Hikaye

 

 

Son Kitap

Alphonse Duadet


Merdivende biri bana :

— Öldü!... dedi.

Zaten çoktan beri bu kötü havadisi duyacağımı hissediyordum. Günün birinde bu kapıda böyle bir haberle karşılaşacağımı biliyordum. Fakat yine bu ölüm bana beklenmedik bir şeymiş gibi tesir etti. içim burkulmuş, dudaklarım titreye titreye, bu mütevazi yazar evine girdim. Çalışma odası en geniş yeri kaplıyordu, inceleme ve araştırma, müstebitçesine evin bütün rahatını, bütün aydınlığını kendine ayırmıştı.

Gayet alçak, küçük bir karyola üzerine uzanmış yatıyordu. Kağıtla dolu masası, sayfaların ortasında birdenbire kesilivermiş iri yazısı, henüz hokkanın içinde duran kalemi, ölümün nasıl ansızın geldiğini gösteriyordu. Karyolanın arkasında, karalamalar ve dağınık kağıtlarla tıklım tıklım, meşe ağacından büyük bir dolap, hemen başının üstünde aralık duruyordu. Etrafta hep kitap, kitaptan başka bir şey yok. Her yerde, rafların üzerinde, iskemlelerin üzerinde, yazıhanenin üzerinde kitap, karyolanın ayakucuna varıncaya kadar, her köşede, yere yığılmış kitaplar. O, şurada, masasına oturmuş, yazı yazarken bu yığışma, bu tozsuz perişanlık gözlere hoş gelebilirdi. Çünkü o zamanlar bu dağınıklıkta hayat, çalışma neşesi vardı. Fakat şimdi bu cenaze odasında insanın içini burkuyordu. Yığın yığın çölken bu zavallı kitaplarda kalkıp gitmeye, rastlantının, müzayedelerde, rıhtım boyuna dükkan kütüphanesinde kaybolmaya bir hazırlanış görülüyordu.


Onu yatağında öpmüş, o taş gibi soğuk ve ağır alnın dokunuşuyla sarsılarak, ayakta, kendisine bakıyordum. Birdenbire kapı açıldı. İçeriye, yüklü, nefes nefese bir kitapçı çırağı neşe ile girdi ve masanın üzerine, henüz matbaadan çıkmış bir kitap koydu.

— Bachelin gönderiyor! diye bağırdı; sonra karyolayı görünce, geriledi, kasketini çıkardı ve sessiz sedasız çekilip gitti.

Kitapçı Bachelin'in bu bir ay gecikmiş, hastanın sabırsızlıkla bekleyip de ölünün eline geçen kitap paketinde müthiş bir gizli ve ince alay vardı. Zavallı dost! Son kitabıydı, en çok güvendiği kitabı. Daha o zamanlar hummadan titremeye başlayan elleri, ne büyük bir titizlikle provalarını tashih etmişti! İlk nüshasını görebilmek için ne kadar içi titremişti! Son günlerinde, artık söz söylemeğe gücü kalmayınca, gözleri hep kapıya dikili kalıyordu. Eğer matbaa işçileri, kalfaları, çiftçileri, bir kişinin eserine çalışan bütün o kalabalık, bu azap ve bekleyiş dolu bakışları görmüş olsaydı, zamanında, yani bir gün önce yetiştirmek ve can çekişene, taze kitap kokusunda ve harflerin temizliğinde, kafasının içinde dağıldığını ve karanlığa girdiğini hissettiği o düşünceye tekrar kavuşmak sevincini vermek için eller acele eder, harfler çabucak sayfa, sayfalar da cilt olurdu.

Hatta, sapasağlamken de, bu, yazarın asla bıkmayacağı bir mutluluktur. Eserinin ilk nüshasını açmak, onu artık, daima biraz müphem bulunduğu beynin o büyük kaynaşmasından değil de, kitapta, kabartma halinde görmek, ne hoş bir izlenimdir! Gençlikte bu hal, insanın gözlerini kamaştırır. Başına güneş vurmuş gibi harfler, mavi ve sarı halelerle akseder. Daha sonraları bu yaratıcı sevincine biraz da hüzün, söylemek istenen şeyleri söylememiş olmak üzüntüsü karışır.

İçimizde yaşattığımız eser, bize daima meydana koyduğumuz eserden daha güzel gelir. Kafadan kalkıp ele varan bu seyahatte neler neler kaybolur! Kitabın özü, hülyanın derinliklerinde görülecek olursa, Akdeniz suları içinde, yüzen nüanslar gibi dolaşan güzel deniz analarına benzer ki, kumsala düştüler mi, birazcık sudan, rüzgarın derhal kuruttuğu rengi gitmiş birkaç damladan başka bir şey değildir.

Heyhat, zavallıcığa, son eserinden ne böyle bir sevinç, ne de böyle bir kırılma nasip olmuştu. Yastıkta uyuyan bu hareketsiz ve ağır başı yanında da, vitrinlerde görünecek, sokağın gürültüsüne, günlük hayata karışacak, yoldan geçenlerin, başlığını yazarın ismi ile, o belediye dairelerinin hazin defterine geçmiş, fakat açık renk kapak üstünde, o kadar yüze gülen, o kadar iç açıcı duran aynı isimle birlikte şöyle bir göz atıp götürecekleri bu yepyeni kitabı görmek, insanın yüreğini sızlatıyordu. Ruh ve beden muamması, bütünlüğü ile burada idi, toprağa gömülecek ve unutulacak olan bu kaskatı kesilmiş vücutla gözle görülen, canlı, belki de ölmez bir ruh gibi ondan ayrılan şu kitap arasındaydı.

Yanıbaşımda ağlamaklı bir ses yavaşça:

— Bana bir nüsha vaat etmişti... dedi. Hemen döndüm ve altın gözlüklerin altında tanıdık bir çift göz, küçük, parlak, fıldır fıldır gözler gördüm. Tanıdık diyorum ama, yazı yazan dostlarım, o hepinizin tanıdığıdır. Kitap amatörüdür. Bir eserinizin çıktığı ilan edilence, evinize gelip kapınızı kendisi gibi mahcup ve yapışkan iki hafif vuruşla çalan adamdır. Gülümseyerek, kamburunu çıkararak içeriye girer, etrafınızda pervane gibi döner, size "aziz üstat” der ve son kitabınızı alıp götürmeden gitmez. Yalnız son kitabınızı! Kendisinde öteki kitaplarınızın hepsi vardır da, yalnız sonuncusu yoktur.

Herifi savmanın çaresi? Öyle tam zamanında gelir, sizi, sözünü ettiğim sevincin ortasında, 'kitap göndermelerin, ithafların rehaveti içinde öyle bir kıstırır ki! Ah o müthiş adam! Ne o bir türlü açılmayan kapılar, ne o buz gibi soğuk karşılamalar, ne rüzgar, ne yağmur, ne uzaklık, hiçbir şey onu yıldıramaz. Ona sabahleyin Pompe sokağında, Paay’nin o muhterem ihtiyarının küçük kapısını gözetlerken rasgelinir. Akşam, koltuğunun altında Sardou’nun yeni bir dramı ile Marly’den döndüğü görülür. Öylece her gün seferde, her gün birinin peşindedir. Hiç bir şey yapmadan ömrünü, bir metelik sarfetmeden de kütüphanesini doldurur.

Doğrusu, ta bu ölüm döşeğine kadar gelebilmesi için bu adamda kitap ihtirasının müthiş olması lazımdı.

Nihayet sabrımı kaybederek kendisine :

— Pekala, alınız nüshanızı! dedim. Kitabı almadı adeta yuttu. Kitabı iyice cebine daldırdıktan sonra hiç kımıldamadan, konuşmadan, boynunu bükerek üzüntülü bir eda ile gözlüklerinin camını silerek olduğu yerde kaldı... Acaba ne bekliyordu? Kendisini alıkoyan ne idi? Belki biraz utanma, derhal kalkıp gitmenin güçlüğü, sıkıntısı. Sanki sırf bunun için gelmemiş miydi?

Meğer öyle değilmiş!

Masanın üstünde, yarı açılmış ambalaj kağıdının içinde, tam amatör işi kalın ciltbentli, uçları kesilmemiş, geniş kenarlı, fasıl başları çiçekli, süslemeli birkaç nüsha gözüne ilişmişti ve murakabe halinde olmasına rağmen, aklı fikri, gözü hep oradaydı... Zavallı, neredeyse şaşı olacaktı!

Hiç bir şeyi gözden kaçırmamak manisi meğer ne bela şeymiş... Ben de adeta heyecanımdan sıyrılmış. Ölünün başucunda oynanan bu dokunaklı küçük komediyi, gözyaşlarımın arasında seyretmeğe başlamıştım. Amatör, yavaşça, hiç farkedilmeyen kıpırdanmalarla masaya yaklaştı. Elini sanki rastgele ciltlerden birinin üstüne koydu, kitabı çevirdi, açtı, kağıdını yokladı. Gittikçe gözleri parlıyor, yanaklarına kan geliyordu. Kitap büyüsü tesirini gösteriyordu... Nihayet dayanamayarak, bir tanesini aldı, bana yavaşçacık :

—      M. de Seinte-Bauve için! dedi, telaş ve şaşkınlık içinde elinden alırlar korkusu ve belki de M. de Sainte-Beuve’e götürmek için aldığına beni iyice ikna etmek maksadıyla, gayet ağırbaşlı, anlatılması imkansız bir ciddiyetle:

—      Fransız Akademisi azasından!... diye ilave etti ve ortadan kayboldu.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült