Hikaye

 

 

Son Meclis

Ahmet Hamdi Tanpınar
 

Çok eski, devri bilinmeyen bir imparatorluğun taht salonu. Salonun dibinde geniş, kıymetli taşlar kakılmış bir taht üzerinde imparator oturmaktadır. Uzun ve mücevherlerle süslü bir külah, sert, uzun sakal ve bıyıklar, ağır silâhlar, zırhlar. Sağ tarafta veliahdı ve birinci vezir, sol tarafta ikinci vezir ayakta beklerler. imparatorun ve onların arkasında sıyrılmış kılıçları omuzlarında, kalkanları ellerinde muhaftz askerler vardır. Solda kapıya yakın bir ocağın önünde sihirbaz. Uzun cübbesiyle, külahıyla çok esrarlı hareketler yaparak ve dualar okuyarak ocağa bir şeyler atar. Salonun duvarlarında altın, gümüş ve bakırdan putlar, üzerlerine sırlı [1] ekiller yapılmış muskamsı remizler, korkunç sırıtmalarla gülen maskeler, silahlar, zırhlar, avda öldürülmüş vahşi hayvan başları asılmıştır. Ocakta yükselen alevde bütün bu eşya, tahtın mücevherleri, odanın içindekilerin boyu ve ellerindeki süsler, acayip parıltılarla tutuşup sönerler.

 

İmparatorun yüzü soluktur. Yalnız gözleri zırhının ve tahtının mücevherlerini andıran hoyrat, korkutucu ve aynı zamanda korkan bir parıltı ile parlamaktadır. Herkeste olması beklenilen fakat bilinmeyen bir şeyin korku ve sıkıntısı vardır. Oyle ki herkes zırhlarının altından kalplerini tutmak istiyormuş ve bunu yapa- mıyormuş gibidir.

Perde açıldığı zaman mabeyinci kapıdan girer. Odanın ortasına doğru bir adım atar. Sonra yere yatarak imparatora secde eder. İşareti üzerine kalkar, aynı hareketi odanın ortasına gelene kadar birkaç defa tekrarlar ve orada ayakta imparatorla konuşur.

MABEYİNCİ- Maiyet-i şâhâneleri gelmiş efendim. Efendimizin ayaklarına yüz sürmek istiyorlar efendim.

İMPARATOR- (Bir müddet etrafına bakınır.) Benim başka maiyetim var mı? Hepiniz burada değil misiniz?

MABEYlNCİ- Bunlar başka maiyetinizmiş efendim..

VELİAHT- Nasıl şeyler?

MABEYlNCİ- Bilmiyorum efendimiz, korkunç şeyler... Birtakım hayvanlar... Konuşan hayvanlar...

(Yüzü sararmıştır. Bir adım geriler ve toprağa kapanır.)

İMPARATOR-Hayvanlar mı?. . (Taaccüp eder.) Benim hayvanlarla ne alışverişim var?

BİRİNCİ VEZİR- Şüphesiz arka dağlardaki avcılar, efendimize vurdukları nadide hayvanları getirmişlerdir.

VELİAHT- Yahut geçitteki bekçilerdir. Ormanda çok karaca var bu yıl. Geçen gün ben de birkaç tane vurdum.

İKİNCİ VEZİR- Belki de komşu hükümdarlardan biri, size tazimlerini arz için ülkesindeki hayvanlardan takdim etmiştir. Ulaklar, gene tazim için maiyet kelimesini kullanmış olabilirler.

MABEYİNCİ- Hayır efendimiz hayır.. Yanlarında insan yok. Ve hepsi canlı. Konuşuyorlar. Benimle konuştular.. Efendimiz hayvanlar maiyet-i şâhânelerinden olduklarını bana, kendileri söylediler. Sonra bizim diyarın hayvanları değil; sihirbazın anlattığı hayvanlar da var aralarında...

SİHİRBAZ- Kabul etmeyiniz efendim. Allah rızası için kabul... (Sözünü keser. Ocağa bir otdemeti atar. Gölgelere bakar. Aleve dikkat eder. Başını sallar.) Kabul edeceksiniz efendim.

VELİAHT- Nasıl, babam hayvanları mı kabul edecek? Koskoca imparatorumuz, yedi ırmağın babası ve dağ mağaralarının en son sahibi...

İMPARATOR- Dün akşam o mağaralarda idim. Altın, gümüş, mücevher kayalar arasında ve sedef suların başında idim. (Herkes dikkat kesilmiştir.) Babam yanımdaydı. (Ayağa kalkar) Kabul edeceğim.

BİRINCI VEZİR- Bir lahza efendimiz.. Bir lahza.. İsterseniz ben bir bakayım.

İKİNCİ VEZİR- Hayır, ben... Efendimize gelecek her tehlikeyi ewela ben önlemek isterim...

VELİAHT- (Çıplak kılıçla ortaya atılır.) Herkes sırasını bilsin... Ewela ben!

(Hepsi birden kapıya doğru gitmek isterler; fakat hiçbirisi olduğu yerden ileriye gidemez.)

İMPARATOR- Durun, telaşa lüzum yok... İhtiyar, ben nasıl öleceğim!.. Mukaddes ateşte ölümümün şekli değişti mi?

SİHİRBAZ-Hayır efendimiz.. Hiçbir zaman. Hep aynı şekiller. Efendimiz ancak istedikleri zaman ve kendi iradeleriyle öleceklerdir. Babam doğduğunuz zaman mukaddes ocakta bu müjdeyi okudu. Ben, elli senedir bu ocağın alevlerinde aynı haberi gördüm ve ölümünüz...

İMPARATOR- Evet, ölümüm...

SİHİRBAZ- Dediğim gibi efendimiz.. Elli senedir size söylediğim gibi ölümünüz, yeni bir devrin başlangıcı olacak... İnsan devrinin!

İMPARATOR- Fakat ziyaretimize hayvanlar geliyor?

BİRİNCİ VEZİR- Niçin olmasın efendim? Tanrıların en sevgilisi değil misiniz? Mukaddes zincirin son halkası sizde değil mi? Hayvanlar belki de sizi ve kudretinizi tâ’zim etmek istiyorlar.

İMPARATOR- (Birdenbire bir şey hatırlamış gibi) Dün akşam dağ tanrılarının mağarasında babam, bana buna benzer bir şey söyledi. "Senin gölgen eşyaya kadar uzanacak!" dedi. "Ve otuz yedi batnın beklediği sende olacak...” Fakat rüyalar aklımızda kalmıyor. Bazen hakikati örten perdenin bir ucu sıyrılıyor; bir şeyler farkediyoruz; fakat gerisini hatırlamıyoruz. Güneş kendi yalanını söylemeye başlayınca.. (mütereddit) doğrusunu isterseniz benim maiyetim olduklarını söyleyen bu hayvanlar hoşuma gitmiyor.

l.IClNCİ VEZİR- Emrederseniz tir-endâzlara söyleyelim. Hepsini öldürsünler...

BİRİNCİ VEZİR- Muharebe hayvanlarımız çoktan beri canlı hayvan parçalamadılar; hepsi taze kana hasret gibi...

İMPARATOR- Hayır, olmaz. Düşünmedim değil; fakat merak ediyorum. Görmeliyim. Sihirbaz, sen ne dersin?

SİHİRBAZ- Ben mi! (Ocağa bakar.) Ben, hiçbir şey söyleyemem efendim.

İMPARATOR- Hakkın var. Görüyorum, buradan ocağını ve alevleri görüyorum. Artık onlara ben de alıştım. Ben de onları okuyorum. Hakkın var...

BİRlNCİ VEZİR- Belki endişe edilecek şey değildir. Şüphesiz bunlar bu kadar yıl gösterdiğiniz gayrete mukabil tanrıların hizmetinize yolladığı kölelerdir.

İMPARATOR- Tanrılar bana çok şey verdiler. Her an bir başka şey verdiler. Şan, şeref, bükülmez kol, titremez el, erkek evlat... Fakat bir şey esirgediler. Huzur...

BİRİNCİ VEZİR- Belki bu gelenler onu getiriyorlar...

SİHİRBAZ- Kabul etmeyiniz efendim, kabul etmeyiniz... En tehlikeli hediye odur. Hayatınız kendi boğulacağınız bir göl olur.

İMPARATOR- Onlar gelecekler... Sen de biliyorsun ki gelecekler. (Mabeyinciye) Söyle gelsinler!

(Mabeyinci kapıya doğru gider. Bir ışık oyunu olur. Önde fil ve aslan, arkada kaplan ve diğer hayvanlar, en sonda eşek girerler. Büyük bir hürmetle, âdeta yerlere kapanarak imparatoru selamlarlar. Sonra sağdan sola doğru dizilirler. Salon içindekiler korku ve dehşetle silâha sarılmışlardır. İmparator da kılıcını çekmek üzere iken hayvanların mütevazı ve korkak hâllerinigörmüş gibi vazgeçer.)

İMPARATOR- Hoş geldiniz!..

HAYVANLAR- Efendimiz... Velinimet... (Sevgiden, imparatorun azametinden dilleri tutulmuş gibidir. Ona hayranlıkla bakarlar.)

İMPARATOR- (Etrafındakilere) Konuşuyorlar. Hakikaten konuşuyorlar.

(Yerinden kalkar, yavaş yavaş hayvanlara doğru gider. Filin önünde durur.) Nedir? Ne istiyorsunuz bakayım?

FİL- Sıhhat ve afiyet-i şâhânelerini efendimiz...

BİRİNCİ VEZİR- (Sihirbaza) Konuşuyorlar...

SİHİRBAZ- Hembenim ocaktan daha anlaşılır şekilde... Adeta bizim gibi... Söylediğini bilerek!.

İMPARATOR- Teşekkür ederim. Siz de sağ olun. Geldiğinize çok sevindim. Gelmenizle ailemiz içindeki nesilden nesle geçen eski bir müjde tahakkuk etti, babamın ruhu dün akşam bana gölgeler âleminde bunu haber vermişti. Nihayet annemiz toprak bizi hatırladı, demektir. Ailemize eski vaadini tuttu. Ona da teşekkür ederim.

FlL- Bizi minnettar ettiniz efendimiz...

İMPARATOR- Tabiatın kanunları kendi ahengiyle yürür. Onun için bugüne kadar gecikmenizden dolayı hiçbir özür dilemeye lüzum yok! Geldiniz, sizi kabul ettim .. Başka bir isteğiniz var mı?

FİL- Evet efendimiz, şüphesiz efendimiz... İrade buyurulursa başka şeyler de arzedeceğiz.

İMPARATOR- Elbette, elbette... Mademki artık maiyetimdesiniz...

FİL- Biz daima hizmetinizdeydik, şevketmeap!

İMPARATOR- Tabii! Tabii. Mazi, hâlin emrindedir. Elbette hizmetimde idiniz, mademki şimdi hizmetimdesiniz... Öyle sayılır!

FİL- (Sözünü tamamlar.) Hem en yakın hizmetlerinizde...

BÜTÜN HAYVANLAR- Daima şevketmeabımızın hizmetlerinde idik.

İMPARATOR- (Birdenbire şaşırır.) Ne demek istiyorsunuz? Ben sizi şimdi görüyorum. Hiçbirinizi daha evvel tanımıyordum...

FİL- (Daha hürmetkar, daha munis, âdeta merhametli) Öyledir efendimiz. Daha doğrusu hem tanır, hem tanımazsınız efendimiz... Fakat gene çok iyi tanırsınız...

ASLAN- (Pençesini gözüne götürür.) Çok iyi tanırsınız efendim.

DİĞER HAYVANLAR- Hem tanımaz, hem tanırsınız efendimiz. Hatta beşikten beri tanırsınız...

(İmparator hayretle onlara bakar. Yüzü sapsarıdır. Dışarıda sarayın sessizliğin i başka hayvanların sesi ve yürüyüşü doldurmuş gibidir. İmparator dahafazla sararır. Hayvanlar bu yeni gelenlerin sesleriyle âdeta küçülürler ve sinerler.)

BİRİNCİ VEZİR- (Eli silâhında) Başka hayvan yürüyüşleri işitiyorum...

İKİNCİ VEZİR- ( Veliahda) Siz de duydunuz mu efendimiz?

VELİAHT- (Yüzü gergin ve ter içinde) Çok korkuyorum. Bu geceden sonra korkuyu tanımadım diyemem!

BİRİNCİ VEZİR- (Titreyerek) Adeta kapının önündeler.

İKİNCİ VEZİR- Sustular... Bakın hiç ses çıkmıyor. Fakat oradalar.

VELİAHT-Bu sessizlik daha korkunç. Onu tanıdığımı sanıyorum. Bu baharki muharebede bacağıma saplanan oku nasıl gelmeden tanıdımsa, anam henüz karnında iken beni nasıl tanıyor- duysa öyle tanıyorum. Bu sessizlik deminki gürültüler gibi benden kopan, bana yerleşen bir şey.

İMPARATOR-Ya.. Demek sizi tanıyorum... (File doğru yürür.) Meselâ seni tanıyorum? Öyle mi? Söyle bakayım, kimsin, nesin?

FİL-İştahanız efendim, iştahanız...

İMPARATOR- (Vezire döner) Beni eğlendirmek için iyi oyun tertip etmişsiniz... (Güler.) Memnun oldum doğrusu... (Oyuna kendisini vermiş gibidir.) Ya sen, sen kimsin?

ASLAN- (Kendisini tanıtmaktan memnun) Kudret ve azametiniz efendim...

İMPARATOR- (Hayretler içinde) Kudret ve azametim... Kudret ve azametim... Ben hâlbuki onu güneşten, dağ tanrısından, yıldırımdan, fırtınadan aldım sanıyordum.

ASLAN- Gene öyle efendim, beni onlardan aldınız efendim (Kükrer, dışarıdan sadasının akisleri gelir.) Beni onlar verdiler efendim... Onların ihsanıyım...

İMPARATOR- (Kaplanın önünde durur.) Ya sen, kimsin?

KAPLAN- Hiddet ve gazabınız efendim?.. (Acı ve keskin kükreme ile miyavlama arasında herkesin tanıdığı bir ses etrafı kamçılar.) Tanıdınız değil mi, efendim...

(Değişen ışık oyununda her şey ve herkes sararmış, korku içinde görünür. Dışardan öbür hayvanların kıpırdandıkları hissedilir. Veliaht sihirbazın yanına yaklaşmak ister gibi bir hareket yapar. Sihirbaz uzaklaşır.)

İMPARATOR- Benim hiddet ve gazabım ... O kadar adil ve hikmetle dolu hiddetim. İmkânsız.

KAPLAN- Gene öyledir efendimiz. Hiçbir zaman bundan şüphe etmedim. Ve kimseye de şüphe etmek fırsatı vermedim. Bir saniye bile vakit bırakmadım. Böyle şeyler vaktinde yapılır. Ah efendimiz, ne kadar iyi çalıştık. Ne kadar lütfunuzu gördüm. Sayenizde açlık nedir bilmedim. Bir gün canım sıkılmadı. Öteki hemcinslerim günlerce cengeller içinde, av peşinde dolaşırken pençelerim sayesinde her gün. .. (Sözünü bitiremez. Başını imparatorun ayaklarına doğru uzatır. Kedi gibi yaltaklana yaltaklana kuyruğuyla yeri döğer. Adaleleri bir mancınık gibi gergindir.) Emredin efendimiz, emredin... Hatta öbürlerini, o mânasız mahlukları bile.

İMPARATOR- (Elini uzatır, başını okşar.) Yavaş yavaş... Çok rica ederim. (İçini çeker.) Bugün hâlim yok. Sonra bak ne kadar biz bizeyiz. (Düşünür.) Belki sözlerin doğrudur. Fakat artık yaşlandım. İnsan yaşlandıkça müsamahalı oluyor. Eskisi gibi kızamıyorum. Hiddetimin haklı olduğuna inanmıyorum. (Önündekine bakar.) Sen de, sen de benim gibisin, sen de yaşlanmışsın.

KAPLAN- (Birdenbire pörsümüş tüylerle) Öyle efendimiz, maalesef öyle... (Dışarıdan bir başka kaplanın genç sesi duyulur. içerdeki başını omuzları arasına alır. Vücudunu toparlar, adeta siner. Veliaht ürker, vezirlere doğru gider.)

VELİAHT- Öbürü, öbürü beni korkutuyor...

SİHİRBAZ- Sade onlar değil, bu ocak da ihtiyarladı. Sözleri birbirini tutmuyor.

İMPARATOR- (Yürür, ayının önünde durur.) Sen de şüphesiz bir şeyimsin. Söyle bakalım, Söyle, neremi yıkacaksın. Ah, bana iyi oyun oynadınız. Muhasara ettiğim kalelere benziyorum. Her lahzada bir burç yıkılıyor. Bir tarafım çöküyor.

AYI- Gördünüz mü efendim, nasıl tanıdınız?

İMPARATOR- (Hiddetli) Yalan söylüyorsun. (Kaplan silkinir, homurdanır, nerde ise sıçrayacaktır.) Yalan söylüyorsun. (Bu sefer daha az serttir.) Hiç de tanımadım. (Sesi bir alev gibi sönmüştür. Kaplanın adaleleri gevşer.)

AYI- Nasıl olur efendimiz, nasıl olur? Şefkat ve merhametiniz değil mi idim. Benim himmetimle her bağrınıza sardığınızın kemikleri kırılmamış mıydı? Her şeyi unutsanız bile rahmetli pederinizin hasta döşeği başındaki dakikaları...

IMPARATOR- (Telaşla) Sus.. (Etrafına bakınır.) Hatırlatacak başka şey bulamadın mı?

AYI- Sustum efendim, sustum ... Hakiki merhamet gibi sustum. Sessiz ve sadasızım artık...

İMPARATOR- Susmuşsun ne çıkar? Yara deşildikten sonra...

AYI- Hakikaten neye yarar? Hem neye susacağız efendim? Bu mahrumiyet günlerinde maziyi hatırlamak saadetinden niye kendimizi mahrum edelim?..

İMPARATOR- (Eliyle alnını siler.) Bilmiyordum, hiç bilmiyordum. Böyle olduğunu bilseydim...

AYI- (Sözüne gene devam eder. Tamamiyle mazidedir.) Siz acıdıkça ben adalelerimi denemiştim. Ah eskiden sade merhamettiniz efendimiz... Ben bağrıma basar, kurt benim kucakladığımın boynuna atılırdı. Kalbiniz çok yumuşaktı o zamanlar...

İMPARATOR- Belli...

KURT- Evet efendimiz... Hep, daima beraber çalıştık efendimiz... Daima... O sıktı, ben boynuna yapıştım.. Fakat artık..

İMPARATOR- Artık ne seviyorum, ne acıyorum, değil mi? Evet öyle! Ne sevebiliyorum, ne de acıyorum.. Onun için...

KURT- Onun için işsiz ve biçareyiz.. Bakın, bakın efendimiz (Ayakta silkinir) derim karnıma yapıştı.

İMPARATOR- Demek açsın?..

KURT- Mevsimlerden beri efendimiz, mevsimlerden beri.. Ben ve ayı mevsimlerden beri açız efendimiz.. Öteki arkadaşlar gene bir şeyler buluyor, yani işlerin icabı efendimiz. Fakat biz ki, biz ki yalnız sizin iradenize, sizin kalbinize bağlıyız, onun asil hamleleriyle, onun sıcaklığıyla geçinirdik... (Bir hıçkırıkta sesi kısılır.)

İMPARATOR- Hakkın var. Hakkın var. Dedim ya, yaşlandım artık... Artık sevemiyorum. Acıyamıyorum, görüyorsunuz ben de kendimi beğenmiyorum. Hatta tanımıyorum bile. Eskiden böyle miydim? Nasıl ne kadar severdim?..

(Bir ışık oyununda kurdun gözleri parlar, paslı dili ile dudaklarını yalar. Ayı kıç üstü oturur, kollarını bir çocuk oyuncağı gibi açar, kucaklama taklidi yapar.)

KURT- Her dakikanız bir aşk nağmesiydi efendim...

AYI- tik sevgiliniz...

KURT- İlk merhametiniz, ikinci, üçüncü merhametiniz, binlerce merhametiniz... Ah efendimiz...

SİHİRBAZ- (Birdenbire ışığın içine girer.) Susturun efendimiz bunları, susturunuz.. Dinlemeyiniz efendimiz.. Hepsi yalan söylüyor. Tanrılar aşkına dinlemeyiniz.

İMPARATOR- Dur. Heyecanlanma. Bizim gibi ihtiyarlara heyecan yaramaz. Hem senin kalbin de var. Aordun zayıf olduğunu kendin söyledin.

FİL- O bende de var efendimiz. Eskiden ufak bir ülserden başka bir şeyim yoktu. Şimdi kalp de çıktı.

İMPARATOR- (Dikkatle bakar.) Bunu hiç işitmemiştim... Fakat neye olmasın? Saz çalar mısın?

FİL- Hayır efendim. Fakat sofrada da dinlemekten hoşlanırım... İyi bir yemek ve güzel bir içki ile musiki...

SİHİRBAZ- Efendimiz, efendimiz...

İMPARATOR- Telaş etme demedim mi? Görmüyor musun tanrılar bizi tecrübe ediyor?

SİHİRBAZ- (isyanla) Hayır efendimiz, hayır. Bir kere hayır.. Tanrılar sizi tecrübe etmiyorlar. Onlar benim haberim olmadan hiçbir şey yapamazlar. Tanrıları tanırım. Hem iyi tanırım. Onlar benim dükkânımın müşterileridirler. Yalnız oradan alışveriş ederler. Tanrılar insanı tecrübe etmezler. Zaten onlarda tecrübe yoktur. Onlar yaratırlar. Ve yarattıkları için değişirler. Yaratmak, bir kusur, veya tesadüfü şekilleştirmek, ona ruh vermek, ona istihale etmek. Altmış senedir ben onları tanıyorum, hep peşlerinden koşuyorum. Oluşun kalburunu kendi değişmeleriyle doldurmakla o kadar meşguller ki... Görmüyor musunuz ki o kadar dua ve tılsımla geldikleri şu ocakta kaç saniye duruyorlar. Tam ağzını açmaya razı olduğu zaman o kayboluyor, yerine başkası geliyor...

İMPARATOR- İyi ama kader...

SİHİRBAZ- O ayrı şey. Sihirbazın kudretleri ona yetişmez. O, zaman tarlasının hiç boşa gitmeyen tohumudur. Bana ondan bahsetmeyin.

MAYMUN- Bana maymun diyorlar, halbuki asıl maymun bu, ihtiyar maymun... (Sihirbaza dilini çıkarır.)

İMPARATOR- Sen de nereden çıktın?.

MAYMUN- Ben mi? Ben çoktan mevcudum. Sonra gelenler bunlar. Sizin ilk mürebbiniz ben değil miyim? Derslerimi ne çabuk unuttunuz?.. Benim sayemde kâinatı buldunuz...

SİHİRBAZ- Her şey altüst oldu... Her şey.

AYI- Biçare adam... (Kollarını kucaklamak istergibi açar.) Acıyın efendimiz ona, sihirbaza acıyın!..

KURT- Şüphesiz çok seversiniz değil mi efendimiz... (Sihirbazın etrafında dönmeye başlar.)

SİHİRBAZ- Dursun efendimiz, dursun... Başım dönüyor.

KAPLAN- (Sıçramaya hazır) Bir hükümdarla bu tarzda konuşmak... Küstah... Hiddet buyurun efendim, hiddet...

FİL- Sakın efendim, sakın...

ASLAN- (Kendi kendine) Bu kaplanı da hiç anlayamadım... Sihirbaz o kadar ihtiyar ki... (Dışardan) Sonra dişlerim, hepsi sallanıyor, dişçi diş etleri çekilmiş diyor. Cıgaradan olacak şüphesiz...

FlL- Bende de bu nezle. (Aksırır.)

KAPLAN- Benim de pençelerim... Vitaminsizlik diyorlar. Daima iltihap içinde... (Homurdanarak yere çöker, pençelerini yalar.)

AYI- Bende de romatizma başladı.

(Sihirbaz kurtulduğundan memnun kenara çekilir.)

SlHlRBAZ- Nolurdu efendimiz biraz da insana alışsaydı...

YILAN- (Sivri sivri güler.) Hepsi ihtiyarladıklarından bahsediyorlar. Halbuki ben daima gencim... Ben gittikçe gençleşiyorum. Daima biraz daha gencim. Halkalarım her gün biraz daha çevikleşiyor. Suda aydınlık gibi kayıyor, ormanda akşam gibi külçeleniyo- rum.. Biçare mahluklar. (İmparatorun önünden kayar, toparlanır, şekil değiştirir.)

İMPARATOR- Zatıâliniz de bizdensiniz tabii.

YILAN- Hem de doğrudan doğrudan efendimizden... Adeta çocuğunuz, en sevgili çocuğunuz...

İMPARATOR-Yavaş söyle..Veliaht duymasın. Kıskanır. Benim gibi değildir o. Hiç dinlemez... Ben artık filozof oldum.

YILAN- Ne çıkar? Herkes biliyor. Bu bir sır değil ki. Herkes dört yaşınızdan beri sizde olduğumu, beni en iyi tarafınızla beslediğinizi biliyor. Ciğerinizin ortasında doğdum, orada büyüdüm. Büyük kardeşiniz bahçede gezerken yavaşça boğanın ahırını açtığınız günden beri yanınızdayım. Anneniz, kardeşinize ağlarken ben içinizde doğdum. Ondan sonra her gün biraz daha büyüdüm. Ben sizin en asil, en cömert tarafınızım, vicdan azabınızım...

İMPARATOR- Siz hiçbir şey unutmaz mısınız?

YILAN- Siz unutabilir misiniz ki, biz unutalım? Ne tuhaf mahluklar bu insanlar... Sanki imparator olmanın ilk şartı nankörlükmüş gibi... Unutacaklar, hizmetlerimizi unutacaklar.. Düşünün bir kere, düşünün size ne lezzetli anlar yaşattım? Bütün ötekiler, size insanlığınızı unutturan mahluklardır. Halbuki ben, onu daima fırından yeni çıkmış bir ekmek gibi sıcak sıcak getirdim.

İMPARATOR- Sus.. Sesini tanıyorum. Bütün yaraların içimde...

YIIAN- Bakınız, efendimiz, bakınız, bir lahzada nasıl güzelleştiniz, büyüdünüz. Şimdi güneşten daha parlak ve ay ışığından daha mânahsınız. Bir ayna, efendimize çabuk bir ayna getirin! Dünyanın bütün berrak sularını, en iyi yontulmuş billurları, en cilalı gümüşleri, yalnız rüzgârı ve yıldız parıltılarını tanıyana dağ buzlarını getirin! Efendimiz hatırlıyorlar, efendimiz kendilerini seyredecekler...

İmparator- Melûn...

YIIAN- Öyledir efendimiz. Başlangıçtan beri. Kader icabı... Ne yaparsınız efendimiz! insanoğlu kendini ancak vicdan azabında duyabiliyor. Eğer onun ocağını beraberce beslemezsek neye yarar? Hilkatın hesap defteri bomboş kalır.

EŞEK- O kadar da değil ya! Vâkıa yılanın hakkı var. Hatırlamak çok mühimdir. Vicdan azabı ruhun bir nevi kanadıdır. Lâkin zekâyı, hür ve ağırbaşlı düşünceyi de unutmamalı...

İMPARATOR- Korkarım, onlar da senin payın.

EŞEK- Evet efendimiz.. Müsaadenizle efendimiz...

İMPARATOR-Demek ben bir eşekle düşündüm... Bir fille doydum, bir ayıyla acıdım, bir kurtla sevdim. Fena bir yekûn değil.. Hiç de fena değil! Peki şimdi benden ne istiyorsunuz?

HEPSİ BİRDEN- İzninizi efendim.. izninizi..

FİL- Artık ihtiyarladık ve yorulduk. Yıllar bizi yordu, kâfi derecede hizmetinizde bulunamadığımızı sanıyoruz, affımızı rica ediyoruz.

İMPARATOR- Demek hepiniz gideceksiniz. Bu kadar emektar ve sadık dostların hepsinden ayrılmak... Biliyor musunuz ki, içime âdeta hüzün çöküyor. Hepinizden birden ayrılmak! Garip şey, sizden iğreniyorum. Fakatgitmeniz beni üzüyor. Bu hepinizin birden kararı mı?

KURT- Bendeniz bir müddet daha kalabilirim sanıyorum...

AYI- Ama bensiz ne yaparsın?..

KURT- Sahih sensiz ne yaparım? Hakikaten neyaparım?

FlL- Hakikatte hepimiz ihtiyarladık efendimiz! Mürüvvet gösterip bizi affetseniz!

İMPARATOR- iyi ama siz hep kendinizi düşünüyorsunuz! Beni hiç düşünmüyorsunuz... Böyle hepiniz birden giderseniz ben tek başıma ne yaparım? Görüyorsunuz ki bütün ömrüm sizinle geçmiş! Yapayalnız, bu ihtiyarlık günlerimde...

HAYVANLAR- (Hep birden) Siz de dinlenirsiniz efendim... Dinlenirsiniz...

(Salonda ışıklar gittikçe sararır. Dışarıdan başka hayvan sesleri, sabırsız yürüyüşler duyulur.)

lMPARATOR- Dinlenmek, yani..

FİL- (Büyük bir cesaretle) Yani efendim, ölürsünüz. (Hüngür hüngür ağlar.)

İMPARATOR- Alçaklar, zalimler, küstah köpekler... Beni ölüme mahkûm ediyorsunuz ha! Yapacak o kadar işim varken.. (Eli kılıcının kabzasında dolaşır.) Ölüm... Fakat niçin olmasın? Mademki ölüm bir hayvan ahırının kapısını açmak, leş gibi kokan bir yığın mahluku kovmakmış! Niçin olmasın? (Yavaş yavaş tahta çıkar, maiyeti etrafına toplanır.) Mabeyinci... Yalnız kalmak istiyorum... Siz değil, bu hayvanlar gitsin... Ötekilerle, kapının önünde- kilerle beraber... Ahırı boşaltıyorum.

(Tahta uzanır ve gözlerini kapar. Bir ışık oyununda imparator gençleşmiş gibidir. Etraftaki eşya yaradılışın ilk lahzası imiş gibi güzel ve parlaktır. Bu aydınlık ve kamaşma içinde perde kapanır.)[2]


 

 


 

[1] Bu bir hikaye değil, piyes tasavvurudur. Nitekim yazar, Ahmet Kutsi Tecer'e yazdığı 29 Ocak 1938 tarihli mektubunda bunu açıklamıştır:

“Bu günlerde bir parça tehlikeli bir piyes sahnesi neşredeceğim.

Kısacası (Burbranya) kıtasının imparatorluğunu bir gün bir sürü hayvan bağlı mahluk ziyaret ediyor. Bunlar fil, kurt, yılan, ayı, tilki, fare ve eşek... ilh. Ve memleketi idarede büyük hükümdara yardım ettilderini ve bununla iftihar ettilderini arz ettikten sonra artık gitmek için müsaade istiyorlar. Hükümdar “Ben sizden ayrılınca ne yaparım?” diye sızlanıyor. Onlar da “ölürsünüz şevketmeab” diyorlar. İmparator bunun üzerine “demek ölüm, bir canbazhane ahınnın kapılarını açmaktan ibaret öyle mi” diyor ve kemal-i sükûnetle ölüyor.

Bu parça, yazmayı tasavvur ettiğim bir piyesin (bu tasavvur beş seneliktir) ikinci perdesindeki bir kukla oyunudur. Sahne daha ziyade bizim askerî manevradaki mankenleri andıracak bir şekilde tanzim edilecek. Fakat kuldalar tarafından değil, alelade insanlar tarafından oynanacak. Yalnız aktörler kuldalara mahsus bir nevi sertlik muhafaza edecekler.” Tanpınar'ın Mektupları, hazırlayan: Zeynep Kerman, Dergah Yayınları, 3. baskı, İstanbul 2001, s. 36.

[2] Varlık, 392, 1 Mart 1953, s. 14-16.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült