Hikaye

 

 

Tanrı’nın Gözü Üstünde

Gina Frangello


Jayne ansızın sivilce sorunu yaşamaya başlıyor. Çok anlamsız; otuz üç yaşında. Blaine’nin ona hatırlatıp durduğu gibi İsa ile aynı yaşta. Lisede yüzü, annesininki gibi biraz al al olsa da temizdi. İri kemiklerini, kırmızı yanaklarını ve ilk bakışta sıradan görünse de daha yakından incelenince bir topak PlayDoh oyun hamuruna benzeyen Polonyalı burnunu annesinden almıştı. Blaine’in ona duyduğu ilginin azalmasından ötürü cildinde kendini gösteren açıklanamaz hormonsal felaketi suçlamak istiyordu. Ama şunu da kabul etmek gerekiyor: Blaine’den önce, beş yıldır tek bir ilişkisi olmamış, kimseyle yatmamış ya da çıkmamıştı; hatta kötüsünden bir tane de olmamıştı. Artı, birçok çirkin insan evlidir ve evli insanların çoğu çirkindir. Bu yüzden, kendi kişiliğini suçlamaktan başka seçeneği yok.

Bu arada, annesi, Chicago Başpiskoposluğunda çalışan ve karısından ayrılmaya hiç niyeti olmayan evli bir riyakarla o meşhur ilişkilerden birine girmiş, yalpalayıp duruyor. Bu adamın karısından hiçbir zaman ayrılmayacak olması oldukça adildi, çünkü annesi de Başpiskoposluk için çalışıyordu. Ayrıca Jayne’nin Yahudi üvey babası Marty’yle evliydi, üstelik “çok pahalıya patlayacağı” için onun da kocasından ayrılmaya hiç niyeti yoktu. Jayne, annesini bu ateşli ilişkiyi ortaya sermeye sevk edecek, hem de telefonda, hangi korkunç lafı ettiğini hatırlayamıyor, ama annesi bunu itiraf ettiği günden beri, sanki ortaokuldaki en iyi arkadaşıymış gibi Jayne’e her gün telefon ediyor. Jayne’nin yemek odası sandalyelerini nasıl verniklemesi gerektiği ya da yağsız Kool Whip marka kremşantinin yeni kullanımı üzerine bir tavsiye verme bahanesiyle arayıp aşk hayatıyla ilgili utandırıcı ayrıntılar vererek kapatıyor. Bu kadarı gerçekten çok fazla.

Blaine, Jayne’in kendini hayatının trajik kahramanı rolüne koymaktan hoşlandığını söylüyor. Ama elli bilmem kaç yaşındaki annesinin kadınsı oyunlarda kendisini geçtiğini, Katolik bir kardeşiyle vuruşup sonra da Tanrı’dan onları çarpmasını dilediğini bilen hangi aklı başında insanın canı sıkılmazdı. Sanki bir Yahudi’yle evlenmek yeterince büyük bir başkaldırı değilmiş gibi. Annesi bir karadul. Annesinin siyah iç çamaşırları var. Jayne’nin ergenlik sivilceleri var ve kutu gibi küçücük, karanlık apartman dairesinde telefonunun çalmasını beklerken kendini gittikçe daha çok diri dana eti gibi hissediyor. Üstelik, lastik kısmı delinmiş külotlar giymemek için gururdan daha elle tutulur bir nedeni yok.

Haydi, o zaman.

İş yerinde telefon çalıyor. Jayne ahizeyi, yün kazaklı omzuna sıkıştırıyor ve bir Stepford Kadınları filmindeki kadınlar gibi cıvıldıyor. “Aziz Xavier Gündüz Okulu, size nasıl yardımcı olabilirim.”

“Tatlım,” diyor annesi. “Sesin zayıflamışsın gibi geliyor. Seni öğle yemeğine götüreyim.”

“Sesim..zayıflamış gibi...mi geliyorum?”

“Yorgun,” diye açıklık getiriyor annesi. “Halsiz. Sıska.” Eğer devam edecek parası olsaydı, annesi koleji asla bırakmazdı.

“Ne diyorsun? Seni alırım, böylece herkese merhaba da diyebilirim”

“Fark etmez. Geçen seferki gibi işe geç dönemem, Cuma gecesi okulun kermesi yapılacak, çok işim var.” “Biraz sonra görüşürüz, o zaman!” Annesi bir porno yıldızı gibi nefes nefese konuşuyor. “Seni görmek için sabırsızlanıyorum.”

Blaine, tekeşliliğin kendisine göre olmadığını ilk söylediğinde, “Sadakatsizliğin namus lekesi olarak görülmesi seksten çok dürüstlükle ilgilidir,” demişti. “Gayri meşru bir düzüşmenin gelecekteki başka aldatma eylemlerini kolaylaştırmasıyla ilgili bir konu, yalan söylemek çok geçmeden bir alışkanlık halini alıyor ve bir süre sonra, yalnızca önceki gece aletinin nerelerde olduğuyla ilgili değil, her şey hakkında, nerede çalıştığın, ne kadar içtiğin, akşam ne yediğinle ilgili bile yalan söylemeye başlıyorsun. Sanki pratiğini kaybetmemen gerekiyormuş gibi. Yalancılık güç bir iştir. Bu yüzden, açık davranıyorum, bütün bu saçmalıkları en başta devre dışı bırakıyorum.”

Her şeyi böyle başka bir yöne çevirmek Blaine’in tipik özelliğiydi, bu durumda aldatılan eş (Jayne gibi; Marty gibi), daha geniş ve anlaşılması zor bir ahlak sorununun yanında ilgisiz bir yan öykü gibi kalıyordu; onu bir yığın yanlış yönlendirilmiş burjuva tezeğinin üstündeki bir gül gibi gösteren ahlak sorunu. Annesinin, Seinfeld’li J. Peterman’ın dimdik sırtlı, kır saçlı bir kopyasının kolunda salınarak okula girişini izlerken, Jayne’nin aldatmayla ilgili hatırladıkları ve unutmaya çalıştıkları kalp krizi kadar keskin, Blaine annesine de asılmış mıydı?

“Sophie,” diye çağıldıyor annesi. “Bu Lawrence. Larry, bu benim Sophie Jayne’im.

Jayne “Ah,” diyor.

El çantasında kocasının çek defteri, içindeyse sevgilisinin sıcak ve ışıldayan spermlerinin verdiği güvenle yüzünde güller açan annesi, “İkinizin tanışmasını çok istiyordum,” diyor. “Hadi biraz savurganlık yapalım da Season Lokantası’na gidelim. Sophie, orada bol bol sağlıklı ve düşük kalorili yiyecekler veriyorlar.” Lawrence onlar için kapıyı açıyor, bir yandan da sırıtıyor; baklava desenli ve dişlek türden: Şakacı yönetici. Dindar birine benzemiyor. Annesinin gözlerinde sıkça görülen o tuhaf, esrik boşluk onda yok, dindar kadınların arasında çok yaygın olan ya da danışman Cari Rodgers’ın erkekler arasında konuşurken sık sık takındığı o kısık ses tonu da yok. Son derece kurnaz bir araba satıcısına ya da bir politikacının üçkağıtçı erkek kardeşine benziyor. Bir penisi olduğunu hemen düşünebileceğiniz türden bir adama benziyor; hem huzursuz edici hem de ender rastlanan bir olgu. Jayne, kapının kolunu onun elinden alıyor ve adam annesine katılmak üzere sessizce kapıdan çıkana kadar bırakmıyor. Ergenlikten kalma bir alışkanlıkla ayaklarını sürüye sürüye, pırıl pırıl, gümüşi, lüks bir araba olacağına emin olduğu şeye doğru peşlerinden gidiyor.

“Acele et, Sophie. Geç kalmak istemeyen sensin!” Her zaman düşüncesiz olan annesi, hiç düşünmeden Lawrence’in eline uzanıyor; Jayne neredeyse gözlerini kapatacak. Ama hayır; bitti, burada, sokak ortasında oynaşmaya başlamayacaklardır: Lawrence, muhtemelen zina yapmaya başlamadan önceki günlerinden kalma bir utanç belirtisiyle, ah nasıl da kurnazca elini çekiyor.

Fotoğraf Dokuz. Babası: Süet, püsküllü bir “asker kaçağı” ceketi, kaygısız bir tarzda takılmış yeni polis kepinin altından ancak görülen kırmızı bir bandana, Steppenwolf şarkısı “Magic Carpet Ride”ı söyleyen ağzı açık, formika tezgahın üstündeki alyanslı elinde ne olduğu belli olmayan bir şişe.

Alt metin: Annesi sergilenecek fotoğraf olarak bunu seçmişti. Babasının akrabaları bu fotoğraftan hoşlanmasalar da (Sophie onların üç gün boyunca aralıksız fısıldaşmalarını duymuştu) kimse bir şey söylememişti, çünkü babasını yatak odasında kafasının yarısı uçurulmuş bir şekilde bulan annesiydi ve hepsi bunun “travmatik” bir olay olduğunda hemfikirdi, gerçi hiçbiri ona yaklaşmaya cesaret edemiyor gibiydi. Sanki tetiği çeken annesiymiş gibi dehşetle bakıyorlardı. Red Apple’da öğle yemeği yenilen o öğleden sonra, Sophie saklanmıştı ve canı sıkkındı. Babasının kız kardeşlerinin masasının altına oturmuş, Benson & Hedges sigaralarından çıkıp odanın içinde süzülen dumanları seyrederek kendi ağzındaki saman çöpüyle sigara içer gibi onları taklit ediyordu.

Senaryo:

“Anneme en sonunda o sürtüğün başkalarıyla yattığını itiraf etmiş, kocasının ortağıyla, inanabiliyor musun! İntihar etmesinden üç gün önce ona boşanmak istediğini söyleyecek kadar küstah... Ağabeyim karısından başkasına bakmamıştı, başladığında daha on dört yaşında bile değildi. Hey tanrım, oysa bir sürü arkadaşım onunla çıkmak için yanıp tutuşuyordu. O zavallı kızcağız, öyle bir annesi var, ama sana söyleyeyim, çocuk annesine çok benziyor, tıpkı... Bunun doğru olmadığını biliyorum, ama görüntüsü midemi bulandırıyor.”

Jayne eve daha yeni gelmişti, ayakkabılarını bile çıkaracak vakti olmamıştı, telefon çaldığı sırada tam kendine bir bardak Jameson viskisi doldurmuş ve büyük bir yudum almıştı.

“Hey, bebek.” Çekici, yarı sarhoş, sarhoşluktan yarım yamalak telaffuz edebildiği New Orleans aksanıyla Blaine, “Cuma günkü randevumuz hala geçerli mi?” dedi.

“Ah, ee...” Üç haftadır görüşmediklerini unutmuş muydu acaba? Ara sıra alınan eroin hafıza kaybına yol açabilir mi? “Cuma geceleri çalıştığını sanıyordum.” “Ah, çaktım, Elmas Kız,” diyor. “Başka bir randevun var.”

“Hayır, ben...” Aptal, aptal, evet demeliydin. “Onu demek istemedim”

“Kötü bir gün mü geçirdin, bebek. Sesin sıkıntılı geliyor.”

“Kötü bir gün mü? Annem ve sevgilisi gelip beni öğle yemeğine götürdüler.”

“Ah. Müthiş. Adam iyi mi?”

“Blaine, kadın neredeyse yirmi yıldır evli.”

“Sonunda biraz eğlenmeyi hak ettiğini söylüyorsun, yani.”

“Sen de ilişkilerin eğlenceli olmadığını söylüyorsun, yani? Bu yüzden mi aradın?”

“Kızım, beni oraya gelip kıçına bir şaplak atmak zorunda bırakma.” Telefonun öbür ucunda budalaca gülüyor ve Jayne bunu çalkalanan midesinde hissediyor. “Bu gece ikiye kadar çalışıyorum... Sence ne tür bir mesleğin gece yarısından sonra Kinkos’a(1) ihtiyacı olur? Beni zora sokma.”

Neşeyle bağırmamaya çalışan Jayne’nin yüz kasları acıyor. “Cuma altı buçuk iyidir,” demeyi başarıyor. “Sadece unuttuğunu sanmıştım.”

Blaine’e verdiği çiçekler hala canlı. Bir an için şok geçiriyor; şu ana kadar kendisinin ektiği hiçbir şey bir haftadan fazla yaşamamıştı. Blaine çiçeklere bir anne kuş gibi bakıyor, toprağın altındaki aç gagalarına yiyecek ve su veriyor olmalıydı. Toprak nemli ve soğuk, uzun süre yaşamayacaklar; hava değişiyor. Bütün taçyapraklar kırmızı, aşkın, dramın, kanın, tutkunun ve sıcaklığın rengi; önemli olan her şeyin rengi. Çiçekleri beğeneceğini biliyordu; ama onlara böyle baba gibi bakabileceğini tahmin etmemişti. Derisinin altında hayal kırıklığı ve pişmanlığın yürek çarpıntısını hissediyor. Dürüst olmak gerekirse, buraya geldiğinde çiçeklerin çoktan ölmüş olmasını bekliyordu. Bu doğru olsa bile, neden gelmişti?

Çiçekleri köklerinden söküp koparmak yalnızca birkaç saniyesini alıyor; bu güzellik sembolünü çirkin bir şeye dönüştürmek. Sarkık sapları bozulmuş toprağın üstüne bırakıyor; Blaine’nin yaşadığı apartmanın avlusuna hızla göz gezdirerek bir çöp arıyor, ama avlunun rahatsız edici derecede temiz olduğunu görüyor. Sundurmada solmuş bir tuz torbası var; geçen kıştan beri orada olmalı; dibi aşınmış ve sızdırıyor. Bir avuç tuz alıyor ve çiçeklerin yeniden dirilme şansını tamamen öldürmek üzere toprağa bulaştırıyor. Hem yeniden canlanmaları için mevsim çok geç, hem de bir fidanlığa gidip yeni toprak alması gerekecek; kabul etmek gerekir ki, bunu hiç ama hiçbir zaman yapmayacaktır.

Fotoğraf On. Elizabeth: omuzları açıkta bırakan beyaz bluz, Dorothy Hamili(2) tarzında küt kesilmiş, yeni boyanmış kızıl saçlar. Marty: Turuncu-beyaz çizgili, Land’s End marka, yaka uçları düğmeli gömlek, Bermuda şort, tekne ayakkabıları, arkaya taranıp yapıştırılmış saçlar.

Alt Metin: Sophie Jayne, fotoğraf makinesinin arkasına gizlenip, ilk randevularında annesi ve Marty’nin fotoğraflarını çekiyor. Babaannesi, annesiyle konuşmayı kesmeden önce, Sophie biriyle çıkacak yaşa geldiğinde, bütün çocukların Polaroid bir fotoğrafını çekmesini söylüyordu hep. Böylece, Sophie olur da bir gün eve gelmezse, polis hangi adamı arayacağını bilirdi. Sophie annesinin eve döneceğini garantiye almak istiyor, bu yüzden, gayretli bir fotoğrafçı oluyor. Babaannesi ziyarete gelmemiş, ama Sophie’ye Noel için bir fotoğraf makinesi göndermişti. Sophie, o zamandan beri annesiyle birlikte on bir adamın fotoğrafını çekmişti, hepsi de masum masum gülümsüyordu. Annesi her seferinde eve dönmüş, ama adamlardan hiçbiri bir daha gelmemişti.

Senaryo:

“Demek büyüdüğünde fotoğrafçı olmak istiyorsun, küçük hanım?”

Sophie cevap vermiyor. Bir ayağını kanepeye, diğerini sehpaya koymuş, yüzünü kapatan kamerayla bir aşağı bir yukarı zıplıyor. Vizörde annesinin kafası elma gibi sallanıyor.

“Sophie, Bay Hirsch sana söylüyor!”

Sophie öylece bakıyor, gözleri kararıyor. Bay Hirsch sorusunu tekrarlıyor, sonra ekliyor, “Ya da görünüşe bakılırsa, belki de bir akrobat olursun!” Kendi şakasına kıkır kıkır gülüyor.

“Ben Satanist olacağım!” diyor Sophie.

“Sophie!” Annesinden artık hiç beklemediği bir dehşetle söylüyor bunu. “Bay Hirsch’e neden böyle bir şey söyleme ihtiyacı duyuyorsun ki ya da herhangi birine?”

“Cennet bir sürü arp ve ıvır zıvırla dolu. Fiyakalı kimse oraya gitmiyor. Ben de cehenneme gidip babamı görebilmek için Satanist olacağım”

Makinenin objektifinin arkasından, annesinin çerçevedeki yüzünün gittikçe büyüyüp yalnızca bir burundan ibaret olmasını izliyor. Annesinin, Sophie’nin elmacık kemiğine çarpan yüzükleri boğuk, çatır çutur bir ses çıkarıyor. Annesi şeritli sandaletlerinin üzerinde dönüyor ve hıçkırmaya başlayarak merdivenlerden yukarı koşuyor. Bay Hirsch, Sophie’yle birlikte ayakta duruyor, adamın Polaroid resmi pat diye kaba tüylü halıya düşüyor. Artık annesinin sesini duyamıyor, ama kapıyı kilitleyip, ayakkabılarını kenardan sarkıtarak yukarıdaki büyük yatağına uzanacağını biliyor; Sophie bu gece içeri giremeyecek. Bay Hirsch’in evine dönmesi gerekecek; diğerleri gibi o da bir daha gelmeyecek.

Bay Hirsch Sophie’yi kanepeye oturtarak, “Tatlım,” diyor, zonklayan yanağına sıcak, kuru elini bastırıyor. “Anneni üzmek için yapmadığına eminim Babanı çok seviyordu ve şaka bile olsa, onun hakkında böyle konuştuğunu duymak hoşuna gitmiyor. Anlıyor musun?”

Sophie kenara çekilip adamın dokunuşundan kurtulmak istiyor. Sehpanın üstünde duran iki fotoğraf arka arkaya parlıyor, çoktan ulaşılmaz hale gelmiş bir şeye dönüşüyor. Artık fotoğraf makinesinin ölmesi gerekiyor; makineyi bir taşla ezip kıracak, pencereden falan dışarı atacak. Bu adam gider gitmez.

“Üzgünüm, Sophie.” Bay Hirsch üzgün görünüyor ve Sophie şaşırıyor. “Kimi zaman kayıplarımıza gülmek yardımcı oluyor. Bununla başa çıkabilmek için elinden geleni yaptığını biliyorum Daha bu yaşta, böyle zor, yetişkinlere göre şeylerle karşılaşmaman gerekiyordu.”

Sophie, mezhepleri anlatan dördüncü sınıf öğretmeni gibi, sabırla “Eğer Katolik'seniz, intihar büyük bir günahtır,” diye açıklıyor. “Annem telefonda Peder Hardigan’a sürekli bunu söyleyip ağlıyor.” Sophie sehpaya eğilip fotoğraflardan birini ona veriyor. Bir daha buraya gelmek istemeyeceğine göre belki annesinden bir hatıra kalması hoşuna gider.

Değiştiriyorlar: Onun Dunhill Light sigarasıyla Blaine’in American Spirit sigarasını. Jayne’nin yatağının kenarında yanan mumlardan sigaralarını yakıyorlar. Blaine’nin vücudunun siyah kılları krem rengi çarşafların üzerinde mürekkep lekesi gibi göze çarpıyor. Jayne duvara yaslanıyor; yatak başı yok, bu yüzden kafası, yatağın üstünde asılı olan çerçeveli bir Matisse tablosuna çarpıyor, soluk alıyor, rahat görünmeye çalışıyor.

“Şu poz veren haline bak,” diyor Blaine. “Giyinmek için sabırsızlanıyorsun, değil mi?”

Blaine, numara yaparken ona bir an bile huzur vermiyor; bunu şimdi hatırlıyor, onu ne kadar rahatsız ettiğini. O an yaşanan her şeyi öldürdüğünü ve sonradan yalnızca Blaine’i daha çok sevmesine sebep olduğunu. Jayne çarşafı üstünden atıyor ve çıplak bir şekilde gardıroba yürüyor; tanrı aşkına, çıplak insanlar kollarını nereye koyarlar? Ve Jameson şişesini çıkarıyor. “Bir içki içsek? Balkonda içebiliriz.”

Blaine’in ağzı açılıyor. “Böyle mi?”

“Evet, ne var?”

“Eylül ayındayız.”

“Ah, doğru, Güneyli Çocuk. Hava konusunda ödleksindir.”

Ama gece yarısı açık havaya çıkınca, solgun teni göze çarpan bir şekilde parlıyor; Blaine içeride karanlıkta. Balkonuna hiçbir zaman sandalye koymuyor; kıçını koyduğu çimento serin. Rahatlatıcı. Gökyüzünde tek bir yıldız bile yok, zifiri karanlıkta göl görünmüyor. Aslına bakılırsa, bu bir balkon bile değil; parmaklık yok; çıkmak için pencereden geçmek zorunda olduğunuz bir beton zemin. İdare, sürgülü kapılardan yapmayı planlamış, ama sonra vazgeçmiş; kapılar olmayınca daha ucuza mal oluyordu, hiç kuşkusuz. Jayne hızla kenara yaklaşıyor, “Komşulara bir gösteri yapmaya ne dersin?” diyor.

“Ne komşusu? Buradan kimsenin bizi görebileceğini sanmıyorum”

“Onlar.” Jayne parmağıyla aşağıyı işaret ediyor. Blaine çevikçe başını kaldırıyor: Ortalığı karıştırabileceğini düşünmeye istekli, küçük, meraklı bir oğlan çocuğu. “Nasıl?”

Ve Jayne balkonun kenarından baş aşağı sarkıyor, göğüsleri cup diye çenesine doğru iniyor, betonun kenarı karnını acıtıyor. Yukarıdan, Blaine’nin “Ah, lanet olsun!” dediğini duyuyor; baş aşağı sallanıyor, bacakları ve kalçaları hala yukarıdaki beton zeminde sabit duruyor, aşağıdaki pencereye ulaşmaya çalışıyor. Işıklar yanıyor, ama Jayne içeride kimseyi göremiyor. Parmak uçları pencere camına ancak ulaşıyor, camı tıklatıyor.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” Blaine bacaklarına asılıyor. Hayır, dengesini bozuyor; üst yarısının ağırlığı onu öne doğru deviriyor. “Bırak!” diye cıyaklıyor. Ama Blaine onu hızla geri çekiyor ve beton karnının hassas derisini sıyırıyor. Düşmüş bir melek gibi çıplak haliyle onun altında yatıyor, yaralarını korumak için iki büklüm olmuş.

“Neden çektin öyle? Beni öldürebilirdin!”

“Sen aklını mı kaçırdın? Esas sen kendini öldürebilirdin.”

“Daha önce burada kimse yokken de yaptım ben bunu. Yüksekleri seviyorum Korkmuyorum”

“Her neyse, kızım” Bundan sıkılmıştı bile. Ölüme meydan okuyan kimse yok, kurtarılacak kimse yok. Jayne gerektiği gibi bir mirınet duymuyor. Birdenbire, giysilerinin üstünde olmasını istiyor.

“Yine de yardım etmeye çalıştığın için teşekkür ederim”

“Hahah.” Pencereden içeri girerken kıçının yanaklarının ayrıldığını görünce Jayne onun tehditkar değil de daha çok savunmasız olduğu hissine kapılıyor; hayvani. Çıplaklığı tüylerle örtülmüş gibi, oysa

Jayne tamamen çıplak. Bir sürü sevgilisi olmasına karşın, kendine güveni yok; bir keresinde, tabloları satmaya başladığında ve biraz nakit parası olduğunda sırtındaki tüylere elektroliz yaptırmak istediğini itiraf etmişti. Otuz beş yaşında olmasına ve çalışmalarını şu ana kadar yalnızca, insanların bedava şarap içmek için geldiği ve hiçbir şey satın almadığı birkaç amatör semt galerisinde sergilemiş olmasına rağmen, Jayne onun bir gün ünlü olacağına inanıyor, kendisi onun yanında olup bunun keyfini çıkaramayacak olsa bile.

Arkasından içeri girdiğinde, Blaine iç çamaşırını ve pantolonunu üstüne geçirmiş bile. Huzursuz bir şekilde ani hareketlerle silkinerek giyiniyor; onu şu ana kadar yalnızca uyuşuk ve ağır hareket ederken görmüştü. İçinde bir umutsuzluk yükseliyor...

“Blaaüne. Bak, seni korkuttuğum için üzgünüm Ama bir tek senin anlayabileceğini sanmıştım Sadece heyecanlı bir şey, o kadar. Uyuşturucu gibi, yalnızca kontrol edebildiğim için bunu daha çok seviyorum” “Bana ölmeye çalışıyormuşsun, ama kendini öldürecek cesaretin yokmuş gibi geldi.”

“Tanrım, bu kadar dramatik olma. Ben de seninle ilgili olarak aynı şeyi söyleyebilirdim!”

“Evet, söyleyebilirdin.” Neredeyse hüzünle konuşuyor. “Değişmeye çalışıyorum Bu yüzden, çok sık gelmiyordum Kişisel bir şey değil, ama benim de cinlerim var, biliyorsun.” Kemerini şiddetle çekiyor. “Duymadın mı, bebek, thanatos seni öldürebilir.”

Fotoğraf On Bir. Sophie: Aziz Benedict Okulu’nun, kağıt gibi incecik, sarımtırak-beyaz pamuklu bluzu, Gloria Vanderbilt kot pantolon, Dorothy Hamili tarzında küt kesilmiş saçlar. Buzdolabı: Noel pastası malzemelerinin listesi; elinde bir palayla çizilmiş, sivri dişli Noel Baba resmi.

Alt Metin: Resim herkesin görmesi için buzdolabına asılmış, çünkü annesi Sophie’yi “yargılamak”tan korkuyor ve aile terapisti de bunu yapmaması konusunda onu uyarmış. Fotoğrafta görülmüyor, ama resmin altında şöyle yazıyor: “Noel efsanesi yanlış bir şey, çünkü çocuklara, Noel’in İsa’nın doğumunu anlatmak yerine, açgözlülük ve pahalı hediyeler almak fikrini aşılıyor. Noel Baba İsa’nın öğretilerini çiğniyor. Ben bir uzi tabanca ya da çok keskin bir bıçak yerine, Tropikal Meyveli Cankurtaran şekeri ya da Dünya’da Barış olsun isterdim Sophie Noel’den herkese Mutlu Noeller.” Annesi resmi terapistlerinin gözüne sokarak “Şimdi de soyadının Noel olduğunu sanıyor,” diye bağırmıştı, “Babasının öldükten sonra Noel Baba’ya dönüştüğünü düşünüyor olmalı; bence gerçekleri inkar ediyor!” Terapist, aslında Sophie’nin, Noel Baba’yı, Noel Hikayesi’ne kendi gözünde canlandırdığı şekilde yerleştirerek olumlu bir adım atmaya çalıştığını açıklıyor: Basit, maddiyat dışı arzuları olan, barışsever bir kız. Terapist, ufacık şeylerden bir sürü anlam çıkarmayı, karmaşık yorumlar yapmayı seviyor; aksi takdirde, o kadar çok insanın sıkıcı problemleriyle uğraşmaktan kafayı yerdi. Annesi gittikten sonra, Sophie’den babasının bir resmini çizmesini ve ona bir mektup yazmasını istiyor. Sophie, çiçeklerin arasında otlayan bir at resmi çiziyor. Senaryo:

“Bu tarlanın içinde bir yerde babanı görüyor musun?”

“Annemin erkek arkadaşı, Marty beni bir at binme dersine götürdü ve ben de babam için bunun resmini çiziyordum,” diye açıklıyor Sophie. “Babam küçükken at resimleri yaparmış. Anneme göre, güzel sanatlar akademisine gitmeliymiş, ama parası yokmuş. Hayatında hiç ata binmemiş, neye benzediklerini yalnızca televizyondan biliyormuş. At binme dersi alabildiğime sevinecektir, çünkü kendisi bunu hep istemiş olmalı ve ebeveynler, bir zamanlar kendilerinin isteyip de kavuşamadığı şeylere çocuklarının kavuşması isterler. Bunun için kendilerini feda etmekten mutlu olurlar, tıpkı İsa’nın bizim günahlarımız için kendini feda etmesi gibi.”

Jayne, annesinin bir bardak sauvignon blanc şarabı bitirmesini bekliyor, sonra neşeli bir şekilde, “Artık bir erkek arkadaşım var,” diyor.

Annesinin yüzü boş bir şekilde ışıldıyor. “Bunu tahmin etmiştim, tatlım.”

“Hayır, şunu demek istiyorum, yani...evet, biriyle çıkıyordum, ama artık ciddi.”

“Ah?” Aynı ışıldama, eğer annesinin yüzü biraz daha aydınlanırsa, kendi kendine yanıp tükenecek. “O açlıktan karnı kasığına batmış ressam çocuk mu? Bain Gun mıydı?”

“Blaine Cannon!” Kıkırdıyorlar; Jayne annesinin şaka yaptığına inanmaya karar veriyor. “Geçen gece, Aziz Xavier Okulu’nun bağış toplantısından sonra, bana değişmeye çalıştığını artık

sakin bir hayat istediğini söyledi; biraz çılgın bir hayat sürüyordu.”

“Bu harika!” Annesi RL restoranındaki masanın öbür tarafına eğiliyor, garsonu çağırıp birer şarap daha ısmarlıyor. “Gerçi erkekler hiçbir zaman gerçekten değişmezler; bunu biliyorsun, değil mi? Denemek istemeleri de hoştur, eğer sözünü ettikleri yalnızca sıradan sorunlar ise, gerçekten kötü bir şey değilse, kötü büyük K ile.”

Jayne, Blaine’nin, en sevdiği boş zaman uğraşlarından bazıları olan, büyük harfle E çekmeyi ya da B&D yapmayı(4) annesinin “sıradan sorunlar” diye tanımlamayacağından emin. Ağırbaşlı bir tavırla gülümsüyor.

Annesi uçarı, tiz bir sesle, “Bir şişe istemeliydik,” diyor. “Ne de olsa, ikimiz de aşığız... tatlım, Larry sana da dünyadaki en sıcak, en tatlı insan gibi gelmiyor mu? Böyle bir izlenim yaratmıyor mu?”

“Ha?” diyor Jayne. “Leb demeden leblebi diye atılan J. Peterman kılıklı adamdan mı söz ediyorsun, yoksa Marty’den mi?”

“Marty mi!” diye alay ediyor annesi. “Marty hiçbir şey konuşmaz ki!”

“Belki de sen dinlemiyorsundur.”

“Ah, Minik Sophie.” Annesi, ellerini İsa gibi masanın üstüne koyuyor. “Lütfen. O senden çok hoşlandı. Senin çok zeki olduğunu düşünüyor... ki elbette öylesin.” Yumuşak kabuklu yengeç salatası isteyeceği daha başından belli olmasına rağmen dikkatle mönüyü inceliyor. Sonra da Jayne’i çeke çeke yan taraftaki Ralph Lauren mağazasına götürecek ve ona bir takım elbise almayı teklif edecek ve Jayne de işteki diğer insanlar gibi giyinmek istediği için kabul edecek, ondan sonra Marty’ye söylememek için annesinden rüşvet almış olduğu hissine kapılacak ve kendini suçlu hissedecek, çünkü dilini tutmasının tek sebebi Marty’nin gitmesinden korkması.

Karanlık ahşap odaya göz gezdiriyor, bir erkekler kulübü havası yaratılmak istenmiş, ama müşterilerin hepsi kadın. Aslında, lokantada yalnızca... sayıyor, üç erkek var: Hepsinin de yaşı altmışın üstünde. Annesi bu atmosferi seviyor; öğle yemeği yiyen kadınların arasında oturmayı seviyor, ama kendisi çalışıyor, hem de çok çalışıyor, Marty onun bu kadar çalışmasını istemediği halde, hatta Marty’den daha çok çalışıyor. Ama annesi daha önce bir kez aldandığını biliyor: Asla bir adama fazla bağlanma. Bu sefer kendini bırakmayacak. Belki de artık herhangi bir şeyi nasıl bırakacağını bilmiyordur. Belki de sorun budur.

Annesi damdan düşer gibi, şiddetli bir ses tonuyla, “Onunla birlikte yaşama,” diye uyarıyor. “Şu Blaine ile. Boşanma oranları birlikte yaşayan çiftler arasında daha yüksek. Bunu, kilisede evlilik öncesi danışmanlık eğitimi alırken öğrenmiştim Modern çiftler tam tersiymiş gibi düşünüyorlar, komik değil mi?”

Jayne “Ben evlenmek istemiyorum,” diyor ve annesinin bir şaşkınlık belirtisi göstermesini bekliyor, ama annesi odaya göz gezdiriyor; buraya ait olduğuna inanmaya mı çalışıyor? Ve sadece başını sallıyor, Jayne, bu yüzden sözlerinin algılanıp algılanmadığından bile emin değil. İç çekiyor.

“Mmm,” diye mırıldanıyor annesi sonunda, gözleri hala uzaktaki bir hedefe kilitlenmiş durumda. “Kesinlikle anlıyorum.”

Telefonun öbür ucundaki ses, hem genç, hem de bir kadına ait, aptalca bir şekilde ikisi de şok edici. “Size nasıl yardım edebilirim?” diye cıvıldıyor kız; bir müşterinin şikayetini dinlemek için telefona çağrılmış müdür. Arkasından fotokopi makinelerinin uğultusu geliyor, beyaz gürültü.

“Akşamları çalışan, ee... biriyle ilgili olarak arıyorum, yani geceleri çalışan bir adamla ilgili, zannedersem, kendisi müdür gibi bir şey. Adı Bain, ya da öyle bir şey...”

“Blaine Cannon, demek istiyor olmalısın!” Böyle bir sevinç, sanırsınız ki bu kız FBI için çok önemli bir davayı çözmüş, sayısız çocuğu kurtarmış. “Gece müdürümüz.”

“Evet, öyle. Evet. Öyle. Bay Cannon müşterilerine cinsel tacizde bulunuyor.”

“Ah... ooo. Yani, ne demek istiyorsunuz?”

“Bu çok açık. İçeri bir kadın giriyor, güzel görünmesine bile gerek yok, bu adam onu tavlamaya çalışıyor. Bana yaptı, bu yüzden ben de emin olmak için iş arkadaşlarımdan birini oraya gönderdim, kadın evli ve yaşı onun iki katı kadar, aynı şeyi ona da yapmış. Ona bebek diye seslenmiş ve evinin hemen köşede olduğunu söyleyip tablolarını göstermek için onu evine götürmek istemiş. Buna inanabiliyor musunuz? Tamamıyla umutsuz olmayan birinde işe yarayacağım mı düşünüyor, acaba?”

“İğrenç!” Kız kendini toplamak için bir an duruyor, pahalı tüvit elbiseler giyen, esprisiz, gözlüklü bir öğretim görevlisi olma yolunda ilerleyen, ciddi bir kadın araştırmaları öğrencisi olmalı. “Ben...Tanrım, hiç bilmiyordum. Çok üzgünüm. Gelip birkaç Kinkos indirim kartı almak isterseniz, yani lütfen, rahat olun...”

“İndirim kartına falan ihtiyacım olmayacak.” Bir kuşkuculuk havasıyla kaskatı halde, “Ona bir daha rastlamak istemiyorum. İşlerimi başka bir yerde halledeceğim,” diyor.

Suçluluk duyan bu küçük kız öğrencinin, Blaine muhtemelen onunla da vuruşmuştu, üzüntülerini bildirip Kinkos Avcısı’yla bir daha karşılaşmasının söz konusu olmadığını söylemesine fırsat vermeden telefonu kapatıyor.

Fotoğraf On Yedi. Jayne: Kabarık saçlar, Süper Kupa Pazarı şerefine giyilmiş Bear’s eşofmanı, fermuarını kapatmak için bir ceket askısı kullandığı çiçekli Forenza kot pantolon; Marty: Üstünde solmuş (ve modası geçmiş) bir “Where’s the Beef?” sloganı bulunan beyaz tişört, mavi ince bir Lands End hırkası, haki pantolon, işaret ve ortaparmağını V şeklinde açıp “zafer” işareti yapmış.

Alt Metin: Jayne, başını Marty’nin omzuna yaslıyor. Marty, onun kurtarıcısı. Önceki gece yaptıkları konuşmanın bir sonucu olarak, iç çamaşırı çekmecesi şimdi üç yüz dolar daha zengin; kürtaj için Pazartesi’ye randevu alındı. Annesinin öğrenmesine olanak yok. Annesi, bebeği doğurmasını ister, sonra da evlatlık verirdi, ayrıca bunu yaşamaması gerekir, yaşayamaz. Annesi parayı ona Marty’nin verdiğini bilseydi, boşanmak da günah olsa bile, ondan boşanırdı. Hiç değilse boşanmak kürtaj gibi en büyük günah değildi, intiharı saymazsak.

Senaryo: Ona söylediği zaman Marty sesini yükseltmedi. Televizyon odasındaki bej rengi kanepede sessizce oturdu, Jayne’nin kendi babasının İrlanda Seter cinsi köpeği kucağında uyuyordu. Tam Mike Brady’lik(5) bir portre. “Bebeğin babasının haberi var mı?” dedi ve Jayne, “Tanrım, hayır!” diye cıyakladı, sonra dudağını ısırdı. Partilerde, geceyi çoğunlukla konuk odasındaki yatakta noktalayacak kadar çok içen on yedi yaşında bir üvey kız, böyle mükemmel bir babayı ne kadar hak ediyorsa o da Marty’yi o kadar hak ediyordu; bu partilerin sonunda külotunu bir yığın paltonun altında kaybetmiş oluyor, sutyenini çenesine dolanmış bir şekilde buluyordu. Kimi zaman birlikte olduğu çocuğun kim olduğunu bile hatırlamıyordu; ancak okulda, çocuğun kız arkadaşı kazarakasten bütün öğle yemeğinin üzerine kola döktüğü zaman ya da dolabına rujla “orospu” yazdığı zaman kim olduğunu anlıyordu. Bu yüzden, Jayne onu hamile bırakması doğru olacak tohumu düşündü: Marty gibi biri, adını açıklamamak için kendisini feda edebileceği gizli bir erkek arkadaş.

“Ona söylemenin doğru olduğunu sanmıyorum,” diye kekeledi. “Yahudi olmadığım için benimle ciddi bir ilişki içine girmek istemiyor. Hep prezervatif kullanıyorduk, ama bunun nasıl olduğunu anlamadım” Marty ağırbaşlı bir tavırla başını sallıyor. (Bu gece, çok özel bir Brady Bunch bölümünde, Jan, Tanrı’nın Seçilmiş Kulları’ndan birinden hamile kalıyor...) “Bizim zamanımızda da birçok delikanlının bu bahaneyi öne sürdüğünü duymuştum Ama ona söylersen, sorumluluklarını daha ciddi bir şekilde düşünmeye başlayabilir. Seks büyük bir sorumluluk ister. Riskler var. Yalnızca hamilelik değil...”

“Ama prezervatif kullanıyorduk... ”

“Duygusal riskler, Jaynie.” Annesi, Marty’nin bu yeni ismi kullanmasından nefret ediyordu. “Doğruyu söyle. Bu çocuğu seviyorsun, değil mi? Bu yüzden, onu korumaya çalışıyorsun, değil mi?”

Jayne kendini tutamadı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bunun sık sık olduğuna, gittikçe daha sık olduğuna kendi de inanmıştı.

“Kendini seni her şeyinle kabul etmeyen birine vermen, sana hiçbir şey sağlamaz. Sen harika bir kızsın. Kendini küçük düşürme.”

Jayne başıyla onayladı. Her şeyi mahvetmişti, babasının kefaretini ödemesini sağlayacak bütün planları. Bunun yerine, bacaklarını açtığı anda babasını terk etmişti; Pazartesi günü onun kaderini mühürleyecekti. Uğradığı başarısızlık içini yakıp kavuruyordu; Tanrı’nın da üzgün olup olmadığını merak etti, yoksa yalnızca öfkeli miydi? Ama Marty ona parayı verecekti. Marty, annesine karşı onun tarafını tutacaktı. Hatta Tanrı’ya karşı.

Anahtar deliğinden, Blaine’nin, okulun yardım gecesine gelirken giydiği gömleği giydiğini gördü. Ceket ve kravat yerine, iyi cins ipekten bir yelek giymiş ve gömleğini pantolonunun içine sokmamıştı, başka birinde sıradan bir kargo görevlisi gibi duracakken, Blaine’e beyefendi bir gerilla görüntüsü veriyordu; Jayne neredeyse omzuna asılmış bir tüfek görmeyi bekliyor. Kokusu da balta girmemiş ormanlar gibi, burjuva alışkanlığı olarak gördüğü için deodorant kullanmaktan kaçınıyor. Jayne, onun kokusunu seviyor, kapıyı açıp ilkelliğini içine çekmek istiyor. Ama son günlerde olanlardan sonra...

Blaine’in onu duymamasını ve sessizce çekip gitmesini umarak kapının arkasından, “Ne istiyorsun?” diye mırıldanıyor.

“Sana bir şey göstermem gerekiyor.”

Kapıyı yavaşça bir parmak kadar aralıyor; Blaine hiç kıpırdamadan duruyor, Jayne’nin geri çekilip onu içeri almasını bekliyor. İyi tavırları Jayne’i endişelendiriyor. Göğüslerinin arasındaki boşluğu yoklamaması onu endişelendiriyor. Tırnaklarında boya lekeleri var; elinde buruşturulmuş bir kağıt tutuyor.

“Bunu tahmin etmişsindir.” Sesi alçak. “Yeni bir yaşlı hanım buldum Yani, şunu demek istemiyorum; sen ve ben hiçbir zaman... Evet, öyle. Kadının babası avukat. Bunu sana vermemi istedi.”

Jayne uzattığı şeyi almak için öne doğru gidiyor. Parmaklarının arasında, yasal bir belge buluyor, küçücük yazılarla dolu ve tarafların adlarının yazılması için boşluklar bırakılmış. Daktiloyla kendi adının yazılmış olduğunu görüyor. Kağıdı Blaine’e geri veriyor. “Bu ne?” Ama biliyor.

“Böylece, bu saçmalığa bir son vereceksin.” Blaine’nin suçluluk duygusuyla kaçamak konuşması onun bu işi yapmaya zorlandığını gösteriyor; ama kendisi hiçbir güce sahip değilken, başka bir kadının onun üstünde böyle bir güce sahip olduğunu bilmek Jayne’i sevindirmek yerine mahvediyor. “Bunca zamandır, sen olduğunu biliyordum, ama oluruna bırakıyordum; senin için üzülüyordum, hepsi bu. Biraz öfkeyi kabul etmemenin kötü bir tavır olduğunu düşünüyordum Sanırım, gururum da okşanmıştı. Ama çok ileri gittin. İşten atıldım”

Jayne’nin dişleri birbirine vuruyor; göğsü şiddetle sarsıldığı için sesi titriyor. “Demek beni sana yaklaşmaktan men eden bir emir çıkarıyorsun? Ne için? Bana dava açmak işini geri kazanmanı sağlamaz.”

“Telefon kayıtlarını alabilirsem, sağlar. Gündüz müdürü sesini tanırsa, sağlar. Mahkemeye gitmek istemezsen ve bir psikopat gibi bana yüz metreden fazla yaklaşmanı engelleyen bir karar çıkarsa, sağlar. Ama bunun yerine ofise gelip faşist patronuma, yaşlı bir kadının kıçını çimdiklemediğimi, sadece seni terk ettiğimi, çünkü bunu hak ettiğini söyleyebilirsin.”

“Ben... ne?”

“Hadi, kızım Neden aramızdaki bu oyunu sürdürmeye çalışıyorsun? Ben de oradaydım ve bunu yaptım, biliyorsun? Biraz tatlılığa ihtiyacım var. Aşka karşı savaşı mı tercih ediyorsun ciddi ciddi?”

“Komik, ben bunu yapanın sen olduğunu sanıyordum” Yanaklarından yaşlar süzülüyor... Blaine’in tokat atar gibi kabaca gözyaşlarını silmesini istiyor. Ona gerçekten dava açar mı, herkesin gözü önünde onu küçük düşürür mü? Gözünde bir hatıra canlanıyor: Jayne elleriyle dizlerinin üstünde inlerken, Blaine onun yüzünü kendi tarafına çevirmek için, eliyle ansızın şiddetle saçına asılmıştı. Şu anda nasıl göründüğünü bilen tek kişi benim Birlikte başka ne yaparsak yapalım, fark etmez, şu anda yüzünü göreceğim ve her zaman orada olacak. Böyle bir adamın, içinde bir yerlerden bulup çıkarsa bile, şefkatle ne işi olurdu? Yine de şimdi yüzünde, ne keyiften bir eser ne de kazandığı zaferden ötürü sapkın bir zevk var; kafa karışıklığı beynini hallaç pamuğuna çevirmiş. Onca zamandır hedefi onu aşağılamak değil miydi? Jayne’nin de istediği bu değil mi?

Jayne sözcükleri uzatarak “Ahh, anlıyorum,” dedi. “Kendine yeni, pırıl pırıl suratlı, genç bir şey buldun ve işsiz olman bu kızın hoşuna gitmiyor, üstelik senin her önüne gelenle yattığını da öğrendi. Ben de bu durumda ikinizi bir araya getiren günah keçisi oluyorum, beni kasaba meydanında yakabilirsin ve ben cızır cızır kızarırken o da “Erkeğine Destek 01” şarkısını söyler; romantik olmaz mı? Ben sana hiçbir şey yapmadım! İtiraf etmemi istediğin şeyden haberim bile yok, ama yolun açık olsun, istediğini yap. Mahkemede görüşürüz.”

Blaine, sanki Jayne gözünün önünden silmek istediği bir serapmış gibi başını iki yana sallıyor. “Elimde mektupların var, Jayne. Beni tehdit ettiğin, azarladığın, cehenneme gideceğimi söylediğin altı mektup var elimde, sen hastasın. Sanki hayatım Sodom ve Gomorra’ymış gibi çiçek tarhlarımın içine senden başka kim bir avuç tuz koyar ki? Kim günde on kez arayıp telefonu kapatır, arabamın üstüne kim rujla, bir domuz olduğumu yazar? İşin acınacak yanı, masum olduğuna gerçekten inanıyorsun, değil mi? Beni görüp görmediğinden bile emin değilim, kızım? Yoksa, hayal dünyanın bir ürünü müyüm ben?”

Söyleyecek başka bir şey yok. Jayne kapıyı çarpıp yere çöküyor. Bette Davis’e özgü bir kapı çarpmasıyla yepyeni bir olaylar dizisinin başladığı çok da uzak sayılmayan bir zamanı özlüyor: Blaine’nin korku filmlerindeki bir katil gibi izini sürdüğünü, gelip onu kurtarması için Marty’ye ihtiyacı olduğunu... Hep Marty. Marty’yi aradığını hayal ediyor. Marty Yahudi, o da bir sürü avukat tanıyor, ağlayarak ona hikayenin kendi versiyonunu anlatır, aldığı tehditleri tekrarlar; bunlar, çok geçmeden kulağa o kadar inandırıcı gelir ki gerçekten Blaine’nin dudaklarından döküldüklerini gözünde canlandırabilir. Marty kalbi küt küt atarak dairesine gelecek, Jayne onun kollarına yığılacak; işte o kadar kolay olacak. Marty yanındayken, aziz rolü, risk alan, ciddi bir ilişki yaşayan, Lauren marka takım elbiseler giyen, düzgün, yetişkin bir kız rolü oynamasına gerek yok. Çaresiz ve umutsuz bir sefil rolü daha iyi gider. Marty’yi korumak için birkaç ayrıntıyı değiştirdiyse, bu gerçekten yalan söylemek sayılmaz. Annesinin yaptığı şeye benzemez.

Annesinin, üçlü ilişkilerindeki kuma çizilen çizgiden bıkıp usanması daima bir zaman meselesi olmuştu. Annesinin, Lawrence’la ilişkisinde Jayne’i suç ortağı yapmaktan daha iyi bir yol bulması ve onun Marty’yi de kaybetmesi, daima bir zaman meselesi olmuştu.

Fotoğraf Yirmi. Tek yatak odalı, stüdyo tipi bir daire: Beyaz duvarlar, çatlamış tavan boyası, lekeli Berberi halısı, buzdolabının üstünde Jameson’s şişesi, bordo rengi kadife yatak örtüsü, koltuk ya da kanepe yok.

Alt Metin: Üç boş yatak odası bulunduğu ve kira ödemesi gerekmediği halde, annesinin evinden ayrılmış, çünkü kiliseye gitmekten kurtulmanın tek yolu bu. Annesi milyonlarca kez, “Benim çatım altında yaşadığın sürece, benimle ayine geleceksin,” demiş. Jayne, ilk özgür Pazar gününde, önüne devasa New York Times’ı açarak Cafe Voltaire’de oturuyor, bir baştan bir başa bütün öyküleri okurken ve bulmacalarla oyalanırken kendini hafifmeşrep hissediyor. Bir sürü penis tanımış, kafelere giden bir piliç kendisi; aman ne önemli. Bir kez kürtaj olmuş modern bir kadın, herhangi bir suç işlememiş. Kimseden farkı yok, azizlikte yanlış bir mertebeden geçerek babasının ruhunu kurtarmak gibi bir sorumluluğu yok. Öğleden sonra içki içebilir. Büyük, yumuşak yatağında istediği herhangi bir sevgiliyi ağırlayabilir.

Ancak o gece midesinden yukarı doğru bir safra yükseliyor: Başlangıçtaki üç hafta boyunca kafasını klozetten çıkaramıyor, midesinde bir şey tutamıyor, rüyasında annesinin öldüğünü görerek terler içinde uyanmadan uyuyamıyor. Annesi kimi zaman ölmek yerine, kanlı bir cinayet kurbanı olarak, onu reddediyor, Jayne’nin intihar tehditleriyle alay ederek onu sokağa atıyor, Görmüyor musun? Benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun... ölsen de umurumda değil, diye açıklıyor. İlk başlarda bunu derslere, işe bağlamaya çalışıyor. Stüdyo tipi dairesinden çıktığı zaman safra duruyor, ama kalbi hızla çarpmaya, taklalar atmaya başlıyor; bacakları uyuşuyor. Kilitli kapısının ardında, bir kalbin içinin rengindeki yatağına kıvrılıyor ve bakkaliyeleri paketlediği Dominick mağazasındaki patronunun bıraktığı kızgın telesekreter mesajlarını, görüşmemek için onu atlattığını düşünen annesinin dokunaklı sözlerini dinliyor. UİC’dan(6) kimse aramıyor; okul yatılı değil ve Jayne orada birkaç arkadaş edinmiş, ama dersi bıraktığını öğrenince bunlardan hiçbirine şaşırmazdı.

Marty kapıya gelip eğer onu içeri almazsa, ev sahibini getireceğini söylediğinde, Jayne altı kilo vermiş bile. Dışarıdaki gökyüzü bir çürük gibi mosmor. Marty, Jayne’i kollarına alıyor, leş gibi kokusunu kendi bile duyabiliyor ve Jayne kucağında kuru kuru öğürürken onu kollarının arasında sallıyor. Jayne’i, kadife yatak örtüsüyle birlikte, bebek adımlarıyla arabasına götürüyor, deri arka koltuğa uzanmasına yardım ediyor. Annesi onları kapıda karşılıyor, tek kelime etmiyor, ağzı kendisinin acı, büzülmüş bir taklidi. Marty, tek başına, Jayne’nin kakaosunu ısıtıyor, yatağını yapıyor.

Postayla UİC notları geliyor: Hepsi F, sanat dersleri bile. Gelecek dönem okula dönmesinden kimse söz etmiyor. Annesi, bunun yerine, Jayne’e bir Katolik anaokulunda iş buluyor, okulun müdiresi arkadaşı. Aziz Xavier’de Jayne’nin kendisini daha iyi hissetmesini sağlayacak her şey var. İşyerinde, personel uluorta Noel kartlarına ve bültenlere ne yazılacağını tartışıyor, “Fazla dindar görünmek istemeyiz,” diyorlar. Öğretmenlerin çoğu gizliden gizliye kürtaj taraftarı, idam cezasından yana; Papa, yalnızca önemli bayramlarda yemeğe davet edilen hoş ama can sıkıcı bunak bir amca gibi. Yine de bütün bu konularda vasat bir fedakarlıkta bulunmak boynu sıkan bir ilmik gibi. Sonuçta şöyle oluyor: Bir ayağı ikiyüzlü bir şekilde onu yakıp kavuran inancın içinde, çünkü tak diye hemen bırakmayı midesi kaldıramaz, kelimenin gerçek anlamıyla. Aynı zamanda aziz olabilecek bir güç de yok onda; zom olana kadar içmeyi, sigara tüttürmeyi ve açık yakalı gömlekler giymeyi tercih ediyor. Dindar erkekler ilgisini çekmiyor. Bunun yerine, babasının ruhunu rezil heriflerle takas ediyor (Hepsi ta başından beri, “Blaine”ler olmuştu). Onlardan nefret ediyor: hilekarlar, insanı kullananlar, baştan çıkaranlar ve zalimler. Onu etkileyebilenler yalnızca bunlar.

Akşamları, annesi ona iş arkadaşlarını soruyor ve aralarında yeni oluşan teklifsiz dostlukla kanepede kurabiye yiyerek dedikodu yapıyorlar. Jayne’nin her yanını, içinde boğulmaktan hoşnut olduğu, sığ bir ırmağı andıran bir kader duygusu sarıyor.

Senaryo:

“Ben ayine gidiyorum.”

“Eve dönerken sana ve Marty’ye biraz tütsülenmiş somon ve baget ekmek alacağım”

Jayne gözünü televizyondan kaldırıyor; annesi parlak güneş ışığının çerçevelediği kapı eşiğinde duruyor. Jayne, onun Marty’yi aldatıp aldatmadığını merak ediyor. Tanrı bunu asla bağışlamayacak, ölen babasının günahlarının kefaretini ödemeyi böyle bir kadının eline bırakmak. Ama annesi cesaretle bu görevi sırtlanmaya hazırlanıyor gibi, yetersizliklerinden habersiz ve Jayne’nin saflıkla bağdaştırdığı kaygısız bir dindarlıkla silahlanmış olarak.

“Teşekkürler, Anne. Açlıktan ölüyorum.”

Telefonu annesinin açması onu şaşırtıyor, son günlerde pek evde olmuyor, “geç saatlere kadar çalıştığından.” “Ah, tatlım,” diyor tıkanarak, sesi üç desibel düşüyor. “Larry zamana ihtiyacı olduğunu söylüyor. Yaptığı şeyin yanlış olduğu düşünüyormuş ve suçluluk duygusuyla yaşayamazmış, sanki ben de suçluluk duymuyormuşum gibi. Ama yaşadığım onca şeyden sonra ben de aşkı hak etmiyor muyum, Sophie? Zavallı baban ve geçirdiği depresyon, üç çocuklu bir dulla seksten başka hiçbir işleri olsun istemeyen bütün o adamlar, yani... ve Marty, eh, Marty...”

“Marty’nin nesi varmış?”

“Hiçbir şeyi, hayatım. O harika biri. Öyle olduğunu biliyordum. Babanda olmayan her şey onda var; onu bulduğumuz için şanslı olduğumuzu biliyordum, senin için yeni bir umut olacaktı.”

“Tanrım, neden hep bunu yapıyorsun? Seni ipin ucundan kurtarmadığı sürece hiçbir şey benimle ilgili değil, zaten. Sanki Marty’yi hiç sevmemişsin ve onunla sırf benim iyiliğim için evlenmişsin gibi. Sanki bu herhangi bir zaman endişelerin arasında yer almış gibi.”

“Ah, Soph. Artık yetişkin bir kızsın. Her şeyi bu kadar uçlarda düşünmek zorunda mısın?”

Jayne sessiz kalıyor. Annesine, babasının eski ortağıyla gerçekten yatıp yatmadığını sormak için doğru zaman değilmiş gibi geliyor, doğru zaman diye bir şey varsa; babasının ortağı ince, kaslı bir vücudu, ceplerinin de sakız dolu olduğunu hatırladığı çömez polis. Babası bunu uydurmuş da olabilir, son zamanlarda gerçekle bağlarını koparmıştı çünkü. Jayne kavgaları hatırlıyor, babası herkesin ona karşı olduğunu söylediğinde annesi nasıl da onun başını tutmaya çalışmıştı. Babasının ölümünden birkaç hafta önce, köşedeki dükkandan şekerleme çalarken yakalandığında, onu arabayla polis karakoluna götürüşünü ise daha da net hatırlıyor: Babası onu arkaya oturtmuş ve sireni açmıştı, onu hapishanedeki sıçanlar konusunda uyarmıştı, battaniyeyi başına çekmesi gerektiğini söylemişti, çünkü sıçanlar saçların arasına yuva yapmayı seviyordu, ta ki o... zavallı küçük Sophie ağlamaya başlayana kadar, ağlamaktan babasının geri döndüğünü, onu karakola bırakmadan eve doğru yola çıktığını güçlükle fark edebilmişti. Annesi neşeli, hevesli bir vücuda kapıldıysa ya da bir kaçamak girişiminde bulunduysa, ne olmuş? Babasının kendi çocuğunu sevmediği gerçeğiyle kıyaslandığında bu ne ifade ederdi ki? Sevseydi, onu yabancıların eline nasıl bırakırdı?

“Anne,” diyor Jayne, çünkü annesi söyleyeceğini söylemiş ve birazdan, Jayne’e hayatıyla ilgili hiçbir şey sormadan telefonu kapatacak, zaten Jayne’nin hayatında da anlatacak bir şey yok. “Babamın cehenneme gittiğine gerçekten inanıyor musun? Yani, beyindeki kimyasal sorunlar ve depresyonla ilgili bildiğimiz her şeye karşın, belli ki tedavi olması gerekiyordu, değil mi? Kendi canına kıymasının gerçekten de Tanrı’nın hiçbir zaman bağışlamayacağı ahlaki bir başarısızlık olduğuna inanıyor musun?”

Sessizlik. Belki de bazı gerçekler hiç söylenmemeli. Annesi soluk alıp veriyor, konuşmaya çalıştığını işaret eden ufak sesler çıkarıyor. Jayne boşalıyor... yine ağlıyor; o kadar zayıf ki. “Evet?”

“Sophie, tatlım Ne diyeceğimi bilemiyorum. Böyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Bu fikre nereden kapıldığını bilemiyorum.”

“Ama bunu sürekli söylüyordun, rahibe, kendi ailendeki herkese! Nasıl hatırlamazsın? Ayrıca,

sen Katoliksin, yeterince açık değil mi?”

“Canım,” diyor annesi, sesi üzgün geliyor, ama orada, dikkati tamamıyla bu konuşmada. “Ben evli bir kadınım ve Yahudi kocamı, yine evli bir adamla aldatıyorum Nasıl bir Katolik olduğumu düşünüyorsun?

Ben de herkes gibi insanım Babanın ölümünden sonraki bir yıl benim için bir sis gibi bulanık, ancak yirmi beş yaşında falandım, bakacak bir çocuğum vardı ve hayatım boyunca hiçbir işte çalışmamıştım Sana ne diyebilirim?” İç geçiriyor, özlem dolu denebilecek bir iç çekiş. “Üzerinden koca bir ömür geçti, Sophie. Çok gençtik, çok.”

Babasının öldüğü evin yakınlarındaki Aziz Benedict Kilisesi ve Okulu’nun dış görünüşü değişmiş. Okul binası genişletilmiş ve çevresi daha temiz, daha yeni görünüyor; aynı zamanda, Jayne’nin yetişkin bedeninden bakılınca sokaklar bile daha küçük görünüyor. Ama içeri girince, sanki zaman içinde geçmişe yolculuk yapmak gibi bir şey. Şimdiki rahibin genç biri olduğunu duymuştu, modern. Jayne karanlık antreye giriyor, ana koridorda dururken gözlerini kutsal sudan kaçırıyor ve “Joseph” tarafında bir sıraya oturuyor. Joseph de bir peder, adı İncil’den kaybolmuş, belki de İsa elçiliğe başlamadan çok önce ölmüş. Oğlu onu özlemiş midir? Dünyevi ailelerin, Tanrı’ya nazaran önemli olmaması gerektiğini hatırlıyor. Ama Tanrı, hasta olduğunda başını tutmak üzere orada değildi; vücudu Tanrı’nın kucaklayışını hissetmemişti. Babası delice bir mutsuzluk içinde kıvranırken, Tanrı ona huzur vermek için mucizevi bir şekilde zihninin işleyişini değiştirmemişti. Tanrı, annesinin erkeklere duyduğu ihtiyacı bile iyileştirememişti; şimdi, elli yaşlarındayken bile, şehvetinden kurtaramazdı onu. “Yapamaz değil,” diyordu annesi, “bunu seçmiyor.” Jayne’nin annesi özgür iradenin bütün sınavlarında başarısız olmuştu. Bu dünyada kendini bazı şeylerden alıkoyma kutsallığın bir gereğiyse eğer, Jayne ve annesi mahvolmuşlardı, ikisi de... çırpınmaktan, istemekten, ihtiyaç duymaktan kendilerini alamıyorlardı. Bu yüzden, hiç sakınmadan başkalarının canını yakmak durumundalar; acılarını geçici olarak dindirmek için her şeyi yaparlar.

Marty’yi arayıp itiraf edemez, ne uzun zaman önceki hamileliğini ne de annesinin ilişkisini. Hangi baba, hangi koca bilmek ister ki? Bunun yerine, Kinkos’u arayıp hor görülen bir kadın olduğunu itiraf edecek. Aziz Xavier kreşinden ayrılacak ve kimsenin annesini tanımadığı, dini kurumlarla bağlantısı olmayan bir iş arayacak. Annesinden, ona markalı giysiler almayı kesip, bunun yerine bir sanat kursunun ücretini ödemesini isteyecek. Hayır, kendi kursunun parasını kendisi ödemek üzere geceleri çalışabileceği bir iş bulacak. Babasının hiçbir zaman yapamadığı şeyi yapacak: Her şeyin değişebileceğine umut bağlayacak. Kendisinin de değişebileceğine.

Ya da belki bu şeylerden hiçbiri olmayacak. Belki de hayatı hiç değişmeyecek bir şekilde belirlenmiştir; baştan savma bir eğitim almış, ucu sonu belli bir işte çalışan, sivilce çıkarmaya meyilli, artık genç olmayan bir kadın ve aile evinde bir baş belası olmanın getirdiği bütün o bitmez tükenmez monotonluk ve hayal kırıklığıyla: Yaşanmaya değer görünmeyen bir hayat. Ama lanetlenmişse bile, bununla yaşamak zorunda kalacak, çünkü bencil ve hasarlı biri için bile, annesine öyle bir acıyı yaşatmak büyük bir zalimlik ve haksızlık olur. Belki de babasının koruyamadığı akıl sağlığını ve Tanrı’yı korumasının özü bu, hayatının geri kalanını, geceleri, yalnız yatağında buna sarılarak, tek gerçek ışığı buymuş gibi bunu büyüterek geçirmesi gerekecek.

Bu öğleden sonra ayinde yaktıkları tütsülerin kokusu hala etrafta dolaşıyor. Ama Jayne kendi dairesinde yaktığı nag champa tütsüsünü tercih ediyor, Blaine’nin ona tanıttığı türü, Blaine’nin kendi kokusundan çok farklı bir koku, o gittikten sonra bile Jayne’e ait olan bir koku. Burada fazla kalmayacak. Ama bir zamanlar, babası bu kilisede oturmuştu, belki de daha ergenlik çağındaki geliniyle birlikte tam da bu peykede, ikisi de genç, pırıl pırıldılar, ikisi de aptalca ve güzel umutlarla doluydular. Biraz daha kalacak, onu hissedebildiğine inanmaya çalışacak.

(1)     Kinkos: Fotokopici dükkanı, (ç.n.)

(2)     1974-1976 yılları arasında ABD buz pateni şampiyonu olan sporcunun saç modeli bir dönem moda olmuştur, (ç.n.)

(3)     Yunan mitolojisinde ölümün simgesi. (ç.n.)

(4)     B&D (Bondage & Discipline): Kölelik ve Cezalandırma. Sado-Mazoşist pratiklerden biri. (ç.n.)

(5)     The Brady Bunch adında, 1969-1974 yılları arasında televizyonda gösterilen komedi dizisinin aile babası karakteri, (ç.n.)

(6)     Chicago’daki Illinois Üniversitesi, (ç.n.)


 



 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült