Hikaye

 

 

Tamburumda Huriye’nin Sesi

Niyazi Alispahiç


Canım tambur çalmak istemeyince muhabbetin biteceğini ve topluluğun dağıtılacağını hemen anlıyorum.

Kendim nasılsam, çalgım da öyle, tıpkı bana benziyor. Boş, sağır ve tükenmiş; öylece yatıyor yanımda. İçimden onu elime almak, mızrabıyla şöyle bir tellerine dokunarak heyecanlara boğulmak geçiyor; ama, yapamıyorum.

Yine de içimde kabaran hevesi yatıştırmak için çalgımı sanki çocuğummuşçasına kucağıma alıyorum. Eskiden yaptığım gibi coşturayım diyorum, olmuyor. Rastgele tellerde şöyle bir gezinip bırakıyorum. Ağzımdan çıkan ses de hiç benim sesime benzemiyor. Ne yemekte, ne de içmekte gözüm var. Gezip tozmak, artık benim çok uzaklarımda kaldı, tambur çalmak neyime. Yolun düzünü bile yürüyemez oldum, yokuş görsem kaçarım. Tambur çalmak neyime canım. Tambur çalmak istemeyince muhabbetin biteceğini ve her şeyin dağılacağını boşuna söylemiyorum ki ben!

Sakın Kasım uğramış olmasın bana? Nerde ise üç haftadır insan yüzü görmedim. Üç haftadır insan yüzüne hasretim. İnsanları görmeye görmeye onların nasıl şeyler olduğunu unutmaya başlayacağım bu gidişle. Gerçi ben de çoktandır görüntü olarak pek insana benzemiyorum ya, boş ver. Ama, bak, Kasım hem görüntüsüyle, hem yaptıklarıyla insan adamdır. Aslını ararsanız, bana Kasım'dan başka kimse gerek değil. Kimsenin de bana yardım etmesini istemiyorum. Kimse de bana, aman birader ne olursun gel de sana bir yardım edeyim filan demiyor; ama, ben de kimsenin yardımını istemiyorum. Kasım'ın bıraktığı yarım sigaralar bana, ömrüm boyunca içtiğim sigaraların hepsinden daha güzel geliyor.

Bir de Kasım'ın, "Yahu, kusura bakma, sana pek bir şeyler getiremedim, böyle eli boş geldim, ayıp oldu" filan demesine bayılırım. Onun bu sözleri öyle hoşuma gider ki, ömrüm boyunca işittiğim tatlı sözlerin biriyle bile değişmem. Durum böyleyken benim yakınmaya, ağlaşmaya hakkım var mı? Böyle delikanlı dostlar varken yaşamak da güzeldir, ölmek de. Kasım'ın bana yaptığı bunca iyiliğe karşılık, ben ona pek bir şey yapamadım. Kim bilir belki de yapmışımdır. Eğer yaptıysam bile mutlaka ufak tefek şeylerdir bunlar. İnsanın bilmeyerek de olsa bir hayrı dokunuyor demek ki başkalarına. Neyse, her şey olabilir.

Ben yine diyorum ki, bu bizim Kasım çok cins bir adamdır. Ben, çok başka biriyim. Bizim topluluğumuz da her şeyiyle başkadır. Topluluk mopluluk diyorsam, öyle yanlış şeyler anlamayın ha! Ben, bizim Kasım ve bir de benim tambur tamam, işte topluluk bu. Kasım her zaman uğramaz buraya ama, benim bu tamburum var ya, hep yanımdadır o.

Uzanmışım yatıyorum, tambur da beni taklit ediyor, aynı benim gibi yatıyor kerata... Aklıma da kötü kötü şeyler geliyor, içim yanıyor, yüreğim kan ağlıyor. Kendime bir kızıyorum, bir kızıyorum ki delirmek işten değil.

Neyse, sakinleştim. Gece de kopkoyu, bir ses olsun gelmiyor kulağıma.

Terazime el atıyorum, yokluyorum; günahlarımı sevaplarımı filan, ölçeceğim ve başlıyorum işe, çok dikkatli ve duyarlıyım ha! Sanki altın ölçüyorum, dinine yandığım. Terazi yanlışlıklarımın çok olduğunu söylüyor. Ben bir günahkarım.

Şimdi bu çektiğim acılar, bu çektiğim cefalar hep işlediğim günahların, yediğim nanelerin ceremesidir.

Ne tuhaf iş, şimdi durup dururken Alağhotiç takıldı kafama.

Haniye, onun karısıydı. Ne biçim bir karıydı, anlatamam. Memleket gibiydi, bıngıl bıngıldı her yanı. Alağhotiç'in bahçesinde işte onun bu körpe fidanına durmadan köklüyordum. Kadının beni çağırdığı filan yoktu; ama, beni istediğini biliyordum, hilafsız biliyordum hem de. Bazı işaretlerinden çakıyordum durumu. Rahmetli dedem, kadınlar ballı meyvalardır, Allah onları erkekler yesin diye yaratmış derdi. Doğru söze ne denir.

Sokaktan her geçişimde Haniye pencerede olurdu. Eğer birbirimize yolda filan rastlarsak hiçbir şey yokmuş gibi geçip giderdik tabii, a!'.la, geçtikten sonra da ille de dönüp bir bakardık birbirimize. Çarpılmıştı kadın bana, ben de ona tav olmuştum, ha! Alağhotiç'in karısı olması, bana biraz ters geliyorsa da, vız gelip tırıs da gidiyordu.

Fakat Haniye beni hiçbir zaman çağırmadı. Gönül bu, ferman mı dinler, ota da konar boka da demişler, değil mi? Neyse, bir akşam Haniye aklıma düştü, yanıyorum, baktık çaresi yok, Alağhotiç'in tahtapoşlarından kayıp evine daldım. Haniye'yi bir yakaladım, bir sıktım, sırtını duvara bir verdim; baktım yine, mümkünü yok, başka bir türlü olmuyor, yıktım yere... Sonra, her şey berbat oldu. Çünkü Alağhotiç olanı biteni öğrenmişti.

Bana haber göndermeye, beni tehdit etmeye başladı imansız. Pipka Ömer derler biri vardı, hep onu yolluyordu bana. Pipka Ömer de, Alağhotiç'in benden intikam alacağını, beni kendi hançeriyle kendisinin cezalandıracağını söylüyordu.

Takmıyordum. Kılımı bile kıpırdatmıyordum. Delikanlıydım bir kere ve bizden sonra tufandı. Haniye işine yine devam ediyordum. Alağhotiç "Loznitse" meyhanesinde kafayı bulup şenlenirken ben, şıp diye damlıyordum evine ve...

Gariban Haniye. Güzel kadındı. Güzel kadındı ama, çok yalnızdı. Nah böyle pespembe, kızılcık ağacı gibi bir kadındı, sağlık doluydu. Tutup çekerdi beni kendine, ne bileyim bir sürü numara yapardı, cilvelenirdi, sürtünürdü filan, azdırırdı adamı yani. Sonra o zamanlar bana Haniye'nin verdiklerini almak sevaptır gibi gelirdi. Eğer şimdi bunlar günah olduysa, ben karışmam. Bu anlattıklarımın hepsi oldu ve geçip gitti zaten.

Kapanıp gitmeseydi tamburundan mutlaka Haniye'nin sesi çıkardı, çıkmadı. Tamburumdan Haniye'nin sesi çınladı, ama Huriye'nin sesi çok çıktı. Huriye başkaydı.

Ben de ne biçim bir delikanlıydım ama, tam dede Hilmi'nin anlattığı cinsten biriydim.

O sıralar Ömer Ağa Sipahiç'in dükkanında çalışıyordum. Ömer Ağa Sipahiç'e, Koca Götlü Ömer Ağa da diyorlardı ya, boş ver şimdi o koca göt hikayesine. Ömer Ağa'nın Kozluk'ta üç dükkanı vardı. Üç de sözüm meclisten dışarı aslan gibi oğlu vardı. Üç oğlundan en büyüğü Ali'ydi, ortancası Muyo, en küçükleri de Halil'di. Üçü de güya babayiğit adamdı. Hani türkülerde filan söylenir ya, biraz o adamlara benzemek istiyorlardı; eh kolay mı, yürek ister onlar gibi olmak. Ama işte Allahtan bunların babaları karun gibi zengin bir adamdı. Bu üçü de içkici sıçkıcı şeyler. Fakat Ömer

Ağa karışmazdı oğullarına. Karışması şöyle dursun dükkanlarına mal yığdı. Dükkanlar dolunca depolarını doldurdu. Demek ki o da böyle bir adammış. Ne var ki, bu üç oğlanın içinden malından hayır gören olmadı. Neyse, uzatmayayım, ben işte bu üç kardeşten en küçüğü olan Halil'in dükkanında çalışıyordum.

Akşamüstü oldu mu Halil damlardı dükkana; günlük hasılatı toplar, sonra bir dakika bile kalmadan haydi Allaha emanet deyip çeker giderdi.

O dükkana ve o dükkanın sahibi Halil'e sonra ne oldu, ne olmadı önemli değil, boş verelim şimdi bunları. Boş verelim, çünkü ben size başka bir şey anlatmak istiyorum.

Bu Ömer Ağa'nın bir tane de kızı vardı, Huriye. Huriye, Ömer Ağa'nın tek kızı olduğundan adamın gözbebeği gibi bir şeyiydi. Arada bir benim çalıştığım dükkana uğrardı.

Bir içim suydu şerefsizim. Bütün Kozluk'ta ondan güzeli yoktu. Huri gibi kızdı, zaten anası da ona Huriye adını boşuna takmamıştı ki. Anası, Huriye'yi bazen dükkana yollardı; gaz alsın, tuz alsın, şeker alsın, kahve alsın, limon alsın ne bileyim işte bir şeyler alsın diye, kız da gelirdi dükkana, utanarak girerdi içeri; hep ayaklarının ucuna bakardı. Ben de öylece ona bakardım, ağzımdan bir söz bile çıkmadan bakardım kıza, derken o da bana bakmaya başlardı, öylece bakışır dururduk. Nelerden sonra almak istediği şeyleri söylerdi. Ben kızın söylediklerini duymazdım bile, öyle emecek gibi bakmayı sürdürürdüm kıza. Elma gibi kızdı namussuzum, kütür kütürdü ve pespembeydi ki yeme de yanında yat.

Bir gün kıza, "Biliyor musun senin annen çok güzel ama, sen annenden bin kat daha güzelsin," deyiverdim. Daha sözüm bitmeden Huriye dükkandan kaçtı gitti.

Ertesi gün yine geldi, güya dün ipek almayı unutmuş.

Yine bir başka gün, "Kız: Huriye, üstündeki ceketi biraz gevşet, yoksa güvercinlerin ceketi delip dışarıya çıkacaklar," dedim.

Aradan uzun bir zaman geçti, gelmedi.

Bir bayram arifesiydi, Huriye yine peydah oldu. Bu kez artık dayanamadım, "Bu akşam çık kız" dedim; "korkma, bir şey yapmam sana, yalnızca bir şeyler soracağım, tamam mı?"

Huriye yine dükkandan kaçıp gidecekti ki, ben fırsat vermeyip lafı sürdürdüm: "Sen istemezsen isteme, başka kız mı yok," dedim. Bastırıyordum. Ben böyle deyince Huriye bir an durakladı ve ilk kez gözümün içine dik dik baktı. Dizlerimin bağı kesildi sandım, düşeyazdım şerefsizim; ama, Huriye hala bana bakıyordu. Kalbim Ramazan davulu gibi güm güm vurmaya başladı, dükkan sallanıyor sanıyorum, o hala bana bakıyor. Derken, " O başkası kim? Benden daha mı güzel yani?" demesin mi?

Bu lafı hoşuma gitti. Çok hoşuma gitti. Öyle bir hoşuma gitti ki, aşkolsun! Neyse, çok geçmeden toparladım kendimi ve ''Valla, sen de yabana atılacak kız değilsin," dedim, ben yine bastırıyordum.

- Bu akşam çıkarsam bana ne yaparsın?

- Ne mi yaparım? Seni şöyle şurama, tam kalbimin üstüne bastırırım, tamam mı?

- Ama ben senden korkuyorum onbaşı.

- Benden korkuyor musun, niçin?

- Sen mutlaka onu isteyeceksin, biliyorum ben.

- Hayır. Onu istemeyeceğim ama, sen istersen ben de isterim tabii.

- Sana hiç inanansım gelmiyor onbaşı.

- İnanmayacak ne var bunda, dene bir, görürsün.

- Hayır. Olmaz, yapamam! Ağabeylerim öldürür beni.

- Ölümden söz etme, diye kestim hemen sözünü ve sanki gücenmişim gibi başımı yana çevirdim.

Huriye dükkandan tam çıkacağı sıra; "Gücenme sakın, ben de istiyorum, geleceğim," dedi.

Akşama doğru geldi Huriye. Bundan sonra hep gelmeye başladı. Dükkanın arkasına alıyordum onu. Kimse bizim farkımızda bile olmuyordu. Hiç kimse.

O yılın sonbaharında Ömer Ağa’nın biricik kızı Huriye kendini Drina nehrinin coşkun ve bulanık sularına bırakıverdi.

Huriye'nin bunu niçin yaptığını kimse anlayamadı. Canına kıymasına neden bendim. Bu günah yalnızca bana aitti.

Huriye'nin kendini buz gibi sulara bırakmasından bu yana kırk yıl geçti. Fakat Huriye benim aklımdan kırk saniye bile çıkmadı. Kaç kez boğazıma sarılıp boğmak istedi beni. Böyle anlarda ben de tamburumu kapıp vuruyordum rastgele, kim olursa olsun yordum, kimse yoksa kendime vuruyordum. Ben vurdukça tambur inim inim inliyordu. Kafam allak bullaktı. Tamburumdan Huriye'nin sesi geliyordu. Huriye'nin sesi beni duman ediyordu. Yemeden içmeden kesildim. Huriye konusunda birçok yanlışım vardı. O yanlışlıklarım pişmanlığa dönüşüyordu, onlar pişmanlığa döndükçe ben de kendi canımı yakıyordum. Nerde ise çat diye çatlayacaktım. Tambur bana merhem gibi geliyordu. O merhemi durmadan başıma sürüyordum, o merhemle başımı ovuyor, ovuyor, ovuyordum, tamburum parçalanıyordu. Parçalandığında oturup yenisini yapıyordum. Tellerini Huriye'nin sesine göre geriyor ve dokunuyordum tellere, hem sesim ve hem de yüreğim şahlanıp kalkıyordu.

Bütün ömrüm böyle geçti. Tamburumla ben yuvarlandık geldik bu güne.

Sonunda hem beni, hem de tamburumu bu karanlık deliğe tıktılar.

İşte şimdi de birlikteyiz. Birlikteliğimiz büyük bir dostlukla sürüp gidiyor.

O benim ekmeğim, ekmekliği bitince....

Karım, bu ışıltılı, bu pırıl pırıl teller ise çocuklarım...

O benim ağzım, dilim, sözüm.

Muhabbetim. Gerçi muhabbetimiz pek sık olmaz ama, yine olur arada bir.

Yanımda hep o var. Onu kalbim gibi taşıyorum. Birlikte yatıyoruz.

Gönül alıcı, yumuşak sözler söylüyorum ona, kızınca da paramparça ediyorum.

Kafamı onunla yarıyorum.

İnlemeye başlayınca da bütün pişmanlıklarım onunla birlikte dile geliyor.

içimde bir şeyler kopup kırılınca, onda da mutlaka bir şeyler kopup kırılıyor.

Gecenin en sağır anında köpekler felaketi duyup ulumaya başlayınca, yılanlar kıvır kıvır düşlerimi bölünce, fırtınalar her yanımı eritince, yersiz yurtsuz kalınca bütün düğmelerimi tamburum çözüyor ve beni bir anda sıcacık duygularla sarıp sarmalıyor.

İki tane yastığım var benim, birine tamburum başını koyar, birine ben.

Buz gibi soğuklar başlayınca, onu da bir yorganla örterim. Sonra koynuma alırım onu, Huriye'yi düşünürüm.

Tamburum Huriye'nin sesini verir.

Artık Huriye yok, ama, sesi tamburuma yadigar kaldı.

Huriye'mi nasıl sevdiysem, tamburumu da aynı öyle seviyorum.

Kasım beni ziyarete geldikçe, tamburum Huriye'nin sesini verdikçe, hayat ölüm kadar güzel.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült