce de gördüm." dedi. "Tam bu taraflarda gördüm, sakın senin olmasın Defendente?"
"Benim mi? Nereden benim oluyor?"
"Yanılmıyorsam, senin fırının oralarda gördüm." diye üsteledi Bernardis.
Sapori kendini huzursuz hissetti. "Olabilir," dedi "o kadar çok köpek var ki ortalıkta, ama ben ansımıyorum."
Lucioni başıyla ağır ağır onayladı, sanki kendi kendine konuşur gibi. Sonra:
"Evet, evet, Ermişin köpeği olmalı."
"Peki ama," diye sordu Fırıncı gülerek "nereden belli Ermişin köpeği olduğu?"
"Uyuyor, baksana. Cılızlığı uyuyor. Düşünsene biraz. Kaç gündür mezarın orada bekliyordu, köpekler hep böyle yaparlar... Sonra karnı acıkınca, köye inmiştir..."
Fırmcı sustu. Bu sırada hayvan etrafına bakındı, bir an kahvenin camının ardından, oturan üç adama dikti gözlerini. Frınıcı burnunu çekti.
"Evet," dedi Kavalyere Bernardis "daha önce gördüğüme yemin ederim. Hem de kaç kez, senin oralarda" ve Sapöri'ye baktı.
"Olabilir, olabilir," dedi Fırıncı "ben görmedim hiç..."
Lucioni kurnaz bir biçimde: "Benim tıpkı böyle bir köpeğim var, çuvalla altın verseler almam bunu."
"Kuduz mu?" dedi telâşlanan Bernardis. "Kuduz mu, sence?"
"Ne kuduzu! Değil, ama böyle bir köpeğe güven olmaz hiç... Tanrıyı gören bir köpeğe!"
"Tanrıyı gören rni?"
"Ermişin köpeği değil miydi? Işıklar yandığında orada değil miydi? Işıkların ne olduğunu herkes biliyor. Köpek Ermişle birlikte değil miydi? Görmemiş olabilir mi? O sırada uyuyor olabilir mi?" sonra da keyifli keyifli güldü.
"Palavra!" diye karşılık verdi Bernardis. "Kimbi-lir neydi o ışıklar. Tanrı değildi elbette! Bu gece de vardı..."
"Bu gece mi dedin?" diye sordu Defendente, belli belirsiz bir umutla. "Kendi gözlerimle gördüm. Eskisi gibi güçlü değildi, ama yine de etrafı aydınlatıyordu."
"Emin misin, bu gece gördüğüne?"
"Elbette bu gece. Tıpkı eskiden olduğu gibi... Bu gecenin ne özelliği var ki?"
Lucioni'nin yüzü aşırı bir kurnazlığa bürünmüştü: "Ne malûm, bu geceki ışıkların onun için olmadığı, ne malûm?"
"Kimin için?"
"Köpek için elbette. Belki de bu gece Tanrı yerine, Ermişin kendisi gelmiştir cennetten. Mezarın üstünde köpeği görünce, benim zavallı köpeğim demiştir... Sonra inmiş, köpeğe artık üzülme-mesini, yeterince ağladığını, gidip bir biftek aramasını söylemiştir!"
"Ama, buranın köpeği" diye diretti Kavalyere Bernardis. "Fırının çevresinde dolaşırken gördüm, inan bana."
XI
Defendente eve dönerken kafası karmakarışıktı. Belâya çatmıştı. Olanaksız bir şey olduğuna inanmaya çalıştıkça, köpeğin Ermişin köpeği olduğuna inancı artıyordu. Telâşlanması için bir neden yoktu elbette. Ama, yine her gün bir ekmek vermeyi sürdürecek miydi? Şöyle düşünüyordu: ekmeği kesecek olsa, köpek avluya gelip çalmaya başlayacaktı, o zaman ne yapacaktı? Tekmeleyerek kovalayacak mıydı? İstemeden bile olsa Tanrıyı görmüş olan bir köpeği? Böyle gizemli işlere aklı nasıl er-sindi?
Karışık bir işti. Her şeyden önce, acaba Ermişin ruhu bir gece önce gerçekten de Galeone'ye görünmüş müydü? Ne demiş olabilirdi? Acaba büyülemiş miydi hayvanı? Kimbilir, hayvan belki de şimdi insanların dilini anlıyordu, günün birinde de konuşmaya başlayacaktı. İşin içine Tanrı girince her şey olabilirdi, bir sürü söylenti yok muydu böyle? Kendisine gelince, Defendente yeterince gülünç duruma düşmüştü. İçindeki korkuları başkaları bilecek olsalar, yanmıştı.
Eve girmeden önce Sapori gidip tahta barakaya baktı. Sıranın altındaki on beş günlük ekmek yoktu. Köpek gelip ekmeği karmcalarıyla birlikte götürmüş müydü?
XII
Ama köpek ertesi sabah ekmek almaya gelmedi, üçüncü sabah da gelmedi. Defendente'nin de istediği buydu. Silvestro ölünce, dostluğundan yararlanma düşleri yıkılmıştı. Köpeğin de artık ortalarda dolaşmaması gerekirdi. Ama yine de, boş barakada ekmeğin öyle tekbaşına beklediğini gördükçe Fırmcı düş kırıklığına uğrar gibi olmuştu.
Galeone'yi yeniden gördüğünde -aradan üç gün daha geçmişti- daha da fena oldu. Köpek alanın soğuğunda, sıkkın sıkkın dolaşıyordu, ama artık, kahvenin camının ardından görüldüğü günkü gibi değildi. Şimdi bacaklarının üstünde dimdik duruyor, yalpalamıyordu, yine cılızdı, ama tüyleri daha az dikti, kulakları tetikte, kuyruğu havadaydı. Kim beslemişti köpeği? Sapori etrafına bakındı. İnsanlar ilgilenmeden geçip gidiyorlardı, sanki köpek yokmuş gibi. Fırmcı, öğleden önce her zamanki sıranın altına taze bir ekmekle, bir dilim peynir bıraktı. Köpek gelmedi. Gün geçtikte Galeone daha canlanıyordu; tüyleri, sahipli köpeklerinki gibi düzgünleşiyor, tıkızlaşıyordu. Belli ki, köpeğe bakan biri vardı; belki de birden çok kişi, birbirlerinden habersiz olarak, bilinmeyen nedenlerle hayvana bakıyordu. Belki çok şeyler görmüş olan hayvandan çekmiyorlardı, belki de hemşerilerine alay konusu olmadan, ucuz yoldan Tanrının gözüne girmeye çalışıyorlardı. Yoksa Tis'te herkes aynı düşünceye mi sahipti? Akşam karanlığı bastırınca, her ev özenle hazırlanmış yiyeceklerle beslemek için, hayvanı kendisine çekmeye mi çalışıyordu?
Belki de Galeone bu yüzden ekmeği almaya gelmemişti; büyük olasılıkla karnı daha iyi doyuyordu. Ama kimse bundan hiç söz etmiyordu, Ermiş konusuna da kazara değinilecek olsa, hemen kapatılıyordu. Köpek sokakta göründüğünde, sanki dünyanın dört bir yanında rastlanan başıboş köpeklerden biriymiş gibi, bakışlar uzaklaşıyordu ondan. Ve yaptığı parlak bir buluşa, kendisinden daha becerikli kişilerin gizlice sahip çıkıp, haksız yararlar sağlamaya hazırlandıklarını gören biri gibi, sessizce içi içini yiyordu, Sapori'nin.
XIII
Tanrıyı görmüş olsa da olmasa da, hiç kuşkusuz Galeone garip bir köpekti. Neredeyse bir insan gibi, bir evden bir eve gidiyor, avlulara, dükkânlara, mutfaklara giriyor, kıpırdamadan, dakikalarca insanlara bakıyordu. Sonra sessizce çıkıp gidiyordu.
Bu yumuşak, hüzünlü iki gözün arkasında neler saklıydı? Büyük bir olasılıkla Yaratanın görüntüsü içlerine girmişti. Ne bırakmıştı peki geriye? Titreşen eller hayvana tatlı dilimleri, tavuk butlan veriyorlardı. Karnı tok Galeone, düşüncelerini okumak ister gibi, gözlerini insanların gözlerine dikiyordu. Bunun üzerine, insanlar dayanamayıp odadan çıkıyorlardı. Azgın, başıboş köpeklere Tis'te sopa, tekme atılırdı. Ama bu köpeğe böyle bir şeye kalkışılmıyordu.
Yavaş yavaş herkes kendini bir tuzağa düşmüş gibi hissetmeye başlamıştı, ama kimse bundan söz etme yürekliliğini gösteremiyordu. Eski dostlar birbirlerinin gözlerinin içine bakıp, sessiz bir itiraf arıyor, bir suçortağı bulmaya çalışıyor, ama başara-mıyorlardı. Kim konuşacaktı ilk? İçlerinden bir, tasasız Lucioni hiç çekinmeden konuya değiniyordu, Galeone göründüğünde: "Bakın! Bakın! Tanrıyı gören köpeğimiz geliyor." diye patavatsız bir biçimde haber veriyordu. Sonra da gülerek, kaçamak bakışlarla, sırayla çevresindekilere bakıyordu. Ötekiler, çoğu kez anlamamış gibi davranıyorlardı. Anlamsız sorular soruyor, hoşgörüyle başlarını sallıyorlar "O-lacak şey mi? Kocakarı dedikodusu hepsi," diyorlardı. Susmak, ya da daha kötüsü ustabaşının kahkahalarına katılmak tehlikeliydi. Olayı anlamsız bir şaka gibi geçiştiriyorlardı. Ama aralarında Kavalye-re Bernardis de varsa hep ^u yanıtı veriyordu: "Ermişin köpeği filan değil. Buralı köpek. Yıllardır Tis'de ortalarda gezinir, her gün fırının orada dönüp durduğunu kendi gözlerimle görürdüm!"
XIV
Bir sabah, her zamanki gibi ekmek kurtarmak için bodruma inen Defendente, mazgalı kaldırıp, ekmek sepetinin deliğini açacaktı. Dışarıdan, avludan, bekleşen dilencilerin bağırışlarıyla, onları sıraya sokmaya çalışan karısıyla çırakların sesleri geliyordu. Sapori'nin usta elleri mazgalın kapağını çıkartıp, sepetin deliğini açınca, ekmekler hızla bir torbaya dökülmeye başladılar: Bu sırada Sapori gözlerinin ucuyla, bodrumun alacakaranlığında kara bir şeyin kıpırdadığını gördü. Sıçrayarak döndü. Köpekti.
Galeone bodrumun kapısında kıpırdamadan duruyor, sessiz, telâşsız olup bitene bakıyordu. Ama az ışıkta köpeğin gözleri fosfor gibi işiyorlardı. Sapori sanki taş kesmişti.
"Galeone, Galeone." diye kekelemeye başladı, yumuşak, yapmacık bir sesle. "Hadi, gel buraya Ga-leone...al!" Bir ekmek fırlattı ona. Ama hayvan bakmadı bile ekmeğe. Göreceklerini görmüş gibi, ağır ağır merdivenlere doğru döndü.
Tekbaşına kalan Fırıncı sayıp söverek çıktı.
XV
Bir köpek Tanrıyı görmüş, kokusunu koklamış-tı. Kimbilir ne gizler de öğrenmişti. İnsanlar birbirlerine destek arayarak bakıyorlardı, ama hiçbiri konuşmuyordu. Sonunda birisi ağzını açacak gibi oldu, ama: "Bana böyle geliyor olmasın?" diye sordu kendi kendine. "Ya başkalarının akıllarının ucundan bile geçmiyorsa?" Bunun üzerine hiçbir şey yokmuş gibi davrandı.
Galeone, olağanüstü bir senlibenlilikle oradan oraya gidiyor, hanlara, ahırlara giriyordu. En beklenmedik yerlerde ortaya çıkıyor, kıpırdamadan bakıyor, kokluyordu. Geceleri de, bütün başka köpekler uyurken, birden beyaz bir duvara, kendine özgü ağır, sanki köylülerinkine benzeyen adımlarıyla gölgesi vuruyordu. Bir evi yok muydu? Bir yuvaya sahip değil miydi?
Artık insanlar, evlerinde kapıları kilitliyken bile kendilerini yalnız hissetmiyorlardı. Sürekli kulak kabartıyorlardı: dışarıdaki otlar hışırdıyor, sokak taşlarının üstünde ağır, yumuşak adımlar atılıyor, uzaktan bir havlama geliyordu. Puf, puf, puf diye, kendine özgü bir ses çıkartıyordu Galeone. Öfkeli, kızgın değildi, ama bütün köyü dolaşıyordu.
"Peki öyle olsun, belki de benim hesabım yanlıştı," dedi simsar, üç kuruş için karısıyla kıyasıya çekiştikten sonra. "Bu sefer bağışlıyorum. Ama gelecek sefere kapınm önünde bulursun kendini..." dedi, birden işçisini kovmaktan vazgeçen ocakçı Frigimelica. Öğretmenle belediye başkanının karısını çekiştirmekte olan Bayan Biranze, beklenmedik bir biçimde: "Aslına bakarsanız iyi kadındır..." sonucuna vardı, daha önce dedikleriyle çelişerek. Puf puf, puf diye ses çıkartıyordu başıboş köpek, belki de bir başka köpeğe, bir kelebeğe, ya da Ay'a havlıyordu, ama insanların duvarlar, yollar, tarlalar aracılığıyla kendisine yansıyan kötülüklerine havladığı olasılığı da göz ardı edilmemeliydi. Meyhaneden kovulan sarhoşlar, bu buruk sesi duyunca kendilerine çekidüzen veriyorlardı.
Muhasebeci Federici'nin, makarnacı patronuna, muhasebe memuru Rossi'nin bozguncu kişilerle ilişkisi olduğunu belirtmek için imzasız bir mektup yazdığı odanın kapısında birden Galeone belirdi. İki uysal gözü sanki "Ne yazıyorsun?" demek istiyorlardı. Federici, tatlı tatlı kapıyı gösterdi hayvana. "Hadi güzelim, dışarıya! Dışarıya." dedi, içinden gelen küfürleri ise, etmekten kaçındı. Sonra hayvanın gittiğinden emin olmak için kulağım kapıya verdi. Ardında da, ne olur ne olmaz diye mektubu ateşe attı.
Tam bir rastlantı sonucu, bahtsız güzel Flora'-nm evine çıkan tahta merdivenin dibinde göründü. Gece çoktan ilerlemişti, ama basamaklar beş çocuk babası Bahçıvan Guido'nun ayaklarının altında gıcırdıyorlardı. Karanlıkta iki göz ışıdı. "Burası değilmiş, kahretsin!" diye, hayvanın da duyması için yüksek sesle haykırdı adam, yanlışlığa sanki gerçekten şaşmış gibiydi. "Karanlıkta yanılıyor insan hep... Noterin evi değil, burası!" Sonra süratle indi merdivenlerden.
Pinin ile Gionfa, gece vakti iş yerinin ambarına girip iki bisiklete el koyduklarında hafiften havlaması duyuldu, azarlar gibi tatlı tatlı homundam-yordu. "Gelen var" diye mırıldandı Pinin, dediğine hiç inanmadan. "Bana da öyle geliyor." dedi Gionfa, "en iyisi kaçalım." Hiçbir şey demeden çıkıp gittiler.
Defendente bu kez ardındaki kapıların, parmaklıkların anahtarlarını kilitte iki kez döndürüp, sabah dağıtımı sırasında yoksullarm ekmeklerini çalmak için tam bodruma indiğinde, fırının duvarlarının altında uzun uzun uluduğu, sanki yakardı-ğı duyuldu. Fırıncı dişlerini birbirine kenetledi; nasıl haber alıyordu bu uğursuz hayvan? Omuzlarını kaldırmayı denedi. Sonra içine kuşku düştü; Gale-one kendisini ele verecek olursa, bütün miras güme gidebilirdi. Koltuğunun altında katlı boş çuval Defendente dükkâna çıktı.
Bu işkence ne kadar sürecekti? Köpek hiç gitmeyecek miydi? Köyde kalacak olursa, daha kaç yıl yaşayabilirdi? Köpeği ortadan kaldırmanın bir yolu var mıydı?
XVI
İki yüzyıllık bir boşvermişlikten sonra, köyün kilisesi yeniden dolup taşmaya başlamıştı. Pazar ayinlerinde kadınlar kırk yıllık arkadaşlarıyla karşılaşıyorlardı. Her birinin gerekçesi hazırdı. "Ne diyeceğim biliyor musun? Bu soğuklarda en rahat yer kilise. Duvarları kalın, püf noktası bu...yazın biriktirdikleri sıcağı, şimdi dışarı veriyorlar." Bir başkası: "Papaz Don Tabia'dan Tanrı razı olsun... Japon gülü tohumu verecek bana, sarı sarı açar, bildin değil mi?.. Bir türlü vermiyor... Arada kilisede görünmeyecek olursam, unutmuş gibi davranacak..." Yine bir başkası: "Anlatabildim mi, Bayan Er-minia? Kutsal Kalp Sunağındaki entredeux1 gibi bir dantel örmek istiyorum. Eve götürüp örneğini çıkartamıyorum. İncelemek için buraya gelmek zorunda kalıyorum... Üstelik çok karışık!" Arkadaşlarının açıklamalarını gülümseyerek dinliyorlar, yalnızca kendi açıklamalarının inandırıcı olmasını önemsiyorlardı. Sonra "Don Tabia bize bakıyor!" diye öğrenciler gibi fısıldaşıp kendilerini ayin kitabına veriyorlardı.
Hiçbiri gerekçesiz gelmiyordu. Söz gelimi, Bayan Ermelinda müziğe tutkun küçük kızına şan öğretebilmek için kilisenin orgcusundan başka kimseyi bulamamıştı; Magnificat2 söyleyen kızını dinlemek için kiliseye geliyordu şimdi. Ütücü kadın, kocasının eve gelmesini istemediği annesiyle kilisede buluşuyordu. Doktorun karısı ise, az önce alanda yanlış bir adım atıp bileğini burkmuştu, bu nedenle biraz oturmak için kiliseye girmişti. Yan sahmlarm dibinde, gölgelerin daha yoğun olduğu tozdan ağarmış günah çıkartma hücrelerinin yanında dimdik biri duruyordu. Don Tabia vaiz kürsüsünden şaşkın şaşkın etrafa bakmıyor, sözcük bulmaya çalışıyordu.
Bu sırada Galeone kilisenin avlusunda güneşleniyordu; sanki kendine dinlenme ödülü vermişti. Ayinin bitiminde, tek bir kılım kıpırdatmadan göz ucuyla çıkanları izliyordu; kadınlar kapıdan süzülüyorlardı, kimisi bir yöne, kimisi başka bir yöne doğru uzaklaşıyordu. Hiçbiri ona bakmayı kendine ye-diremiyordu; ama daha köşeyi döner dönmez, hay-vanın bakışlarını, sırtlarında iki sivri demir gibi hissediyorlardı.
Biraz Galeone'ye benzeyen rastgele bir köpeğin görüntüsü bile, ürpermeye yol açıyordu. Yaşam çekilmez olmuştu. Biraz insan olan her yerden, pazardan, akşam gezintilerinden hiç eksik olmuyordu köpek; yalnızken, gizlice ona sevgi sözcükleri söyleyen, çörek, yumurta tatlısı verenlerin kesin ilgisizliklerinden sanki keyif alıyordu. Artık insanlar: "Nerede eski günler!" diye yakınır olmuşlardı, genel bir biçimde, neden belirtmeksizin; ama ne demek istendiğini hemen anlamayan yoktu. Eski günler -açıkça belirtmeseler de- herkesin aklına her geleni yapabildiği, dalga geçebildiği* köylü kadınların kırlara gittikleri, dahası arada çalıp çırptıkları, pazar günleri öğleye kadar yataktan çıkılmayan günlerdi. Şimdi satıcılar ince kâğıt kullanıyor, tartı hilesi yapmıyorlardı, ev sahibi kadınlar hizmetçileri dövmüyorlardı, rehinci Carmine Esposito, kente göçmek için eşyalarını toplamıştı, sıkıntıdan patlayan Jandarma Çavuşu Venariello karakolun önündeki sırada güneşleniyor, hırsızlara ne olduğunu soruyordu kendi kendine, kimse okkalı küfürler edip keyiflenemiyordu artık, olsa olsa kırlarda, gerekli önlemleri aldıktan, çalıların ardında bir köpeğin saklanıp saklanmadığını iyice araştırdıktan sonra ediyorlardı.
Kim başkaldırmayı göze alabilirdi ki? Kim Ga-leone'yi tekmelemek, ya da herkesin gönlünde yattığı gibi arsenikli bir biftek vermek yürekliliğini görterebilirdi? Tanrıya da umut bağlayamıyorlar-dı, mantık, onun da Galeone'den yana olduğunu gösteriyordu. Bir rastlantıyla bel bağlamaktan başka çare yoktu.
Rastlantı fırtınalı, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi yıldırımh, şimşekli bir gecede gerçekleşti. Fırıncı Defendente Sapori'nin kulağı kirişteydi hep, gök gürlemelerinin gürültüsü, aşağıda avluda alışılmadık patırtıların geldiğini duymasını engellemedi.
Hırsız olmalıydı.
Yataktan fırladı, karanlıkta çiftesine sarıldı, güneşliğin çubukları arasından aşağıya baktı. İki kişi görür gibi oldu, ambarın kapısını açmaya çalışıyorlardı. Bir şimşek çakınca, avlunun orta yerinde, seller gibi yağan yağmurun altında bana mısın demeden duran, karaya çalan kocaman bir köpek de gördü. O olmalıydı, uğursuz köpek belki de iki serseriyi caydırmaya gelmişti.
İçinden sunturlu bir küfür savurdu, çifteyi doldurdu, güneşliği hafifçe, namluyu uzatabilecek kadar araladı. Köpeğe nişan alıp yeni bir şimşek bekledi.
İlk atışı bir gökgürültüsüne karışıp gitti. "Hırsız var! Hırsız var!" diye bağırmaya başlayan fırıncı çiftesini yine doldurdu, yine çılgın gibi karanlığa ateş etti, uzaklaşan telâşlı adımlar duydu, sonra bütün ev çığlıklara, çarpan kapıların seslerine boğuldu; kadınlar, çocuklar, çıraklar korku içinde koşuşuyorlardı. "Bay Defendente" diye bir ses yükseldi avludan "bir köpek öldürmüşsünüz!"
Galeone -yanılmak da insanlar içindi, hele böyle bir gecede, ama o olduğu açık seçik belliydi-bir su birikintisinin dibinde cansız yatıyordu; kurşun alnını parçalamıştı. Hemen ölmüştü. Bacaklarını bile uzatmamıştı. Ama Defendente gidip köpeğe bakmadı bile. Ambarın kapısını kırıp kırmadıklarına bakmak için aşağı indi, kırılmamış olduğunu görünce herkese iyi geceler dileyip, yorganın altına attı kendini. "Çok şükür," diyerek, rahat bir uykuya hazırlandı. Ama gözüne uyku girmedi bir türlü.
XVIII
Ertesi sabah daha hava ağarmadan, iki çırak köpeğin ölüsünü kaldırdı, götürüp bir arsaya gömdüler. Defendente çıraklara bir şey dememelerini söylemeye çekindi; kuşkulanabilirlerdi. Ama olayın fazla büyümeden kapanması için çaba gösterdi.
Kim haber vermişti olanı? Akşam kahvede, herkesin gözlerini kendisine diktiğini gördü Fırıncı; ama onu telâşlandırmamak için hemen kaçırı-yorlardı bakışlarını.
"Silâhlar konuşmuş bu gece, demek ki?" dedi birden Kavalyere Bernardis, her zamanki gibi hal hatır sorduktan sonra. "Gece fırında meydan muharebesi olmuş!"
"Kimbilir kimdi," diye karşılık verdi Defendente, önemsemeden "ambara girmek istiyorlardı, alçak herifler. Hırsız bozuntuları. Rastgele iki el ateş ettim, toz oldular."
"Rastgele mi ateş ettin?" diye sordu bunun üzerine Lucioni, anlamlı bir sesle. "Niye nişan alıp da ateş etmedin?"
"Karanlıktı! Bir şey görünmüyordu! Kapıyı zorladıklarım duydum, öylesine ateş ettim."
"Ama... hiçbir kötülüğü dokunmayan bir hayvanı da öbür dünyaya göndermiş oldun, bu yüzden."
"Doğru," dedi Fırıncı, üzgün gibiydi, "bir köpek vurdum. Kimbilir nereden gelmişti. Bizim orada hiç köpek olmaz."
Bir sessizlik oldu. Herkes ona bakıyordu. Kâğıtçı Trevaglia çıkmak için kapıya yöneldi. "Hadi iyi akşamlar." dedi, sonra hecelerin üstüne bile bile bastırarak ekledi: "Size de iyi akşamlar, Bay Sa-pori!"
"İyi akşamlar," diye karşılık verip, sırtını döndü Fırıncı. Ne demek istemişti, bu budala? Ermişin köpeğini öldürdüğü için suçlamaya mı kalkışıyorlardı onu? Oysa gönül borcu duymaları gerekirdi. Bir karabasandan kurtarmıştı hepsini, onlarsa burun kıvırıyorlardı. Ne istiyorlardı. Bir kez olsun dürüst davranmayacaklar mıydı?
Bernardis beklenmedik bir biçimde, açıklama getirmeye çalıştı:
"Bak Defendente:.. o hayvanı keşke öldürme-seydi diyenler var..."
"Desinler. İsteyerek öldürmedim ki."
"İsteyerek olsa da olmasa da, Ermişin köpeğiydi diyorlar, keşke öldürmeseydi diyorlar, uğursuzluk getirecek diyorlar... dedikodu nasıl yayılır bilirsin..."
"Ermişin köpeğini nereden bileyim ben? Beni suçlayınca İsa'ya yaranacaklarını mı sanıyorlar, bu salaklar?" sonra da gülmeye çalıştı.
Lucioni söze girdi. "Bir dakika çocuklar... Ermişin köpeği olduğunu kim diyor? Kim uydurdu bunu?" Defendente omuzlarını kaldırdı: "Onlara sor," dedi.
Bernardis araya girdi: "Bu sabah gömülürken köpeği görenler diyorlar... Ermişin köpeği olduğunu, sol kulağının ucunda onunki gibi beyaz bir leke olduğunu söylüyorlar."
"Geri kalan yerleri kara mıydı?"
"Evet kara," diye yanıt verdi kahvedekilerden biri.
"İri yarı, dik kuyruklu muydu?"
"Tam öyleydi."
"Ermişin köpeği miydi, demek istiyorsunuz?"
"Evet Ermişin köpeği."
"Bakın, bakın köpek orada!" diye bağırdı Luci-oni, sokağı göstererek. "Eskisinden daha güçlü kuvvetli!
Defendente, alçı bir heykel gibi bembeyaz kesti. Galeone yalpalaya yalpalaya sokakta yürüyordu, bir an durup kahvenin camından insanlara baktı, sonra sakin bir biçimde yoluna devam etti.
XIX
Niçin dilenciler, artık sabahları her zamankinden daha fazla ekmek verildiği izlenimine kapılmışlardı? Yıllardır tamtakır duran kilisenin bağış kumbaraları, şimdi niye çm çın çınlıyorlardı? Niçin okul kaçakları, şimdi seve seve okula gidiyorlardı? Niçin üzümler yağmalanmıyor, bağbozumuna kadar asmalarda el değmeden kalıyorlardı? Niçin Martino'nun kamburuna artık çakıl taşı, çürümüş balkabağı atılmıyordu. Bunların, daha bir sürü şeyin nedeni neydi? Kimse itiraf etmiyordu, Tis oturanları kurnaz köylülerdi, gerçeği ağızlarından kaçırdıklarını kimse duymayacaktı; bir köpekten korkuyorlardı, ısırılmaktan değil, yalnızca köpeğin kendilerine kötü gözle bakmasından korkuyorlardı.
Defendente küplere biniyordu. Tutsak olmuşlardı. Geceleri bile rahat soluk alınamıyordu. İstemeyenler için, Tanrının varlığı dayanılmaz bir yüktü. Üstelik bu kez Tanrı lafta kalmıyordu, kilisede mumlar tütsüler arasına yerleştirilmiş değildi, evler arasında geziniyordu, bir köpek tarafından dolaştırılıyordu. Yaratanın küçücük bir parçası, bir nebze soluğu Galeone'nin içine girmişti, Gale-one'nin gözleri aracılığıyla görüyor, yargılıyor, mim koyuyordu.
Köpek ne zaman yaşlanacaktı? Bari güçten düşse de bir köşede sessizce dursaydı. Yılların yükü binince rahatsızlık veremezdi artık.
Gerçekten de yıllar geçti. Kilise, iş günlerinde bile dolup taşıyordu, kızlar gece yarısından sonra, kemerlerin altında askerlerle kırıştırmıyorlardı. Kullanılmaktan sepeti eskiyen Defendente yeni bir sepet almış, ama gizli bir delik açmamıştı (Galeone ortalarda dolaşırken, yoksulların ekmeğine göz dikmeyi göze alamamıştı). Çavuş Venariello da artık karakolun eşiğinde, sorgun ağacından bir koltuğa gömülerek kestiriyordu.
Yıllar geçti, Galeone köpek yaşlandı, gittikçe daha yavaş, daha yalpalayarak yürümeye başladı. Günün birinde arka ayaklarına inme indi, yürüyemez oldu.
Ne yazık ki bu olay alanda, kilisenin yanındaki alçak duvarın üstünde uyuklarken gerçekleşti. Duvarın altında, arazi, irili ufaklı sokaklar tarafından kesilerek dik bir biçimde ırmağa kadar iniyordu. Temizlik açısından çok uygun bir yerdi burası, çünkü hayvan, bedeninin doğal artıklarını, duvarı da, alanı da pisletmeden, duvardan aşağıya otlu bayıra atabiliyordu. Buna karşılık üstü açıktı, rüzgâra yağmura karşı korunmasızdı.
Bu kez de, doğal olarak, tirtir titreyip inleyen köpek kimsenin dikkatini çekmedi. Başıboş bir köpeğin derdi, ilginç bir görüntü değildi. Gelip geçenler, köpeğin acılı çabalarından, başına geleni sezince, yüreklerinde bir heyecan duydular, yeni umutlar yeşerdi içlerinde. Her şeyden önce köpek artık ortada dolaşmayacaktı, bir adım öteye bile gidemeyecekti. Dahası, kim herkesin gözü önünde yiyecek verirdi köpeğe? Köpekle gizemli bir ilişkisi olduğunu ilk önce kim açıklamayı göze alabilirdi? İlk olarak, kim gülünç kılabilirdi kendini? Böylece Galeone'nin açlıktan ölmesi olasılığı belirmişti.
Yemekten önce, insanlar her zamanki gibi alanın kaldırımlarında dolaşıp, dişçinin yeni yardımcısı, av, şimşir fiyatları, köye gelen son film gibi önemsiz şeylerden söz ettiler. Ceketleri hayvanın burnuna sürtünüyor, hayvan zorlukla solurken, duvarın kenarından biraz aşağıya sarkıyordu. Bakışlar yatalak hayvanın üstünden geçiyor, gün batınımda daha da güzelleşen ırmağın göz alıcı görüntüsüne yöneliyordu. Sekize doğru, kuzeyden gelen bulutlar yağmur başlattılar, alanda kimse kalmadı. Ama gecenin ortasında, yağmur inatla yağmayi sürdürürken evlerden bir sürü gölge süzüldü sokaklara, sanki suç işlemeye gidiyorlardı. Başları öne eğik, çekine çekine hızlı adımlarla alana doğru gittiler, burada kemerlerin, sokakların gölgelerine karışarak elverişli zamanı kolladılar. Bu saatte sokak lambaları az ışık veriyor, bir çok yer karanlıkta kalıyordu. Kaç gölge vardı? Belki on. Köpeğe yiyecek getirmişlerdi, ama hepsi de, tanınmamak için ne istenirse yerine getirmeye hazırdı. Köpek uyumuyordu; duvarın üstünde, gerisinde vadinin karanlığı, yeşil, fosfor gibi iki nokta işiyordu; zaman zaman da, kısa bir yakınma uluması yükselerek, alanda yankılanıyordu.
İşlemler uzun sürdü. Yüzü bir atkıya sarılı, bi-. sikletçi beresi iyice yüzüne inmiş biri, en sonunda köpeğin yanına gitmeyi göze aldı. Kimse yarı karanlıktan çıkıp onu tanımaya kalkışmadı; herkesin kendi korkusu kendine yetiyordu. Karşılaşmaları önlemek için, kim oldukları bilinmeyen kişiler uzun aralarla kilisenin duvarına birşeyler bıraktılar. Ulumalar kesildi.
Ertesi sabah Galeone'nin su geçirmez bir örtünün altında uyumakta olduğu görüldü. Duvarda, yanında ise Tanrının her türlü nimeti yığılıydı: ekmek, peynir, et dilimleri, bir de süt dolu kocaman bir çanak.
XX
Köpeğe inme inince, köy halkı derin bir soluk almıştı, ama umutları kısa sürdü. Köpeğin gözleri,
duvarın tepesinden evlerin büyük bir bölümüne egemendiler. Tis'in en azından yarısı denetimi altında bulunuyordu. Gözlerinin keskinlik derecesini kim bilebilirdi ki? Galeone'nin denetimi dışında kalan, merkeze uzak evlere ise sesi ulaşıyordu. Eski alışkanlıklara nasıl dönülebilirdi? Böyle bir şey, köpek yüzünden yaşama biçiminin değiştirildiğini kabullenmek, yıllardır onca özenle gizlenen kör inancı utanmadan itiraf etmek olurdu. Fırını hayvanın görüş alanı dışında kalan Defendente de, ne ünlü küfürlerini savurmaya başlamıştı, ne de bodrumun mazgalında ekmek kurtarma işlemine girişiyordu.
Galeone şimdi eskisinden daha da fazla yiyordu, hiç devinmediği için de bir domuz gibi semiri-yordu. Kimbilir daha ne kadar dayanacaktı. Ama ilk soğuklarla birlikte, gebereceği umudu yeniden filizlendi. Muşambayla korunuyor olsa da, rüzgârın etkisine açıktı, pekâlâ sakağıya yakalanabilirdi.
Ama yine, Lucioni'nin sakarlığı bütün umutları yerle bir etti. Bir akşam aşçıda bir av öyküsü anlatırken, yıllarca önce, bir gece kar üstünde yatan av köpeğinin kudurduğunu, hayvanı vurarak öldürdüğünü anlattı; ansıdıkça içinin sızladığını söyledi.
"Peki o köpek," tatsız konulara hep Kavalyere Bernardis değinirdi "kilisenin duvarındaki o, inmeli, uğursuz köpek var ya, hani bazı aptallar hâlâ yiyecek götürüyorlar, onun için böyle bir tehlike yok mu?"
"Kudurursa kudursun!" dedi Defendente. "Nasıl olsa yerinden kıpırdayamıyor!"
"Ne diyorsun sen?" diye araya girdi Lucioni.
"Kuduz, hayvanın gücünü iki kata çıkartır. Keçi gibi sıçramaya başladığını görürsem hiç şaşmam!"
Bernardis şaşırdı. "Peki çaresi ne?"
"Bana göre hava hoş. Nasıl olsa yanımda güvenilir bir arkadaşım var," ve Lucioni cebinden ağır bir tabanca çıkarttı.
"Ama senin!" dedi Bearnardis. "Senin çocuğun yok ki! Üç çocuk babası olsaydın benim gibi, bana göre hava hoş, zor derdin."
"Ben diyeceğimi dedim. Gerisini siz düşünün!" Tabancanın namlusunu koluyla parlatmaya koyuldu.
XXI
Ermişin ölümünün üstünden kaç yıl geçmişti? Üç mü, dört mü, beş mi, kimse çıkartamıyordu. Kasımın ilk günlerinde, hayvanın barınacağı tahta kulübe, hemen hemen hazırdı. Olay, hiç kuşkusuz büyük bir önem taşımadığı için, çok kısa bir sürede belediye meclisinde görüşülmüştü. Hayvanı öldürmek ya da başka bir yere götürmek gibi çok daha basit bir öneride bulunmayı kimse akıl edememişti. Marangoz Stefano, duvarın üstüne yerleştirilebilecek bir kulübe yapmakla görevlendirilmişti, kilisenin tuğladan yüzünün rengiyle çelişmemesi için de, kulübe kırmızıya boyanacaktı. "Bu ne densizlik, bu ne aptallık!" diyordu herkes, fikrin kendisinden çıkmadığını belirtmek için. Tanrıyı gören köpek korkusu artık bir giz olmaktan çıkıyor muydu? Ama kulübenin yerine oturtulması kısmet olmayacaktı. Kasımın ilk günlerinden birinde, işe gitmek için hep alandan geçen Fırıncı çırağı, duvarın dibinde kıpırtısız, kara bir şey gördü. Yaklaşıp elledi, koşarak fırına gitti.
"Yine ne var?" dedi Defendente, çırağın soluk soluğa girdiğini görünce.
"Ölmüş! Ölmüş!" diye kekeledi çocuk soluk soluğa.
"Kim ölmüş?"
"Uğursuz köpek... yerde yatıyor, taş kesmiş!"
XXII
Rahat bir soluk aldılar mı? Çılgınca sevindiler mi? Evet, en sonunda o münasebetsiz Tanrı bozuntusu gitmişti, ama o kadar çok zaman geçmişti ki aradan. Nasıl geriye dönülecekti? Nasıl her şeye yeniden başlanacaktı? Bu yıllar boyunca gençler başka alışkanlıklar edinmişlerdi. Pazar ayinleri, artık bir tür eğlence olmuştu. Kimbilir neden, şimdi küfürler de abartılı, tırmalayıcı geliyordu kulağa. Kısacası büyük bir rahatlama beklenirken hiçbir şey olmamıştı.
Sonra, eskinin sınırsız davranışlarına dönmek, olup bitenleri itiraf anlamına gelmeyecek miydi? Gizli kalması için onca çaba harcadıkları bir utancı, gün ışığına çıkartmak olmayacak mıydı? Bir köpeğe saygı göstermek için yaşam biçimini değiştiren köye, memleketin her yanında kahkahalarla güleceklerdi.
Asıl önemlisi, hayvan nereye gömülecekti? Parka mı? Asla, köyün orta yerine olamazdı, insanlar
bıkmışlardı ondan. Lağıma mı atmalıydı? Herkes birbirine bakıyor, kimse bir şey diyemiyordu. Sonunda belediye kâtibi: "Yönetmeliğe aykırı," deyip, hepsini sıkıntıdan kurtardı. Fırında mı yakmalıydı? Peki mikrop bulaştırmaz mıydı? En iyi çözüm bir tarlaya gömmekti. Ama kimin tarlasına? Kim izin verirdi ki? Şimdiden karşı çıkmaya başlamışlardı, kimse kendi toprağında ölü köpeği istemiyordu.
Peki Ermişin yanma gömülemez miydi?
Tanrıyı görmüş köpek, küçük bir sandığa yerleştirildi, bir arabaya yüklenerek, tepelere doğru yola çıkartıldı. Günlerden pazardı, birçok kişi gezinti yapmak için fırsat bildi bunu. Tıkabasa dolu yedi sekiz araba küçük sandığın peşinden gidiyordu, herkes neşeli görünmeye çalışıyordu. Güneş işiyordu, ama soğumaya başlayan kırlar, yapraksız ağaçlar göze o kadar güzel gelmiyordu. Küçük tepeye vardılar, arabalardan indiler, küçük adımlarla eski kilisenin yıkıntısına doğru ilerlediler. Çocuklar önden koştular.
"Anne! Anne!" diye çığlıklar yükseldi tepeden. "Çabuk! Gelin, bakın!"
Adımlarını sıklaştırdılar, Silvestro'nun mezarına vardılar. Çok gerilerde kalmış olan cenaze gününden bu yana, hiçbiri gelmemişti buraya. Tahta haçın dibinde, tam Ermişin mezarının üstünde küçük bir iskelet uzanıyordu. Kardan, rüzgârdan, yağmurdan yıpranmış, telkari gibi kırılgan, beyaz olmuştu. Bir köpek iskeletiydi.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült