Hikaye

 

 

Sokakta Kalan Şair

Peyami Safa


Ya bir kahveye girip sabahlamak, yahut bir otele gidip yatmak. Yapabileceği başka hiçbir şey yoktu. Yarım saatten beri, Taksim'le Galatasaray arasında yürüyor. Gece epey ilerlemiş, belki sabah yakın.

Çok yorgun ve uykuya çok ihtiyacı var. Hatta yürürken uyumaya başlamıştı bile. Kendini bırakıverse taşların üstüne serilebilir, sonra bir bekçi kundurasının ucuyla uyandırılabilirdi; bacakları, gövdesini değil, kendilerini bile çekemiyorlardı. Apartman kapılarından birine yanaşarak başını dayayıp ayakta uyuyabilecek gibiydi. Caddenin ışıkları yarı kapalı gözlerinin deliklerinden içeriye, bulanık ve yekpare bir parıltı halinde, yağ gibi doluyordu.

Kararını verdi ve doğruldu, hızla yürüdü ve uyandı. Yüksek Kaldırım'da kötü bir otele gitmeye karar vermişti. Parası çıkışmasa bile, o müşterisiz otellerin kendisini geri çevirmeyeceklerini ümit etti.

Ve bu ümitle yürüdü. Kule dibinde karanlık sokaklara saptı. Han odaları gibi küçük pencereleri, dümdüz, taş bir bina önüne durdu. Neresinden açılacağı belli olmayan, paslı, yüksek demir kapı üstünde bir zil düğmesi, bir çıngırak aradı, bulamadı, kapıyı yumrukladı.

Epey yumrukladı. İçerden ses duymuyordu. Fakat neden sonra, kapı adeta kendi kendine aralandı; kirli bir fanila ve donla, ayakları çıplak, saçları gözlerinin üstüne düşük, yüzüne bir kereden fazla bakılmaya cesaret edilemeyecek kadar abus ve korkunç, uykudan uyandırıldığı için tersliği bir kat daha artmış, nalet, suratsız, meymenetsiz bir adam, aralıkta göründü ve bir müddet kımıldamadan durdu. Sonra, ağır ağır kapıyı açtı.

Sorulan suallere boğuk bir sesle, adeta, biraz evvelki uykusunda horuldar gibi hırıltılı bir sesle cevap veriyordu. Söylediği kelimeler, ancak pek büyük bir ihtiyacın uyandırdığı dikkatle anlaşılabilirdi.

Fiyatta ısrar etti ve müşterinin teklif ettiği bozuk paraları avucunda saydıktan sonra isteksizlikle aldı, onu otelin en fena odasına soktu.

Bu odanın hiç penceresi yoktu. İçinde günlerce kokmuş etler pişirilmiş de hiç havalandırılmamış gibi ağır bir koku, nefes borularından ileriye, mideye inen pis bir madde gibi giriyordu.

Hemen burada yatmaktan vazgeçmek istemişti. Uyurken bu kokunun onu boğacağını sandı. Fakat karyolayı gördü, kenarına oturarak biraz düşündü. Bedeni kuvvetleri dağılıyordu ama dikkati uyandı. Etrafına bakınıyordu: Kör ışık, öteye beriye, köşelere tıkılmış bezler ve paçavralar. Çirkin birşeyi gizlemek için duvarlara üstüste yapıştırılmış gazete kağıtları ve mukavvalar. Bir gaz sandığı üstünde küçük bir kazan.

Derin bir tiksinti ile etrafına bakınan gözlerinin gördüğü her parça şey, ona, girer girmez duyduğu kokunun iğrenç bir buhurdanı gibi görünüyor ve sanki bu eşya, hiç durmadan, göze görünmeyen pis bir duman neşrederek tütüyordu.

Derhal odadan çıktı ve otelciye bir şey söylemeden sokağa fırladı.

Artık bir kahvede de oturamazdı ve kaldırımlarda sabahlamaya mecburdu.

Yüksek Kaldırım'ı ağır ağır çıktı ve Galatasaray'a doğru yürümeye başladı.

Sokak köşelerinde belirsiz insan kümelerinin yaptığı lekeler vardı. Yanlarından geçerken hiçbirine bakamıyordu. Yan taraftan gözüne değen bu insanlar arasında, yere çömelmiş satıcılarla konuşan bazı kadın hayaletleri seçiyordu ve adımlarını sıklaştırdı.

Tokatlıyan'ın önüne geldiği vakit, boş, kuru, sessiz cadde birden bire değişti. Balodan çıkan bir kalabalık caddeyi dolduruyor, otomobillerin koma sesleri, motor gürültüleri havayı sarıyordu.

Kaldırımda geçecek yer bulmak için biraz durmaya mecbur oldu; otelin kapısından dışarıya, müreffeh bir halkla beraber, ılınmış, güzel bir koku da çıkıyor ve ona, gayrı ihtiyari, iki otel ve iki koku arasında mukayese yaptırıyordu.

Bunu düşünürken, bir gruptan ayrılan genç bir kadının kendisine doğru geldiğini görmemişti, ince bir ses onu uyandırdı:

 Ne arıyorsun burada? Kimi bekliyorsun?

Doğruldu, kadına baktı, utandı ve bu hicabını sertlikle örtmek istedi:

 Yolun açılmasını bekliyorum.

Kadın bu sertlikten alınmadı:

 Beni evime kadar götürür müsün? Yalnızım. Hem konuşuruz da, seni göreceğim geldi.

Yorgun yüzünü kadına daha fazla göstermemek için yürüdü ve kadın bunu kabul manasında aldı.

Bir otomobile girdiler.

 Nen var? diye sordu kadın, çok fena, çok yorgun görünüyorsun.

Artık kendini gizlemeye lüzum görmeden cevap verdi:

 Öyle.

Otomobil Taksim'e gidinceye kadar konuşmadılar. Kadın, balo çıkışının kaldırımlara serptiği renkli insan tanelerini seyrediyordu. Öteki düşünüyor.

Taksim-Şişli yolunda kadın sordu:

 Kuzum, ne düşünüyorsun? Nen var? Söyle bana.

Sesinde, eski münasebetlerinde olduğu gibi, sevgi ve tecessüs birleşiyordu. Dört seneye yakın beraber yaşamışlardı. Kadın eski samimiyetine dönebiliyor, fakat öteki bunu yapamıyordu. Yine de samimi olmaya çalışarak cevap verdi:

 Canım sıkılıyor. Birkaç kelimeyle anlatamam ki.

 Bize gidelim de konuşuruz.

Şişli tramvay istasyonunun dışında, karanlık sokaklarda bir apartmanın önünde indiler. Kadın davet etti ve o reddetmedi.

İkinci kata çıktılar.

* * *

Nem olduğunu soruyorsun. Bunu sen biraz bilirsin de... Fakat bu gecem çok fena geçti. Sokakta kaldım. Pis bir otele gittim, yatamadım. Bir mandanın bacakları arasında yatmak daha kolaydı. Çıktım, sokaklarda sabahlamak için yürürken sana rastgeldim. Senin merakla karışık samimiyetine çok aldanmadan, ihtiyari olarak samimi cevap veriyorum. Çünkü, bu gece her şeyden ve kendimi gizlemekten nefret ediyorum. Ruha ait sırlar, bana, barsaklar gibi kapalı ve iğrenç görünüyor. Şimdi, yorgunlukla değil, isteyerek samimiyim. Çok sade konuşacağım. Benim gülünç bir mesleğim var. Şairim. şiire çok yakın olmadığın halde sen bile benim bazı mısralarımı ezbere biliyorsun. Bu akşamki baloda bir Rus romansı çalınırken, benim şiirlerimi için için mırıldanan insanlar olduğundan da eminim. Onların büfede onbeş dakikada sarfettikleri para ile ben bir ay rahat yaşayabilirim. Bak, şimdi ben mahvoluyorum. Çünkü, sefaletimi anlatıyorum. Bu, şimdiye kadar bana çirkin görünüyordu. Fakat bu kadar temiz bir hakikati anlatmaktan niçin kaçmışım? Benim bu gece uykum vardı, rahata ihtiyacım vardı, insanlardan başka bir şey istemiyordum, bana bir bulaşık çukurunun yanında pis bir ot minderi gösterdiler. Bu her gece böyle değil. Ara sıra ben de rahat bir döşekte uyuyabiliyorum. Fakat her zaman buna muktedir değilim. Niçin? Bir sürü kuru nazariyelerden bıktım. İçtimai sebebler, şunlar, bunlar. Hayır, bunların hepsi kötü. Ben bir istiridyeye benziyorum. İnsanlar benim içimdeki inciyi, kabuğumdaki sedefi alıyorlar, beni ya atıyorlar, yahut da yiyorlar. Bu gece de öyle olmadı mı? İtiraf et ki, masanızda benim mısralarımı hatırladınız, fakat ben, dışarda.

Birden bire sustu ve devam etmedi. Bütün söylediklerine pişman olmuştu. O, eskiden böyle düşünemezdi. O, insanlara en büyük şeyleri verdiği halde onlardan yaşama hakkını bile istemeyen adamdı; arzuları onun gururundan daima daha zayıftı. Niçin bu gece birden bire düşmüştü? Sebebini derhal buldu: Yorgunluk.

Başı önüne düştü. Mahvolmuştu.

Kadın ona merhametini sezdirmemek için:

 "Biraz otur!" bile diyemiyordu. Ancak şunları kekeleyebildi:

 Hayır! Senin gururun var... İstemiyorsun, tenezzül etmiyorsun, istesen...

Şair cevap vermedi. Bu sözler bile ona bir uçurum işaret ediyor, mahvolduğunu gösteriyordu. Masa kenarında bir sandalyeye oturdu. İki üç kere başını avuçlarının arasına almak arzusuyla güreşti. Yendi. Dik durdu.

Kadın onu yalnız bırakmak isteyerek dışarı çıktı.

Şair etrafına baktı: İki ay evvel şu ipekli örtülerle kaplı divanın üstünde uzanırdı ve bu kadın ona hizmet ederdi. Sonra, yine, onun dediği gibi, gururu yüzünden, bu kadından ayrılmış ve sefaletiyle baş başa kalmıştı.

Yirminci asırdayız. Eski asalet prensipleri hala yaşıyor mu? Bu divanda hala uzanmak ve bu kadını kucaklamak, onun hakkıdır, mısralarının bedelidir. Böyle mi düşünmesi lazım? Bu suali kendi kendine ne kadar sordu. Hiçbir gün bu kadına hakikati bu kadar açık söylememişti, hatta aksini iddia etmişti.

Ne oldu ona? Yorgunluk.

Bu vaziyetten nasıl kurtulabilirdi?

Kadın içeri girdi, onun arkasına geldi, ayakta durdu, başını tuttu, göğsüne çekti. En güzel sadakasını veriyordu. Hep o korku.

Şair birdenbire ayağa kalktı:

 Gidiyorum, dedi. Bir saniye duramam. Bütün söylediklerim yanlıştır ve bu geceki yorgunluğumun hezeyanlarıdır.

Kadının mümkün olabilecek bütün ısrarlarını, tekliflerini kat'i bir tavırla önceden yıkarak salondan çıktı.

Apartman kapısında göz göze geldiler.

Yine kat'i bir tavırla:

 Böyle, dedi.

Kapıyı açtı, merdivenleri hızla indi ve sokağa çıkar çıkmaz aradığı şeyi buldu: Sabah.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült