Hikaye

 

 

Stalin'in Öldüğü Gün

Doris Lessing


Doumemouth'daki teyzemden aldığım bir mektupla güne kötü başlamıştım. Mektubunda bana kuzinim Jessie'yi o gün saat dörtte fotoğrafçıya götürmek üzere vermiş olduğum sözü hatırlatıyordu. Söz verdiğim doğruydu, ancak sonra tümüyle çıkmıştı aklımdan. Saat dörtte Bill'le randevum vardı. Telefon edip ertelemek zorunda kaldım. Bili, Anti-Amerikan Faaliyetler Komitesi diye bir kuruluş ile başı derde girip kara listeye alınmış, geçim sıkıntısına düşünce de İngiltere'ye gelip burada oturma izni almaya çalışan Amerikalı bir sinema yazarıydı. Kendisine bir sekreter arıyordu. O güne kadar sekreterliğini hep karısı yapmıştı; ancak, hiçbir ortak noktaları kalmadığı gerekçesiyle yirmi yıllık evlilikten sonra boşanmak üzereydi. Onu Beatrice'le tanıştırmayı tasarlıyordum.

Beatrice, pasaport süresi dolmuş, Güney Afrikalı eski bir arkadaştı. Komünist damgası yediğinden ülkesine bir girerse bir daha çıkamayacağını biliyor, İngiltere'de bir altı ay daha kalmak istiyordu. Ama parası yoktu ve iş bulması gerekiyordu. Bili ile Bealrice'in epeyce ortak yanları olabileceğini düşünüyordum, fakat sonradan bu ikisinin birbirlerini kabullenemedikleri ortaya çıktı. Beatrice, takma isimle televizyona seks komedileri yazdığı ve kötü filmlerde oynadığı için Bill'i yoz buluyordu. Bili' in gerekçesine, yani aç yaşanamayacağına, haklılık payı tanımıyordu. Bill'e gelince, onun da siyasetle uğraşan kadınlara hayatı boyunca hiç tahammülü olmamıştı. Ben ise iki sevgili dostum arasındaki bu uzlaşmazlığı bilmeme konumunda olduğumdan, o santral, bu santral derken bir saat kadar Bill'in izini sürüp nihayet onu stüdyonun birinde, Lady Hamilton'la ilgili çekilmekte olan bir filmin provasında yakaladım. Sorun etmedi, çünkü zaten randevuyu unutmuştu. Beatrice'in telefonu yoktu. Telgraf çektim.

Böylece o günün öğleden sonrası kuzin Jessie için boşalmış oldu. Tam işimin başına otururken yoldaş Jean aradı ve öğle yemeği arasında beni görmek istediğini söyledi. Jean, yıllardır benim doğru bir politik çizgiye gelebilmem için bu işe kendini atamış yol göstericim ve danışmanımdı. Daha doğrusu kendisini yol göstericiliğime atamış birkaç kişiden biriydi Jean. Öykülerimin ilk cildinin yayımlanmasının hemen ertesi günü, şimdi hangisinde olduğunu hatırlamadığım birinde, sınıf mücadelesi üzerine yanlış bir çözümleme getirdiğimi bana açıklayabilmek için bir sabah işinden izin alıp da beni görmeye gelen işte yine Jean'di. O zamanlar söylediklerinin oldukça ciddi olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.

O gün öğle arasında Jean, sandviçlerini bir kağıt torbada yanma almış çıkageldi, biraz kahveye itiraz etmedi ve beni rahatsız ettiği için bozulmadığımı umduğunu, ancak kulağına gelen ve benim önceden etmiş olduğum bir laflan ölürü canının çok sıkkın olduğunu söyledi.

Anlaşılan oydu ki, bir hafla önce bir toplantıda Sovyetler Birliği'nde birtakım karanlık işlerin döndüğünü gösteren kanıtların varlığıyla ilgili düşüncemi dile getirmişim. Böyle sözlerin çok ucuz koktuğunu kabul edecek ilk kişi de ben olurmuşum.

Ufak tefek, gözlüklü, hayat dolu bir kadın olan Jean, otuz yıllık Parti çalışmasıyla işçi sınıfına olan bağlılığını kanıtlamış bir piskoposun kızıydı. Bana karşı tavrı her zaman cana yakın ve sabırlı olmuştu. "Yoldaş,” dedi, "senin gibi entelektüel kişiler her zaman partinin diğer kadrolarına oranla kokuşmuş kapitalist güçlerin daha fazla baskısı altında olurlar. Bu senin suçun değil. Ne var ki sen hep tetikte olmalısın."

Tetikte olduğumu sandığımı söyledim kendisine; yine de zaman zaman kapitalist basının, şüphesiz istemeyerek, doğruyu söylediğini düşünmekten kendimi alamadığımı ekledim.

Jean büyük bir titizlikle sandviçini bitirdi, gözlüklerini düzeltti ve işçi sınıfının her an uyanık olması gerektiği konusunda bana küçük bir söylev çekti. Sonra saat ikide ofisle bulunması gerekliğini öne sürerek kalkmak zorunda olduğunu söyledi. Benim gibi bir geçmişe sahip bir entelektüelin işçi sınıfının doğru çizgisine gelebilmesinin ancak Parti'de daha fazla çalışmakla, işçi sınıfıyla sürekli birlikte olmakla mümkün olabileceğini ve bu yolla yazılarımın sınıf mücadelesinde gerçek bir silah haline dönüşebileceğini söyledi. Ayrıca bana, otuzlardaki duruşmaların mahkeme tutanaklarını yollayacağını, bunları okuduğum takdirde Sovyet adalet sistemine karşı şu anda göstermekte olduğum ikircikli tavrımın düzelebileceğim ekledi. Mahkeme tutanaklarını yıllar önce okuduğumu ve o zaman olduğu kadar şimdi de okuduklarımın bana ikna edici gelmediğini söyledim. Jean de bana üzülmememi, gerçekten sağlıklı bir işçi sınıfı tavrının ancak zaman içinde kazanılabileceğini söyledi.

Böyle diyerek kalktı gitti. Hatırlıyorum da, her nedense oldukça moralim bozulmuştu o gün.

Tam tekrar işimin başına dönmeye hazırlanırken telefon çaldı. Kuzinim Jessie'ydi arayan. Daha önce konuştuğumuz gibi evime gelemeyeceğini, çünkü fotoğraf için üzerine giyeceği giysiyi satın almakta olduğunu söyledi. Acaba yirmi dakika sonra elbise dükkanı önünde buluşabilir miydik? Öğleden sonraki işimi olduğu gibi bırakıp bir taksiye alladım.

Yolda taksi şoförüyle hayat pahalılığından, hükümetin tutumundan söz ettik ve aynı şeyleri düşündüğümüz ortaya çıktı. Sonra bana on sekiz yaşındaki biricik kızının kırk beş yaşındaki tek arkadaşıyla evlenmek istediğini söyledi. Onaylamıyordu bunu, fikrini söyleyince de hem kızından, hem de en yakın arkadaşından olmuştu. Daha da kötüsü, karısının aldığı bir kadın dergisinde okuduğu psikolojiye ilişkin bir yazı dolayısıyla kızında baba saplantısı olduğunu keşfetmişti aniden. "Bu yazı beni berbat elti," dedi. "Birdenbire böyle bir şeyle yüz yüze kalmak korkunç." Elbise dükkanının önüne usulca yanaştı, indim arabadan.

"Buna niye bu kadar gönül koymuşsunuz, anlamıyorum," dedim. "Hepimizde baba saplantısı yoksa çok şaşarım."

"Böyle konuşmak doğru değil ama," dedi, parayı almak üzere elini uzatırken. Kafası limon ya da fıstık biçiminde, ufak tefek buruk bakışlı bir adamdı şoför, küçük mavi gözleri dalgın ve acı yüklüydü. "Bizim hanım bana yıllardır Hazel'i fazlaca kayırdığımı söyler durur. Şimdi düşünüyorum da galiba hakkı varmış."

"Bir de şu açıdan bakın ama," dedim. "Bir evladı çok az sevmektense çok fazla sevmek daha iyidir."

"Sevgi mi?" dedi. "Sevgi ha? Bugünlerde bu küçücük sevgilerden bol var etrafla bana sorarsanız, ama Hazel üç ay önce can arkadaşım George'la birlikte olmak için evi terkediyor ve bana nerede, nasıl olduğunu bildiren bir kart bile atmıyor."

"Şöyle ya da böyle, hayat herkes için epeyce zor," dedim.

"Öyle denebilir," dedi.

Bu konuşma daha çok uzayabilirdi, ancak birden farkettim ki Jessie kaldırımda durmuş bizi seyrediyor. Şoföre hoşçakalın dedim ve dönüp biraz da çekinerek Jessie’ye doğru yürümeye başladım.

"Gördüm seni," dedi. "Tartışıyordun onunla. Tek yapılacak şey budur. Bugünlerde giderek felaket terbiyesizleştiler. Benim prensibim mesafeyi göz önüne almadan altı peni bahşiş bırakmak. Beğenmeyip de söylenirlerse, bırak ne isterlerse desinler. Daha dün birisine altı peni verdim diye cadde boyunca arkamdan bağırdı durdu. Ama biz bunlara karşı direnmeliyiz."

Kuzinim Jessie uzun boylu, geniş omuzlu, yirmi beş yaşlarında bir kızdır. Ama on sekiz yaşında görünür. Genç, yuvarlak, sivri çeneli suratının üzerine açık kahverengi saçları serbestçe düşer. Kocaman açık mavi bakire gözleri vahşi bakışlıdır. Tepeden tırnağa bir Viking kızına benzer, özellikle de otobüs şoförleriyle ve hamallarla didiştiği zamanlar. O ve Emma Teyzem aşağı tabakayla bitmez tükenmez bir gerilla savaşı sürdürürler; bu eğlenceyi ikisine de çok görmüyorum, çünkü olağanüstü kasvetli bir yaşantıları var. Ayrıca, sanıyorum ki, uzlaşmaz çelişkileri olan kişiler de hoşlanıyor bundan. Bir keresinde, hatırlıyorum, kuzinim Jessie ile bir taksi şoförü arasında geçen bir alışma sonrası, Jessie omuzlarını sallaya sallaya bütün edasıyla uzaklaşırken, şoför kıymet bilir bakışlarla Jessie'ye bakıp için için gülerken, "işte katıksız bir demode tip şu giden," dedi. "Bugünlerde pek böylesi yaratılmıyor arlık."

"Elbiseni aldın mı?" diye sordum.

"işte üstümde," dedi.

Kuzin Jessie hep aynı tarz giysiyle dolaşır: iyi dikimli bir tayyör, yakasız kazak ve boynunda bir dizi inci. Bu giysisi içinde çok hoş durur.

"O zaman gidip şu işi hemen bitirelim," dedim.

"Annem de geliyor," dedi, saldırıya hazır gözlerle bana bakarken.

"Ha öyle mi?" dedim.

"Yalnız ona alışveriş sırasında kendisini yanımda kesinlikle istemediğimi söyledim. Beni buradan gelip almasını istedim. Benim giysilerimi seçmesini kesinlikle istemiyorum."

"Çok haklısın," dedim.

Emma Teyzem vakit geçirmek için girdiği köşedeki pastaneden bize doğru geliyordu. Çok iri yapılı bir kadındır teyzem ve lacivertleri, inci kolyesi ve beyaz eldivenleriyle trafikte görevli bir kadın polise benzer. Kocaman geniş çeneli, kederli bir yüzü vardır ve bulldog gözleri hemen her zaman hayal kırıklığıyla kızına takılıdır.

"Gördün mü işle!" dedi Jessie'nin tayyörünü görür görmez. "Pekala beni yanında götürebilirmişsin."

"Ne demek isliyorsun?" dedi Jessie hemen.

"Bu sabah Renee'ye uğradım. Senin geleceğini söyledim ve sana bu tayyörü göstermelerini tembih etlim. Ve sen de gidip onu aldın. Gördün mü, senin zevkini kendiminki kadar iyi biliyorum."

Jessie kavgaya hazır sivri çenesini annesine doğru kaldırdı. Annesi de alçakgönüllü bir zafer edasıyla gözlerini yere indirdi ve şemsiyesinin ucuyla yere hafif hafif vurmaya başladı.

"Yola koyulsak iyi olacak," dedim.

Emma Teyze ve Kuzin Jessie havaya çepçevre sinirli elektrik akımları saçarak yanıma düştüler ve hep beraber cadde boyunca ilerlemeye başladık.

"Biraz yukarıdan bir otobüse binebiliriz," dedim.

"Evet, o daha iyi olacak," dedi Emma Teyze. "Bugün bir taksi şoförünün daha saygısızlığına katlanabileceğimi sanmıyorum."

"Yok," dedi Jessie, "ben de katlanamam."

Otobüsün üst katına çıktık ve en ön sıraya yan yana oturduk.

"Umarım senin şu adam Jessie'nin tam hakkım verir," dedi Emma Teyze.

"Ben de," dedim. Emma Teyze her yazarın bir fotoğrafçılar, gazeteciler ve yayımcılar güruhunun anaforunda yaşadığına inanır. Fotoğrafçı seçiminde tam aranılan kişinin ben olduğumu düşünmüş. Öyle olmadığımı yazdım kendisine. O da cevap olarak bana, bu işin, yapabileceklerimin en önemsizi olduğunu yazdı. "Benim için hiç farketmez, aslında," dedi Jessie, hiç kimsenin zaten anlamasını beklemediği, sanki onulmaz acılar dolu bir içsel tutarlılığın ifadesiymişçesine dile getirdiği her zamanki kısa, kavgacı, nefes nefese cümlelerinden birini sarfederken.

Bildiğim kadarıyla Emma Teyze ve Jessie’nin yaşadıkları pansiyonda, erkek kardeşi TV yapımcısı olan yaşlı bir pansiyon sakini var.

Jessie yerel tiyatronun Sessiz Düğün adlı oyununda oynuyordu bir süredir.

İyi bir fotoğrafı olursa, diye düşünmüş Emma Teyze, bu fotoğraf, bugünlerde bir hafta sonu pansiyondaki kardeşine bir çay ziyareti yapması beklenen TV yapımcısına gösterilebilir ve eğer Jessie fotojenik bulunursa, adam onu Londra'ya uçurduğu gibi televizyon yıldızı yapabilir.

Jessie'nin bu girişim hakkında ne düşündüğünü bilmiyordum. Annesinin kendi geleceği ile ilgili planları hakkında Jessie'nin ne düşündüğünü hiçbir zaman öğrenemedim. Onaylayabilir de, tersi de olabilir, ama hep kavgacı ve nefes nefese bir ilgisizlik bütünlüğü içinde.

"Eğer tavrın bu olacaksa canım," dedi Emma Teyze, "fotoğrafçının işi sanırım gerçekten zor olacak."

"Öf anne!" dedi Jessie.

"İşte biletçi geliyor," dedi Emma Teyze acı acı gülümserken. "Geçen sefer ödediğimden bir kuruş bile fazla ödemiyorum. Knightsbridge ile Küçük Düşes Sokağı arası tam üç penidir."

"Fiyatlar arttı," dedim.

"Fazladan tek kuruş yok," dedi Emma Teyze.

Biletçi değildi gelen. Merdiven başında birbirlerine tutuna tutuna ilerleyen, sonra da yan yana değil de önlü arkalı yerlere oturan iki orta yaşlı insandı. Böyc oturmaları bana garip geldi, hele hele kadın önde oturan adamın omzuna eğilip avaz avaza, papağan sesiyle şöyle deyince: "Pekala, yalnız sen benim balığımı bir daha dışarı atarsan, ben de ev sahibine söyler seni dışarı attırırım. Seni daha önce de uyarmıştım."

Islak, gri, üzerine oturulmuş bir şapkaya benzeyen adam önüne baktı ve başını otobüsün sarsıntısıyla bir ahenk sallayarak anladığını belirtti.

"Ayrıca balığımın üzerinde mantar var. Nereden geldiğini bilmiyorum mu sanıyorsun?"

Adam birden ısrarlı, yüksek perdeden bir sesle cevap verdi: "Denizin derinliklerinde bir yığın küçük balık var, bir yığın minicik balık. Dinamitliyoruz bu balıklan ve bu yaptığımız bağışlanmaz bir şey öyle değil mi, bu zavallı küçücük balıklan yok ettiğimiz için bağışlanmayacağız."

Kadın dostça bir sesle, "Bunu düşünmemiştim," dedi ve yerinden kalkarak adamın yanma oturdu.

Bu öğleden sonrasının bir noktada rayından çıkacağını biliyordum, ama bu konuşma canımı sıkmıştı. Emma Teyze, "İşte. Eskiden böyle insanlar yoktu. Bunlar hep İşçi Hükümeti yüzünden," diyerek havayı normale döndürünce rahatladım.

"Öf anne," dedi Jessie, "bugün hiç politika konuşacak halim yok."

İstediğimiz yere varmıştık. Otobüsten indik. Emma Teyze'nin üçümüz adına verdiği dokuz peniyi şoför hiç itiraz etmeden aldı. "Üstelik de hiçbir işe yaramıyorlar," dedi Emma Teyze.

Hafif hafif yağmur çiseliyordu, bayağı da soğuktu dışarısı. Cadde boyunca kafalarımız Emma Teyze’nin şemsiyesi altında yürümeye başladık.

O sırada gözüm bir gazete başlığına takıldı: "Stalin ölüyor." Durdum, şemsiye sallana sallana yoluna bensiz devam etti. Gazete bayii eski bir tanıdıktı. "Nereden çıktı bu," dedim. "Yine satışları artırmak için numara mı?"

"Bana sorarsan," dedi gazeteci, "ihtiyarın sonu geldi. Eh, yaşadığı hayata bir bakarsan, bence belliydi geleceği. Buldozer gibi yapısı olmalı insanın." Bir gazete katlayıp bana uzattı. "Bence bu tür bir yaşamın kimseye faydası yok. Hareketsiz. Rapor oku, toplantılarda otur. Ben işimi bu yüzden seviyorum, temiz havası bol."

On adım ötede Emma Teyze'yle Jessie ıslak şemsiyenin altına büzüşmüş bana bakıyorlardı. "Bir şey mi var, canım," diye bağırdı Emma Teyze. "Görmüyor musun gazete alıyor," diye tersledi annesini Jessie.

Gazete satıcısı, "O gidince her şey çok değişecek. Oralarda olan bitene çok akıl erdirdiğimden değil ama bunlar demokrasiye fazla alışık değiller, öyle değil mi? Yani demek istediğim, insanlar bir şeye fazla alışık değillerse yokluğunda aramazlar."

Yağmur altında koşarak şemsiyeye ulaştım. "Stalin ölüyor," dedim.

"Nerden biliyorsun?" dedi Emma Teyze şüphe dolu bir sesle.

"Gazete yazıyor."

"Bu sabah hasta olduğunu söylüyorlardı. Ama sanırım hepsi propaganda. Görmeden inanmam."

"Aptalca konuşma anne. Nasıl göreceksin ki?"

Cadde boyunca yürüdük. Emma Teyze, "Ne dersin?" diye sordu. "Jessie şöyle albenili, güzel bir öğleden sonra giysisi alsaydı sanki daha mı iyi olurdu?"

"Aman anne," dedi Jessie, "görmüyor musun kız üzgün. Churchill'in ölümü bizim için ne anlam taşıyorsa bu olay da onun için aynı."

"Ne diyorsun, canım," dedi Emma Teyze, şok etkisiyle olduğu yerde donarken. Şemsiyenin uçlarından biri Jessie'nin kafa derisini sıyırdı ve küçük bir çığlık attı Jessie. "İndir artık şu şemsiyeyi, görmüyor musun yağmur dindi," dedi sinir içinde kafasını ovuştururken.

Emma Teyze iterek, kakarak şemsiyesini kapattı. Sonra Jessie alıp katladı onu. Emma Teyze surat kıpkırmızı, kaşlar çatık bana tereddütle baktı ve "Şöyle sıcak bir fincan çaya ne dersin?" diye sordu.

"Jessie gecikecek," dedim. Fotoğrafçının kapısının hemen önüne gelmiştik.

"Umarım bu adam Jessie'nin yüz ifadesini yakalar," dedi Emma Teyze. "Henüz daha bir kişi bile yakalayamadı bu ifadeyi."

Jessie fazlaca tantanalı görünüşlü mor ve alim sarısı çizgili duvar kağıdı kaplı giriş merdivenlerinden yukarı doğru hepimizin önünde çıkmaya başladı. Jessie'nin gayet beceriyle kapıyı açmasıyla üst kattaki odadan bir Stravinsky patladı. Her yanı beyaz, gri ve altın sarısı kaplı bekleme odası gibi bir yere peşinden girdik. İlkbahar Törenleri tepemizdeki minik avizeyi tıngırdatıyordu ve evsahibim olan siyah, kadife ceketli yakışıklı genç adamın özür dileyen bir gülümsemeyle müziği durdurmasına kadar konuşmamızın bir anlamı olmadığını düşündük.

"Umarım doğru yere geldik," dedi Emma Teyze. "Kızımı buraya fotoğraf çektirsin diye getirdim."

"Elbette doğru yere geldiniz," dedi genç adam. "Gelmekle ne iyi ettiniz!" Emma Teyze'nin beyaz eldivenli ellerini ellerinin içine aldı ve onu geniş bir kanepeye adeta bastırarak oturttu; böyle bastırılarak oturtulmaya Emma Teyze şaşkınlıktan al basmış bir suratla tepki verdi. Genç adam sonra bana baktı. Ben çarçabuk Emma Teyze'den hayli uzak bir başka kanepeye kendimi altım. Fotoğrafçı Jessie'ye gülümseyerek profesyonel bir göz altı. Jessie halının üzerinde, elleri arkadan kilitli, teftiş sırasındaki bir amiral edasıyla öyle duruyor, adama kötü kötü bakıyordu.

"Hiç rahat görünmüyorsunuz," dedi fotoğrafçı Jessie'ye kibarca. "Tümüyle gevşemezseniz, biliyorsunuz, gerçeklen iyi sonuç alamayız."

"Gayet rahatım," dedi Jessie. "Rahat olmayan biri varsa o da şurada oturan kuzinim."

"Sorunun benim rahat olup olmamam olduğunu sanmıyorum, çünkü fotoğraf çektirecek ben değilim," dedim. Üzerinde oturduğum kanepeden yere bir kitap düştü. Ronald Firbank'in Cakalı Zenci adlı kitabıydı bu. Ev sahibimiz çarçabuk fırlayıp aldı kitabı.

"Bizim Ron'u okur musunuz?" diye sordu.

"Zaman zaman," diye cevap verdim.

"Ben şahsen başka bir şey okumam. Bana kalırsa son sözü o söylemiş. Bitirince bir daha başa dönüp tekrar okuyorum. Firbank'tan sonra bir yazarın tek satır bile yazması bence anlamsız."

Bu sözler şevkimi kırdı, canım başka bir şey söylemek islemedi.

"Sanırım bir fincan sıcak çay hepimize iyi gelecek," dedi adam. "Ben çayı hazırlarken yine gramofon çalalım, ister misiniz?"

"Benim modem müziğe hiç tahammülüm yok," dedi Jessie.

"Hepimizin beğenisi aynı olamaz," dedi fotoğrafçı. Arkadaki kapıya doğru tam bir adım atmıştı ki kapı açıldı ve başka bir genç elinde çay tepsisiyle içeri girdi. O da birincisiyle aynı uçarı havayı, aynı dostane rahatlığı taşıyordu. Üzerinde siyah kot pantolon, mor bir kazak vardı ve tepesinde saç yerine sanki iki adet yamuk yumuk kesilmiş parlak siyah kanat taşıyordu.

"Ah canım, teşekkürler," dedi ev sahibimiz ona. Sonra bize dönerek, "Arkadaşım ve asistanım Jackie Smith'i sizlere takdim edeyim. Benim adımı biliyorsunuz. Şimdi hepimiz bir fincan güzel çay içersek, inanıyorum ki, aramızdaki titreşim dalgaları birazcık olsun daha uyumlu hale gelecek."

Bütün bu süre boyunca Jessie rahat pozisyonunda halının üzerinde durmaktaydı. Ev sahibimiz ona çay ikram etti. Jessie başıyla beni göstererek "Ona verin," dedi. Adam çayı geri alıp bana uzattı. "Neyiniz var canım?" diye sordu. "Kendinizi iyi hissetmiyor musunuz?"

"Gayet iyiyim," dedim gazetemi okumaya devam ederken.

"Stalin ölüyor," dedi Emma Teyze. "Ya da öyle inanmamızı istiyorlar."

"Stalin mi?" dedi ev sahibimiz.

"Şu Rusya'daki adam," dedi Emma Teyze.

"Ha şu ihtiyar Jo Amca. Tanrı yardımcısı olsun."

Emma Teyze çayını içmeye başladı. Jessie'nin yüzünde huysuz şüpheci bir ifade belirdi.

Jackie Smith gelip yanıma oturdu ve omzumun üzerinden gazeteyi okumaya başladı.

"Vay vay," dedi. "Vay, vay, vay, vay." Sonra kıkır kıkır güldü ve "Dokuz doktor ha!" dedi. "İsterse elli doktor olsun başımda, yine de kendimi güven içinde hissetmezdim doğrusu ben, değil mi ama?"

"öyle," dedim, "pek hissedilmez."

"Sersem baş belası," dedi Jackie Smith. "Yıllar önce bir tekmeyle atılması gerekirdi kenara. Savaş sonunda belliydi artık ondan bir hayır gelmeyeceği, aynı fikirde değil misiniz?"

"Bunu söylemek pek kolay değil," dedim.

Ev sahibimiz bir elinde çay fincanını tutarken diğer elini çok kararlı bir havada kaldırdı ve "Böyle şey duymak istemiyorum," dedi. "Gerçeklen istemiyorum. Allah da biliyor ya, hakkında tek şey bilmek istemediğim konu politikadır. Yine de, savaş sırasında Jo Amca'yla Roosevelt tam benim magazin oğlanlarımdı. Tam ama."

Konuşmanın tam burasında o ana kadar ne bir yere oturmuş, ne de bir fincan çay içmiş olan Jessie öne doğru bir adım atarak öfkeyle, "Baksanıza," dedi, "şu allahın belası işi bitirelim mi, ne dersiniz?" Pembe bakire yanakları ihtirasla parlıyor, gözleri mutsuz bir ışık saçıyordu.

"Tabii canım," dedi ev sahibimiz, fincanını masaya bırakırken. "Tabii olur, öyle istiyorsanız öyle olsun."

Asistanı Jackie'ye baktı, o da istemeye istemeye kenara koydu gazeteyi ve bir sürü kamera ve fotoğraf malzemesinin durduğu oda girintisini örten perdenin kordonunu çekti. Sonra her ikisi de düşünceli bir biçimde Jessie'yi süzdüler. "Acaba fotoğraf ne için gerekli. Bilseydik daha bir yararlı olurdu. Kamuoyuna mı? Kitap kabı için mi? Yoksa sadece şanslı arkadaşlar için mi?"

"Bilmiyorum ve beni hiç ilgilendirmiyor," dedi Jessie.

Emma Teyze ayağa kalkarken, "Yüz ifadesini yakalamanızı istiyorum," dedi. Bir anlık öyle bir bakışı var ki..."

Jessie annesine doğru yumruklarını sıktı.

"Emma Teyze," dedim ben, "birlikte biraz dışarı çıksak, daha iyi olmaz mı?"

"Ama canım..."

Ancak o sırada ev sahibimiz kolunu onun boynuna atmış hafiften hafiften onu kapıya doğru sürüklemeye başlamıştı bile. "Elimde bir dünya güzeli var. Ortaya iyi bir şey çıkarayım, herhalde istersiniz değil mi? Ama en sempatik seyircilerin varlığında bile işimi doğru dürüst yapmam mümkün değil benim."

Emma Teyze bir kez daha çöktü, kıpkırmızı kesildi. Yanında ev sahibimizden boşalan yeri aldım ve kapıya doğru götürdüm onu. Kapı kapanırken Jackie Smith'in sesini duyduk: "Müzik olsun mu?" Ve arkasından Jessie'nin sesi: "Müzikten iğrenirim." Yine Jackie: "Oysa biz bugüne kadar müziğin yararını çok görmüşüzdür..."

Kapı kapandı. Emma Teyze'yle ben sahanlık penceresinden sokağı seyretmeye başladık.

"Bu genç adam senin de fotoğrafını çekti mi?" diye sordu Emma Teyze.

"Bana tavsiye edildi," dedim.

Arkamızdaki odadan müzik sesi duyuldu. "Gilbert ve Sullivan," dedi teyzem. "Eh, bundan da nefret ettiğini söyleyemez artık. Ama belli olmaz, sırf zorluk çıkarsın diye..."

Bir sigara yaktım. Penzance Korsanları aniden durdu.

"Anlat bakalım canım," dedi Emma Teyze birden, en sahte sesiyle "anlat bakalım, bu günlerde ne gibi heyecanlı işler içindesin."

Emma Teyze hep bana bunu sorar; ben de her seferinde hayatımın hangi bölümünün Emma Teyze'ye sunulmasının daha uygun olacağı konusunda zorlanırım, "örneğin, bugün neler yaptın?" Bill'i düşündüm. Sonra Beatrice'i. Yoldaş Jean'i düşündüm.

"Öğle yemeği yedim," dedim. "Bir piskoposun kızıyla."

"Sahi mi?" dedi inanmamış gibi.

Yeniden müzik: Cole Porter. "Bu uygun değil bence," dedi, "modem bir şey bu galiba." Müzik durdu. Kapı açıldı. Jessie, yüzü kararlılıkla ışıl ışıl yanarak duruyordu kapıda. "Olmuyor," dedi. "Özür dilerim, anne. Bugün hiç havamda değilim."

"Ama daha bir dört ay Londra'ya gelmeyeceğiz."

Ev sahibimiz ve asistanı Jessie'nin arkasında göründüler. Her ikisinin de yüzünde az çok cesur bir gülümseme vardı. "Belki de bu işe boşvermemiz hepimiz için en iyisi," dedi Jackie Smith.

"Evet," dedi ev sahibimiz, "daha ileride bir daha deneriz. Herkes kendisini bir toparlasın da."

Jessie iki gence dönerek elini pat diye uzattı. "Çok özür dilerim," dedi, vahşi bakire içtenliğiyle. "Gerçekten çok üzgünüm."

Emma Teyze öne atılıp Jessie'yi kenara itti ve adamların elini sıktı. "Her ikinize de teşekkür ederim," dedi, "çay için."

Jackie Smith gazetemi üç kafanın ardından sallarken, "Bunu unuttunuz," dedi.

"Önemli değil, sizde kalabilir," dedim.

"Aman, çok teşekkürler," dedi. "Şimdi bütün pis ayrıntıları okuyabilirim." Kapı dostça gülücüklerinin üzerine kapandı.

"Eh," dedi Emma Teyze, "hayatımda bu kadar ulandığımı hatırlamıyorum."

"Hiç derdim değil," dedi Jessie, "vız gelir."

Sokağa indik. Birbirimizle el sıkıştık, öpüştük. Karşılıklı teşekkür etlik.

Emma Teyze'yle Kuzin Jessie bir taksiye el ettiler. Ben otobüse atladım.

Eve vardığımda telefon çalıyordu. Beatrice'di. Telgrafımı aldığını ama yine de beni görmek istediğini söyledi. "Stalin ölüyor, biliyor muydun?" dedim.

"Tabii biliyorum. Dinle, Bakır Kuşağı'yla ilgili bu sorunu kesinlikle tartışmamız şart."

"Neden?"

"Eğer bu konuyla ilgili gerçeği insanlara biz anlatmazsak, kim anlatacak?"

"Öyle, haklısın galiba," dedim.

Bir saat sonra yanımda olacağını söyledi. Daktilomu çıkarıp çalışmaya başladım. Telefon çaldı. Yoldaş Jean'di. "Haberi duydun mu?" dedi, ağlıyordu.

Yoldaş Jean, Stalin-Hitler Antlaşması sırasında kocası İşçi Partisi'ne üye oldu diye onu terketmişti. O zamandan beri de pansiyon odalarında yatağının üzerinde Stalin'in resmi asılı, ekmek, tereyağı ve çayla yaşıyordu.

"Evet duydum," dedim.

"Korkunç bir şey," dedi hıçkırarak. "Korkunç, öldürdüler onu."

"Kim öldürdü? Sen nereden biliyorsun?"

"Kapitalist ajanlar tarafından öldürüldü," dedi. "Gayet açık." "73 yaşındaydı," dedim.

"İnsanlar öyle pat diye ölmez," dedi.

"73 yaşında ölürler," dedim.

"Ona layık olabilmek için ant içmeliyiz," dedi.

"Evet," dedim, "galiba öyle yapmalıyız."

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült