Hikaye

 

 

Sözcükler Eylemdir

Paul Theroux


Profesör Sheldrick, Corte'deki lokantaya girer girmez barın yanında ayakta duran kadını gördü. O anda, giderken onu da birlikte götürmeye, belki de onunla evlenmeye karar verdi. Kadın yemek listesini getirip Sheldrick de onun lokanta çalışanlarından biri olduğunu anlayınca, kıyıda, lle-Rousse'da oda tuttuğu otele hemen peşinden geleceğinden daha da emin oldu. Nasıl eyleme geçeceğini kurarken, tezgahın arkasındaki adamın kadının kocası olabileceği — kara, sarkık bir bıyığı vardı ve kadından daha yaşlıydı — olasılığı yıldırmadı onu. Adam nasıl olsa ayının birine benziyordu; Sheldrick se varını yoğunu kadına vermeye hazırdı.

Karısı Sheldrick’i Marsilya'da terketmişti. Kendi yaşamını sürdürmek istediğini söylüyordu. Kırkına merdiven dayadığını, biraz daha beklerse hiçbir adamın ona bakmayacağını anlatmıştı. Bu konuda tartışmayı da reddetti, ikna edilmeyi de; kararı kesindi. Yalvaran hep Sheldrick'di. ama hiçbir işe yaramadı.

«Ne yaptım ki sana?» diye sordu Sheldrick.

«Yaptıkların değil, söylediklerin.»

Sözcükler eylemdir; karısının söylemek istediği buydu, anlıyordu. Tek bir sözcük de değil üstelik, tüm sözcüklerin bir düzine yıl boyunca birikimi. Evliliklerinin çok önceden yıkıldığının farkındaydı. Bu harabenin içinde yaşamaya razıydı gene de; karısının da onu gereksindiğine inanıyordu. Ama orada, Marsilya'da, onu terkettiğini açıklamıştı karısı. Böylesine kesinlikle söylediği sözcüklerin karşısında güçsüzleşivermişti; karısı onunla konuşurken, sanki onu ayaklarının altına almış gibi ağrıyordu her yanı. Evi karısına bırakıp her ay belirli bir para ödemeyi kabul etmişti.

«Acı çekeceğim,» demişti Sheldrick.

«Müstahaksın.»

Umut dolu, çocuksu bir davranıştı karısınınki; yaslı bir insanın tavrı gibi neredeyse. Karısı eve dönmüştü; ama’ onun dönme zamanı gelince, bunda bir anlam görememiş, yeniden çalışmaya koyulmak için hiçbir neden bulamamıştı. Connecticut’da bir üniversitede Fransız yazını profesörüydü, eğitim dönemi de başlamak üzereydi. Ama karısının onu terkettiği günden beri Sheldrick ne bir mektup yanıtladı, ne yeni girişimler tasarladı, ne de geleceği düşündü. Ne olacaktı ki? Hiçbir şey yapmıyordu, çünkü hiçbir şeyin anlamı yoktu. Bu yolculuğa çıkarken — karısını biraz da bir yük olarak görmesine karşın — kendini kısmetli sayıyordu. Şimdi yaz bitmiş, karısı onu terketmiş, giderken de dünyayı yanında götürmüş gibi geliyordu Sheldrick’e.

Önceden yaptığı her şeyin önemini yadsıyordu artık; başarısızlık duygusu öylesine büyüktü ki, yaşamıyordu sanki — tüm savunmalarından yoksun bırakılmış, yokolması kaçınılmaz, kibar ve zararsız bir yaratıktı. Karısı onları koruyan taşı kenara

itmiş, yumuşak ve kör bir solucan gibi açıkta bırakıvermisti onu.

Bu hiçbir işe yaramama duygusu tam bir sorumsuzluğun içme itmişti onu. Dünya bir hayaldi — bir evlilik, bir yaşantı yaratmış, hepsi yok olmuştu. Küçücük sesiyle, boşlukta kıvranıp duran bir kurbandı o. Somut olduğunu sandığı şeyler aslında birer dumandı. Yalnız sevgililerin inancı vardı. Ama karısının dönmesini de istemiyordu; hiçbir şey istemiyordu.

Onu şaşırtan, ıssız bir Korsika kasabasında, tanımadığı bir lokantaya girince gördüğü bir kadınla evlenmek isteyivermesiydi. Onu böyle yürekli kılan şeyin yenilgi olup olmadığını düşündü. Bu adanın — yalnız kalmış bir erkek olarak karşılaştığı bu ilk görünümün — delibozuk havasına uygun, yabanıl, batık bir gemiyi andıran bir duruşu vardı. Kadından, onunla birlikte gelmesini isteyecekti.

Kadının tuhaf güzelliği büyülemişti onu; Cateraggio nun pis kokularından arabayla gelirken, tüm öğleden sonra boyunca gördüğü bazı ağaçların güzelliğiydi bu. O ağaçlar gibi inceydi, ve adada gördüğü hiçbir kadına benzemiyordu. Onsuz Corte’ den ayrılamayacağını anladı birden. Korsika'da sevdiği her şeyi kendinde toplamıştı kadın. Giderken onu yanında götürme kararı kesindi. Hiçbir kuşku yoktu kafasında; bu delice, ama gerekli bir karardı. Oturacak bir yer bulup, bir içki söyleyip yemek listelerinden rastgele bir şeyler seçerken de nasıl eyleme geçeceğini kararlaştırmıştı. Yalnızca başlamak kalıyordu artık.

Fransızcası çok iyiydi. Aslında, İngilizce konuşurken bile sesine hafif bir Fransız şivesi verir, gırtlağına az bir kekemelik, diline küçük bir pelteklik oturturdu. Ama dil sorunu önemli değildi. Kadının omuzları küçücüktü, memeleri yok gibiydi, bacakları ince ve biçimli, saçları kısacık kesilmişti. Yemekten söz etti ona, ama yalnızca onu tutmak için, yakınında olabilmek için. Zambak kokuyordu. Kadın şarabı getirdi; yemeğini; tatlısını — meyva; kahvesini — kocasının (hemen hemen kesinlikle kocasının) makinede hazırladığı. Ve her seferinde yeni bir şeyler söyledi Sheldrick, aralarında bir yakınlık doğurmaya, kadını varlığından haberdar etmeye çalıştı. Kesin bir tasarımı yoktu. Ama kasabadan onsuz ayrılmayacaktı. O gece lle-Rousse’da olması gerekiyordu. İnce dokunmuş bir kazak vardı kadının üstünde. Lokantaya uygun değildi giyimi : işçi falan değildi. Burası kocasınındı — o da karısını zorluyordu kendisine yardımcı olması için. Sheldrick bunları tahmin ediyordu; ve karşılaşmalarının bir rastlantı olmasına karşın, kadının da onu beklemekte olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladı.

Hesabı, katlanmış olarak, bir tabağın içinde getirdi. Kadının da hesaba bakmasını istedi Sheldrick; yanıbaşına eğilip bakınca da, «Lütfen,» dedi, «benimle gelin.»

Ürkeceğinden korktu : tehlikeli bir şey söylemiş olduğunu farketti birkaç saniye boyunca. Ama hesaba bakıyordu kadın. Numara mıydı bu? Zaman mı kazanmaya çalışıyordu?

«Arabam var,» dedi.

Kadının yüzü anlatımsızdı. Keskin, kırmızı pençesiyle dokundu hesaba.

Sesini denetlemeye çalışarak, «Sizi seviyorum,» dedi Sheldrick, «ve benimle gelmenizi istiyorum.»

Yüzünü döndü kadın, yeşil gözlerini çevirdi ona; onu incelediğini, deli olup olmadığını düşünmekte olduğunu farketti Sheldrick. Güçsüzce gülümsedi, kadının bakışı da yumuşar gibi oldu, solgun bir parıltı geldi gözlerinin yeşiline.

Sheldrick’in elleri titredi parayı tabağa bırakırken.

«Paranızın üstünü getireyim,» dedi kadın.

Sonra da gitti. Kocası olduğunu sandığı adama tutkusunu belli etmemek için masa örtüsüne bakmaya zorladı kendini Sheldrick.

Hemen dönmedi kadın. Kocasına mı iletiyordu söylediklerini? Yalvarıcı bir fısıltıyla söyledikleri öyle delice bir içgüdünün ürünüydü ki, kadını korkuttuğundan emindi. Ama pişman değildi gene de. Bunları söylemek zorunda olduğunu biliyordu, yoksa kendini asla bağışlamayacak, ömür boyu acı çekecekti. Beş dakika geçtikten sonra, polise gitmiş olabileceğini düşündü; kadına açıkladığı isteği şu sırada birçok kişinin bildiğini geçirdi aklından.

Kadın az önceki gibi, aynı alımlı yürüyüşle, elinde tabak, lokantanın öbür ucundan geldi, resmi bir biçimde hafifçe eğilerek tabağı bıraktı masanın üstüne. Sonra döndü, onu ilk gördüğü yere, barın yanına gitti.

O kadar. Karşılık vermemişti; tek söz söylememişti. Söz olmayınca, suçlama da yoktu; hepsi geçmişti, bir ateş nöbeti gibi. Bir giz olarak kalabilirdi bu artık. Rezil olmadan gitmesine izin verme büyüklüğünü göstermişti.

Parasının üstüyle oynarken, ona bahşiş bırakmanın nasıl bir saçmalık olduğunun farkındaydı. Ama bozuk paraları toplarken, tabağın dibinde katlı duran hesabı ve üzerine yazılı tümceyi gördü. Karalanmış sözcükler soluğunu kesti, aptallaştırdı onu; taze mürekkebin karşısında, okuması yazması yokmuşçasına kızardı yüzü. Güçlükle okudu yazılı olanları, oysa çok basitti. Kapanıştan sonra Paoli heykelinde olacağım, diyordu.

Hesabı cebine soktu, kadına on frank bırakıp bir daha bakmadan aceleyle lokantadan çıktı. Yürüdü, köşeler döndü, dikleşip merdivenlere dönüşen sokaklardan ilerleyerek Corte’nin üzerindeki surlara varan basamakları tırmandı. Orada tek başına, tümceyi yeniden okudu ve o sur yıkıntılarının üstünde neşeyle doldu içi, tepesindeki bayrağı dalgalandıran rüzgar heyecana boğdu onu. Altındaki kayalıklı vadide ve tepelerin yamaçlarında o çok sevmeye başladığı ağaçlardan vardı.

Bir saat bekledi. Saat beşte, pırıl pırıl bir günbatımında, lokantanın yakınına park etmiş olduğu arabasını buldu. Lokantanın demir panjurları örtülü ve kilitliydi. Pazar günüydü ve dağ kasabasının parke taşlı sokakları bomboştu; Corte’deki tek canlının kendisi olduğunu düşündü. Kendini fazla belli etmemek için, Paoli alanından yürümektense, yavaşça arabayla geçmenin daha uygun olacağını düşündü.

Kolayca buldu : parke taşlarıyla kaplı eğik, eğri büğrü bir alandı, heykelin çevresinde dönerken de gördü onu : üstünde kısa bir ceket, elinde bir çanta, beyaz yüzü ona dönük. Durdu. Tek söz söyleyemeden arabanın içinde, yanındaydı.

«Çabuk,» dedi. «Durmayın.»

Kararlılığı şaşırttı onu, ayaklarıyla elleri uyuşmuş, ağırlaşmıştı.

«Duyuyor musunuz beni?» dedi kadın. «Sürün sürün!»

Nasıl araba sürüldüğünü anımsadı, lastikleri kayarak çıktı kentten, dikiz aynasına kentin devrildiğini gördü. Kadın arkasına baktı! korkuluydu, sonra heyecanlandı; yüzü parlıyordu. Merakla baktı Sheldrick'e, sonra durdu : «Nereye gidiyoruz?»

«Ile-Rousse'a,» dedi. «Bonaparte otelinde bir odam var.»

«Sonra?»

«Bilmem. Belki Porto’ya.»

«Porto iğrenç bir yer.»

Biraz şaşırdı buna ; karısı sık sık söz ederdi Porto’dan. Onu terkettiği zaman karısının üzüldüğü şeylerden biri, belki de tek üzüldüğü şey — öyle dememiş olmasına karşın — önceden tasarladıkları gibi Porto'ya gidemeyecek olmalarıydı.

Kadın, «Alman ve Amerikalı dolu,» dedi.

«Ben de Amerikalıyım.»

«Öbür tür Amerikalılarla dolu.»

«Hepimiz biriz.»

Kadın, «Amerika'yı görmek isterdim,» dedi.

«Ömrüm boyunca bir daha görmem inşallah.»

Kadın Sheldrick’e baktı, ama bir şey demedi.

«Çok güzelsiniz.»

«Teşekkür ederim. Çok iyisiniz.»

«Güzelsiniz,» dedi Sheldrick, «Korsika gibi.»

Kadın, «Korsika’dan nefret ediyorum,» dedi. «Yaban bu insanlar.»

«Siz yaban değilsiniz.»

«Ben Korsikalı değilim,» dedi kadın. «Kocam Korsikalı.» Arka camdan baktı. «Ama bitti artık bunlar.»

Her şey çok çabuk olmuştu; lokantadaki cilveleşme, sonra heykelde işi başından aşkın eski bir dost gibi karşılamıştı onu («Duyuyor musunuz beni?»). Bu başka bir şeydi, yeni bir aşama başlamıştı; soruyu sorma yürekliliğini bu yüzden buldu: «Niçin geldiniz benimle?»

Kadın, «İstiyordum,» dedi. «Bir yıldır gitmeyi tasarlıyordum. Ama bir terslik oluyordu hep. Endişelendirdiniz beni biraz. Polis sandım sizi —< niçin böyle yavaş sürüyorsunuz arabayı?»

«Bu yollara alışık değilim.»

«Andre — kocam — deli gibi sürer.»

Sheldrick, «Ben üniversitede profesörüm,» dedi, der demez de nefret etti kendinden.

Yol çok dönemeçliydi. Bu dönemeçlerde kimsenin hızlı araba sürebileceğini aklı almıyordu, ama kadın (adı neydi? ne zaman sorabilirdi?) kocasının arabasını buralarda yarıştırdığını yineledi. Sheldrick arabanın ikinci viteste nasıl zorlandığını, ıslak avuçlarının direksiyon üstünde nasıl kaydığını farkediyordu. «Korsikalı değilseniz nerelisiniz?» diye sordu.

«Fransızım,» dedi kadın. Sonra ekledi; «Andre onu terkettiğimi anlayınca beni öldürmeye çalışacaktır. Bütün Korsikalılar böyledir — kana susamış. Ve kıskanç. Sizi de öldürmek isteyecektir.

Sheldrick, «Tuhaf,» dedi. «Bunu hiç düşünmemiştim.»

Kadın, «Hepsinin silahı vardır,» dedi. «Andre dağlarda yaban domuzu avlar. Şu dağlarda. Çok iyi silah kullanır. En mutlu günlerimizdi onlar — avlanırken, o ilk yıllarda.»

«Silahtan nefret ederim,» dedi Sheldrick.

«Bütün Amerikalılar silahtan hoşlanır.»

«Bu Amerikalı hoşlanmıyor,» dedi Sheldrick. Kadın belirgin, nerdeyse yapmacık bir biçimde içini çekti. Sheldrick çaba gösteriyordu, ama kadının ondan hoşlanmamaya başladığım da seziyordu — hem de nedensiz olarak. Kurtarmıştı oysa onu! Düz bir yol olsaydı, arkasına yaslanıp tek söz söylemeden gazlardı otele doğru. Ama bu tepeler ve arabanın ağırlığı sabırsızlandırıyordu onu. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordu; kadın da yardımcı olmuyordu ona. Sırtında kadife ceketi, sessiz oturuyordu.

Sonunda sordu Sheldrick; «Çocuğunuz var mı?»

«Ne sanıyorsunuz beni?» dedi kadın. Çığlığı ürküttü Sheidrick'i. «Çocuğum olsaydı, onları öyle bir orospu gibi terkedip bir ikindi vakti ilk karşıma çıkan yabancıyla çekip giderdim mi sanıyorsunuz? Öyle mi?»

«Üzgünüm.»

«Üzgün değilsiniz,» dedi kadın. «Beni orospu sandınız.»

Sheldrick özür dilemeye başladı.

«Sürün arabayı,» dedi kadın. Gözlerini ona dikmişti gene. «Takım elbiseniz,» dedi. «Bir üniversite profesörü için bile olsa, biraz fazlaca döküntü değil mi?»

«Farketmemiştim,» dedi Sheldrick, soğuk bir sesle.

Kadın, «Kravatın da çok berbat,» dedi.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült