Hikaye

 

 

Sultanın Yakarışı

İsmail Kadare


Ordu, kurşun bir kap içinde konan kanımı ardında bırakıp ölü bedenimle birlikte yola koyulduğunda, dünyanın bir daha ses vermemek üzere sustuğu izlenimine kapıldım. Sonra, ağır savaş arabalarının gıcırtısını, uzaklaşan atların tok nal seslerini duydum ve beni orada tek başıma yazgımla başbaşa bıraktıklarının bilincine vardım.

Babamın ağzından, insanlara özgü sapkınlığın, belleğin, öfkenin, öç almanın her birimizin kanında var olduğunu duymuştum babam da bunu kendi babasının ağzından duymuştu. Öte yandan, öyle görünüyor ki, bu lanetli ovada kanı bedeninden böylesine hoyratça ayrılan tek hükümdar benim.

Ölü bedenim, uzuvlarım, taçlı başım, ak düşmüş saçlarım, tam ortasında açılan yaranın izini taşıyan göğüs kafesim Anadolu'ya doğru yol alırken, beraberinde hiçbir şeyi götürmüyordu. Her şey burada kalmıştı ve sonunda vezirlerimin bunu, kanımın yakalarına yapışmasını engellemek için yaptıklarını düşündüm. Böylece, beni bu türbenin içinde, başımda gece gündüz yanan bir yağ kandiliyle bırakıp gittiler. Artık bir engel kalmadığına göre, Avrupa'ya saldırmak üzere yakında yeniden geri döneceklerini, hiç olmazsa bana saygılarını sunmaya, beni unutmadıklarını göstermeye geleceklerini düşünmüştüm. Ne varki ilkbahar gelip geçti, sonra yaz geldi, ardından yeni bir ilkbahar, gelen giden olmadı.

Neredeydiler, ne yapıyorlardı? Aradan üç yıl geçti, sonra yedi, sonra üç yıl daha. Türbemin başında seyrek olarak duran bir kaç yolcu bana dünyadan haberler getiriyordu. Timurlenk'in Bayezid'i Ankara savaş'ında yendikten sonra, demirden bir kafese vahşi bir hayvan gibi kapattığını duyduğumda, "Layığını buldun!" diye bağırmak geçti içimden.

Demek bu yüzden bunca zamandır sesleri solukları çıkmıyordu. Kardeşi Yakub'u öldürten oğlumutahtımı ele geçirmek için beni öldürten o idi belki benim lanetim vurmuştu.

Umutsuz yüklü zaman, umut taşıyan zamandan çok daha ağır ilerliyor. Kan, katılaşsa bile gücümden bir şey yitirmiyor. Hatta kurşun kabın içinde toz haline gelse bile, bu onun daha da yırtıcı olmasını engellemiyor.

Lanet olsun size, beni en saygın yaşımda bu ovanın üzerinde yürümeye zorlayıp orada yaşamayı yitirmeme neden olan Balkan halkları! Hele böylesi bir yalnızlığa mahkum ettiğiniz için lanet olsun hepinize!

...Yirminci yıl da geride kaldı, hiç haber yok. Sonra yirmi beşinci yıl. Ardından kırkıncı yıl. Sonunda kendi kendime artık her şeyin sonsuzluğa kadar yok olduğunu söylüyordum ki, aşina olduğum sesler duydum. Halklar birbirine saldırmaya hazırlandığında, bunu sezmek çok kolaydı. Geliyorlar, dedim kendi kendime, işte benim Türklerim! Ortaya yeni başbuğlar çıkacaktı, yeni vezirler onlarla birlikte elbette yeni kuşaklar. Ölümümü halkıma armağan etmeye, onu kutsamaya hazırdım ki, yaklaşanların Türkler olmadığını öğrendim. Kosova Ovası'nda bu kez birbirleriyle kapışan Balkanlılardı. Bu kez Sırplar ile Arnavutların sancakları karşı karşıya geliyordu: Arnavutların Katolik haçı ile Sırpların Ortodoks haçı.

"Birbirinizin karnını deşebilecek misiniz, kafirler!" diye bağırdım kendi kendime, lanetimi yineleyerek.

Ne varki benim lanetim bir yana, onlar birbirini yok etmek için gerekli tüm hazırlıkları yapmışlardı. Zaten benim Kosova Sefer'imden önce de, altı-yedi yüzyıl boyunca bu uğursuz boğuşmayı sürdürüp durmuşlardı. Bir süre için uzlaşıp bu ovada barış içinde yaşamışlar, sonra eski kavgalarına yeniden başlamakta gecikmemişlerdi, tam burada, hem de eskisinden daha acımasızca. Birbirine atıp tuttuklarını duyduğumda, başlangıçta bunun beni sevindirdiğini itiraf ediyorum. Sonra, içimdeki bu duygu zayıfladı. Birbirlerini öylesine kışkırtıp duruyorlardı ki, bu beni bile usandırdı.

Uzun yıllar işte böyle geçti. Altmış yıl, ardından yüz altmış yıl daha. Türbenin içindeki yağ kandilinin fitili, zayıf ışığını çevresine yaymayı durmaksızın sürdürüyordu. Adları eski, kendileri yeni sultanlar art arda tahta çıkıyordu: Mehmet, Murad, Süleyman, Ahmet, Murad, Mehmet birbirini izliyor, sonra da sırasıyla unutulmuşluğun karanlığına güveniyorlardı. Avrupa'nın yarısına baş eğdirmişlerdi, ne varki artık yorulmuş, geri çekiliyorlardı. Hıristiyanlığın haçı, göründüğünden daha direngen çıkmıştı. Hilal, sırasıyla Viyana'dan, Macar yaylasından, güneşsiz Polonya'dan, Ukrayna'dan, Kırım'dan, sonunda da, vaktiyle kaybı bizim için kuşkusuz en acı olan Balkan topraklarından çekildi. Bu halkların akılsız yanıyla olasılıkla senli benli olmuştuk, onlar da bizim uyuşukluğumuzla. Sonunda birbirimizden, her birimiz kendi yazgımızı izlemek üzere kesin olarak ayrıldık...

Başının üzerinde, acınası taş yerine yanan soluk kandille öncekinden daha da yalnız kaldım. Onlara gelince, oturup yararlı bir şey yapacaklarına, zincirlerinden boşanan vahşi hayvanlar gibi, yeniden birbirlerinin üzerine saldırdılar. Birbirleri hakkında söyledikleri alçaltıcı ezgiler, silahları kadar acımasızdı. Kehanetleri ve tehditleri ürkütücüydü. Halk ozanları yedi yüzyıl boyunca birbirlerine, "Gelip evini yakacağım," deyip durdu. "Köpeklerini parçalayacağım," dediler birbirlerine yedi yüzyıl boyunca. Ve gün geldi, söylediklerini yaptılar; ve gün geldi, yapıp ettikleri, söyledikleri ezgilere eklendi, zehre karışan zehir gibi.

Zaman aktı. Ölümümden bu yana beş yüzyıl geçti. Sonra beşyüz yetmiş yıl. Sonra altıyüz yıl. Bana gelince, hep buradayım, türbemde, yas belirten o zayıf alevin altında yalnız başıma. Onların gürültüsü, denizin uğultusu gibi durmaksızın sürüyor. Rüzgar, gelip geçenlerin attığı gazete parçalarını oraya buraya savuruyor. Böylelikle, olup bitenleri ara sıra öğreniyorum. Tuhaf ülke adları, vezir adları ve olaylar görüyorum bu gazetelerde: NATO, R. Cook, Madeleine Albright; Srebrenica'da, çocuk kıyımı, Miloşeviç, Mein Kampf. Sonra, yeniden o kadın vezirin adı. Hatta ara sıra benim adım bile geçiyor: Birinci Murad, Hüdavendigar.

Allah sabır versin bana! Buralarda kalalı on yüzyılı geçti ve uçsuz bucaksız Hıristiyan topraklarında yatan yalnız bir hükümdar olarak artık yoruldum. Kimi zaman, çok sıkıldığım anlarda, yaşanan bu dehşetlerin nedeni benim kanım mı, kendi kendime soruyorum. Bunun mantıksız bir var sayım olduğunu biliyorum; yine de, olmayan varlığımla sana ya karıyorum Tanrım, kerem et de bütün bunları unutmamı sağla! Kanımın buz gibi bu ovadan çıkartılıp götürülmesini sağla. Ve o kurşun kabın yerinden alınmasıyla yetinme; çadırımın kurulduğu yerdeki toprağı, kanımın ilk kez üzerine aktığı o toprağı da alt üst etsinler. Evet, Ulu Tanrım, çevremdeki toprağı iyice alt üst etsinler, çünkü kanımın bir kaç damlası bile burada kalacak olsa, bu tüm dünyanın belleğinin orada yoğunlaşmasına yeter...

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült